günce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Ekim 31, 2012

Melancholia for Baykurt




Bazıları için ağıt, bazıları için melankoli. (Melankoliye kim ve neden karasevda demiş ki?)

Fakir Baykurt ağıttan hüzne yırtmış biri. Gol tam kaleye girecekken, başkalarının ittirmesiyle Almanya’ya gönüllü sürgüne gitmiş, 1980 öncesinin katliamlarından sağ kurtulmuş solcu bir yazar. Orada da Mehmet Ali Ağca gelip onu buluyor ve nedense onu vurmuyor. (Bunu otobiyografisinde kendi yazar.)

Baykurt, ağasız köyün ağalı köy romanı yazarı Köy Enstitüsü’lüsü... Baykurt, Alamancılar’ın toptan içine düştüğü, ‘köyden indim Alamanya’ya, şaşırdım birdenbire, gidip cumhurbaşkanlığı sarayının önünde mangal yaptım 25 sene’ tuzağına düşmemiş biri, çünkü oradan önce ABD’ye gitmiş. (ABD ve Baykurt: Beni hala yadırgatır bu ikili.)

Baykurt enstitüleri Apaydın’ın netliğiyle yazamamış. Gerçi o da enstitülerin faşist cenahını ayrıntılarıyla anlatmaz ama tanıdıklarının içinde onlar da olduğu kesindir ve onları ve yapacaklarını imler çok önceden.

Baykurt’un öykülerini ve romanlarını taa ergenlik ve gençlik zamanlarımda okuduydum. Sonra, taa ön-morukluk zamanımda özyaşamöyküleri elime geçti. Adamcağız, hepsinin yayınlandığını göremeden öldü gitti. Bir de, onun Türkiye’ye döndüğünü, yine o kitaplardan ama yine onun ölümünden sonra öğrendim. (Terzi kendi söküğünü dikemezmiş.) Çeyrek asırlık seyyar sahhaf olsam da, bazı kitaplarla buluşmam hala gecikebiliyor ki bu da öyle oldu.

Baykurt 8 ciltlik bir özyaşamöyküsü dizisi yazmış. Belli ki ve belirtmiş ki bunları yazacağını taa yazarlık sürecinin en başlarında düşünmüş. Habire notlar almış. Öyle ayrıntılar var ki insan şaşırıp kalıyor okuyunca.

Türkiye yazınında en eksik alanlar olan günce ve mektup dalında böylesine kapsamlı ve uzun soluklu bir eser bırakmış olması, takdire şayanın ötesinde. (Bu arada o kitapların basımının 2012 itibarıyla olmaması da neye şayan bilemem.)

Baykurt otobiyografisinde en baştan, çocukluğundan başlıyor. Ancak Türkiye kapanış bölümünü eksik bırakıyor. O sırada böbreklerinden hastaymış, belki de hastalığı yazmasına izin vermedi. Sonuçta, ölümü de o hastalıktan olmuş.

Baykurt’un yaşamı, köydeki çocukluk, enstitü, öğretmenlik ve TÖS, yazarlık, Almanya ana fragmanlarından oluşuyor. Sonuncu cilt yaşamına giren aydın portrelerinden oluşmakta.

Benim için o kitaplardan kalan en ilginç anı şu: Kemal Ateş, yalnızca Baykurt’un kullandığı 600 sözcüğü derlemiş. Baykurt bunların 300’ünün derleme ve tarama sözlüklerinde olduğunu belirtir. Toplamda 18.000 sözcüğe ve onlarca yazara yapıldığı üzere, TDK yayın hakları kendisinde olan o sözcükleri / sözlükleri 12 Eylül’den sonra, yoksamayı becerdi. Ancak Ateş hala sağ, belki o birşeyler yapar bunun için.

Bu metnin anafikri bu: Yaşamak ve yazmak, beyhude ve nafile de kılınabilir şimdiki şeyselleştirilmişlerce yapıldığı gibi, ya da Baykurt’un yaptığı gibi ince ince birçok alanda gergef dokunur ve eserler geriye dizilir.

