Perşembe, Ağustos 09, 2018

Rep Değil, Reset


Omnivor bir canlıyım ve bununla övünüyorum ve hatta bunu abartıp teşhir ediyorum:
Şarkının, klibin, linkin özüsavı bu:
Apo değil, eypio.
Eypio değil, Heypio.
Rep değil, reset.
Sandal değil, batan sandal.
Arabesk değil, rep.
Rep değil, artık o bile değil. Tıpkı artık arabesk bile değil gibi.
Kendini satmak ayrı şey, seni alsınlar diye, üste para vermek ayrı şey.
Çıkış:
‘Bu Kız Beni Sevmeli’ ve ‘Onun Arabası Var’dan sonra bu, üçüncü bir ‘kitsch’ zirvesi olmuş Sandal için…
Eypio desen, zaten baştan sona ‘kitsch’…
(8 Ağustos 2018)

Çarşamba, Ağustos 08, 2018

Theodor Adorno, Negatif Diyalektik, Ütopya, Negatif Metafizik


En sonda söyleneceği en başta söyleyelim:
Adorno’nun negatif diyalektiğini negatif metafizik sayarsak, ondaki birçok kavramsal boşluk kapanıyor.
Geçelim alıntıya:
“İçeriğin peşine düşen bilgi, aslında bir ütopyanın peşindedir. İmkanın bilincinde olmaktır ütopya ve bu bilinç tahrif edilmemiş olana, somutluğa sarılır. Ütopyanın önündeki engel, kesinlikle şimdi gerçek olan değil, mümkün olandır; mevcut düzen içinde soyut görünmesinin nedeni budur. Ona olmayan rengini veren, varolmayandır. Düşünce ona, bu varolmayana – negatif biçimde de olsa – yakınlaşan, bir parça varoluş sunar. Esas yakınlık, ancak en uzakta olan aracılığıyla elde edilebilir. Felsefe o uzaklığın renklerini  hapseden prizmadır.”
Buradaki en önemli nokta şu:
Heidegger’in ontolojisi, Sartre’ın egzistansı varken Adorno, kavramların epeyi açığından dolanmak zorunda kalmış. Ancak yine de, her ikisinin de yaptığı süslü söz söyleme zanaatı takıntısına o da saplanmış.
Sonrasında, alıntı ve yorum olarak gitsin:
“İçeriğin peşine düşen bilgi, aslında bir ütopyanın peşindedir.”
Bir ‘çokdisiplinli ve disiplinlerarası epistemolog’ olarak, buna gülerim: Ha ha ha.
Bilgide, içerik ve biçim ayrı(k)lığı yoktur aslında. Bunların süslü söz takıntısı onu öyle kılar veya öyleymiş gibi gösterir.
Töz bilgi, formsuz olabilir amenna ama bilim tarihi, gülün adıyla gülün kokusu arasındaki tarihsel geçişimleri uzun uzun yazmıştır. Yani, içiçe griftlik de epeyi kayıtlıdır. MÖ 200’de Eratosthenes, Dünya’nın çevresini doğru hesapladıktan sonra, gerisi ayrıntıdır ve İskender’in kılıcı kördüğümü kesmiştir.
“İmkanın bilincinde olmaktır ütopya ve bu bilinç tahrif edilmemiş olana, somutluğa sarılır.”
Klasik o bilindik, materyalizmin metafizikleştirmesi (ve hatta dinleştirilmesi, pozitivizm kilisesileştirilmesi) olayına Adorno da saplanmış: Somutluk, tahirf edilmemiş değil, en çok tahrif edilmiş olandır. İnsan düşüncesi, soyutluk 1’den N sonsuzda gider biçiminde bir soyutluk dizisidir: Herhangi bir kavram için, kaplamı ve kapsamı sınırlı ve sonludur çoğunluk ama.
Asıl soru şu: Soyutluk illa ki metafizik midir? Bizce, 5 bin yıllık devlet ve yazı tarihi varken, bu sorunun önemli bir bölümü biraz abes kaçıyor.
Sorun; soyutluğun somutluğunun tanımsızlığında, konuşmak ses dizisi iken, yazının görüntü dizisi olmasında. Devamında Aristo önermesinin ve matematik notasyonunun soyut-somut praksisinde.
Dediğim gibi felsefeciler, düşünmeden yazan aptallar ve cahillerdir.
“Ütopyanın önündeki engel, kesinlikle şimdi gerçek olan değil, mümkün olandır; mevcut düzen içinde soyut görünmesinin nedeni budur.”
Ütopyanın önündeki engel değil, ta kendisi ‘mümkün olan’dır (ve henüz yapılmamış olandır) ve hatta epeyice de mümkün olmayandır. Mümkün olan potansiyel de soyuttur, mümkün olmayan da soyuttur. Öyle tanımlandığı için, varolduğu gibiki varlık somuttur yalnızca.
“Ona olmayan rengini veren, varolmayandır.”
İşte burada metafiziğin fiziği devreye giriyor:
Heykeldeki doluluk denli, boşluk da görünür ve görünebilirdir.
Dolayısıyla, ‘olmayan renk’ değil, ‘negatif metafizik renk’tir sözkonusu olan. Soyut renktir, metafiziklerin renkleridir.
“Düşünce ona, bu varolmayana – negatif biçimde de olsa – yakınlaşan, bir parça varoluş sunar.”
Buna ‘limit varlık’ denebilir. Yarın, 1 gün sonra, yarın bugün olur, 2 gün sonra da dün. İnsanın ironik tanımları gereği, yarın yoktur veya somuttur ama bugün ve dün vardır ve somuttur. (Zamanın soyutluğu ve somutluğu konusu, hepten evler şenlik bir konu. Bize göreyse, en ezından şu anda fizikçilerin ve felsefecilerin tanımladığı biçimiyle, zaman yoktur: Çünkü zaman; birebir, sürekli, tersinmez ve homojen değil; bireçok ve/ya çokabir, süreksiz, tersinebilir ve heterojendir.
“Esas yakınlık, ancak en uzakta olan aracılığıyla elde edilebilir.”
İşte, Adorno’nun klasik marksizmdeki / materyalizmdeki ‘tezlerin ve antitezlerin birbirine yakınlaşıp, birbiriyle çarpışıp, çatışıp, sentezlenmesi zorunluluğu’ varsayımına burada karşı çıkılıyor ama kulağını epeyi bir tersten göstererek.
“Felsefe o uzaklığın renklerini  hapseden prizmadır.”
Felsefe, yalancı bir kaleydoskoptur demek istemiş yalnızca: Lukacs’ın başına (hem de 2 kez) getirilenler, Adorno’yu hem CIA işbirlikçisi yaptı, hem de böyle entelejensiya tipi korkak. O nedenle de, imamın dediğini yap, yaptığını yapma, denmiş.
Çıkış:
Adorno’nun negatif diyalektik ile, hem ‘özdeşlik ilkesinin bozulumu’, hem de ‘uzaktan diyalektik’ kavramlarını önesürdüğünün önesürüldüğünü daha önce tartışmış ve yazmıştık.
Burada, buna eklerde bulunduk.
Nokta. Es.
Ek:
Heidegger metafiziğiyle Adorno metafiziği karşılaştırması-karşıtlaştırması konusu bizi aşar.
(7 Ağustos 2018)

