Pazar, Haziran 25, 2017

Anarşizmin Temel Öğeleri: 2001-2025

Önkoyutlar:
Anarşizm başlangıcı dönemi; 1840 Proudhon, 1844 stirner, 1850 Belegarrigue olarak kabul edildi. Bu açıdan anarşizm, komünizm öncesine denk gelir.
1871 Paris Komünü ertesinde 1. Enternasyonel’den dışlanan anarşistler, pratik-yıkıcı anarşizme geçtiler.
1914-1945 arasıki 2 dünya savaşı, temel paradigmaların çöküşünü getirdi, anarşizmin de, AB için.
1917 Rusya, 1949 Çin devrimleri, Asya’da oldukları için, komünizme reel sosyalizmlere çevirdiler.
1880’ler terörist anarşist eylemleri, anarşizmi komünizmin bile kullandığı bir söylem içine sürükledi.
1920 Ukrayna ve 1921 Kronstadt, reel sosyalizmle anarşizmin arasını bir daha düzelmemek üzere, kan davasına dönüştürecek denli açtı.
1992 Doğu Bloku ve SSCB çöküşleri, anarşizme fiili kapı açtı yeniden.
*
Şerhler:
Deneyselcilik, avangardizm ve anarşizm, kültür-sanat alanında bambaşka şeyler.
Skandalcılık veya dekadansizm, anarşizmin ayrılmaz bir davranışı değildir. Bunları yapmakla da, bir insan anarşist olmaz, bir avangard da olmaz.
*
Öğeler ve Nitelikler:
Yalnızlıkçılık
Özgürlükçülük
Devlete karşıcılık
Mülksüzlük
Otoriteye, hiyerarşiye, iktidara, insanın insanı yönetmesine (ve yönetilmesine de) karşıcılık ki bunların hepsi birarada veya ayrı ayrı veya kombinasyonlarla ele alındığında, farklı yorumlar oluşur.
Kimliğe karşıcılık.
Sivil itaatsizlikçilik.
Bireycilik, kişi(lik)cilik, öznecilik, bencilik (‘I the only / yalnızca ben’, ‘I the unique / biricik ben’ ki 2’si bile bambaşka anlamlardadır), bencillik, benmerkezcilik, tekbencilik ki bunların hepsi birarada veya ayrı ayrı veya kombinasyonlarla ele alındığında, farklı yorumlar oluşur.
20 çeşit birbirine aykırı olabilen anarşizm çoğulluğu: anarko-komünizm, anarko-sendikalizm, tekno-anarşizm, vd.
Standart biyografi-dışıcılık, abdallık, dervişlik, hoboluk, serserilik.  Koşutunda, ‘ölümden önce bir yaşam yoktur’ sava ile astandart nekrograficilik. Artı kinizm, anormizm, anormalizm.
Psikolojide kognitizm, duyguculuğa karşı düşüncecilik olarak, afektif-donatif karşıtı olarak.
*
Çıkış ve Toparlama:
Görüldüğü üzere anarşizm, herhangi bir yeranda varolan egemen ve genelgeçer değer çerçevelerini değiller. Dolayısıyla anarşizm, felsefi ve mantıksal açıdan tümüyle negasyondur (bu arada negasyonu olmayan felsefe felsefe değildir, tıpkı avangard olmayan sanatın sanat olmadığı gibi). Limit sonsuz N öğeli  ve kuntasız / atomsuz bir zaman mekan-zaman içinde varolan bir kategorinin tanım-yaşam gereği sürekli en az bir öğesi eksileceği ve/ya artacağı için özdeşsizlik ilkesi, geçerlidir, koyutsaldır, devingendir ve anarşisttir.
Ancak anarşizmin neleri var-kategori olarak tanıdığı ve onlara hangi aşkınlaştırma, öteleme, değilleme, hayırlama, olumsuzlama, eksileme vektörleri koyduğu değişir. Şimdiye kadar hiçbir anarşizm, sayılan öğelerden bir ikisinden çoğunu değilleyememiştir.
Dolayısıyla, varolanlar öğelerdir, anarşist vektörler işlemlerdir. Varolanlar en az 10 kategoride tanımlanabileceği / sınıflandırılabileceği ve onlara en az 100 öteleme-aşkınlaştırma vektörü tanımlanabileceğine göre, herhangi bir yeranda elde var 100 anarşizm ve/ya alt-anarşizm kümesi tanımlıdır demektir.
Anarşizmin 150 yılı için bu, her 25 yıl için 1 tur olmak üzere, 600 altküme-tanım anarşizm tarihinde kayıtlı demektir. Bunların her biri için ayrı ad ve/ya ayrı altsayı kullanmak uygundur. Yoksa bugünlerde olduğu üzere, Stirner Nietzsche ile eşdeğer tutulur, anarşizmin egoizmi, egosentrisizmi ve solipsizmi birbirine karıştırılır.
Anarşizmin kuramı ile uygulaması birbirinden bambaşka şeylerdir: Anarşistler isterlese veya öyle gerektiğine kara verirlerse, demokratik parlamenter meclise girebilir veya devlet kurabilir örneğin. Diğer bir deyişle anarşizm, 15 yıllık hata biriktirdi, komünizm 150 yıllık. Tarihin kefesi, anarşizm lehine yani. Üstelik sanıldığının tersine reel sosyalizm yeniden geri gelecek: Bunu bir anarşist ve anti-reel sosyalist olarak yazıyorum.
*
Sonsözler:
Anarşizm, kendini savunmaya hiçbir zaman gereksinim duymadı.
Komünizm ve Marx 1940-2017 arasında hiçbir zaman anarşizmi kuramsal olarak altedemedi.
Anarşizmin anarşist olmayanlar tarafından moda yapılması veya benimsenmesi veya tanımına muğlaklık sokulması, anarşizmin hatası değildir.
Bugünkü ezeli-ebedi ergenlerinin nihilizmine istinaden belirtiyoruz: Anarşizm asla ve kata nihilizm olmadı.
Neçayef, Makyavelli’nin antitezi ve moruk Bakunin’i ters köşeye yatıran olarak, 2017 momentinde hala anarşisttir, nihilist değil. Yine sanıldığının tersine o, kazanmak için oynadı, yitirmek için değil, çok risk aldı ayrı konu.
Dipnot:
Bu metni bana, Süreyya Evren’in ‘Anarşizm Tarihi’ kitabını tümüyle okumak yazdırdı.

(23 Haziran 2017)

Cumartesi, Haziran 24, 2017

Uykusuz'un Kılıçdaroğlu Karikatürü


Sosyal medyada çok tepki çekmiş.
Karikatürde Berberoğlu, Kılıçdaroğlu’nu arayıp, nerede olduklarını soruyar, o da daha Ankara’da olduklarını belirtiyor.
Tepkiler anlamsız. Kimse, şu andaki politik momente CHP’yi doğrulamak ve onaylamak durumunda değil. Yuh çekmek, daha adilane olurdu.
Ben olsam, şöyle bir şey çizerdim:
Demirel, peştemallı olarak, göbeğinde koca bir ‘?’ var olarak, yukarıdan aşağıya bakıyor. Kılıçdaroğlu orada yürüyor. O da diyor ki:
“Yollar, yürümekle gerçekten aşınmıyormuş. Adamın ağırlığı yok ki. Benim gibi 100 okka çekecen. Vaa mı bunu başka izahı?”

