Cumartesi, Ağustos 25, 2018

Melih Cevdet Anday, Şiir, Mantık

Beni güldüren bir dolaylı itiraf:
“Bilim, belli bir gerçeklik alanı üzerine kurulu bir dildir. Felsefe, bilim dilleri üzerinde çalışır. Onun da üstünde mantık vardır. İşte, şiirin konusu, mantık dilini kurcalamak, eleştirmek ve yeniden yaratmaktır. Mantığın ‘ne doğru ne yanlış’ıdır şiir.”
Dolaylı itiraf ve meali:
Şiri mantığın yamuk halidir.
Tuhaf olan şey, bunu 1986’da yazmışlığım.
Bu cümleyi Melih Cevdet’ten ummazdım açıkçası…
Artı:
Felsefe, bilim veya bilim dalı üzerinde çalışan disiplin olamayalı 2 bin 500 yıl oldu.
Mantığı kuran Aristo’nun şiir ve şairler hakkındaki düşünceleri ve yazdıkları belli. Anday, onları yok saymış ve pas geçmiş, anmamış yani.
En son da:
Şiir mantığı değil, mantık şiiri kurcalar, bozar, takar, söker, yeniden kurar.
Şiirin dilini mantıkla kurcalamazsan, 2. Yeni, graffiti / fanzin / rep güfteleri / Ot-Kafa dergileri çizgisi ortaya çıkar, yani şiirin dilini mantıksızca kurcalar durursun, permütasyon tuttu tuttu, ne ala, tutmadı, Mualla. Yok öyle, şiire, yazına, edebiyata uysa da kodum, uymasa da kodum.
(23 Ağustos 2018)

Cuma, Ağustos 24, 2018

Trump: Azledilirsem piyasa çöker


Bu olasılığı 6 aydır düşünmekteyim.
Trump’ın kellesini isteyenlerin bu şıkkı düşünememelerini de beklemiyorum.
Bu durumda, bu şıkkı isteyenler ağır krize oynuyorlar demektir.
Evet, en ağır krizlerde bile birileri kazanır, kazanabilir yani, eğer pozisyon olmaşısa, alabilmişse.
Trump, 2016’da seçildiğinde, 1980 neo-liberalizmi 35 yılını bitirmişti. Bu da, serbest ticaret kisvesi altında, ABD’nin global-ulullararası keneliği demek idi.
Bundan kazananlar oldu, evet. Kaybedenler de oldu ama. Çünkü 1980 öncesinde Abd bir Dünya markası idi, artık değil. O günleri özleyenler ve o günlerin geri dönmesini isteyenler var yani.
Trump şöyle demiş:
“ABD Başkanı Donald Trump, azil sürecine ilişkin tartışmalar hakkında konuştu. Trump, "Herhangi bir zamanda azledilirsem bence piyasa (ABD ekonomisi) çöker. Herkes yoksullaşır ve olamayacağını düşündüğünüz rakamlar görürsünüz" iddiasında bulundu.”
İyi de, Trump geldi ve Obama’nın herkese sağlık sigortasını sildi ve 50 milyon kişi kafaüstü çakıldı. Bırak yemek bulmayı, hastalanınca hastaneye bile giremedi. Yani, fakirler zaten yine ve hep kaybetti.
Zenginlere gelince:
Son model kapitalizmin tuhaf bir kuralı var:
Dolar milyarderi listesi, her 5 yılda 1, üçte bir yenileniyor. Artı; 1 nolar 1 noluklarında en çok 5 yıl kalabiliyorlar, örneğin Iphone-Apple gibi. Telefat bol yani.
Oysa, aristokrasiden alınmış bir gelenekle, kapitalizmin başında, burjuvazi de oturmuş bir sınıftı. 1750-1950 arasında, 50-100 yıl süren aileler ve şirketler hegemonlukları vardı.
Sonra, kapitalist olgiarşik odaklar da kendi içlerinde semirip bolarınca, iç savaşa yöneldiler. Bu duruma gelindi. Zamanında bizde de Özal, Koç-Sabancı kartelinin karşısına, Toprak, vd aileleri dikivermişti. Sonra, Koç-Sabancı hegemonluğundaki Tüsiad gitti, Müsiad geldi; Müsiad gitti, Tümsiad geldi.
Bakın, burada adlar ve onların ekonomik güçleri belli.
Trump’ın destekçileri için de böyle bizce. Yalnızca biz onu bilmiyoruz, çünkü medya onları açımlamıyor. Ekonomik güçlerini bilseydik, Trump’ı ne kadar koruyabileceklerini de tahmin edebilirdik.
Ancak, bayka uzun dönemli bir gerçek var:
ABD hegemonluğu yanlısı yazar Friedman, en geç 2028 başkanlık seçimi zamanı, ABD’nin bir kriz yaşayacağını, çünkü uzun dönemde belli bir siklus dolanımı olduğunu saptamıştı ‘Gelecek 100 Yıl’ kitabında. Trump, bunu 2024’e çekti yalnızca, 2020’de seçilse de, seçilemese de. Tarihte de böyle göreli kısa dönemli ileri ve geri salınımlar hep olagelmiş.
Zamanında, Clinton’un da başına çorap ördüler ama 2001 ertesiki CIA kökenli babalı Bush aile hegemonyasının, ABD’yi pek hayırlı yerlere taşımadığı da bir gerçek. Bugünün ABD’sinin batağını onlar hazırladı. Trump, o yönde veya bu yönde pek bir şey yapamaz artık, kimse yapamaz.
ABD, bunu ilk kez yaşamyor olacak: 1929 Krizi de vardı. Ancak o zaman, henüz Dünya bitirlmemişti.
2010’dan beridir artık su yok, gıda yok, enerji yok. Nüfus çok. Global salgın kapıda. Çevresel açıdan felaket ise, eğer gelir ise, ısınma ile değil, Yeni Buzul Çağı ile gelecek, donacağız yani.
O nedenle 2020 itibarıyla, 2100’e kadar 21 Yüzyıl artık fiilen bitti, 0’a 0, elde var 0 gözüyle bakabiliriz.
Yani:
2100’de de 10 milyar nüfus, 2018 hesabıyla yıllık adam başı 5 bin dolar harcanabilir gelir olacak. Büyükkentler 10-30 milyondan 1-3 milyona düşecek. Et tüketimi aynı. Eğitim ve sağlık aşağı.
Den den de den den…
(23 Ağustos 2018)

Aforizma: Freud ve Kafka


Freud zamanında şöyle demiş:
“Halklarımız sandığımız kadar yüselmemişti, o nedenle de sandığımız kadar da düşmediler.
Kendisneod beklenmeyecek bir geçerli-politik önerme.
Ancak, bu sözü Kafka’nın etmişliğini umardım.
‘Bir Köpeğin Araştırmaları’ndan:
“Nasıl bir yaşam boyu hep zirvelere tırmandım ve hala nasıl da uçurumun dibindeyim.”
Toplam meal:
Köpek-lümpen haklar, ne yükselir, ne alçalır, debelenir yalnızca.
(23 Ağustos 2018)