Salı, Ağustos 07, 2018

Ütopya Konusunda Slavoj Zizek Negasyonu




Kendisi bu konuda şöyle fetva buyurmuş:
“Ütopyanın 2 tür sahte anlamı var: Birincisi, asla gerçekleşmeyeceğinizi bildiğimiz ideal toplum hayal etme nosyonu olarak ütopya; öbürü de, sapkın arzulardan oluşan kapitalist ütopya… Gerçek ütopya ise, durum çözümsüz olduğunda, yani olası olanın koordinatları dahilinde bir çözüme gitme yolu olmadığında, salt hayatta kalma dürtüsüyle, yeni bir alan icat etmek zorunda olmakla ortaya çıkar. Ütopya, özgür hayal gücünün bir ürünü değildir, ütopya içten gelen bir zorunluluk meselesidir, tek çıkış yolu o olduğu için hayal etmek zorunda kalırsınız. Bugün ihtiyacımız olan ütopya, işte budur.”
Baştan toptan negasyon.
Sonra da, parçalı negasyonlar.
Sırasıyla alıntı ve yorum:
“Ütopyanın 2 tür sahte anlamı var: Birincisi, asla gerçekleşmeyeceğinizi bildiğimiz ideal toplum hayal etme nosyonu olarak ütopya; öbürü de, sapkın arzulardan oluşan kapitalist ütopya…”
Sıfır: Ütopyanın sahte anlamı falan yok, yalnızca insanlar ona sahte anlamlar yüklüyorlar. Komün türü doğrudan eylem ütopyaları sahte falan değil. Kuramsal ütopyaların çuvallaması ise, felsefeciler tarafından yapılmışlıkları ve felsefecilerin bir şeyi önesürerlerken, hiçbir zaman onun sınanabilirliğini tartmamaları gerçeği nedeniyle. Bu; ütopya için de böyle, zihin-beden için de böyle…
Bir: Hayali ideal toplumlar gerçekleşmez veya gerçekleşemez değildir, kurulan hayaller gerçekleştirilemezdir, gerçekleştirilebilir hayal de kurulabilir pekala ama kimse bunu baştan düşünmez ya da geçmiş yanlışları baştan hesaba katmaz. Gerçekleştirilebilir hayaller kurulmuştur ve uygulanmıştır da: Makhno 1920 Ukrayna, bunlardan yalnızca birisidir.
İki: Kapitalizm, sapkın arzulardan oluşmaz. Kapitalizm, insanın (eğer öyle denecekse) sapkın arzular kümesinin küçük bir altkümesidir yalnızca. Hırsın da altkümesidir yalnızca. ‘Fatih-fetih’ denilen şeyler, yalnızca hırstır, hırsın altkümesidir, yani başka hırslar da vardır.
İki Bir: Kapitalizmin 2010 ertesiki tekno-liberal ütopya-distopya çizgisi, kurulduğu anda bile, onu savunanlara bile pek gerçekçi gelmemiştir, çünkü Assange gibilerin asılmasını baştan öngörür zaten. Asgardia buna, ilk uzay devletini kurup, 2 ayda onu distopya kılarak, ironik bir ters yanıt sunmuştur.
Alıntı ve yorum:
“Gerçek ütopya ise, durum çözümsüz olduğunda, yani olası olanın koordinatları dahilinde bir çözüme gitme yolu olmadığında, salt hayatta kalma dürtüsüyle, yeni bir alan icat etmek zorunda olmakla ortaya çıkar.”
Sıfır: Gerçek tam-tümel bir-tek ütopya yoktur, gerçek ütopya(cık)lar vardır ve bunlar birbirlerine tez ve antitez konumunda olabilirler.
Bir: Ütopya zaten, var olan tam açmaz-çözümsüzlük ona göründüğünde, yazarına gelen bir ilhamdır.
İki: 2 atom bombasına karşılık, Sputnik yapay uydusu dönemi, tam da bu sağ kalma eksodusu arayışını imler ama Jules Verne’de, onun ütopyalarında veya bilimkurgu romanlarında değil.
Üç: Yeni alan icadı, insanın evrimsel emperyalizmini imler, çünkü yeni alan yoktan var edilmez, başkalarının veya başka şeylerin alanı işgal-istila edilir genelde.
“Ütopya, özgür hayal gücünün bir ürünü değildir, ütopya içten gelen bir zorunluluk meselesidir, tek çıkış yolu o olduğu için hayal etmek zorunda kalırsınız.”
Sıfır: Geçersiz bir saptama. Bir önceki alıntıya karşıki yorumdaki Verne örneğini yineliyoruz: Onunkisi, onun yerinde ve zamanında lüks bir hayal oyunu idi yalnızca. Örnek vermek gerekirse, onun romanlarından 50 yıl sonra 1900’lerde bile, birçok bilimci onun romanlarında önesürülen ürünlerin gerçekten üretileceğini hayal edemediler: Bilimkurgu, gelecekbilimin çok önündeydi yani.
Sıfır Bir: Zizek’in temel hatası ve boşluğu da burada: Ne bilimkurgu tarihi biliyor, ne de gelecekbilim tarihi. Yani, daha önce imlediğimiz gibi, aptal ve cahil bir felsefeci o yalnızca. Boşa atmaktan imtina etmiyor.
Bir: Verne için ütopya, içten gelen bir zorunluluk falan değildi.
İki: Herhangi bir yerandaki tam açmaz için bile, her zaman başka yollar, tao’lar, eksodus’lar mevcuttur ama ne görülür, ne de bakılırlar.
Zizek üzerinden genel ütopya-distopya:
Bir: ‘3 Cisim Problemi’ romanında açıkça ortaya konduğu üzere, insan türünün tümden yok oluşu bile, bazı insanlar için bir distopya değil, bir ütopya, bir amaç olabilir, hatta bir din olabilir ki binyılcı ve kıyametçi tüm dinsel görüşler bu çizgideydi, şimdilerde bunun yerini atom bombaları ve uzaycılık aldı yalnızca, o zaman ise Hunlar, Vikingler, Moğollar ve veba vardı.
İki: Bilimkurgucu Asimov’un da, gelecekbilimci Flechtheim’ın da, aynı yerde ve zamanda, ABD 1940’ta veri tabanı olarak aldığı üzere, eğer eksodusu Roma İmparatorluğu gibi bir çukur devletin tarihine eşleştirirseniz, ütopyanız baştan distopya olur, olmuştur da: Asimov NSA’ya, Flechtheim ‘abwehr’e hizmet etmiştir.
Üç: Yani ütopya ve distopya görelidir, tüm insan kavramları gibi, tüm diğer ‘tümel olmayı savunan ama tikel bile olamayan’ kavramlar gibi. Burada, romancıların bile, felsefecilerden daha gerçekçi davranması durumu ilginç, bunu imlemiş olalım.
Çıkış:
1945-1957 ve 1980-2015 ütopya-distopya momentleri, tarihsel açıdan birbirinden çok-çok farklıydı. 1945’te insan türü tümden yok olabilirdi ama 2015’te IŞİD bile bunu beceremez idi.
Bizim 2000-2100 arası içinki genel tezlerimiz, daha çok bu ikilik üzerine kurulu. Nasıl ki Moore’un ütopyasının günümüze izdüşümü sıfırsa, neo-global neo-liberalizmin 2100’e düşünce izdüşümü de öyle olacak.
Ütopya-distopya konusu, 2250’deki 2. Sanayileşme tamamlanmasına dek gündemde kalacak, Asgardia konusu, bunun böyleliğini kesinleştirdi. Önemli olan şey, tüm kuramsal ve edimsel deneyimlerin nesnel olarak kayda geçirilmesi.
Zizek bu, konuda toptan teorik negasyonlama olarak kayda geçti.
Nokta. Es.
(7 Ağustos 2018)