(24 Haziran 2017)

Kürtler'den 1 Adım Daha

ABD’li bir Musevi’nin yazdığı bir köşe yazısından alıntı:
“Irak Kürdistan Yönetimi'nin 25 Eylül'de yapılacağını açıkladığı bağımsızlık referandumu ABD basınında ilgi görüyor. Cumhuriyetçi Parti'ye yakın Washington Times gazetesinde çıkan Rachel Avraham imzalı bir değerlendirmede, Irak ve Suriye Kürtlerinin 'birleşerek', "İran'ı çökertebileceği" ve Barzani Kürdistan'ın "İsrail gibi" olabileceği yorumları yapılıyor.”
Breh breh breh. Epeyi eğlenceli bir yorum.
Ancak, şunu varsayıyor:
Öcalan, Müslim, Barzani, talabani işbirliği yapacak.
İran’daki Azeriler Kürtler’e boy eğecek.
İran. Rusya, Türkiye, bu plana karşı çıkmayacak.
Dolayısıyla, olayı tersine çevirelim:
Müslim, ters bir hamle yaparak, kendi bölgesine Arabistan askeri konuşlandıracağını açıkladı.
Türkiye Katar’a asker yolladı.
Arabistan, veliahtını değiştirerek, Katar çizgisinin değişeceğini imledi.
ABD, ağız değiştirerek, Arabistan’ın önesürümlerinin kendilerini yeterince ikna etmedğini açıkladı.
Rusya ve Türkiye Kuzey Suriye’ye ortak asker yerleştirme karırın, cumhurbaşkanı sözcüsü aracılığıyla açıkladı.
Dolayısıyla makaledeki çıkış, bunlara karşı atak gibi duruyor.
ABD’li Musevi birinin kolay kolay İsrail aleyhine bir plan yayınlatabileceğini düşünmüyoruz. Dolayısıyla bu plan, İsrail’in suflesi bizce.
İsrail, strateji düzeyi olarak bu kadar düştüyse yandı demektir. İran’ın kendi elindeki nükleer silahları kullanabileceğini hiç akla getirmeyen bir zihniyet bu. İsrail’inse, kenrdi çevresindeki hiçbir ülkeye nükleer silah atamayacağını, çünkü nükleer kirlenmeyle yok olacağını da hesaba katmıyor. Yalnızca varsayımlara dayalı yani.
Suriye konusunda ortak hareket eden Rusya ve İran, bu konuda İsrail’in rolü veya rolsüzlüğü kosunda bir açıklama yapmadı veya bir çizgi belirlemedi gibi. Ancak Rusya, Suriye’deki son yengi durumunu feda etmez gibi görünüyor.
Trump, eğer 8 yıl başta kalacaksa, er veya geç İran’a saldırmak zorunda, çünkü bu nedenle seçtirildi. ABD, tabii ki bunu başkalarına yaptıracak ama Azeriler bunun için uygun aday, Kürtler değil. Kendi ülkelerinden bağımsızlık ilanı için savaşacak olan 25 milyon İran Azerisi’ne karşılık, İran’da işgalci olacak 2,5 milyon Kürt sözkonusu.
Ancak bu sav da, Rusyalı bir yazarın Rusya-Türkiye askeri işbirliği savı gibi kayda geçti.
Kürtler’e bir adım daha attırıldı. Sıra karşı tarafta.
Dipnot:
Son günlerde aynı gün birden çok adım atılıp, kimi bunlar sanki birbirine karşı atılmış gibi durduğu için, artı biz de konuyu 2-3 günde bir yazdığımız için, yorumlarımız da birden çok adımlı peşpeşe olabiliyor. Ancak askeri strateji açısından, büyüklerin ve küçüklerin hepsinin sırılsıklam saçmaladığı savında olduğumuzu 2015 gibi belirtmiştik. Kaldı ki 3. Dünya Savaşçıkları da bu demek zaten.

(23 Haziran 2017)

Ahmet Altan: Önümdeki birkaç yıl için arkamdaki onlarca yılı korkaklık ederek çöpe atacak biri değilim

Bunun babası da böyleydi, yaşam pratiğiyle hiç uymayan laflar eder, sonra da viski içen ve mason olan sosyalist geçinirdi ama sonra da, TBMM’ye hapishaneye girmemek için girdiğini itiraf ederdi.
Babasının oğlu Ahmet Altan şöyle demiş:
“Önümdeki birkaç yıl için arkamdaki onlarca yılı korkaklık ederek çöpe atacak biri değilim.”
Bunu; eşek penisiyle halvet olan kadın konulu roman, sevgilisini babası elinden alan roman konusu, Erdoğan’ı yıllarca öven köşe yazıları yazan biri olarak söylemiş.
Yani, arkasındaki bu yaşama pratiğini övüyorsa, en akıllısı Deli Bekir, onu da köstekle yatır, demektir.
Doğrudur, içeride olması tümüyle siyasal bir hesaplaşmadır ama onu içeriye atanlar, bir zamanlar onun övdükleridir.
Ayrıca babası, 90’ını gördü sayılır, bu ölüm az soora geyiği de olmamış.
Hadi, düşene tekme atılmaz, diyelim. Ancak babası, eski başbakanlardan Nihat Erim’in öldürüldüğü günün ertesinde öyle bir köşe yazısı yayınlatmıştı ki evlere şenlik… O metni yazanın oğluna bu metin az bile…
Bizim tahminimize göre bu adam, 1-2 yıl daha içeride yatar. Sonra dışarı çıkar, demokrasi kahramanı olur. Kendisini kültür bakanı olarak bile görürüz. Çünkü biz, ne eski toplama kampı sağ kalanı, artı eski komünist ve Franco tarafından kellesine ödül konmuş, yaşlanınca karısını başkalarına düzdüren adam konulu roman yazan Semprun’lar gördük.
Yani:
En akıllısı Deli Bekir, o da yatır türbesi…
Dipnot:
Savunmasında, AKP’nin son 5 yılını suçlamış, daha öncesini değil. Yani, aklını hala toparlayamamış kendisi…
(22 Haziran 2017)

Alnında Enayi Yazan Adam

… şöyle demiş:
“Üç yıldır sokakta yaşayanlarla empati kurmak için onlar gibi yaşadığını söyleyen Akkoç, “Yanlış anlaşılmasın. Ben sokağa çıkın, alkol için, uyuşturucu kullanın, şöyle yapın, böyle yapın diye bir telkinde bulunmuyorum. Bu benim (için) sosyal deneyim. Çok aksi bir durum olmadıkça, müdahale etmiyorum. Çünkü o zaman iş doğallıktan çıkıyor, kurgu oluyor” dedi.
“Sokağı anlamayan hiç kimse sanatçı olamaz” diyen Adem Akkoç, “İronik bir durum. Yaklaşık 3 yıldır sokağı, sokaktakiler gibi yaşıyorum. Bu sanatımın bir parçası. İnsanları anlamak ve empati kurabilmek. Herkes diyor ki empati kurabiliyorum. Onlar gibi yaşamadığınız sürece, onlar gibi sokakta yolunuza bakmadığınız sürece empati kuramazsın.”
Ve bencesi, kendi mental ve zihinsel regeresyonunu ve mental ve zihinsel konfüzyonunu tanımlamış doğrudan.
24 yıl eğitim almış, 30 yıldır seyyar satıcılık yapan, zaman zaman evsiz kalan, 25 yıldır 7/24 Beyoğlu’nda, daha çok da Taksim civarında yaşayan biriyim.
Dolayısıyla, dediklerimi hem yaşam pratiği, hem de insan bilimleri kuramı açısından yazıyorum.
Ressam Goya’nın 19. Yüzyıl İspanya’sını ve ressam Grosz’un 1920-1930 Almanya’sını görsel öğelerle sunduğu üzere; faşizmlerde, engizisyonlarda, tarihsel çöküş dönemlerinde dekadans, dejenerasyon, abuksama ivmelice artar. Bizde de arttı.
Hırsız-yazar Mehmet Kartal, bunu içeriden gözledi ve yazdı. Erken öldü gitti.
Oysa bu insanın durumu, bohemcilik oynamaktan ibaret. Evsizlerin moda gözlemi olmaz, olsa olsa kültürel antropolojisi olur.
Onunu durumunu da, böylesi yerlerde ve zamanlarda yolunu şaşıran aydıncıkların melokomikliği olarak tanımlıyoruz.
Ve kendisi tek örnek de değil…
Gelelim işin epistemiğine, yani bilgisine:
Benzeri konuları yazıyla, sinemayla belgesel yapan çok kişi var.
Onların kullandığı yöntem, alnında enayi yazanınki gibi değil.
Herşeyden önce, kamerayı doğru yere koymak, diye bir sorun var. Aynı olay, farklı kamera konumlarıyla, farklı görülebilir ve gösterilebilir. Bunun sinema dersi niyetine örnekleri de var zaten.
Enayi Abi’miz ise, kamerayı bir yere koymuyor: Kendisini, olaya hiç karışmayabilen bir öğe gibi sunuyor.
Bunu, bir kabileye giren bir antropolog bile yapamadı. Bunu, Levi-Strauss çok güzel anlatır.
Enayi Abi’miz bizce, kuburu seyredeyim, ondan malzeme çıkarayım, kreasyon tasarlıyayım ama feçes üzerime bulaşmasın, derdinde.
Bilincinde olmasa da, yaptığı en büyük enayilik de bu bizce.
Modacı olması enayiliğini ise, saymıyorum bile…