Denenmiş ve Yanılmış Bir Spin-Off Anlatısı: Exocog


Spielberg’in ‘Yapay Zeka’ filmi, Philip K. Dick’in aynı adlı kısa bilimkurgu öyküsünden hareketle film yapılmış.
Öyküde, ‘önbilici / precog’ olarak adlandırılan, işlenmemiş cinayetleri önceden gören ve cinayetleri engelleyebilen bazı kişiler var.
Bu noktadan hareketle, filmin ön / yan reklamı olarak üretilmiş bir proje Exocog. Kullanıcılar, ‘dışarıdan gelen stajyer bilici’ anlamında, ‘exocog’ sayılıyorlar. Anafikir; problem çözme iken, konu ağırlığı reklama kayıyor tabii ki: Kullanıcılar öykü üretecekken, filmin reklamını yayıyorlar.
Linkteki anlatımda Exocog, farklı bir hikaye anlatma biçimi olarak lanse ediliyor ama öyle değil. Olsa olsa, spin-off tipinin alt-alt-tipi olabilirmiş ama onu da olamamış.
Not: Spin-off tipi öyküde, bir öyküdeki yan karakter, başka bir öyküde ana karakter kılınır. Ki bu türden denemeler, ana akım yazın tarihinde bolca mevcut zaten.
Exocog’un en büyük hatası şu:
Son dönem internet reklamlarının en temel karakteri, reklamı sıfırlayıp öykü anlatmayı, yani kısa film olmayı % 100’e limitlemeleri: ‘Hire’ dizisi ve Mads Mikaelsen’li araba reklamı öyle örneğin.
Oysa Exocog, asıl anafikri ve amacı öykü anlatmak iken, reklamda takılıp kalıyor.
Yine de, bir dijital oyun olarak, problem çözücü yanını da görmezden gelmek mümkün değil.
Asıl eksodus şu:
Dr. House dizisinde de  bir bilgisayar oyunu vardı ve ‘Beyond Good and Evil’ tipi bir öykülemedeydi. Yani, bilmeden spin-off bir tür idi ve çok başarılıydı.
Exocog’da ise; öykü anlatımı başarısız, problem çözümü yetersiz, oyun düzeyi eksik kalıyor.
2018 tarihsel momenti olarak şunları unutmayın:
Son dönem dijital oyunlarda artık tam öykü, 4 saatlık 1 film ediyor ve hepsi de bütün olarak internette mevcut.
‘Hollanda Sel Denetimi 2015’ programı, ön çalışmaları belki 10 yıl almış bir felaket simülasyonu ve problem çözümü örneğin olarak internette mevcut.
Oyunluk düzeyi ise, tüm dijital oyunların 60 yıllık toplam tarihi boyunca, hala sıfır düzeyinde: Hala, bam bam da bam bam. Buna, aynı süre için yazılım tasarımı zeka düzeyinin sıfırlığını da / tabanlığını da eklemeliyiz. Yani, program ve dijital oyun yazılımcıları, tahayyülcü olarak eksi düzeydeler.
Bir de, 0 beklenirken sonsuz başarı sağlayan amatörler varken, profesyonellerin başarısızlığının temele nedeninin, kar güdüsü olduğunu söylemek gereksiz kalıyor.
Otomobil şirketleri her 2 reklam için de aşırı eleştirildi ama onlar yalnızca gülümsedi, çünkü internet reklamının maliyeti olağanın (televizyondakinin) onda biri, tanınmışlık % 999 (10 katından az eksik) oldu. Bu, şu demek: 10 milyon dolarlık bir filmle 1 milyar dolar hasılat yakalamak.
Hah, yeni kuşak sinemacıların da, yeni kuşak dijital oyun tasarımcılarının da önüne geçmek istedikleri bu: Gerçek yaratının başarı kazanması: Exocog da öyle kalmış (Spielberg desen, tam da bu konunun simgesi biri)…
Açılım: Kambur kendisinin kambursuzluğunu değil, başkalarının da kamburluluğunu istermiş ki son dönem Apple da, son dönem Google aynı momentte şu an.
(23 Ağustos 2018)

Ateizm Derneği’nin Ana Sayfası


Çok çok az yorumlu, 23.08.18:
“Ateizm Derneğine üye olun!
Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu Türkiye'de inanç özgürlüğü toplantısı
Ateizm Derneği bugün itibariyle Avrupa Birliği tarafından resmen tanınmış ve ülkemizi temsil ettiği diplomatik temaslara başlamıştır. Ortadoğu, Balkanlar ve tüm Müslüman ülkeler arasında dünya tarihinin İLK "Ateizm Derneği" olan derneğimiz, Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu tarafından yapılan ve her yıl düzenlenen TÜRKİYE'DE İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ başlıklı yuvarlak masa toplantısına davet edilmiştir.
Bu toplantı: AB üyesi ülkelerin Büyükelçileri, 3 yaygın dinin temsilcileri (Diyanet İşleri Başk., Hahambaşı, Patrik) ve bu yıldan itibaren Ateizm Derneği'nin de katıldığı, basına ve kamuya kapalı, resmi bir temas, özel, diplomatik bir toplantıdır.
Yuvarlak masa toplantısı, 30.05.2014 tarihinde Hilton Bosphorus otelde gerçekleşmiştir.
Bu toplantının akademik ayağı olarak bilinen TÜRKİYE'DE İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ KONFERANSI ise, her zamanki gibi Yuvarlak Masa toplantısı ile aynı gün eş zamanlı olarak bugün İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampusü'nde gerçekleşmiş ve Ateizm Derneği AB Türkiye Delegasyonu'nun yuvarlak masa toplantısında resmi temasta bulunmanın yanısıra bu akademik konferansa da konuşmacı olarak katılmış ve görüş ve önerilerini sunmuştur. Bu çerçevede AB'nin Türkiye İlerleme Raporuna konu olacak birçok konu dile getirilmiştir.
Ateizm Derneği ‘Türkiye'de İnanç Özgürlükleri 2014 Raporu’na buradan ulaşabilirsiniz.”
Yazık.
(23 Ağustos 2018)