Vejetaryenlik İslam’da Günah mı?


Konu, AKP’nin yeni akili olmaya gönüllenen Haluk Levent üzerinden bir Twitter tartışmasıyla başldı. Sonra internette arama yaptım. Açık bir bilgi yok: Diyanet bu konudan uzak durmuş nedense.
Sonra şu linki buldum:
Soru şu:
“Vejeteryan Olmak Günah mıdır?”
Yanıt şu:
“Her gün et yemek, kalbe sıkıntı verir. Hiç et yememek ise, ahlakı bozar. (Şir’a şerhi)”
Yanıtım ise şu:
“Alıntı: Hiç et yememek ise, ahlakı bozar. (Şir’a şerhi)
Ne bu şimdi?
Vejetaryen falan değilim ama et yemek günahsa günah ki asla ve kata doğrudan öyle denmiyor: Benim ahlakımın bozulduğuna, beni görmemiş, görmeyecek, benim görmeyeceğim, yani ortak hiçbir yaşantımızın olmadığı bir insan mı karar verecek?
O kim ki?
Ben onun ahlaklı olduğunu nereden bileceğim?
Şerhçi olsa ne olur, olmasa ne olur?
Allah ile kul arasına girilmez. Girilirse, İslam kiliselileşir.”
Teamül ayrı şey, sünnet ayrı şey, farz ayrı şey.
Et yemek, İslam’da farz falan değil.
Bunu, ‘etle rakı, Tatar’ın hakkı’ olarak yazdım.
(6 Ağustos 2018)

Pazartesi, Ağustos 06, 2018

Borsalarda sert satış dalgası yaklaşıyor: 1929 ve 2029: Felaket Yönetimi


Ekonomik bir felaket daha yaklaşıyor. 06.08.18 itibarıyla durum, artık kolay kolay önlenemez veya durdulamaz noktada artık.
Önkoyut bilgiler:
Trump’ın korumacı tedbirleri, ilkede geçersiz değil, çünkü ABD ekonomisi, epeyi uzun süredir artık uluslararası piyasalarda rekatbet edebilir durumda değil, kendini koruma refleksi devreye girdi yalnızca, hem de epeyi gecikmeli olarak.
Uluslararası serbest ticaret bir araçtır, bir amaç değil. Global hegemonların işine yaradığı zaman, serbest ticaret olur, yaramadığı zaman, böyle korumacılık olur. Bu döngü, ne ilk kez olacak, ne de son kez.
Gelelim momente:
“ABD’nin Çin’den ithal edilen ürünlere gümrük tarifesini yüzde 25’e kadar yükselteceğine dair son hamlesi ticaret savaşlarının hız keseceği beklentilerini boşa çıkardı. Dünyanın iki büyük ekonomisi arasındaki çekişmenin küresel ekonomik büyümeyi baltalayacağı kaygısının küresel piyasalarda yarattığı baskı arttı. Analistler, korumacı politikaların ekonomiye olumsuz etkisinin kaçınılmaz olarak borsalara yansıyacağı ve şubat ayında dünya borsalarını sarsan satış dalgasından daha kötüsünün yolda olduğu uyarısı yapıyor. Analistlere göre teknoloji hisselerinde son haftalarda görülen düşüşler, hisse senedi piyasalarındaki sert düzeltmenin habercisi.”
Bu, zaten bekleniyordu. Biz dahil az kişinin beklediği ama genelde henüz öngörülemeyen şey, bunun 1929 Krizi’ne benzediği:
“I. Dünya Savaşı sonrasında ABD, ihracatındaki sert düşüşe yanıt olarak, tarımsal ürünlerdeki tarifeleri yükseltmiş ve bu durum, 1929’daki Büyük Buhran öncesinde dünya genelinde korumacılığın ciddi bir şekilde büyümesine neden olmuştu. 1930’da ABD 20 binden fazla ithal mal üzerinde tarifeleri yükselten Smoot-Hawley yasasını yürürlüğe koydu. Bu tedbirlerin Büyük Buhranı’nın etkilerini kötüleştirdiği savunuluyor.”
Ecel gelmiş cehane, başağrısı bahane. Bu kez de öyle.
Artı:
Tarih tekerrür eder ama birebir aynen tekerrür etmez.
Sorun, en öndeki şirketlerin en çok gerilemesi:
“New York borsasında 26-30 Temmuz tarihleri arasındaki 3 işlem gününde, Facebook, Twitter, Netflix, Amazon, Apple, Microsoft, Intel ve Google’ın ana kuruluşu olan Alphabet’in hisselerindeki düşüşlerle bu 8 şirketin piyasa değerindeki toplam kayıp 401 milyar doları bulmuştu.”
Ki bu daha önce de, demiyolu gibi alanlarda benzeri loarak yaşanmıştı.
Ancak, bu duruma özel bir gerçek var ki şaşırtıcı:
Apple, Iphone takıntısı; Google, gözlük gibi satılmayacak ürünleri girmesi; Facebook, tıklanma sayısı şişirme ve yanlış haber ile en sıradan şirketlerin yapmayacağı hataları yaptı.
Borsaların % x küçülmesi demek, 80 trilyon dolar olabilecek gereksiz-kullanımdışı artı-değer paranın % 2-4 X küçülmesi demek.
Bu travma-şok dizisi, kademe kademe gelecek.
Bundan tek kurtulma yolu, orta ve küçük ölçekteki ekonomide geçerli olarak, reel ve çok uzun süreli dayanıklı mala yatırım yapmak: Diyelim bazı kullanımı zorunlu ve birimi yüksek fiyatlı ilaçlar gibi.
Bu da, karaborsa demek. Kıtlık demek. Kitlesel ölümler demek.
Büyük ölçekteki 80 trilyon dolar ise, tüm Dünya’nın 1 yıllık reel ve sanal tüm üretimi demek olduğu için, onun satın alabileceği şey, gerçekte tüm Dünya ama kimse onu satmaz, çünkü o zaman ne ekonomi oyunu kalır, ne de yaşam. Onun yerine, 100 milyonluk yat veya kat, 1 milyar dolara satılır, satıldı da.
Bu durum; Çin, Almanya-AB ve ABD ekonomik ayrışmasını çok netleştirecek. Askeri olarak ise, bu ayrışma daha uzun vadede kesinleşecek.
Geçerli olan bir diğer durum ise şu:
Nasıl ki askeriyede şahinler ve güvercinler varsa, iktisadide de kapalı ve ‘açık ekonomiden kazanırlar’ ve ‘bunu isterler’ kümeleri var. Trump’a seçimi kazandıranlar, ABD’nin kapalı ekonomiseverleri ama bu onun seçim kampanyası sırasında hiç kimsenin dikkatini çekmedi.
Yani, en sondaki sonuçları gayet irrasyonel olsa da, Trump da şu sıralar rasyonel davranıyor, ekonomik olarak da rasyonel durumlar bunlar.
İrrasyonel sonuç ise şöyle gelecek:
35 yıllık açık ekonomiye, yüksek dozda ve kısa vadede kapalı ekonomi şırıngalanınca, ekonomi şoka girecek. Uluslararası ticaretten kazanlar, kolay kolay ulusal ekonomilerden kazanamazlar, çünkü ulusal ekonomiler çok daha zor satılırlık ilkeleri içerir.
Başka bir deyişle:
Ulusal ekonomi yapısında Apple, maliyeti 100 dolarlık bir ürünü 1.100 dolara satamaz, satamıyor da artık. Buradaki fark, ulusal ekonomiyi isteyenlerin, tüketici bilinci yüksek 1. Dünyalılar olması, 1.100 dolarlık Iphone alanların ise tüketici bilinci olmayan 4. Dünyalılar olması.
Çin’in en azından bir bölüm ekonomisinin yaptığı gibi, irreel ekonomidekilerin bir bölümü bundan epeyi önce ve zamanında reel ekonomiye geçseydi, bu kriz olacağının onda biri olurdu.
Ancak artık bu felaket durdurulamaz. Onu durdurabilecek olanlar, onun olmasanı isteyenler çünkü ve onun olmamasın isteyenler onu durduramaz çünkü.
Evet:
Bazı insanlar ekonomide felaket satın alırlar, aldılar, alıyorlar ve alacaklar da.
Bunlara da, ‘ekonominin şahinleri’ demek gerekli herhalde.
Artı, gerçek Yanki ruhlular da…
(6 Ağustos 2018)