(22 Haziran 2017)

Cuma, Haziran 23, 2017

Vay Be, Sonunda Biri Aydı

Bir haber:
“Katar krizi çerçevesinde yaşanan gelişmelerin, Rusya ile Türkiye’yi askeri müttefik olmaya kadar götürebilecek yeni bir dönemin başlangıcı olabileceği fikri ortaya atıldı. “Türk askeri heyetinin Katar’a gitmesi, Ankara’nın Katar krizini, uzun süredir tasarladığı planları gerçekleştirmek için bahane olarak kullandığını gösteriyor.” Bu yorum Rusya’nın önde gelen Türkiye uzmanlarından Stanislas Tarasov’a ait.”
Bizim tasarımımız da kabaca aynı.
Ayrı olabileceğimiz nokta, bunun işleyip işleyemeyeceğinde.
Türkiye’nin artık savaşa gereksinim duyduğu kesin. Zaten, Suriye’de ve Irak’ta askeri var epeyidir. Üstelik, zamanında  hem ABD hem Rusya, buna karşı çıkmış iken.
Katar konusunda ise, daha Türkiye devreye girmeden geri adımlar atıldı:
Suudi Arabistan, gıdada ve ilaçta kesinti yapmayacağını açıkladı. Arkasından bu işin müsebbibi görülen, veliaht değiştirildi acilen.
Ardından ABD dışişleri bakanlığı, ambargo konusunda Suudiler’in yeterince kanıt sunamadığını belirten bir açıklama yaptı, üstelik Trump ikna olduğunu açıklamış iken.
Ancak Türkiye, nasıl ki Kuzey Kıbrıs’a girip bir türlü çıkamadıysa ve oraya girilmesine karşı çıkan iktidarlar bile bunu beceremediyse, Katar’da da öyle olabilir. Asker vardı oraya çünkü.
Ancak, tersi adımlar da atıldı:
Kuzey Suriye Kürt bölgesine de, Suudi Arabistan asker gönderecekmiş.
Bu durumda, 22.06.17 itibarıyla durum kilitlenmiş oluyor. Sil baştan için aylarca süre geçebilir.
Barzani’nin bağımsızlık kararı, durumun üzerine tuz biber ekti. Türkiye Rusya, AB ve İran buna karşı. ABD ise, her zamanki gibi çok elle oynuyor.
Türkiye’nin yitirecek askeri çok. Ekonomisi kilit. Siyaseti kilit. Tek çıkar yol gördüğü ise eli, bu savaşçıklar dizisi: Sonuçta, PKK sayesinde 34 yıldır yeniden savaşmayı öğrendi.
Rusya, ABD’ye yaptırım uygulayacağını ve gerekirse, Fırat’ın batısında ABD uçağını düşüreceğini açıklayarak, adımlarını attı bile.
Bir de, yazarın çözümlemesine bakalım:
“ABD’nin, Katar ile terörle mücadele konusunda yaşadığı görüş ayrılığı gerekçesiyle, Suudi Arabistan’a askeri birliklerini gönderebileceği yönündeki fikre işaret eden Tarasov, “Bu durumda Türkler, NATO’daki ABD’li müttefikleri ile barikadın farklı taraflarında yer alacaklar. Diğer bir görüş ise, ABD’nin Katar üzerinden Türkiye’ye yaklaşmaya çalışacağı, dolayısıyla Türk askerlerinin bu ülkede olası bir askeri darbenin önüne geçmekle görevlendirildikleri” diye yazdı. Bu durumda Türkiye ile İran arasında ittifak oluşabileceğini belirten yazar,  bu iki ülke için Rusya ile birlikte hareket etmenin çok büyük önem taşıyacağının altını çizdi. Tarasov, bunun gerçekleşmesi halinde, İran ile Türkiye’nin, Rusya’ya güvenlik ve ortak savunma konularında askeri entegrasyon teklifinde bulunabilecekleri tahminini dile getirdi.”
Türkiye, İran ve Rusya için, tarihte birbirleriyle hep savaşan ama hiçbirinin kesin-sonul zafer kazanamadığı bir durum betimlenir. Çünkü bu kadar dipdibeyken, çıkarlarının uzun süre koşut veya sabit gitmesi çok-çok zor.
Yani biz, işin başından beridir olduğu üzere, herkesin sürekli taraf ve müttefik değiştireceği, yalnızca bu durum nedeniyle de, herkesin yitireceği eksi-eksi toplamlı bir oyun betimledik. Zaten tarihsel çöküş dönemlerini genelde yaratan ve hegemonların sonunu getiren bu kilitlenme durumu olmakta.
Çıkış:
Türkiye, nedense Tanzimat’tan beridir Batı’yı bir türlü tamamen seçemedi ama o kadar uzun süre batılılaşma ile cebelleşti ki, artık Doğulu olması da imkansız gibi. Yani, ne NATO, ne de ŞİÖ paklamaz TC’yi.
Dolayısıyla biz TC’nin sonunun, La Fontaine fablındaki, memeliler ile kuşlar arasındaki savaşta konumunu seçemeyen yarasa gibi olacağını düşünüyoruz ve artı, 2. Cumhuriyet’i de bu süreç fermenteleyecek diyoruz.

(22 Haziran 2017)

Fransa Hükümetinde Kadınlar Erkekleri Solladı: 15-14

Bu, tarihte ilk kez oldu herhalde, hem de kadınlarına ancak taa 1945’te oy hakkı veren Fransa’da.
Ancak, Macron hükümetinin erken-ön-bilançosunun en önemli öğeleri bunlar değil.
Onlara bakalım o zaman:
Öncelikle Macron, 577 vekilli mecliste 308 milletvekili ile tek başına iktidar olacak çoğunluğa sahip. Ancak, seçimlere bir partiyle işbirliğiyle girdiği için, hesapça onları da hükümete soktu.
Sonra da, Fransız öpücükleri peşpeşe geldi:
“… yolsuzluk iddiaları ve istifa talepleriyle sarsılan hükümete mensup 4 bakan çekildi.”
Bunların içinde, kardeş partinin başkanı da var. Buna, en hafifinden gayrınizami şarj denir.
Sonrasında, hükümet toplama / devşirme bir yapıda. Sağcısı da var solcusu da. Macron taze bir gelin, pardon başbakan olduğu için, kimseyi küstürmek istemedi herhalde. Bu ‘orta yolcu’luk, uygulayanlarının hemen hiçbirini iflah etmedi oysa.
Peki, o zaman seçimler neden yapılıyor ve sağ-sol partiler neden var?
Anlamsız bir durum var ortada.
İşte o zaman da seçimlere katılım, % 43 oluveriyor.
Fransa, bir 3. Dünya ülkesi değil. Oradaki isyanlar, polis zoruyla biraz zor silinir. İktidar seçkinlerinin tarihi sürüklediği yer de açıkça orası. Macron, emekçi haklarını biçen bir kişi, hem de sosyalist partinin elemanı olarak geçmişte, kendi partisinin başkanı olarak değil henüz.
O zaman da, faşist bir parti emekçilerin haklarını savunmaya kalkar. Demokrasi oyunu da, feci orji olur.
Fransa, kralsızlığın devrimle geldiği ilk Dünya ülkesiydi.
Ara şerh: 1648 İngiltere askeri darbesini devrim sayan salakları geçiyorum.
Dolayısıyla, bu sağ-sol komikliğinden çıkışla ilk yüzleşen de o olacak gibi.
E tabii, süreç çook sancılı olacak.
İnsanları aptal yerine koymasınlar: Kadınlar hükümette çoğunlukta olabilir, kadınların politikadaki varlığı, demokrasiyi güçlendiriyor falan değil:
Thatcher’in batırdığı Arjantin gemisini unutmayalım:
“Göreve gelişiyle Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı, istifasıyla da Fransa Cumnurbaşkanı Emmanuel Macron’u şaşırtan Fransa’nın güçlü Savunma Bakanı Sylvie Goulard’ın yerine Macron Fransız ordusunun sorumluluğunu yine bir kadına emanet etti. Daha önce de Fransa Demiryolları (SNCF) ve Airbus gibi önemli ulaştırma kurumlarını yöneten Florence Parly Savunma Bakanlığı’na getirildi.”
Ara ironi: Birden aklıma ‘Iron Sky 2’ fimindeki Thatcher-Hitler orjisi geliverdi.
Devam:
Kadınlar, ne Gandi olarak Hindistan’da (o Pakistan’la savaş olasılığını hep fıştıkladı ve bir suikastle öldürüldü), ne Meir olarak İsrail’de (bir Musevi olarak, İsrail’de hırsızların ve ve fahişelerin olmasını hiç anlayamadı ve bunu Fallaci ile söyleşisinde açıkça belirtti) barış arayışı içinde falan olmadılar.
Nasıl ki bir sosyalist olarak Fransız Mitterand, İsrail’e atom bombasını verdi, nasıl ki bir Fransız sosyalist olarak Hollande, Suriye’de sivilleri ve çocukları öldürttü, aynı o biçimde, eski veya yeni kadın bir savunma bakanı, Fransa eliyle bir yerlerde küçük veya büyük nükleer bomba patlatabilir. Bu böyle biline…
Yani tarih çökerken, olağan sürdüğü dönemlerdeki kodlarla yorumlanmaz.
Sonuçta, istifa eden de kadın, yeni gelen de kadın…
Ve Fransa hala Suriye’de…