Perşembe, Ağustos 23, 2018

Biyopolitik: Şempanzelerden politika hakkında öğrenebileceğimiz 5 şey


Şempanzelerde politik davranış gözlemleri:
1. Dostlarınızı yakın, düşmanlarınızı daha yakın tutun:
Şempanze siyaseti sürekli değişen bir ittifaklar ağından oluşur. En tepeye çıkmak için arkadaşlarınıza sırtınızı dönmeye ve düşmanlarınızı kucaklamaya hazır olmalısınız.
2. İttifaklarınızı kurarken güçlü birini değil zayıf birini seçin:
Şempanzeler "yenmek için gerekli olan minimal güçte" ittifaklar kurmaya yatkın.
(İlginçtir ama bu, insan türünde yok: İnsan türünde, diyelim 5 düşman varsa, ardarda tüm kombinasyondaki ittifaklar ve savaşlar yaşanagelmiş. Yani: Dene-yanıl durumu.)
3. Korku duyulan biri olmak iyidir ama sevilen biri olmak daha iyidir:
Şempanze liderleri arasında korku saçıp güçle yönetmeyi tercih edenler de var, ama bu tip liderler genelde çok geçmeden devrilir.
4. Sevilmek iyidir ama kaynak dağıtmak daha iyidir:
En uzun süre iktidarda kalan liderler kaynakları ele geçirerek onları destek satın almak için kullananlardır.
(Tuhaftır ama bu da, insan türünde yanlış uygulanır, yani uygun yerde ve zamanda kullanılmaz. Bu 2 benzemez durumdan çıkarılacak sonuç, insan türünün hecinslerinin politik durumunu algılamaya az yatkın olduğu.)
5. Dış tehditler desteği artırabilir:
Dış tehditlerle karşılaştıklarında primatlar birbirlerine daha çok bağlanır ve kendi aralarındaki çekişmeleri unuturlar.
(Bu maddenin açıklamasında, 11 Eylül olaylarının ardından ABD toplumunun kenetlendiği yazılmış ama bu geçersiz. Çünkü olan şu: Savaşçı-şahin uluslararası ticaretçiler saldırıyı kendi açılarından kullandılar, 17 yıl sonra ise barışçı-güvercin, içekapalı ekonomici, ABD korumacı güçler kazandı. Yani, bir de politik tarihi doğru okumaü sorunu var.)
+
Yorumlamalar:
Biz, hep bunun böyle olduğunu savunageldik,
Ancak, ek bir şey daha savunageldik:
İnsan türü, var olan tüm primat sistemlerindeki aile yapılarını aynı anda ve aynı yerde gösteren bir tür. Bu; en iri erkek gorilin en üst düzeyde olduğu, en çok çocuklu anne-dişinin en üst düzeyde olduğu, genç-bekar erkeklerin en altta olduğu yapıların hepsinin kimi birarada ve içiçe insan türünde oluşmuşluğu demek.
Biyopolitik için de böyle olsa gerekir diye düşünüyoruz. Örneğin, bu örnekleme şempanzelerden, bonobolarsa son 1 milyon yılda onlardan ayrılarak evrimlemiş birtür, daha barışçı, oysa şempanzelerde tür öldürme ve yamyamlık da var.
Tarihte bilindik bir öykü var:
En başrışçı insan toplumlarından biri olan Pasifik yerlilerininin bir bölümü Polinezya’ya yerleşir ve barışçı bir toplum kurar. Aradan zaman geçer, onların akrabaları ikinci kuşak olarak aynı adalara göçer ve eski atalarını pişirip yer.
Tarihteki ve tarihöncesindeki aynı mekan kökenli göçleri izlediğimizde benzeri sonuçlar gözlüyoruz:
Türkler’in bir bölümü yerleşik yaşama geçip, çinlileşip, barışçımaşırken, aynı kabilenin diğer bir bölümü göçerliğe, barbarlığa, talana devam etmiş, hem de yüzyıllarca daha.
Genel olarak şunlar şu rahatça söylenebilir:
İnsan türü; barışı da, sömürümüzlüğü de biliyor ama uygulamıyor, uygulayamıyor değil.
İnsan türü, devletsiz yaşayamayacak aşamaya kültürelce evrilememiş durumda.
İnsan türünün tamına yakını, sürüsel bir davranışla hala çoban-politikacı tipine gereksinim  duyuyor. Ya da başka bir deyişle: gönüllü kölelik evrimle ortadan kalkamadı.
Homo Posterus; bireyci, otonom-komüncü novum-mutant davranışları Homo Sapiens’ten henüz devralmadı. İlk uzay devleti Asgardia, bunun böyle olduğunu imledi.
(23 Ağustos 2018)

Kriz Yönetimi Örneklemesi: Türkiye’de Neler Olabilir?: Kriz Yunanistan’ın yarısını yuttu, borç daha da arttı


Haber şu:
“Yüksek borcu nedeniyle krize sürüklenen Yunanistan, 8 yıllık kurtarma programını tamamladı. Ekonomi % 45 küçüldü, borç daha da arttı.”
Bizim Türkiye için tezlerimiz şunlar:
Krizden çıkmak 8 yıldan daha uzun sürer. Ekonomi, yarıya değil, üçte bire küçülür.
Devam:
Yunanistan’da yaşanan işsizlik seyri:
“2008’de yüzde 7 seviyelerinde olan işsizlik oranı, 2013’te yüzde 25’i aştı ve Mayıs 2018 itibarıyla yüzde 19.5 oldu. Kriz başladığında yüzde 20 civarında olan genç işsizlik oranı, bir ara yüzde 60’ın da üzerine çıkarken, şu an yüzde 40’ın biraz altında bulunuyor.”
Bizim için, tüm yüzdelere 10’ar puan ekleyin, var olan ve olacak olarak.
Borç durumu:
“… kurtarma programlarıyla ülkenin yüksek kamu borcu sorunu çözülmedi. 2008’da kamu borcunun milli gelire oranı yüzde 109.4 iken, bu oran 2018 itibarıyla yüzde 191.3’e yükseldi. Bu durum, ülkenin önümüzdeki yıllarda yeni krizlere sürüklenme riskini artırıyor.”
Bizim için borç ödeme süreci içinde ve sonunda, % 200’den % 400’e çıkar. Bizim borçlar, bireysel kredisel ve özel şirketsel daha çok. O yüzden ekonomi birden çok kez duracak.
Sonra, uzun dönemli yeni krize dek, herşey eskisine geri dönecek: 5 bin yıldır öyle yapılıyor çünkü.
(21 Ağustos 2018)