Pazar, Ağustos 05, 2018

AKP’nin Yeni Akil Gönüllüsü


Haluk Levent şunları söylemş:
“Her iktidarı seven sanatçıya yalaka diyemezsiniz.”
‘Her iktidar’ı seven’ mi, ‘iktidarı seven her’ mi?
Onun için demişler, oğlum oku baban gibi, eşek olma.
İktidarı seven sanatçıya ‘sanatçı’ denmiyor ki.
İktidarı sevmese de denmiyor ki.
Bu anlamıyla Levent, çook bağıran bir gırtlak yalnızca.
‘Sanatçı’ deyince, başka şeyler anlaşılır.
Şunu da demiş kendisi:
"İnancım gereği vegan olamam, Allah'ım bana kurban eti vermiş."
Allah’ın sana kurban eti vermemiş, Allah’ın sana kurban kesme vermiş. Kesersin ve yemezsin, o da olur.
Allah’ın sana ‘kul hakkı yeme’ de dedi ama sen kalkıp kul hakkı yemekten hapse girdin ayrıca. O zaman, aklın neredeydi?
O nedenle:
İktidarı seven değil, yemeyi seven.
Levent, ortalığa gönüllü kendi atlamış.
Mazhar Alanson da öyle yapmıştı.
Sorun, bunları yapmayı AKP geldiğinden beriki 16 yıldan önce hiç akletmemiş ve söylememiş olmalarında.
Yeni AKP akilleri hoşgelmediniz, ayrıca geç de geldiniz. AKP gidiyor çünkü.
(5 Ağustos 2018)

Soyutlama ve Somutlama


Bu ikisi, birbirinin karşıtı olarak tanımlı.
Soyutlama ileri bir düşünce biçimi. Dolayısıyla somutlama, bir düşünmeme, düşünememe, düşünmekten kaçınma eylemi olmakta.
Soyutlama şöyle bir şey:
Elmaları teker teker tutmak veya parmaklarını saymak yerine, rakamları icat edip sayıları kurgulamak ve onun üzerinden de aritmetiği kurmak. Sonra, 4 işlemde ‘1 + 2 = 3’ yerine, ‘a + b = c’ tanımını yapmak. Sonra, fonksiyon tanımlamak: x y kare gibi. Sonra, bunun türevini veya tümlevini almak.
Bunlar, soyutlama dereceeri ve düzlemleri.
Somutlama ise, bunları tersine çevirme, herşeyin somut Dünya’da bir karşılığını arama biçiminde zuhur ediyor.
Oysa, gerçek Dünya’da da görünenle olan aynı şey değil:
Deniz bakıp da dalganın bize geldiğini gördümüzde, su yatay deviniyor gibi görünür ama aslında dikey veya döngüsel devinir ama biz onu yatay görürüz.
Almanca’dan İngilizce’ye geçmiş olan ‘reification’ sözcüğü, hem ‘somutlama’ demek, hem de ‘şeyselleşme’.
Şey, nesne ve somut da, semantik olarak aynı kategoride.
Dilden bir örnek verelim:
Cins ad tanımı, hem somut adlar için geçerlidir, hem de soyut adlar için. O nedenle de, ‘Almanca’da’ diye yazılır, ‘Almancada’ diye değil. Ancak yazarlar bile, bunu Latin Alfabesi’nin kullanıldığı son 90 yılda hala öğrenemedi.
Tarih sayılan şey, yazıyla başlar ve yazı da bir soyutlamadır, somutlama değil.
(4 Ağustos 2018)