(22 Haziran 2017)

AP Raportörü Kati Piri: AB'nin Türkiye'ye karşı tek kozu ekonomik

O da var ama asıl o değil.
AB’nin Türkiye’ye karşı en büyük kozu, şimdiki şeriatçı geçinenlerinki dahil, Türkiye iktidar seçkinlerinin Avrupa’ya karşıki aşağılık kompleksi, taa Tanzimat’tan beridir böyle…
Yoksa, tarihe bakarsınız:
1919-1922 arasında  AB ülkelerini yenmiş Türkiye, savaş alanında kazandıklarının bir bölümünü masa başında yitirdi. Bu bir.
Şerh: Atatürk’ün, Anadolu’da bir daha savaş olmaması, veya ‘yurtta barış, Dünya’da barış’ ilkesi bunu sağladı ama bu ilke, 2. Dünya Savaşı’nda zarar getirdi.
NATO TC’ye ancak çok ölü ve milyarlarca dolarlık ekonomik yük getirdi. Eğer SSCB TC’yi işgal etseydi, daha az zarar olurdu. Bakınız Baltık ülkeleri. Bu iki.
Tanzimat’tan beridir takılmış bir plak var ve bu plağı kaldırmak, Doğucu, Türk-İslam’cı, Avrasyacı, şucu bucu kimsenin aklına gelmiyor, çünkü bunun için akılları yok. Yani, TC’de plan program yok. Bu üç.
Bunun devamında ve koşutunda: Çin 1999-2000’de komşu olduğumuz belirtip işbirliği önerdiğinde veya Norveç 100 milyar dolarlık kent yatırımı istediğinde, olan biteni yöneticilerin havsalası kavrayamadı. Çin çook uzak geldi ama Osmanlı’nın taa Fransa ile müttefik olduğunu unuttular. Bu dört.
İktidar seçkinleri, neo liberal dönemde AB-ABD kompradorlarıyla işbirliğine girip, çook para kazandı. Bundan vazgeçemezler. Para bitmiş olsa bile öyle. Şimdi bile öyle yani. Bu beş.
Yani TC, mezbahaya kendi yürüyerek giden beleş koyun. Bu altı ve son.

(22 Haziran 2017)

Rusya ABD'ye Misilleme Planlıyor

Bir haber:
“Rusya, ABD'nin kendisine yönelik yaptırımlarına karşılık vereceğini duyurdu. Kremlin sözcüsü Dmitry Peskov, 'Rus yaptırımları formüle ediliyor' dedi.”
Rusya’nın buna gücü yeter mi, onu henüz bilmiyoruz.
Ancak, işin içinde Çin’in pasif suflesi varsa, olabilir.
ABD, Çin’e kur savaşı uyguladı ve en az 5-0 yenik durumda. Çin için neden mevcut yani, bunu ABD kendi yarattı yani.
Soğuk Savaş döneminde de ABD ve SSCB, asla ve kata doğrudan savaşmadılar. Kore’de, Vietnam’da, hep SSCB pasif sufle verdi. Şu andaki böylesi durum, yeni ortaya çıkmış gibi davranılmasın, onu imlemek için bunu belirttik. Bu bir.
ABBD’nin SSCB’nin başına tebelleş etmek için icat ettiği Taliban, bugün Afganistan’da ABD’ye karşı savaşıyor.
Bugün ABD ve Rusya, Arap ülkelinde japon kale maç yapıyor ama daha 1960’lar da durum benzeriydi. Bu iki.
Dolayısıyla, 2 dünya savaşının 2’si de, AB ülkelerinin orjisi ve japn kale maçı oldu. O nedenle 3. Dünya Savaşı, AB-ABD arasında çıkar, ABD-Rusya arasında bile çıkmaz. O nedenle biz, hep 3. Dünya Savaşçıkları diyegeldik.
Üstelik bu savaşçıklar, Kore’den ve Vietnam’dan ölçek olarak epeyi küçük. Göçmen olarak çok büyük ama, ve çok-çok ironik olarak o göçmenler, savaşı fıştıklayan AB’yi, ABD’yi ve Rusya’yı içeriden kemiriyorlar.
O nedenle, o beceriksiz 3. Dünyalı göçmenler eliyle, muhtemelen Şişman Çocuk kadar bir atom bombası patlayacak, daha büyüğü değil. Ancak IŞİD gibiler, kobalt-60’ı kullanmayı becerebilirlerse, arabayla adam ezme safdilliğinin çok-çok ötesine geçerler. En büyük risk bu.
Geri kalanı hep aynı hikaye:
Filler tepişir, otlar ezilir.
Filler sevişir, otlar yine ezilir.

(21 Haziran 2017)