Çarşamba, Ağustos 22, 2018

Eski bakan Müslüm Doğan HDP’den istifa etti: Parti içinde oligarşik yapı oluştu


Haber şu:
“HDP eski İzmir Milletvekili, eski Başbakan Davutoğlu başkanlığında kurulan seçim hükümetinin Kalkınma Bakanı Müslüm Doğan kurucu MYK üyesi olduğu partisinden istifa etti. Doğan, “Parti içinde oligarşik bir yapı oluştu. Bu oligarşik yapı partinin demokratikleşmesine, parti paradigmasının gelişmesine olanak vermiyor” dedi.”
Doğru.
Da bu çizgi 27 yıldır TBMM’de. Bu durum, hep böyleydi ve böyle kalacak. Kendisi duruma neden yeni aymış gibi davranıyor ki? Biz buna ikna oluyor muyuz ki? Kendisi ne istedi de, vermediler ki?
“Bu oligarşik yapıya karşı eleştirilerimiz dikkate alınmadı. Bu parti içinde demokratik yapılar zorlandı. Benim yaptığım siyaset tarzı gittikçe kuşatıldı. Bu kuşatılmışlıkta yarar göremedim. Sosyal medyada, “Milletvekili seçilemediniz, eleştirmeye başladınız” diyenler var. Hayır, ben milletvekili iken de, bu eleştirileri yaptım.”
Nerede yaptın? Kapalı kapılar ardında mı? Çünkü yeni başkan Temelli, olması gerektiğini savunuyor ve sözkonusu eleştiriler için kayıt yok.
“Ben aydın, demokrat, yurtsever bir insan olarak genel toplumsal muhalefet içinde mücadelemi sürdüreceğim. Bu paradigmanın gelişmesi için de elimden geldiğince katkı sunacağım. Eleştirilerimi sunmaya devam edeceğim. Siyaset hayatımızın bir parçası. Karşımızda siyasal İslam olarak yeni bir devlet yapılanması ile karşı karşıyayız. Siyasal İslamla ilgili eleştirilerim HDP’yi zayıflatma, HDP’yi zaaf içinde görme anlayışı ile ilgili değil. Devlet yeni bir ideolojik tercihte bulundu. Siyasal İslam devletin resmi ideolojisidir. Bu ideolojiye karşı doğru konumlanmak, doğru bir cephe oluşturma siyaseti bizim vazgeçilmez durumumuzdur.”
Bunu AKP zoraki hükümeti içinde yer alarak, nasıl yapmış oluyorsun acaba?
2015 Temmuz-2018 arasında, AKP siyasal islam tercihini kullanmamış mıydı?
AKP zaten 2001’den beridir, siyasal İslam projesi değil miydi?
17 yıl neden sustun da, şimdi konuşuyorsun?
Dürüst konuşmaktaki çıkarın ne veya hangi çıkarın zedelendi?
(Seçilmemek dışında.)
(21 Ağustos 2018)

Gladbeck Banka Soygunu, Medya, Polis, Felaket Yönetimi


Olay şuymuş:
“30 yıl önce, Batı Almanya başarısız bir soygun girişimiyle başlayıp, 54 saat sonra otoyoldaki bir çatışmayla sona eren rehine krizi…
…
16 Ağustos 1988'de Degowski ve suç ortağı Hans-Jürgen Rösner, Deutshce Bank'ın, dönemin Batı Almanyası'nda Ruhr bölgesinde bulunan Gladbeck'teki şubesine zorla girdi. İkili banka çalışanlarını silahlarıyla tehdit etti. Henüz hiç müşteri yoktu, çünkü banka şubesi daha açılmamıştı. Ama polis dakikalar içinde olay yerine geldi.
Neredeyse bütün gün süren müzakerelerin ardından polis, iki adamın bir araç ve nakit 300 bin Alman Markı'yla gitmesini kabul etti. İki banka çalışanını rehin alan ikili, araçla gecenin karanlığına karıştı.
…
Degowski ve Rösner, Bremen'de araç kiralamaya çalışıp başaramayınca, 30'dan fazla yolcusu bulunan bir otobüsü rehin aldılar.
…
Degowski ve Rösner, Bremen'de araç kiralamaya çalışıp başaramayınca, 30'dan fazla yolcusu bulunan bir otobüsü rehin aldılar.
…
… Rösner'in kız arkadaşı Marion Löblich tuvalete gitti.
Polis burada ölümcül bir hata yaptı. Tuvaletten çıkarken Löblich'in kız arkadaşını gözaltına aldılar. Löblich'in dönmediğini fark eden Degowski ültimatom verdi: Ya beş dakika içinde geri gelecek ya da beş dakika içinde bir rehineyi vuracaklardı. Polis, beş dakikalık sürede Löblich'i serbest bırakamadı ve 15 yaşındaki rehine Emanuele di Gieorgi başından vuruldu. Kan kaybından öldü.
…
Kaçaklar otobüsü terk edip, Alman polisinin verdiği bir BMW'ye geçtiler. Yanlarına 2 yolcuyu rehine olarak almışlardı: 18 yaşındaki Silke Bischoff ve arkadaşı Ines Voitle. Sabah 7'den sonra tekrar Batı Almanya'ya geçtiler.
…
Röbel, "Rösner ve Degowski'nin psikolojisi çökmek üzereydi, durumun ne kadar tehlikeli bir hale geldiğini görebiliyordum" diyor.
Görüntülerden de Rösner'in telaşlı olduğu görülüyor. Arabadan dışarı çıkıyor ve her iki eliyle tuttuğu silahını kalabalığa doğrultuyor.

Röbel, "Daha sonra bana otobana en çabuk yoldan nasıl çıkabileceğini sordu. 'Buradan hemen çıkmalıyız. Arkadaşım kendini tamamen kaybetmek kaybetmek üzere' dedi" sözleriyle anlatıyor olanları.
Röbel yolu tarif etmeye başladı ama Rösner sabırsızdı.
"Niye binip bize yolu göstermiyorsun?"
…
Sonunda saldırma emri alan polis, yandan çarparak BMW'yi durdurdu. Çatışma çıktı. Her şey olup bittiğinde Rösner ve Degowski, kelepçelenmiş ve yüzleri asfalta bastırılmış şekilde görüldü. Marion Löblich de yakalandı.
Ines Voitle arabadan yol kenardaki hendeğe atlayarak kurtuldu.
Ama Silke Bischoff için yapacak bir şey yoktu. Rösner'in silahından çıkan mermiyle göğsünden vuruldu ve olay yerinde öldü.”
Tam bir naklen ölüm durumu.
Polis, eksilerden eksi beğen durumda.
Başroldeki gazeteciye hem çok eksi, hem de çok artı puan var.
Basın kaput. İşin cılkını çıkarmışlar. Buna şimdilerde, ‘basın etiğinin buharlaşması’ diyorlar.
En büyük kaybedenler, ölü 2 rehine.
Soyguncular hala sağ ve 1’i yeni, 1’i daha önce hapisten çıkmış.
“Hapisten çıktığında yeni bir kimlik verilen Dieter Degowski'nin nerede yaşadığı bilinmiyor. Marion Löblich dokuz yıl hapis cezasının altısını yattı. Hans Jürgen Rösner ise hala hapiste.”
Felaket yönetimi açısından:
Yapılması gereken hemen hiçbirşey yapılmamış, yapılmaması gereken hemen herşey yapılmış.
Basın işe hiç sokulmamalıydı ya da kendi girmemeliydi.
Polis, son adımda arabaya saldırmamalıydı.
Tek gazetecinin durumu ise hep muğlak kalacak, çünkü bazı şeyleri bir tek o yaşadı, naklen bilgi yok.
Dipnot:
Konuyla ilgili kurmaca film de şu:
(21 Ağustos 2018)