Cumartesi, Ağustos 04, 2018

Suriye’deki Çin


Yıllar önce, 1980 gibi bir zamanda Orta Amerika’daki çatışmalarda hem Mossad’lı, hem de FKÖ elemanların savaştığını okuduğumda epeyi şaşırmıştım.
Sonra, İspanya İç Savaşı’nda büyük devletlerin silah denediğini, Dünya’nın onlarca ülkesinden savaşmaya gelenler olduğunu öğrendik.
Şimdi de Çin Suriye’de:
“Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök, Ortadoğu Medya Araştırma Enstitüsü'nden edindiği bilgi doğrultusunda Çin’in Şam’daki büyükelçisi Qi Qianjin'in, Esad rejimine başvurup İdlib’in geri alınması savaşına “bir şekilde” katılmak istediklerini bildirdiğini yazdı. Katılmak istemelerinin  sebebini “ İdlib’de rejime karşı savaşan Uygur cihatçılar var...” diyerek açıklayan Özkök, "Ama bu haber doğruysa sınırımızda işler iyice karmaşık hale geliyor demektir. Yani Amerika ile papaz olduğumuz bir dönemde, inşallah İdlib’de de Uygurlar yüzünden bir Çin sorunu ile karşı karşıya kalmayız"dedi.”
Bu Suriye’deki Uygurlar konusu da şöyle:
Fehim Taştekin alıntısı, 10 Ağustos 2017:
“Çin’in terörist örgüt saydığı Doğu Türkistan İslami Hareketi'nin öncülüğündeki Uygurların Türkiye üzerinden Suriye'deki savaşa katılması Türkiye-Çin ilişkilerini de germişti. Pekin, Uygurlar’ın Suriye’ye geçişinden dolayı Türkiye yönetimini suçlarken, Çin’den kaçan bazı Uygurlar, sahte Türk pasaportuyla yakalanmıştı. Suriye sahnesinde Türkiye sınırlarından beslenen İslamcı örgütler arasında ayrışma yaşanırken Uygurlar da El Kaide bağlantılı Nusra Cephesi’nin başını çektiği Heyet Tahrir El Şam’a katılarak Ankara'yı ters köşeye yatırmıştı.”
Türkiye Ağustos 2018 momentiyle bu kuvveti Hatay’ın doğu sınırında tampon bölgeye yerleştirmeyi düşündüğünü daha önce açıklamımtı.
Suriye böyle. Gelelim Çin’e:
Çin, birkaç bin yıllık tarihinde batıya doğru en çok Afganistan’a gelmişti.
Yıl 1999-2000 gibi, Türkiye’ye Hazar’ın doğusu Çin, batısı Türikye olarak komşu olduklarını söyledi.
2015 gibi, Ukrayna’dan alıp uçak gemisi yaptığı Varyag’la Doğu Aknediz’de göründü.
En son da, uluslararası siyasette daha aktif olmaya karar verdi:
“Xi göreve gelir gelmez pro-aktif bir dış politika benimsedi. Batı’da Çin’in benimsemiş olduğu agresif dış politika büyük bir heyecan yarattı.”
Çin ve Türkiye, hem komşu, hem rakip durumda yani ki bu hep böyleydi zaten.
Stratejik araştırma enstitüleri arasında, sağ ve sol olanlar dahil, bu konuda bilgi ve derinlik sahibi hiç kimse yok.
Oysa bu yeni durum, Çin’ce de risk’in hem fırsat, hem de tehlike ideogramlarıyla yazılması gibi bir durum.
Türkiye, bunu da ıskalar bizce. 2000 teklifini ıskalamıştı zaten.
(4 Ağustos 2018)

NEK: Negatif Entropi Olarak İnsan Zekası ve Sonlu Yapı Olarak 4 Boyutlu Uzayzaman


Zeka bir negatif entropi oluşumudur. Evren’de, karbon kuantum kimyasına dayalı olan veya olmayan, atomlu veya atomsuz, özdekli veya özdeksiz başka negatif entropi oluşumları da mevcut olabilir ama bu, hiçbir zaman Dünya tipi gezegenlerin milyonlarca olacağı anlamına gelmez.
Dünya gezegeni üzerindeki 4,5 milyar yıllık yaşam ve evrim, başka negatif entropi oluşumlarını, örneğin hayvan zihnini de kayıtlamıştır. Bu da, birebirliğini bozulması için başka bir yerine getirilmiş önkoşuldur.
Koch Adası, 1 boyutta sonsuz, 2 boyutta sonludur. Bu da, uzayın ve zamanın 3 boyutta uzay olarak sonsuz ama 4 boyutta uzayzaman olarak sonlu olarak tasarlanmasını mümkün kılar.
Sonlu yapılar içinde, büyük sayılar kuramı işler. Bu, şunlar demektir:
Tüm zeka veya negatif entropi biçimleri, yeterince uzayzaman varsa, yinelenebilir.
Asal sayılar dağılımı gibi, azalan seyreklikte ama sonsuza varan limitte oranı sabite varan bir zihin-negatif entropi dağılımı olsa ve/ya olacak gerektir Evren’de.
Ve bu, Evren’e yayılacak insan zekasının dağılımlarını da kapsar. Tıpkı, meteorlarla Dünya gezegenine taşınan ekstra suyun yaşamı daha mümkün kılmışlığı gibi.
Bizim 10 üzeri 38 yıllığına geçerli olacağını tahmin ettiğimiz tezimiz şudur:
Evren’de Evren’i başkalaştırabilecek, uzayzamansal olarak tersindirebilecek biricik öğenin, şu andaki veya gelecekteki durumlarıyla, yalnız ve yalnız insan zekası olduğu. Ki bunu dilegetirebilmişlik, totoloji olmayarak, bunun dolaylı bir göstergesidir.
Zeka, Evren’i başkalaştırmadan önce, kezlerce kendini başkalaştırdı ki bu yetiye sahip biricik öğe durumunda olabilir Evren’de. Öte-düşünce yolları da bu demek zaten.
Şerh: Beni öldüren zekam, epeyi zaman sonra asıl NEK’lerden birini üretti, tam da epeyidir NEK üretmediğimi saptadıktan hemen sonra. Bunu yaptığında da beni öldürmedi.
Çıkış notu:
MS 2000-2100 arasında yaşamış, yaşayan, yaşayacak 10-100 milyar kişi arasında, bunları düşünebilecek ve yazabilecek bir ve yalnız bir kişi bendim sanırım. Onu tanıyamayacak olsam da, bunun böyle olmamasını ve başka birinin daha varlığını dilerdim.
(3 Ağustos 2018)