Perşembe, Haziran 22, 2017

Altın Şafak Uyduramadık, AME/C18 Verelim

Tarihin çöküş dönemlerinden birinde yaşadığımız kesinleşti. Bu durumda, faşizmler ve engizisyonlar tavan prim yapar toplum nezdinde. Şimdilerde de, Yunanistan’da benzeri süreçler yaşanıyormuş:
“AME/C18 isimli yeni örgüt, gerektiği zaman şiddet kullanmaktan kaçınmayacağını ve ‘demokrasiye savaş açtığını’ açık bir şekilde duyuruyor. Örgüt, son zamanlarda dava süreçleri ile başı dertte olan Altın Şafak’ın sokaklarda bıraktığı boşluğu doldurmak üzere de, yoğun çaba içerisine girmiş durumda.”
Zamanında, Almanya’da SA vardı, onun yerini SS aldı.
Bizde de zamanında, adını vermeyeceğimiz uç milliyetçi ve şeriatçı şiddet uygulayıcı gruplar vardı. Şu sıralar, onlar da başka formlara girmiş durumda.
En önemli durum ise, Doğu Avrupa’da eski komünizme yeniden ilgi doğarken, Batı Avrupa’da uç milliyetçiliğe kayma yaşanması. Bizce bu, aynı politik polarizasyonun göstergesi.
Bizce bu durum, Hitler’in iktidara el koymasından önce, sosyalist-komünist oy oranı ile nasyonel sosyalist oy oranının kabaca eşit noktaya gelmesi sürecidir.
Özellikle vurguluyoruz:
Aynı zamanda bizce, Stalin-Hitler totaliter eşdeğerliği hiç olmadı. Alman sosyalistleri ve komünistleri ile Rus reel sosyalistleri başka yollarda ilerlediler. Rosa Luxemburg, parti diktasını o daha gerçekleşmeden öngördü örneğin. Rusya, köylülükten gelip devrim yaptı örneğin. Almanya, çok geç veya hiç sömürgecileşemedi örneğin.
Ara şerh: Yani, her ülkenin kendi kapitalizm-n’ini gerçeksemesi süreci, kendine özgüdür. Bu nedenle, Marx’ın devrimin gerçekleşeceği ülkeler kestirimleri tutmadı. Artı, Dünya Sistemi’ciler bile nedense, AB ülkelerinin 1300-1700 arasındaki önkapitalistleşme / koloniyalist kapitalistleşme aşamalarını numaralayamamışlıkları, epistemik bir absürdizmdir bu açıdan. En son olarak da biz, ek olarak 1945 ertesinde, bir post-kapitalizm ve 2. Sanayileşme kültürel modu ve momenti olarak, Homo Posterus’un doğması (ve koşutunda Homo Sapiens’in sürmesinin aşırı riskte olması) süreçlerinin, metamorfozlanmış bir post-meta-kapitalist süreç olarak (o da belki, illa ki kapitalizm kullanılacaksa yani) ele alınması gerektiğini düşünüyoruz. Ya da post-4-modern dönemdeyiz 2011-Wikileaks’ten beridir (Arap Baharı veya IŞİD veya Suriye Savaşı’ndan beridir değil yani).
Burada asıl sorun, demokrasi geleneğinin AB ülkelerinde bile zayıflığı. 1789 Devrimi’ni yapan Fransa’da kadınlar ancak 1945’te oy hakkı aldı örneğin. Bugünkü ekonomik göçmenler, eski köleler ile eşdeğer örneğin. Son140 yıllık sol-sağ ayrıım geleneği, hep sahte ve sahtekarca oldu örneğin: Hitler’le çalışmış (hesapça sosyal demokrat ama aslında ‘abwehr’ci) von Papen ve Adenauer gibi, 1970’lerin sonunda İsrail’e atom bombası teknolojisi veren sosyalist Mitterand gibi, 2001 sonrasında ABD kuçuluğu yapan Blair gibi…
Nasıl ki bugünkü şeriatçılar dini bitirdiyse, eski ve yeni milliyetçiler de faşizmi tüketiyorlar. Çökmeden önce, 10 yıl ağır zulüm eylerler ama, o kesin…
Hitler, iktidarda 9 yıl dayandıydı.
Çıkış:
Bugünkü Batı ve Kuzey Avrupa’daki % 20’lik göçmen oranının, neo-faşizmi besleyen en önemli öğe olduğunu anımsatarak, bu metni bağlayalım. Bizdeki yeni Suriyeli düşmanlığı da, var olan eski iç düşmanlıklara benzin döküyor (domino etkisi yapıyor), onu da belirtmiş olalım.
Yani, taa İtalya faşizminden beridir, her kültürün kendi faşizm yolu ayrı oluyor, bu kesin.

(21 Haziran 2017)

Tüm Zamanların En Büyük Krizi Geliyor

Oof of. Off ki ne off…
Bir gelecekbilimcinin en büyük üzüntülerinden biri, öngördüğü felaketlerin birebir gerçekleşmesidir.
Asimov ve onu Seldon tasarımından beridir gelecekbilimciler, felaketi önlemekle uğraşırken aşağılanıp ve suçlanıp, bunun üzerine bir de felaketi getirmekle veya gerçekleştirmekle suçlanırlar.
Bu kez de yeni bir felaket tasarımı gelmiş:
“Dünyanın önde gelen yatırımcılarından Jim Rogers: İki yıl içinde tüm zamanların en büyük krizi yaşanacak, devletlerin iflas ettiğini göreceksiniz. Batı medeniyeti çökecek.”
Bir gelecekbilimci, öngördüğü felaket gerçekleşirse, bir felaket yöneticisi olur. Aslında ikisi içiçedir, çünkü gelecekbilimcilik, tedavi hekimliği değil, koruyucu hekimliktir.
O nedenle biz, gelecekbilimciliği pas geçip, felaket yöneticiliğine geçiyoruz hızla:
Bir: Tüm zamanların en büyük krizi olamaz bu. Bu, tarihteki 14. büyük çöküş dönemi. Kavimler Göçü ve Roma’nın çöküşü veya 1600 İberya gümüşü krizleri çok çok daha büyük yıkımlardı. Keza, Moğol istilası ve Avrupa büyük veba salgını da öyle.
Devletlerin iflas ettiğini ilk kez görmeyeceğiz. Zaten 2001’den beridir devletlerin yarısından çoğu, yanılmış devlet konumunda.
Onun kastettiği G-7’nin, yani ABD’nin ve AB’nin çökmesi. O ülkelerin de iflasını ilk kez görmeyeceğiz.
ABD’nin Moğollar gibi, hegemon boşluğunda geçici olarak (1945-2015) 1 no olduğunu söyleyen çok. Gidiş de bunu kanıtlıyor, ABD’nin yaptıkları da bunu kanıtlıyor.
AB ise, 1500-1945 arasıki hegemonluğunu, son 70 küsur yılda ABD’ye kaptırdı. Nüfus azlığından çok göçmen aldı. Bu onu ümmileştirmese bile, kültürel olarak geri çekti. Bilim, sanat düşün önemsizleşti AB ülkelerinde. Onun yerini 3. Dünya slaktivizmi aldı.
O nedenle Batı uygarlığı, aslında 2001’den beridir çökmüş durumda sayılır, dolayısıyla Dünya Sistemi’nin savunduğu Merkezi Uygarlık da öyle.
Şimdi gelelim felaket yöneticiliğinin saptamalarına:
Yangında ilk kurtarılacak şey ve olunacak ilk kitap aksiyolojisi yok. Öyle ontoslar yok çünkü. Bu da, düşünen beyinler için anarşist özgürlük demek. Toplama kampındaki 7 öncelik sırasında da yalnızca kişinin kendisinin olması demek. Bu 2 saptamanın da, insanları ve hümanistleri deli ettiğini çok gözledim.
Asıl Orta Çağ’daki gibi bilgi, kampüs tipi yalıtımlarla kitleden korunsa gerek. Bir de, yine o dönemin ürünü olan ansiklopedilerle (internet sanallığı kadar, yazılı kayıt da kastediliyor).
Daha önce de görüldüğü üzere, barbarların ve barbarlığın dekadansı, dejenerasyonu, banalitesi, kültürü fermente eder ve arkasından yeni sentezler gelir. Ya da: Barbarlar, büyüklerini taklit eden çocuklar gibi, yıktıkları uygarlığı taklit ederler.
Tabii ki bu zaman alır ama gelecek hep gelir ve uzun sürer.
Novumlar:
İkinci Sanayileşme’nin 9 öncü altkültürü: Uzaycılık, siberuzaycılık, ölümsüzlükçülük, robotçuluk, siborgculuk, genetikçilik, bilgisayarcılık, yapay-zeka’cılık, nano-teknoloji’cilik.
Bunlardan uzaycılık yolunda, 2016’da kurulan ilk uzay devleti Asgardia ile, Homo Posterus’a doğru ilk ve somut adım atıldı.
Homo Sapiens’in ise, önce 45 bin yıllık tarih öncesiki, sonra da 5 bin yıllık tarih dönemindeki çizgisi, büyük sayılar kuramına göre, onun menzilini çizdi çoktan:
Tam-demokrasi mümkün ama onu insanlar yaratmaktan uzak duruyorlar. Tam demokrasi, daha çok bilim, sanat, düşün ve daha da önemlisi daha çok bilim-öte, sanht-öte, düşün-öte demek değil.
Oysa, sonsuz olmayan tao, tao değildir.
Sonsuz olmayan evrim, evrim değildir.
Yani:
Bu kriz, 2000-2200 arası sürer, arada çıkışlar filizlenir, sonra da asıl-sonul eksodus yaşanır. Bir kez daha, hep olduğu gibi.
O zamana dek, hoş geldin Yeni Orta Çağ…