BTS, Güney Kore Fan’lığı, Ezeli-Ebedi Ergenlik, Vs




Güleyim mi, ağlayayım mı, bilemiyorum. En iyisi, hem ağlayıp, hem gülmek.
Herşey, yeni kitap satan bir kitapçıda Güney Kore köşesi görmem ve fotoğrafını çekip Instagram’a koymamla başladı.
Meraklıyımdır. Şu genç kardeşlere bir bakayım, dedim. Kliplerini buldum, rezalet-ötesi. Herşey dijital ama 70’lerin ‘boing boing’leri düzeyinde.
1950’den sonra, kendi haline bırakılan kızın, ya davulcuya, ya zurnacıya varması, olayı, önce ön-rak ile, ardından art-rak ile, en son da 1968 dalgası ile sürdü. İlgiyi ve dikkati çekmeyen şey ise, Twiggy’nin de, sıfır bedenin de, ‘aneroxia neurosis’ tipinin de, yine aynı tarih patentli olması. Demek ki olay 50 yıl sonra, kasedin ikinci turu gibi, şeref turuna geçti.
Buraya kadar herşey açıkseçik ama sonrası bulanık. Benim popüler kültür için sevgili mihenk taşım Ekşi Sözlük’teki konuyla ilgili metinler uçmuş gitmiş:
“tüm kezban ergen kızlarımızın hayran olduğu, güney koreli bir müzik grubu. neden sorusunu sormadan edemiyorum. her dönem bir şeylere sarıyorsunuz, yeminle çok komiksiniz.
19.08.2018 07:07 wattaheal
+
tüm işsizlere dert olmuş, insanların bir müzik grubunu sevmesi.
söylemeden edemiyorum, sanane!
hiç ilgilenmediğin bişeyle ilgili buraya gelip yorum yazmak mantıklı da, benim bir müziği beğenmem mi mantıksız?
çok mutsuzsunuz, ondan oluyo hep bunlar.
19.08.2018 11:56 ~ 11:59 m smurfette”
Ben bu sözü biliyorum, 1968-2018 versiyonlarını da biliyorum:
‘You are happy, I am happy, we are happy.’
‘Don’t worry, be happy’ (epeyi ödül almış bir şarkı).
’24 hours party people’ (konuyla ilgili ve aynı başlığı taşıyan bir film de var).
Kültürel antropolojik gözlem ve yorum ise hepten uçuk kaçık:
“benim bir kızkardeşim var. 15 yaşında. sağolsun ergenliğini de hiç bir noktasını es geçmeden tümüyle yaşıyor. yaptığı tüm garip gurup hareketler ve yaşadığı aşırı uç enteresan duygularıyla o bir örnek. Neyse, bu kardeş irisi kızımız, nerden kaptıysa, güney kore’ye tapma hastalığına yakalandı. ama öyle uç noktada ki her duygusu gibi, esasen oralarda doğmuş da, biz zorla onu iç anadolu’ya getirmişiz gibi davranıyor. biz de evde güney kore iyiniyet elçisi ağırlıyormuşuz gibi yaşıyoruz. üstelik annemi, babamı da alıştırmış yeni kendisine. mesela babam, sofra kurulmadan önce sofraya bakıp eksikleri söyler son rütuşçu gibi. artık kardeşim, kendini nasıl kabul ettirdiyse babam 'suyu getirin, tuz gelmiş ama biber gelmemiş, peçete yok' gibi eksiklerin yanına 'zeynep'in çubuklarını getirmemişsiniz' filan demeye başladı. çünkü kız pilavı dahi çubuklarla yiyor. iyice delirmiş durumda. Neyse, durum buyken, haliyle odasının duvarında bir cm² yer kalmayacak şekilde bts posterleri asılı. 3 gece 4 gün odasında kaldım, sonucunda elemanların birini bir diğerinden çok azıcık ayıramadım. ve de kendi hastalandığı yetmiyormuş gibi, bize de sürekli izletmeye dinletmeye çalışıyor. önceleri of öf diyip duruyordum, sonra bir kliplerini tesadüfen daha alıcı gözle izledim. aman allahım. danslar, mekanlar, düzenlemeler... tam anlamıyla harika. hele ‘fake love’ klibi. ön yargımdan dolayı utandım resmen.”
(Kalınlaştırmalar benim.)
Kitapçı gözlemim yeni bir moment ama internette, Güney Kore filmlerine arabesk müzik ekleme hastalığı, Youtube’da 2 yıldır var. Yani, bir dalganın bir başka dalgaya (bildiğimiz kafka’esk)  başkalaşımı durumu var ve bir silsile sözkonusu.
Ve en önemlisi:
Bu, bildiğimiz taşralı bir davranış biçimi. O konuda, tüm Dünya ve Türk edebiyatında sonsuz parçalar mevcut. Taşrarılık hiç bitmez, çünkü küçük insan hiç bitmez.
Özet şu (ki başka bir metnin konusu olsa gerek):
Arabesk, rep, Güney Kore fan’lığı.
Gelelim sözü geçen klibe:
Arağın en dibi. Paçalın en dibi. Uysa da kodum, uymasa da kodum’un en dibi. Bizim arabesk-rep örnekleri bile gayet özgün, banal-kitsch ama özgün, Bunlarsa, banal-kitsch bile olamamışlar.
Çok güldüüm çok:
Bu işsiz güçsüz taifesinin yaşlanmasına az kaldı. Sonları çok eğlenceli / trajikomik (yinelene yinelene komedi olmuş trajedi) olacak.
Çok ağladıım çok:
Bunları kireç kuyusuna atsan, salgın hastalık yine de bitmez.
(21 Ağustos 2018)

Salı, Ağustos 21, 2018

Cadı Avı, Engizisyon, Tektanrılı Dinler


Bilgi:
1450-1750 arasında 80 bin kişi cadılıktan yargılanmış, 40 bini idamla infaz edilmiş. Katolik ve protestan ülkeler, bu konuda kabaca yarı yarıya sorumlu, çünkü yargılama sayısı yarı yarıya, nüfus da yarı yarıya (75 + 75 = 150 milyon gibi). Sorun, her 2 tarafın da halkı yalnızca 1 tarafı seçmeye zorlaması ve kendi tarafını seçmeyenlerin bir bölümünü ibreti alem için cadılıkla yargılaması.
En acı gerçek, yargılamaların nüfusun %o 1’ini kapsaması. 1500 İspanya Engizisyonu bile bu oranı yakalamamış.
Karşılaştırmak için:
Bir: 1970-2015 arası için, ortalama 70 milyon nüfuslu Türkiye’deki Alevi katliamları, maksimum bin kişiyi öldürmüştür.
İki. IŞİD ise, 2013-2018 arasında, hakimiyetlerindeki Suriye ve Irak nüfusu olan 20 milyon kişi içinde 20 binden fazla kişiyi öldürdü, siviller yalnızca.
Bunlar da İslam engizisyonu yani.
Dipnot:
Konuyla ilintili Wikipedia maddeleri:
Witch-hunt
Witch trials in the early modern period
List of people executed for witchcraft
(20 Ağustos 2018)