Devlet Güç Endeksi ve Yanılmış Devlet


Önnot: Bu devlet metinleri, devlete karşı olan bir bireysel özgürlükçü oto-anarşist bakış açısı ile yazıldı.
Daha önce, var olan 192 devletin 2/3’ünün (168’inin) yanılmış devlet olmasanın akla 2 şeyi öncelikle getirdiğini yazmıştık:
Bir: Tarihte de hep böyle olmuş olabilir.
İki: Var olan devletlerin yarıdan çoğu, eski sömürgeden dönme, çakma devlet konumunda. Yani, bir bakıma uzun bir devlet gelenekleri yok.
Şimdi buna, üçüncü bir tezi ekliyoruz:
Üç: Güçlü devlet kavramına girip de, devlet güç endeksinde 192 ülke arasında ilk 10’a veya 20’ye girenlerin de yanılmış devlet olabileceği durumu.
Özellikle, halihazırdaki listenin ilk 10’undaki bugünün G-7 ülkelerinin 20. Yüzyıl’da (bazıları birden çok kez olarak) ekonomik açıdan iflas etmiş olduğu gerçeği var.
Askeri açıdan, (1. ve 2. Dünya Savaşı dahil) ABD’nin gerçek anlamda 20. Yüzyıl’da hiçbir savaşı gerçekten kazanamamış olduğu gerçeği var.
ABD’nin ikili sağ partili siyasal sisteminin 20. Yüzyıl’da (özellikle son çeyrekte) işlememiş olduğu gerçeği var.
Ek olarak:
Ekonomik açıdan 20. Yüzyıl başındaki güçlerle sonundaki güçler aynıydı. Yani 100 yıl, devlet sistemlerinin tümden değişmesi için kısa bir süre gibi: Ki zaten hegemonluk sistemlerinin siklusu 400 yıl.
1995-2000 ertesinde G-20 nezdinde globalizme entegre edilenlerin bu işi kıvıramamış olduğu gerçeği var.
ABD’nın başlamasının 1776-1861/1866 arasında 185-190 yıl sürdüğü, inişinin başlamasının ise 1945-2001/2015 55-70 yıl sürdüğü gerçeği var.
Ki bu Osmanlı için, 300 yıl ve 300 yıl idi (1300-1600-1900) ama Osmanlı en uzun süren 5 devletten biriydi. Tarihin büyük sayılar kuramı, onun için daha kolay işler.
AB için bu, 400-1500-1945/1950 1.100 yıl iniş ve 450 yıl çıkış dönemi idi. Onlar için de, 400, 800, 1200, 1350 gibi 4 büyük felaket dalgası var. Bu açıdan bu yer ve zaman, tarihin en büyük belalı dönemlerinden biri olmuş.
Öyleyse bu durumda:
İlkin söylenirse, güçlü devletler de yanılmış devletler olabiliyor.
Ölçütün düzeyini indirirsek, devlet kavramı laçkalaşacak; burada tutarsak da, tarihte başarılı devlet hiç olmamış olacak.
Bunda kitlenin de payı var:
Çok değil 50 yıl içinde global zorunlu eğitim, okumazyazmaz / ümmi bilinçsiz altkültür tarafından devreden çıkarıldı ve 5 bin yıllık yazı kültürü, tüm global kitle tarafından inkar edildi ve yoksayıldı. Bu, kitlenin kendini tasfiye biçimi.
İktidar seçkinleri ise, gücü iktidar için aşırı kullanarak kendilerini tasfiye ediyorlar: Yumurtayı çekiçle kırmaya kalkarak yani.
Ara sınıflar ise hep lümpen olagelmiş. Sınıf atlamak veya ‘ye, iç, çiftleş’ hala onlara yetiyor.
İlginç olan şu:
Devletin baskısından yakınan çok ama devletin yokluğu tarihte çok yaşandığı halde, bunun yarattığı insansal / kültürsel / zihinsel kaosu kayda geçiren hiç yok.
Devleti batıranların devletin sürmesinden en karlı çıkanlar olması ise ironi.
Artı:
Bazı insanlar için yaşam, devlet varken de aynı, yokken de.
(3 Ağustos 2018)

Cuma, Ağustos 03, 2018

Devlet Güç Endeksi


Sıralama ve ölçütler şunlarmış:
“Country         Place    State Power Index       Capital Index   Militarisation Index     Land Index      Population Index            Culture Index  Natural Resources Index         Diplomacy Index
United States   1          16.22   13.66   31.03   7.12     4.08     27.40   7.60     6.16
China   2          12.49   16.37   8.21     7.31     17.02   10.80   9.69     6.09
Russian Federation      3          5.25     3.18     8.99     12.75   1.87     0.60     5.33     7.79
India    4          5.24     6.61     3.04     2.32     16.26   0.20     2.17     0.09
Germany         5          3.09     3.70     3.35     0.27     1.15     7.60     0.56     0.16
United Kingdom         6          2.96     2.38     4.11     0.19     0.93     7.40     0.58     6.14
France 7          2.78     2.26     4.37     0.43     0.97     4.40     0.67     7.82
Japan   8          2.43     3.65     1.44     0.28     1.77     3.20     0.12     3.09
Brazil   9          2.40     2.42     1.25     6.51     2.62     1.20     1.24     1.79
Canada            10        2.03     1.51     0.82     7.08     0.55     3.80     2.23     0.16”
Bizce önem sırası şöyle olsa gerekli:
Askeri = iktisadi (1 = 2), diplomasi, nüfus = alan. Doğal kaynaklar ise, uzun vadede en önemli ama hala bu konuda global veriler yetersiz, çünkü geçmişte çok geçersiz veri piyasaya sürüldü.
Devamında:
“China catching up with the US, India on Russia’s heels. Poland’s power is growing
EU may become a superpower, if it implements reforms and overcomes the crisis
Three Seas to strengthen EU’s potential
Capital is in China and Europe. EU can become a global leader
Population falling in half of the countries in the world
US is a global military power, EU could be No. 2
Natural resources increase the importance of Africa and Middle East
The Anglo-Saxons shape modern culture
French and Russians are the best diplomats”
Çin ABD’yi, Hindistan Rusya’yı yakalamış.
AB süpergüç olabilirmiş, sanki değilmiş gibi. Özellikle de, İngiltere’siz ve Almanya odaklı neo-AB ile.
Japonya 30 yıldır devredışı. Bence, tarihin en büyük ironilerinden biri bu.
AB 2 nolu askeri güç olabilirmiş ama zaten AB = Çin olarak, zaten öyle.
Yorumlar:
Ama hiç söylenmeyenler de var:
Dünya’yı ne BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri yönetiyor, ne de ABD, hiç kimse yönetmiyor, yönetemiyor, bunu da kendileri becerdi. Buna ‘güç kırılması’ deniyor yeni terminolojide:
Bu, gerçekte ve fiilen 11 Eylül 2001’de böyle oldu, gelen her ardışık durum, yalnızca sonuç veya sonucun sonucunun sonucu.
Çin dahil olarak, 2070’ten önce kalıcı güç odağı beklenmiyor, bu da ‘global beylikler dönemi’ ve 300-400 ülke-cik demek.
Ek:
Kültür ve/ya bilim-sanat-felsefe odağı ıskalanıyor: İktisadi-askeri-siyasi düzende sikluslar var ama bilim-sanat-düşünde yok. Ki bu da, Yeni Orta Çağ demek. Eğer yeni odak Arap-İslam ise, 500 yıl falan daha beklerler gibi.
Sonuç:
‘Yanılmı devlet’ endeksine tamam ama ‘devlet-ülke güç endeksi’ne hayır.
Olmamış.
Bu konunun birleştirilerek yeniden yazılması gerekiyor. Eksodus imlemesi buradan gelebilir.
Dipnot:
İktisadi-askeri-siyasi üçleme için, büyük sayılar kuramı ve raslantısallık işliyor ama bilim-sanat-felsefe için işlemiyor.
(2 Ağustos 2018)