(20 Haziran 2017)

Hugo’nun ve Nebula’nın Bilimkurgudan Fantastiğe Kayması ve Amerikan Tanrıları

Bilimkurgu Dünya-dışı yerlerde ve gelecek zamanlarda geçer.
Fantastik ise, Dünya’da ama geçmişte geçer.
1990’larda eski SSCB’nin dağılmasının bir yan etkisi de, bilimkurgu üzerindeki ve onu yarata neden olan, insan türünün yok olması olasılığının azalması nedeniyle azalan gerilim oldu. Bilimkurgu romanlarda düzey kafaüstü çakıldı.
Teknik bir hata olarak, atom bombalarının yeniden patlamayacağı yanılgısı, yazarları yeniden bu ev-gezegen ile uğraşmaya itti.
Eskiden Hugo ve Nubela ‘Mülksüzler’e verilirdi, şimdi ‘AT’na veriliyor.
Çok feci bir düzey düşmesi bu. Aynı zamanda feci bir nitelik kayması.
AT, bir fantastik roman değil, olsa olsa politik alegori olabilir, ‘Gargantua’ gibi.
Ayrıca hemen hiçbir bilimkurgu yazarı, fantastik AT yazarı Gaiman kadar bilgi ve zeka düşüklüğüne sahip değil.
Mitoloji ve teoloji, hem bilimkurgunun, hem de fantastiğin konusu.
‘Preacher’ böylesi bir fantastik çizgiroman örneği. ‘AT’ndan önce yaratılmış. Tesadüfen onunla aynı alanda seyrediyor ve her noktada onu sollamış durumda.
Mitolojiyi ve teolojiyi hiper-tekst olarak karşlıklı-koşut okumak ise, pek becerilebilmiş bir şey değil: Ne bilimkurgu, ne fantastik, ne de klasik roman yazarları tarafından.
Dolayısıyla yaşanan, proleterya burjuva bilimkurgusu düzeyine çıkması değil, burjuvazinin proleterya kitsch’i düzeyine inmesi.
Böyle bir rezilliği de, ancak ve ancak bir Yanki yapabilirdi. Öyle de oldu.

(20 Haziran 2017)

Çarşamba, Haziran 21, 2017

Alevilik ve Hukuk

Durum şu imiş:
“Üç gün önce 70-80 şubesiyle ABF’nin en önemli bileşenlerinden biri olan Alevi Kültür Dernekleri Genel Merkez Yönetim Kurulu, yazılı bir açıklamayla federasyonda görev alan yönetim, denetleme, disiplin kurulu asil ve yedek üyelerinin görevlerinden istifa etmelerine karar verdiklerini bildirdi.
ABF Genel Başkanı Muhittin Yıldız; AKD’nin federasyonun olmazsa olmaz bir bileşeni olduğunu ve bunun bir AKP operasyonu olduğunu, Alevi toplumunu ve büyük bedeller ödeyerek oluşturdukları kurumlarını, bir kişinin anlayışına teslim etmeyeceklerini ifade ederek tepkisini dile getirdi.”
Veli Büyükşahin şöyle düşünüyormuş:
Alevilik’te rızalık kurumu var. Bu karar için, oradaki tüm Aleviler’in tek tek rızalığı gerekir.
De ama öyle mi?
Demokrasilerde tüm kararlar oybirliğiyle alınmaz ki.
Keza, dernekler hukuğu açısından, her karar tüm üyelerin onayıyla alınmaz ki.
Burada Büyükşahin, gayrınizami şarj yapıyor. Damara oynuyor.
Tersinden bakalım:
Daha 40 yıl önce, rahmetli Ümit Kaftancıoğlu, Alevi kutlamalarındaki yemeklerde gençlere negatif ayrımcı tutum sergilendiğini gözler ve röportajında bunu belirtir.
Büyükşahin gibiler, 40 yıl öncesinden gelen ve Çamuroğlu uzlaşma çizgisine dek geçilen yolda, ne muhalefet yapmışlar da, durup dururken şahlanıveriyorlar?
Aleviler, Türkiye sınırları içinde en az 4 ayrı altküme içerir. Bunlar, değil tek bir federasyonda toplanmayı, birbirlerinin varlığını bile inkar ederler. Aleviler içinde günümüz hegemon çizgisi, kendilerini en bir Türk sayan Türkmen boyları çizgisidir ve onların da Türklük’leri çook tartışmalıdır. Ne eski dilleri, ne eski dilleri, ne eski ırkları, eski Türkler ile hiçbir ilinti taşımaz. Yalnızca 10. Yüzyıl gibi, Türkik denilen yayılma rotası üzerinde yer alan kavimlerdir yalnızca onlar.
Hukukta ilkin doğruyu söyleme ilkesi vardır.
Büyükşahin bunu yerine getirmemiş.
Dipnot:
Siz hiç Anadolu’da çekik gözlü Türk veya Alevi gördünüz mü? Yakın zamanlarda Orta Asya’dan göçenler dışında yoktur.

(20 Haziran 2017)

Rusya: Fırat'ın batısına geçen her ABD ve koalisyon uçağı hedef sayılacak

Türkiye istedi 1 göz, Allah Ramazan’da verdi 2 göz.
Haber şu:
“Açıklamada, rejim uçağının vurulduğu sırada Suriye hava sahasında Rus uçaklarının da görev yapmasına rağmen, koalisyon güçlerinin Rusya ile mevcut iletişim kanalını kullanmadığı vurgulandı.
ABD'nin bu tutumunun, Moskova ve Washington arasındaki hava güvenliği anlaşmasına bilinçli olarak uymadığı şeklinde değerlendirileceği kaydedilen açıklamada, "Rusya Savunma Bakanlığı bugünden itibaren ABD ile Suriye'de hava güvenliği anlaşması kapsamındaki iş birliğini durduruyor" ifadeleri kullanıldı.”
Türkiye’nin ‘Fırat’ın batısı’ tezi var. Rusya’nın tepkisi bunun koşutunda.
Katar olayı, 2 günde tersine döndü.
Türkiye savaş istiyor, çünkü buna gereksinimi var.
Türkiye, bunu hesaplamasa da, topraklarını dışında savaş yürüten / yürütebilir ülke durumuna geldi. Ki bu bizim, ABD-AB çözülmesinin ilk momenti olan 2001’den beridirki tezimiz: Yani, parçalanmamak için emperyalist olmak.
Evet, Türkiye fazladan birkaç bin asker ölüsü verecek. Ancak sivil ölüsü değil.
Evet, Türkiye fazladan milyarlarca dolar harcayacak ama borç muslukları yeniden açılacak, IMF’ninkiler dahil.
Evet, Rusya artık Fırat’ın batısındaki Kürtler’i de vurabilir.
Tezimiz, bunun er veya geç böyle olacağı idi zaten.
Not 1: Barzani’nin bağımsızlık referandumunun da epeyi bumerang turları atacağı kanısındayız şimdiden. Hep de öyle olduk.
Not 2: Türkiye, artık ne ‘kazan-kazan’ tipi, ne de toplamı 0 olan bir oyunda. ‘Yitir-yitir’ seçeneğinde ise, bazı büyük yitikleri başkan feda hamlesi olarak vermek, sonul kazanç için gerekli olabilir. Ya da TC parçalanır. Biz, TC’nin emperyalistliğini değil, parçalanmamasını seçiyoruz.
Not 3: Rusya kararını açıkladı. Ertesi günü, koalisyon güçlerinden Avustralya kendi uçaklarının uçuşunu iptal etti.

(19 Haziran 2017)

Amerikan Tanrıları 1. Sezon 8. Bölüm: Tanrılar Orjisi mi, Savaşı mı, 2’si de mi?