Hacker ve Etik Diyalogları




‘Etik Hacker’lığa Giriş – 2’ kitabı hakkındaki Instagram yazışması:
“Ulkureha: Kapakta ‘etik’ okunmuyor. Bu ne şimdi?
X1: Türkçe de ilginç!
Ulkureha: @X1, ‘Hacker’ için Türkçe sözcük yok. Kesme imi olsa, iyi olurmuş. ‘Etik’ yerine de, ‘ahlaki’ deselermiş, tam olacakmış.
X1: @ulkureha Simdi efenim, aslında ‘Ethics’ denen, ‘Etik bilimi’ ile ‘ahlak’ farkli şeyler. Burada ne kasdediliyor, herhalde dediğin gibi ahlak..
Ulkureha: @X1 X1 Hanım, bilerek ve/ya bilmeyerek, önemli bir noktaya dokundunuz. Çünkü ilk 'hacker'ler doğrudan kiniklerdi. Sonradan, yaptıklarını doğrulama ve olumlama gereği duydular. Şimdilerde 'hacker' ahlağı kitapları da var. Bu kitap, korsanlığın teknik yönleriyle ilgili, yani yazılım teknikleriyle. Yoksa, ilk 'hacker' manifestosu, gayet asi ve kiniktir.
X1: @ulkureha Hacker manifestosunu valla hic bilmiyorum ama kinik ve anarsist olmalari da belki kendilerince bir "ahlak" kuralıdır, kuraldir yani...
Ulkureha: @X1 Şöyle: RedHack'in Twitter sayfasına bakarsan, komünizmi savunduklarını görürsün ama komünizmin teknik olarak 2. Sanayileşme kültüründe tanımı yok. Alman Korsan Partisi ise, Yeşiller denli iyi bir girişten sonra, şimdilerde sıfırlandı. 25 yıllık global internet deneyimi ertesinde onlar oyunun dışına düştü, çünkü hapisteki transseksüel olma hayalli ABD'li er gibi, sistemin aleyhindeki limit sonsuz bilgiyi hediye edenler var artık. 'Hacker'ler ise hırsızlar.”
Yorumlamalar:
‘Etik’ ve ‘ahlak’ arasındaki ayrımı ve ayrımsızlığı geçiyorum.
Burada benim 2 derdim var:
Bir: ‘Hacker’lığın asilikten eski klişe ideolojilerle uzlaşmaya ve onlara uyruklaşmaya başlaması.
İki: Alman Korsan Partisi deneyimiyle, ilk uzay devleti asgardia’ın birlikte, son 10 yılın en avangard politik eylemleri olarak başlayıp, daha 1 yılı doldurmadan çuvallamaları, ütopyayı distopya veya absürdokomik kılmaları.
Bu 2 konuyu imledim. Açımlayacağım.
Nokta. Es.
(20 Ağustos 2018)

Pazartesi, Ağustos 20, 2018

Türkiye’de ve Dünya’da Kitap Okuma 2016


Haber şu:
“… UNESCO verilerine göre Türkiye, kitap okuma oranında dünyada 86'ncı sırada, yoksul Afrika ülkeleriyle aynı kategoride. TÜİK’e göre ise Türkiye'de kitap, ihtiyaç listesinin 235'inci sırasında yer alıyor. Dünyada kitap için kişi başına harcanan para ortalama 1,3 dolarken, Türkiye’de çeyrek dolar.”
Bu sayılar 2016 için geçerli ve Dünya’da 200’e yakın ülke var.
Dolar 4 lirayken, Türkiye’de yıllık 4 bin dolar kişisel harcama varken böyleymiş yani.
Dünya 2018 için de, kişi başına harcanan ortalama para pek pek 4 bin 500 dolar. Kitap harcaması sayılarının değiştiğini sanmıyorum.
Kitap fiyatı, G-7’de ortalama 10 dolarken, Türkiye’de 4 dolardı o zaman. Yani, G-7 vatandaşları için, Dünya ortalamasının 7 katını alsak bile, yılda kişi başına 1 kitap düşmüyor. Ayrıca, tüm G-7 ülkelerindeki kütüphanelerde de, bedava okunan kitapların yıllık ortalama okunma sayısı 1 (eski bir kuraldı: Bir dergi, ABD’de bir kütüphaneye üst fiyatının 6 katına satılırmış, yani onu 6 kişinin okuması beklenirmiş aa o bile olmuyormuş yani).
‘Psychology Today’ dergisinin bir 1979 nüshasında da, gençler için odalarındaki kişisel eşyalardaki önem sırası 19 idi. Yani, G-7 vatandaşları da feci durumda.
Yazının en az 5 bininci yılındayız. En az 70 yıldır tüm Dünya’da zorunlu eğitimle okuryazarlık mevcut.
Duruma bak.
“Türkiye'de düzenli kitap okuyanların oranı, neredeyse binde bir.”
Bu bilgiyi, 32 yıllık seyyar sahhaflık gözlemlerimle onaylayabilirim. Sorun, bu okurların ne akademisyen, ne de koleksiyoner olması. Yani, üniversiteli gençler kitap okuyorlar, onların da parası yetmiyor. Parası yetenler ise, ya akademisyenler gibi kitap almadan okumuyorlar, ya da koleksiyonerler gibi kitap alıp okumuyorlar.
Bu durum, daha önceki durumlardan daha feci bence.
Dahası:
Kitap okuyan gençlerin % 95’i öykü, roman, şiir okuyorlar. Bilgi Çağı’nda bunlar, bir insana hiçbir şey katmazlar.
Artı:
Modern-klasikler de, klasik-klasikler de öyle artık…
Kitap okuyan da boşuna okuyor yani. Mezun olunca, okuduklarını unutuyor yani. Hiç kitap okumamış gibi oluyor yani.
Şöyle bir anekdot:
Kitap okuyanlar içinde, benim kadar kitap okumaya yakın tek bir kişi vardı: O benden 7 bin 500 kitap gerideydi, diğerleriyse ondan 3 bin 500 kitap gerideydi.
Bugüne kadar şu soruya da yanıt alamadım:
50 yaşındaki 1 üniversite mezunu en az kaç kitap okumuş olmalıdır?
Benim yanıtım 10 bin.
Peki, Dünya’da okunacak 10 bin kitap yazılmış mı?
Hayır.
Yani, okunması gerekmeyen veya okunmaması gereken çok kitap da okudum.
Okunmayı hak eden hepi topu 1.000 kitap var veya o listeyi okuyunca yeter, diye düşünüyorum.
Ondan sonra da, okuyacak kitap bulamayınca, okuduğum kitapları bir daha okuyorum, belki 50 kez daha.
Ek bilgiler:
Dünya’da okuryazarlığın yaygınlaştığı 20. Yüzyıl’da toplamda pek pek 15 milyon çeşit (ama tüm dillerde ayrı sayılarak çeşit) kitap basılmıştır herhalde. Bu, 100 alfabeli dilden 200 alfabeli dile, 1940-1990 arasındaki 50 yıllık tırmanış esnasında oluşmuş bir birikim. 2000’den sonra anlamlı okumanın ivmeli düşüşte olduğu gözlemindeyim. AB ülkelerinde bile, üniversite öğrencilerinde bile, etkin okuryazarlık da hızla düşüyor. İnternet de, bunun üstüne tüyerek, bunu daha da arttırdı.
(18 Ağustos 2018)