Seks ve Süperego


Yazar Charles Bukowski’nin bir sözü vardır:
“Sertleşmiş penisin veya ıslanmış vajinanın vicdanı yoktur.”
İngilizce ‘vicdan’ ve ‘bilinç’ sözcükleri aynı etimolojik kökenlidir.
Vicdanı ve bilinci yoksa, süperegosu da yoktur, yani.
Bizim 1960-1980 arasıki Türk yazarları ise, bu konuda püriten ve cimri olmak isteyip, oldukça müsrif davranan türden bir ikilem içinde olagelmişler.
Sabri Ülgener, batan devletlerin insanlarında, siyasette ve ekonomide, ya israfın, ya da cimriliğin aşırı arttığını vurgular ama bizce barışsal ve normal zamanlarda da bu böyledir. İnsanların çoğu iki uçta yer alır yani.
Yani insanlar; düz, monoheteroseksüel ilişkiler kurmayı bir türlü beceremezler. Çünkü, ergenliklerinde ve gençliklerinde doğal yollardan seksi yaşayamayıp, kültürel ve zihinsel baskılar yaşadıkları için, ölene dek ‘horoz ölür, gözü çöpülkte kalır’ durumunda yaşarlar seks konusunda.
Bu konu Bilge Karasu’nun şu metin parçası nedeniyle aklıma takıldı:
"Aklı bilmem neresinde olmanın yüceltici yanı yoksa, küçültücü yanı da olmamalı. Bir olgu bu. Beğenilmek gerekmez. Ama aklı bilmem neresinde olduğu hâlde kendini yadsıyan, başkasını da böyle olduğundan ötürü kınayan, en azından yalancıdır. Aklı bilmem neresinde olmayana zaten sözümüz yok. Onların da bize sözü olmaması daha yerinde bir iş gibime gelir." (Bilge Karasu, "Özel Günlük" - Öteki Metinler, s. 92. Yayıma Hazırlayan: Füsun Akatlı)
Karasu, diğer metinlerinde de böyle yapmış olarak, bu konuda açıkseçik ve anlaşılır ifadeler kullanmamış. Belli bazı şeyleri belli yerlerde ve belli zamanlarda gözlemiş ve hesapça bunu yorumlamış.
Da hangisi, kim, ne zaman, nerede?
Aklı bilmem neresinde olmanın küçültücü yanları, bizde sıkça yaşanmış şeyler olarak şunlar olabilir:
Sevgi Soysal’ın yaptığı gibi, ilk kocadan olma çocuğunu ikinci kocaya baktırıp, üçüncü kocayla onu aldatıp, çocuğu da tımarhaneye yollamak, küçültücü bir şeydir.
Leyla Erbil’in yaptığı gibi, 3 erkek yazarı birbirine yumurta gibi tokuşturmak ve bunu da bir romanda açıkça anlatmak, küçültücü bir şeydir.
Bilinen 10’un üzerinde eşcinsel erkek yazar varken, hiçbirinin bunu açıkça söylememişliği küçültücü bir şeydir.
Eşcinsel (veya biseksüel) bir erkek yazardan çocuk yapan ve bunu saklayan bir kadın yazarın yaptığı küçültücü bir şeydir.
Bunlar israfsal tutum ve davranışlar.
Karasu’nunki ise, cimrilik tarafında gibi görünüyor.
(2 Ağustos 2018)

Perşembe, Ağustos 02, 2018

Bilge Karasu ve Abazalık




Kendisi şöyle bir şey yazmış:
"Aklı bilmem neresinde olmanın yüceltici yanı yoksa, küçültücü yanı da olmamalı. Bir olgu bu. Beğenilmek gerekmez. Ama aklı bilmem neresinde olduğu hâlde kendini yadsıyan, başkasını da böyle olduğundan ötürü kınayan, en azından yalancıdır. Aklı bilmem neresinde olmayana zaten sözümüz yok. Onların da bize sözü olmaması daha yerinde bir iş gibime gelir." (Bilge Karasu, "Özel Günlük" - Öteki Metinler, s. 92. Yayıma Hazırlayan: Füsun Akatlı)
Ben de buna karşılık şöyle bir şey yazdım:
“Aklıma hemen, Leyla Erbil'in 'Kalan'ındaki '2 Sosyalist Erkek Eleştirmen'i geldi. Bir de, Sevgi Soysal'ın erkeklerine ihanetleri. Erbil de, 3 erkek yazarı şeyiyle birbirine tokuşturmuştur. Karasu, frijidler safındaymış gibi yazmış.”
‘Türk Edebiyatı’nda (eşcinsel olmayan) frijid erkek yazarlar’ konusu ilginç bir konu. Çünkü, yazınımızda yazar-yazar-eleştirmen ilişkileri epeyi laçka gidegelmiş ve bunun kaydı da açıkça tutulmamış, konu hasıralatı edilmiş. Ancak, her konuda olduğu üzere sözlü dedikodu kültürü 90 yl önce olup bitmiş (eğer öyleyse tabii) olayların bile, günümüzde hala konuşuluyor olmasını sağlamış.
Karasu ise bu konuda, Haldun Taner’in arada mesafe bırakan kibarlığının yerine, mesafeli, titiz, hassas bir erkeklik / ketumluk benimsemiş gibi görünüyor.
Burada bir sorun var:
‘lağım’a ‘lağım’ demek ayrı, herşeye ‘lağım’ demek ayrı. İkincisi biraz farklı bizce ve Karasu da bu grupta gibi. Durumu lağım bulmuş ama tam da tümüyle kendini yalıtamamış durumdan gibi.
(2 Ağustos 2018)