Bence dizinin bu bölümünün savı, tanrıların orjisiyle savaşının birbirinden ayırtsız olduğu.
Burjuvazinin ölümcül ayırtsızlğı gibi.
Hegel’in sentez dekadansı saydığı ayırtsızlık gibi.
Gaiman’ın tam tersini savlarken, karşıtını kanıtladığı gibi.
Gaiman, bir anti-Yanki olmak isterken, bir sapına kadar Yanki.
Eksi zekalı ve eksi bilgili.
Burada tanrılar konusunda:
Eski ve yeni tanrılar olarak.
Tek veya çok olarak.
Tanrılar tarihini yanlış yazıyor. Tek tanrılı dinler de, burada Hristiyanlık da mutlak değil.
Dolayısıyla, onun tanrısı da en güçlü olamıyor.
Ortaya bir Hristiyan mitolojisi parodisi çıkıyor yalnızca.
Preacher, bunu AT’na 31 çekerek çoktan becerdi.
İnsanın Dünya’ya meydan okuduğu alanda, şampiyon olacağım derken küme düşmesi, zavallılıktan öte bir durum-konum.
Gaiman bu durumda artık.
Ve böyle buyurdu 1. Sezon 8. Bölüm.

(19 Haziran 2917)

Körfez'de kriz: Katar yenilirse, Türkiye de yenilmiş sayılır mı?

Bu soru, İlhan Uzgel tarafından sorulmuş.
Bizim kısa ve doğrudan yanıtımız hayır.
Sonra da açımlama:
Bu konuda 1 metin yazmam istendiğinde, konunu henüz havada bırakıldığını söylemiştim şifahen. Hemen ertesi günü de, Suudi Arabistan bazı geri adımlar atmış ve katar da ABD’den silah almıştı.
Katar’ın durumu, her zamanki gibi yine, Batılı yazarların bakış açısıyla ele alınıyor.
Uzgel dahil ,hiç kimse şunu akledemiyor:
Bir krallık bir krallığa saldırırsa, 2 krallık da batar, çünkü krallıklar devri geçti gitti.
Artı, ABD’nin istediği bu. Üstelik, bunun getireceği sonuçlardan, en çok da ABD zarar görecek iken.
Artı, tarihe bir bakalım:
Araplar, daha SSCB varken bile bir türü birleşemedi. Uluslaşamadı demiyoruz, birleşemedi, diyoruz.
Sünni-Şii ve yeni durumuyla Sünni-Selefi ayrımları, siyaseten aşırı idrar zoru durumda. Suudi Arabistan’ın doğusunun, Irak’ın güneydoğusunun bir zamanlar bir Şii devleti olduğunu insanlar unutuyorlar. Esed’in Nusayriliği’nin de senkretik bir din olduğunu unutuyorlar.
Başka bir deyişle doğrudan söyleyelim:
Şii birliği de yok ortada, Sünni birliği de.
AB’de de, ne protestan birliği oldu, ne de ortodoks birliği. Yani, tektanrılı dinlerin ana mezhepleri bir bütün değildir.
Bu durumda, günümüzdeki günübirlik çıkarla taraf değiştirme sözkonusu.
Katar ve Suudi Arabistan, uzun süre aynı kaba etti ama şimdi dalaştı. Yarın yine anlaşır.
TC’nin seçimleri ise, para için. Evren’in ve 1980’in açtığı yeşil sermaye yolunda, Erdoğan’dan önceki alınmış 23 yıllık yolda, çıkar koparmaya çabalıyor TC.
Çevre ülkeler, böyle birbirleri ile habire savaştığı için, 34 yıldır iç savaş yaşayan TC, bir türlü parçalanamadı. Ancak krallıklı ülkelerde krallar giderse, bir daha geri dönemezler, çünkü oğul babayı deviriyor durumda oralarda.
Bu durumda çözümlememiz şudur.
Katar iyi slalom ve kıvırtma çekti. Zararını telafi edecek bile denebilir.
TC ise, uluslararası politika açısından hiç kıvırtamasa da, durduğu yerde nötr sonuçla paçayı kurtardı.
Ancak, kısa süreliğine de olsa, Türkiye’ye Katar yatırımları durdu ve TC’nin acilen nakit-sıcak paraya gereksinimi var.
Biz hesaplarımıza göre, 2018 ortasına dek böyle, dön baba dönelim gider, diye düşünüyoruz.
(19 Haziran 2017)

Kürtler'in Devletsizliği Tezi Faşistçe mi?

En sonda yazacağımızı baştan yazıyoruz: Bizce değil.
Bugün Dünya’da 200 civarında devlet, 6 bin civarında halk-dil var.
Tarihteki ortalama devlet sayısı ise, 100 civarında. Halkların sayısı kabaca aynıydı.
Yani:
İlk devlet kurulduğundan, yani tarih başladığından beridir, halkların % 1,5-3’ü ancak devlet kurabilmiş. Bu bir.
Kürtler’in yüzyıllardır devlet kurma arzusu ama bunu becerememişliği var. Bu iki.
Türkler’in 150’den çok devlet kurup hepsini batırmışlığı var: Yani, kurulan devletler er veya geç batıyor. Bu üç.
İnternetteki anarşist gruplarda muhatap olduğum epeyi Kürt genci devlet kurmalarını istemiyor. Zamanında Museviler, İsrail’in kurulmasını da istememişlerdi. Zamanında Türkler, ilk Türk devleti Göktürk devletinin kurulmasını da istememiş ve kuranları çinlileşmek ile nitelemişlerdi ve bu süreç, aralarında iç savaş yarattı. Bu dört.
Kürtler’in devlet kuramamışlığının bir nedeni de, sürekli proto-feodal kültürel mod evresinde kalmaları. Bu da, bildiğimiz aşiret savaşını yaratıyor. 19. Yüzyıl’ın sonunda ve 20. Yüzyıl’ın başında bu, Talabani-Barzani aşiretleri arasındaydı. 21. Yüzyıl’da buna Öcalan ve Müslim sektleri de eklenmiş oldu. Bunların tek bir devlette birleşmeleri gerçekleştirilmesi imkansıza yakın durumda bir proje. Bu beş.
Şimdi, devlet ve Kürt tarihi hakkında bunları yazmak, ancak doğruyu söylemektir, faşizan tezler üretmek değil.
Tabii tartışma, abuk sabuk düzeyde de sürdürülebilir:
Bir Akit yazarı döktürmüş:
“Kürt olmak "devletsiz" olmaktır. Kürt "devletsiz" olduğu için "Kürt"tür.  Kürtler asırlardır "devletsiz"dir. Kürtlüğün alamet-farikası "devletsiz" yaşamaktır. Devletli Kürt, "Kürt" değildir. Eğer "Kürtlük"  diye bir şey varsa, bu "devletlilik" değil, devletsizliktir. Kürtleri "kürtlükten" çıkarmanın en kestirme yolu, onlara bir devlet dikte etmektir.
Bu, Kürtlerin tercihi değildir, yazgılarıdır. Bu coğrafi ve tarihsel yazgıları nedeniyle Kürt halklar "devlete" yeteneksizler. Kürtler hayatın başka alanlarında rüştlerini ıspatlamış halklardır. Fakat devlet kurma pratiğinden yoksundurlar.”
Bu ise, faşiste değil, salakça bir sav. Faşistlerin niteliklileri ise, aptal olmazlar.
Malumunuz Osmanlı, kendine hiç Türk demedi, hep Devlet-i ali Osmaniyye dedi. Türkiye’ye Türk diyenler, antitez Batılılar oldu hep. Bunlar ise, yeni-Osmanlıcı ve ulusçu değil, ümmetçi. Yani, baştan ofsayt durumda yazar.
Kürtler devlet kurunca, Kürtlük’ten çıkamayacak, onun yerine yerleşik yaşama geçeceklerdir. Bu, Çin-Türk ikilemi tartışmasında da aynıydı. Kürtler ise, devlet kurmaktan bağımsız olarak, yerleşikken bile göçer zihniyetle yaşıyorlar. Ancak, Dünya’nın ve tarihin en büyük devletini kuran Moğollar’ın da yerleşik olmadığını hesa katmak gerek.
Şerh: Devlet kurmak, sabitlik kabul edilir ama bu göçer-devlet tipinde, barbarlık ve yıkım baki kalır. O nedenle Moğolar, fethetti ama yönetemedi ve çok değil 50 yılda ülkeleri parçalandı.
Alıntı metindeki en önemli parça yazgı. Halkların yazılı yazgısı yoktur, halklar kendilerini ve tarihi değiştirebilirler. Sorunsal, Kürtler’in bunu yapıp yapamayacağında. Biz, en son pratikleri olan son 34 yıllık süreçte bunun tersini kanıtladıkları savındayız. Devlet kuramayacaklıklarının bir nedeni de: Talan-yağma devleti olmaz, mafya devleti olur ki böyle devletler oldu da.
Kürtler’in devlet kurma eksikliklerinin en önemli ayaklarından biri de dış destek. Kürtler, onu kendilerini sayıyorlar ama ABD tarafından belki 10 kere ihanete uğramış durumdalar.
Argüman böyle yapılır, abuksama ile yapılmaz.
Bedel Boseli öyle yapmış ama:
“Bu bilgiler temelinde bu makaleyi okuyun. Göreceksiniz ki Allah'ın adaleti ve gerçek İslam sadece Kürtler’in yüreğinde var. Ortadoğu'da örnek devlet kurabilecek tek güç sahibi toplum Kürtler’dir. Gerisi tartışmasız putperesttir.”
Breh breh breh:
İslam’ın kılıcı Kürtler. Bu kadarını Hüda-Par bile yapmadı.
Bizim önerimiz şu:
4 ülkedeki Kürtler, kalabalık bir şura toplasınlar. Belki 1 yıl, kapalı kapılar ardında quod libetique yapsınlar. Devletin getireceklerini tartsınlar. Sonra da kararlarını versinler. En sonda da, devlet kurma kararının bedelini ödeyince, ağlak yapmasınlar.
Dipnot: O toplantı tutanakları da, zaman aşımı süresi sonuda, kamuya açık duruma konsun.
(21 Haziran 2017)