Pazar, Ağustos 19, 2018

Karşılaştırmalı Edebiyat ve Çapraz medya

Karşılaştırmalı edebiyat; eserleri, yazarları, akımları karşılaştırmalı olarak incelemektir.
Çapraz medya ise; ticari ürün olarak birden yazılı eser türünü aynı aynda birbirine semantik koşut olarak hazırlamaktır.
Biri eleştiridir, biri öyle (karşılaştırmalı sanat türüne uygun) eser üretmektir.
Bu karşılıklılık; Hüseyin Rahmi’nin önce oyun, sonra roman olarak yazdığı ‘Çalıkuşu’nda olduğu gibi, sanat dalı-içi veya çizgiroman-film’de olduğu gibi sanat dalları-arası olabilir.
Ekstradan da, ‘İsimsiz’ dans tiyatrosu metninde benim yaptığım gibi, duyu-dillerarası çaprazlama da olabilir (motor dilden işitsel dile aktarma ve dönüştürme gibi).
Tüm bu toplam alanlar, hiper-tekst ve meta-hiper-tekst yaratımı ve eleştirisi alanlarında kalır.
Bildiğimiz kadarıyla. bu toplam dalın adı henüz yok.
(18 Ağustos 2018)

Ekonomik Tablo: 17 Ağustos 2018


Hakan Özyıldız şunları yazmış:
“…sıcak paranın toplamı milli gelirin yüzde 25’le tarihi zirvesinde olan, yılda 240 milyar dolar dış kaynak bulması gereken bir ekonomide…”
İlk şık, 200 milyar dolar eder. Türkiye’de 200 milyar dolar sıcak para var mı, ondan emin değilim. 25-50 milyar dolar diye biliyorum.
İkinci şıkkı da, 240 değil, 180 milyar dolar olarak biliyorum.
Sözü geçen toplam ise, 440 milyar dolar ediyor. Dolar % 40 artınca (5’ten 7’ye), 176 milyar dolar para 1 ayda havaya gitti demektir.
Krizin nedeni de bu. Bu, Türkiye’nin çapının üzerinde bir açık.
TCMB’nda 25 milyar dolar var ancak örneğin.
Bankalar batarsa, bankaların dış borcunu da devlet ödeyecek örneğin.
Dolarla oynandığı açık. Oynayanlar da büyük balıklar. Alan da satan da onlar çünkü. Devirmeden kayığı sallayıp, insanları panikletip keriz silkeliyorlar yani.
Bunun yapılması da olağan, çünkü % 3 enflasyonlu ABD’de kredi faizi % 35-40 ise, bu tefecilik olur, faizcilik değil.
Ancak açık olan şu.
İşimizi bitirmek isteselerdi, çoktan bitirirlerdi. İktidarı köşeye sıkıştırıyorlar yalnızca.
Çıkış:
Osmanlı savaşla borçlanmaya başladı (Kırım Savaşı), savaşla battı (1. Dünya Savaşı).
Türkiye, PKK’den dolayı 100 milyar dolar yitirdi. 1. Körfez Savaşı’ndan dolayı 100 milyar dolar yitirdi. O savaşsal koşullarda GAP’ı kendi olanaklarıyla gecikmeli bitirdi, 100 milyar dolar da ona gitti.
Türkiye, şu an Suriye’de ve Irak’ta savaşta. 44 yıldır da Kıbrıs’ta ve onun maliyeti belli. Yani, nasıl ki 1. Dünya Savaşı’na pantürkizm hayaliyle girip battıysak, şimdi de güçlü devlet hayaliyle yayılıp batıyoruz.
Asıl öykü sonu bu.
Birinci Cumhuriyet, siyasal olarak Aralık 2013’te bitti.
Askeri olarak, en erken 5 yılda biter.
Osmanlı öyküsü 1855-1918 arasında sürdü. Türkiye öyküsü, 1974 + (1918 – 1855 =) 63 desek, 2037’de bitebilir demektir. 20 yılımız kalmamış demek ki.
Asıl denecek de şu:
Batı, Osmanlı’nın da bitişini istemişti ama SSCB ortaya çıktı ve artı 44 devlet: Eski Yugoslavya’nın 1990-2010 arasındaki durumu ortada.
Batı, Araplar’ın da bitişini istedi ama IŞİD sonrası olası N terör kuşağı daha ortaya çıktı.
Eğer Türkiye biter de, yeniden Anadolu beylikleri dönemi gelirse, Batı için bu madden de, manen de ağır bedelli olacak. IŞİD, AB’nin 3 büyük başkentine kirli nükleer bombalar atmadı ama o parçalanmış Türkiye’nin bazı vatandaşları atabilir. Hitler’i nasıl engelleyemedilerse, onları da engelleyemezler.
Yani, Osmanlı’nın zamanında yaptığı hesaplar dahil, bütün büyük devletlerin sonunu bu türden küçük hesaplar getirdi tarihte…
Son:
Neo-global neo-liberalizm de, so tandanslı Dünya Sistemi de. Tarihi iktisadi-askeri-siyasi bir üçlem bütünlüğü olarak ele alıyorlar. Biz de öyle yaptık.
Yani:
Ekonomik kriz, yalnızca ekonomik kriz değildir hiçbir zaman…
(17 Ağustos 2018)

Cumartesi, Ağustos 18, 2018

Karşılaştırmalı Edebiyat Nedir?


Eserleri, yazarları, akımları karşılaştırmalı olarak incelemektir.
Usül olarak da, nicelik olarak da, nitelik olarak da, biri olmaz, şu olur, diye bir sav geçersizdir. Karşılaştırmalı edebiyatın da; eserleri, yazarları ve akımları vardır.
Yazarı tarafından önce oyun, sonra roman olarak yazılmış ‘Çalıkuşu’nu, türlerarası yazariçi edebiyat olarak da okuyabilirsiniz ve eleştirebilirsiniz, türlerararası yolculuk olarak da…
(17 Ağustos 2018)

Seni Öldürmeyen Şey, Seni Güçlendirir


Geçersiz bir önerme.
Gençken de geçersiz, yaşlıyken de geçersiz.
Libidon yüksekkken de geçersiz, düşükken de geçersiz.
Seni öldürmeyen şey, seni eksiltir, dolayısıyla daha güçsüz kılar.
Sen, onun seni öldürememesiyle onu yenmiş olursun, doğru. O da eksilir, o da doğru. Ama yine de sen eksilirsin, çoğalmazsın, bu en doğru ve geçerli önerme.
Soru-n-sal, böylesine ölümcül bir maça, senin girişip girişmeyeceğin: Bilmeden değil, bilerek.
Düşmanın da yenilecek, sen de yenileceksin:
Ne yaparsın?
Ben böyle 100 maç yaptım. Artık bir enkazım. Bunları yazdım.
Deney, gönüllü denek, kobay, bilgi.
Bu nedenle yazıyoruz işte:
Yoksa, hala ateş yakmayı trilyonuncu kez deniyor olurduk.
(16 Ağustos 2018)