Çarşamba, Ağustos 01, 2018

Beyaz Miğferler


Suriye İç Savaşı’nda 6 yıldır var olan ama son 1 yıldır ünlü duruma geçen sivil savunma grubu imiş.
Wikipedia, konuyla ilgili maddede onların lehine bilgiler veriyor.
(‘White Helmets (Syrian Civil War)’ maddesi.)
Ana finansman kaynağı, eski bir İngiliz subayı olan James le Mesurier’in kurduğu Acil Yardım Kurtarma Vakfı imiş.
“Primary support and training was provided by Mayday Rescue Foundation, a not-for-profit foundation established by former British Army officer James Le Mesurier, …”
111 merkezde 3 binin üzerinde gönüllü çalışanı varmış.
“SCD grew to be an organisation of over 3,000 volunteers operating from 111 local civil defence centres across 8 provincial directorates…”
SCD, Syrian Civil Defence (Suriye Sivil Savunma) demek ve Beyaz Miğferler’in resmi adı.
“The U.S. had provided more than $33 million to support the group since 2013.”
ABD 2013’ten beridir 33 milyon dolardan fazla yardım etmiş bu kuruma.
İşte burası sakat.
Bu nedenle, bölge uzmanı sayılan Fehmi Taştekin onları istihbarat kurumu sayıyor:
“Beyaz Miğferler özünde bir istihbarat operasyonu. Yeni savaş stratejilerinde bu tür operasyonlar, artık resmi kurumlar değil taşeronlar aracılığıyla yapılıyor.”
İstihbarat veya asıl deyimiyle medya geştaltı deyince anlaşılan, akı kara, karayı ak göstermektir, bildiğimiz propagadandadır yani. Ama bu öyle değil.
Beyaz Miğferler, özellikle tarafsız imajı yaratılmaya çabalanan bir kurum.
Taştekin devam ediyor:
“Beyaz Miğferler’in tahliyesinin son NATO zirvesinde tartışılması önemli bir ayrıntı. Beyaz Miğferler’i dert edinmeleri, bu örgütün Suriye operasyonundaki özel yerine bir vurgudur. Örgütlenen, finanse edilen ve ‘itibarlı’ kurumlar eliyle ödüllendirilen bir teşkilatın bütün sırlarıyla birlikte geride bırakılması anormal olurdu.”
Sözü edilen şey, 111 ayrı noktadaki 3 bin küsur kişinin tahliyesi olamaz. Daha sivilleri tahliye edemiyor hiçbir taraf, ne Türk, ne Rus, ne de ABD.
Gelelim işin cıvık yanına ve geçelim Ekşi Sözlük’e:
Sözlük’te konuyla ilgili olarak 2 sayfa var:
The White Helmets ve Beyaz Miğferler:
İkinci başlıktaki sayfadan bir alıntı:
“orlando von einsiedel tarafından 2016 yapımı belgesele de ismini vermiş grup. bir belgeselde, 'bir insan kurtarmak, bütün insanları kurtarmaktır.' Diyen, temiz yüzlü beyaz kasklıya bakıyorum, bir de liveleak'de infaz seyredip, ceset torbası getiren beyaz kasklıya bakıyorum. ikisinin de kaskı tulumu aynı. ben anlamıyorum...”
İyi de o infaz edilen kişinin naaşı, o ceset torbasına konmazsa ne olur?:
Paramparça edilir.
Savaşta ölen askerlerin bedenleri karşı tarafa verilir savaş hukuku gereğince ama kimse buna uymaz.
Ayrıca, tabii ki bir insan kurtarmak, bütün insanları kurtarmak değildir ki zaten o insanlar nedensiz olarak birbirlerini orada ve şimdi öldürüyorlar.
Bence, Taştekin’in de anlamadığı bu: Ezeli-ebedi bir ergen ile aynı zeka ve bilgi yetmezliğinden muzdarip.
Bir de ilk başlıktaki sayfaya bakalım:
“örgütün lideri raed saleh’e amerika’ya giriş izni verilmiyor.”
Bu alıntı Banu Avar’ın metninden alıntı ve o da Beyaz Miğferler’e vermiş veriştirmiş.
Bu önemli bir bilgi ve Avar’ın tezlerini baştan çürütüyor.
Hatice’yi geç, netice mi?
Hah, onu yazabilmek için, bunları yazmak zorundaydım.
Baştan söylersem:
Bence hepsi…
Çünkü aynı su bölünerek, aynı anda 6 yöne (aşağı, yukarı, sağa sola, öne arkaya) birden akabilir, eğer koşullar öyleyse: Boğaz’da öyle oluyor, özellikle burunlarda akıntının sıkıştığı yerlerde.
Katastrof Teorisi ve denklemleri de, yüksek dereceli karmaşaların / kaosların bu türden çok ani sıçramalar yarattığını belirtir.
3 bin kişinin bir savaşta 6 yıl boyunca tek bir ilke doğrultusunda senkronik olarak davranmasını beklemiyoruz ve bekleyemeyiz yani: Özellikle de, onlardan nefret ediyor görünen Taştekin’in başarısız Kuzey ırak referandumundan sonraki senkopları gözönüne alınırsa…
Özellikle de, adları ve müdahilleri sürekli değişen 100’ün üzerinde grup / kabile savaş girmişken…
Özellikle de, tam bir merkezi emir-komuta ile çalışmıyorlarsa…
Bun insanlık suçu işlemişlerse, onları muaf-azat mı sayar?
Hayır…
Ama TC’yi de, Rusya’yı da, ABD’yi de, AB’yi de, Esed’i de, 150 kabileyi de…
Hepsinin şu ya da bu biçimde sivillere zarar verdiklerini uluslararası tarafsız gözlemciler epeyidir raporladı zaten…
Ancak, kendi tarafına karşı insanlık / savaş suçu işlenince hönkürdeyen, kendi tarafı insanlık / savaş suçu işleyince pas geçen bir gazetecinin yazdıklarına güven olamaz bence…
(31 Temmuz 2018)

Alaturka Radyoaktif Kaza


Haber:
“Taburcu olduktan sonra başına gelen olayın ihmal sonucu olduğunu düşünen Eyüp Bapun, sadece üç gün çalıştığı şirkete tazminat davası açtı. Eyüp’ü en çok üzen de sağlığından eden radyoaktif maddeyi çalmakla suçlanmak oldu: “Dava açtılar hırsızlık üzerine. Mahkemede davayı biz kazandık. Hakim bile mahkemede ‘Bu makine daha değerli, bu parça değersiz. Siz yolda görseniz maddeyi mi çalarsınız, makineyi mi çalarsınız?’ şeklinde konuştu. Ne ‘geçmiş olsun’a geldiler, ne de arayıp maddi manevi destekte bulundular. İhmal var. Çünkü böyle zararlı bir parçayı yere düşürüp, kaybediyorlar. Ve üç gün sonra bunu soruşturup, araştırıyorlar. Şirketin suçu çok.””
Yani: Nükleer maddemi kaybettim, hükmü yoktur.
(Nükleer madde ise, yer zemini analizinde kullanılan röntgen aletinden düşen İridyum 192 izotopuymuş.)
Ancak, gençliği kazazedeyi ölmekten kurtarmış:
“Olayın ardından GATA’da 15 ay tedavi gören 18 yaşındaki Eyüp Bapun’a bu süreçte özel vakum cihazıyla tedavi yapıldı, radyasyondan yanan derisi defalarca yapılan operasyonlarla kurtarılmaya çalışıldı. Eyüp’ün şansı genç bedeniydi. Kendi dokusundan yapılan doku nakliyle bacakları ve elleri kesilmekten kurtuldu. Ancak hiç aklına getiremeyeceği olay onu yüzde 80 engelli, 18 yaşında da malulen emekli yaptı. Radyasyon yüklü maddeye 2.5 saat temas eden Eyüp sağ elindeki iki parmağını kısmen kaybetti, ayağındaki damarlar koptu ve ayak bileği inceldi.”
Tedavi süreci sırasında, daha önce kanser olan ve onun tedavi masraflarını çıkarmak için bu işe girdiği babasını, 15 ayda ancak 1 kez gördükten sonra kaybetmiş.
O nedenle:
Bilmediğiniz hiçbirşeye dokunmayın.
(31 Temmuz 2018)

Canlı Bombanın Belçikalı’sı


Haber:
“Belçika'nın Liege kentine bağlı Verviers bölgesinde kimliği belirsiz bir şahıs, bir futbol sahasına girip üzerinde bulunan patlayıcıları infilak ettirdi.”
Felaket yönetimi bakış açsından bu hangi anlamlara gelebilir?:
Bir: Yeni bir ateşleme düzeneği bulunmuştur. Gönüllü biri onu denemiştir.
İki: Biri gürültülü ve medya geştaltlı bir intihar istemiştir.
Üç: İntihar edenin akli dengesi yerinde değildir.
Dört: Öleceğini bilmiyor olabilir. Yani bu, bir bakıma cinayet olabilir.
Günümüz AB terör koşulları açısından bakılırsa, biz birinci şık diyoruz.
(31 Temmuz 2018)