Salı, Haziran 20, 2017

Kürtler Öyle Bir Ata Oynadı ki...

Küllüm mafiş:
“Edinilen bilgilere göre Büyük Kürdistan devletinin kurulmasından yana olan, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Ürdün Kürdistan Bölgesi'nde askeri üs kuracak.”
Salih Müslim de aynı yönde düşünce belirtmiş:
“PYD Eş Başkanı Salih Müslim, "İran da Suriye rejimi gibi Kürt karşıtlığı yapıyor" diye konuştu.
…
PYD lideri müslim, Suudi Arabistan’a akrabalık bağı olan birçok Arap aşiretinin Rojava'daki özerk yönetimde yer aldığını ve bu aşiretlerin yönetimde olmasından gurur duyduklarını söyledi.”
Durumun yarattığı tehlikeye ayanlar da var:
“PYD’nin savaşı Rakka operasyonu ile birlikte, IŞİD’e karşı haklı bir savaştan öteye taşınıyor ve PYD vekalet savaşında bir türlü sonuç alıcı partner bulamayan ABD adına hareket ediyor.
Eğer öyle olmasa ve amaç sadece “terör örgütü IŞİD’ten kurtulmak olsaydı”, ABD de PYD de BM’de temsil edilen egemen bir ülke olan Suriye’nin ordusu ile birlikte hareket eder, Rakka kurtarılırdı.
PYD yöneticilerinin bu gerçeği görememeleri mümkün mü? Katar krizi sonrası Vahhabi güzellemesi yapan Salih Müslim, kendi halkının geleceği ile oynadığının farkında mı?”
Çok tarihsel hata gördüm, böylesini görmedim.
Salih Müslim aynı anda, hem Barzani, hem ABD, hem de Suudi Arabistan ile işbirliğine giriyor:
3 yanlış at birden.
Ve aynı bölgede İran, Rusya, Türkiye, bu bağımsızlığa karşı.
Ve bugün Sünni-Müslüman geçinen ama onyıllarca solculuk oynayan tayfa, Yezidiler’i ve Alevi Zazalar’ı Kürt saymamış oluyor. ‘En bi Kürt biziz, çünkü güç bizde, zulüm bizde’ diyorlar.
Da, bunu kaç kere dediler, kaç kere yenildiler ve kaç kere katliama uğradılar?
Açıkça söylüyorum:
Tüm yaptıklarına karşın TC, Kürtler’e karşı ABD’den ve  Araplar’dan daha az acımasız oldular. Diyelim, iç savaşta şu kadar Kürt öldü. 1250’lerde ise, Bağdad’ın işgalinde Moğollar’la işbirliği yaptıkları için onun çok-çok katı Kürt öldürdüler. ABD desen, 10 kere sırtını Kürtler’e döndü.
O nedenle gelecekbilimci acı söyler:
Sayıyla kendinize gelin, yoksa bu kez ölülerinizi sayamayabilirsiniz de, gömemeyebilirsiniz de.
(19 Haziran 2017)

Beşer Şaşar, Arada Doğruyu Aşar

Kürşat Bumin de böyle biridir gözümde. Şunları yazmış:
“Önünüzdeki yazı için klavyenin başına geçtiğimde, Fransa’da milletvekili seçimlerinin sonucu henüz açıklanmamıştı. Ancak hepimiz biliyoruz ki sonuçlar açıklandığında, “dünkü çocuk” Macron’un şunun şurasında üç beş aylık geçmişi olan “Yürüyelim” hareketi (partileşmemek de yeni Fransız siyasal modası!) toplam seçmenlerin 1/3’ünün oylarıyla parlamentonun 3/4’ünü eline geçirmiş olacak.”
Bumin’in aşması bu kadar, sonra kaldığı yerden şaşmaya devam ediyor.
Fransa 2017 genel seçimlerinin 2. turuna katılım oranı % 45 ve 5. Cumhuriyet’in en düşük düzeyi oldu.
Sorun, Bumin’in sandığı ve önesürdüğü gibi, Macron’un AKP 2002 durumunu yakalaması değil. Sorun, artık tüm 1. Dünya ülkelerinde seçime katılım oranlarını, seçmenin siyasal sistemden umudun kestiği oranlara gerilemesi.
Ve bu da, yanılmış devlet olmak demek. Siyaseten iflas demek.
Biz bunun nedenlerini daha önce açımladık:
Macron, Le Pen’den daha sağda. Emekçi haklarını azaltmayı savunuyor, öbürü ise göçmenleri deheleyerek Fransızlar’a istihdam yaratmak derdinde.
Fransa seçmeninin ironisi ise şu:
Başkentleri Paris’in 1. ve 2. kuşak göçmeni % 35 iken, yani başkentleri düşmüş iken, göçmenlerin değil, Fransızlar’ın işsiz kalmasını sağlayacak birine oy vermiş olmaları.
Başkanlık seçiminin 1. turunda Le Pen’e % 20 gibi oy verikne, genel seçimlerin 2. turunda ona yalnızca 8/550 miletvekili kazandırmaları.
Biz de bunu 2002’de yaşadık ama tam seçimde:
ANAP-DYP kasıtlı gayrınizami şarjını hatırlayın: Birleşeceklerken, son anda başvurmayıp, 2’si de % 10’u geçemedi. Bir önceki seçimde % 10 barajını geçemeyen CHP, 2. parti oldu. GP, 3 ayda % 7 aldı.
E, noldu?
30 küsur yıllık eski ANAP’lı Çiçek ve AKP’nin hapise koyduğu DYP’li Ağar, hala ortalıklarda.
Macron da, siyasete Sosyalist Parti’den girdi ki buna hala popomla gülerim: Şaşı Hollande, şaşı bak şaşır oldu. Şapkasını alıp tüydü. Şimdi toplasın birileri eski pislikleri.
Çok şükür ki artık internet ve kalıcı kayıtlar var.
Dolayısıyla, yazdıklarımıza katılmayanlar, açar tek tek verileri incelerler.
Bumin de, liberal demokrat bir yazar olarak, asansör yazar olur, gider gelir, yedek oyuncu olarak, adını andığımız siyasetçiler gibi, yeniden oyuna sürülür.
Yani:
Benim oğlum bina okur, döner döner gene okur.

(19 Haziran 2017)