Soner Yalçın Negasyonu


Bu kadar eksik ve yanlış bilgi silsilesi zor bulunur:
“Emperyalizme karşı mücadeleyi 1838'deki İngiliz Ticaret Sözleşmesi'nden beri yapıyoruz. Bugün tarihsel süreç, Erdoğan'ı safımıza getirdi ise, “sen gelme” mi diyelim; tekrar emperyalizmin kucağına mı itekleyelim?”
Emperyazilme karşı mücadele:
1838’de Tanzimat Fermanı vardı. O emperyalizme teslimiyettir mücadele başlangıcı değil.
Her ikisinden önce de kapitülasyonlar var:
“Osmanlı döneminde ilk kez Fatih Sultan Mehmet tarafından Venedik Devleti'ne İstanbul'da elçi bulundurma hakkı verilerek siyasi kapitülasyon verilmiştir.”
Ayrıca, zaten Osmanlı’nın kendisi de emperyalist, pardon fetihçi bir devletti.
Erdoğan’ın safı:
Bilader, sen onunla aynı safta olmaktan rahatsız olmuyorsan, bunun anlamı bellidir.
“Çin'den Rusya'ya- İran'dan, Irak'a- Güney Afrika'dan Venezüella'ya yakınlaşmasını görmezlikten mi gelelim?”
Çin de emperyalist (en azından artık), Rusya da… 1. Dünya ülkeleri ile, 3.-4. Dünya ülkelerinin adını aynı satırda anmak, sömürgeci ile sömürüleni aynı kefeye koymaktır.
Bizce Yalçın, gecikmeli olarak direksiyonu kırıyor. Sözcü’nün ana çizgisi ve bazı yazarları da öyle…
(16 Ağustos 2018)

Yalnızlık Notları


Yalnızlık sayılabilecek şey, sıradan insanların toplumsallığı kölelik durumuna getirdikten sonra, tek başına bir evde 50 yıl uyumadıktan sonra, yaşlılık nedeniyle sap gibi ortada kaldığında karşılaştığı durum değildir.
Yalnızlık, toplama kampı deneyimini yaşayan Primo Levi’nin ‘Şimdi Değilse, Ne Zaman? kitabını okuyacak ve ‘İnsanın Anlam Arayışı’nı yazmış Viktor Frankl’ın anlayamayacak olmasıdır ve tersi de. Buna ‘Büyük Yolculuk’u yazmış olan Jorge Semprun’u da ekleyebiliriz. O zaman ikili tanımlar 12-tane’leşir.
Yani, benzerlerin uyuşmazlığıdır.
Artı:
Frankl, toplama kampı psikolojisini de (ilk 7 sırada belki dördüncü sırada biri olabilir ama en fazla o), müslümanlaşmayı da eksik ve yanlış anlamıştır. Çünkü, o soykırımı yalnızca Museviler’e özgü sanmaktadır. O nedenle de, İsrail’in Filistinliler’e yaptığını algılayamamıştır bile.
Yalnızlık, tüm bunları anlamak, anlatmak ama kimsenin anlamamasıdır.
Yani, Eco’nun ‘Gülün Adı’nda dediğince:
Herkesi anlayan birini hiç kimse anlayamaz.
Yani:
İnsana ilişkin hiçbir şey bana yabancı değildir, tezi, bir yalan dolandan başka bir şey değildir.
Buna karşki panzehir tezimiz de şu.
İster bilimciler, ister ortalama bir okur, bu türden en mutlak yalnızca yazarları okur, listeler, derler, ayıklar ve özetler. Karşılaştırır ve karşıtlaştırır. Çıkabiliyorsa, ortaya bir global yalnızlık haritası çıkar.
İşte, eğer yalnızlık aşılabilecek bir şeyse, o haritayı kullanarak, diğer yalnızlara ulaşarak aşılabilecektir.
Biz, bunu okuyarak yaptık.
(16 Ağustos 2018)

Cuma, Ağustos 17, 2018

Demirtaş, Temelli, HDP, Vs


Olay, tam Muppet Show’un huysuz ihtiyarlar locasının, biri halef bir selef 2 huysuz başkanın atışması biçimine dönüştü.
Demirtaş:
"Faşist bloğu geriletmek gibi net bir sonuç alma ihtimali vardı ancak çeşitli düzeylerde yaşanan basiretsizlikler, öngörüsüzlükler ve acemiliklerle bu fırsat iyi değerlendirilemedi. Bunda ben dahil, bütün yönetimin ciddi sorumluluğu vardır. Bu konuda halka açık bir şekilde, yeterli ve tatmin edici bir özeleştirinin verilmemiş olması da büyük bir eksikliktir."
Temelli dün:
"Yöntemi yanlış, özeleştiri vermeyeceğiz."
Temelli bugün:
“Dün bir televizyon kanalında yaptığım konuşma yanlış anlaşılmalara sebebiyet vermiştir. ‘Özeleştiri vermeyeceğiz’ şeklinde haberler paylaşılmıştır.
Söz konusu yayında kastetmek istediğim şudur: ‘Bizler özeleştiriyi basın veya sosyal medya üzerinden değil, halkımıza, yoldaşlarımıza ve yetkili kurullarımıza veririz.”
Özrü kabahatinden büyük adamın. Demirtaş içeride sosyal medyayı kullanamıyor, bu kambura yatma resmen. Ona basın denmez, yazılı açıklama denir.
Ayrıca arada Demirtaş:
“Partime yönelik öneri ve eleştirilerim, tamamen arkadaşlarıma güç verme amaçlıdır. Bunun dışındaki her yorum yanlıştır. Ben her daim, partimin ve halkımın hizmetindeyim. Bunun böyle bilinmesi lazım.”
Biz, en başından söyledik:
HDP, Demirtaş’ı içeride kendi haline bıraktı. Temelli de, en kokmaz bulaşmaz kişi olduğu ve seçildiği için bu sürecin içinde.
Ancak Demirtaş da, 2014 Ağustos’ta Erdoğan’ı ayakta alkışladığı an kendini bitirdi. Sonra, Öcalan’ın kendisinin aday olmasına karşı olduğunu açıklayarak kendisini bir daha bitirdi. Durumu ortada.
Barzani kendini harcadı. Müslim kendini harcadı. Şimdi de HDP kendini harcadı. Yani Kürtler kendilerini harcadılar.
O nedenle de olay, böyle Muppet Show esprilerine dönüştü.
(16 Ağustos 2018)
+
Ek:
Demirtaş şöyle demiş:
"Sosyal medyada parti eşbaşkanlarımıza ve sözcülerimize yönelik çirkin ifadelerin ve hakaretlerin tamamını, kendime yapılmış kabul ediyorum. Hiçbir arkadaşımız, bu tür ucuzluklara alet olmamalıdır.”
Som cümle için:
Demek ki alet olan birileri var.
Debelendikçe daha çok batıyorlar.
(17 Ağustos 2018)