Sonrası mezartaşı şimdilik. Kremataryum az sonra.


Çarşamba, Ekim 10, 2012

1 Günlük Günce


09.10.12, 10:40.

ANLAM, NEDEN, AMAÇ YOK İMİŞ

Yaşamımda / biyografimde anlam, neden, amaç yok imiş. Tarihçede zaten yok idi.

Tamam, yaşamımı bilgi ve zeka üzerine kurdum. Ancak onlar araç imiş / oldu.

Yaşamımın nihai bir amacı /anlamı / nedeni yok.

Bu, beni nihilist yapmıyor. Alaturka hiççi de (sufi) yapmıyor.

Buraya gelmemin / varmamın nedeni, son 1 yıl içinde bilgi-öteye ve onun da sonrasına varmam.

Bunun bilincine şu an vardım.

Bu beni saçma durumda bırakmıyor, özgür durumda bırakıyor.

Demek ki en çok istediğim şey özgürlük imiş. Ona doğru yol aldığıma göre... Ve gözleri kapalı onu gördüğüme göre...

Bundan çok değil 5 sene önce, bana bol gelen bir özgürlükten söz etmiştikm. Tarih daralınca, şu sıralar / halihazırda bana (zihnime ve bedenime) dar gelen bir özgürlüğüm mevcut.

Eğer 10-50 yıl daha yazabilir ölçekte sağlıklı yaşarsam, çok ilginç şeyler yazacağım demektir.

Tamam, 1994’te tüm epistemolojik alanlardaki tüm ustaları(mı) geçtim ki bu da o zamandan beridir 18 yıl yapıyor.

Ancak bu, bambaşka bir (zihinsel / kültürel) moment.

Eğer, 30 yıldır eksi sonsuzlardan başlamış bir düşünme sürecinden söz ediyorsak ve 38 yıl daha yaşayabileceğimi umuyorsak, ben bu sürede geçmişteki eşit sayılan sürede yaptığımın katrilyonlarca katını beceririm demektir. Çünkü tarihin aşağı inerkenki dışa attığı potansiyel enerjiyi kullanacağım, yani yıkımın enerjisini. Bildiğim kadarıyla bunu yapabilen olmadı.

Bu, Aristo-İskender ertesindeki yıkımın enerjisinin herhangi bir Antik Yunanlı tarafından kullanılması demek örneğin. Artı / veya, 11. Yüzyıl Maveraünnehir’inde veya 20. Yüzyıl başında paradigmasal olarak Einstein’ı aştırarak bir epistemolojik sıçrama devrimi (ama binlerce yıl sürecek olanı) demek.

Galiba, gelecekbilimsel açıdan 10.000 yıllık duvarı aştım. Yani, insanın uzaya tam yerleşmesi sonrasında hala var kalacak epistemolojik sorunları şimdiden çözdüm gibi. En azından bazılarını...

Burada, faşistleşmeyecek bir paradigma kurabilme-kuramama açmazım yok.

Soyut ve/ya somut hiçbir iktidara ortak değilim ve korkunç bir beyinsel gücüm var. (Onu kendimi öldürmeden yaşatabilmeyi ancak yeni öğrendim.)

Demek ki son 3 günce-makale ile yeni 3 yol başlangıcı.

Hoşgeldin yarın ve yarından sora...

Salı, Ekim 09, 2012

2 Günlük Günce


06.10.12, 05:05.

ORTA ÇAĞ’A BEYAZI SOKMAYI DENEMEK

Gerçek anlamda zamansal olarak bir gecenin şafağına yol almaktayım.

Gecenin içinde uykudan trak diye uyandım. Aklıma bu düşünce / soru geldi:

(Yeni) Orta Çağ’a beynin, düşüncenin, bilginin (belki erken, belki yok edilecek) şafağını sokmak mümkün mü?

Şu anda Orta Çağ’ın siyahı tam egemen değil ve bunu yapmayı şimdilik olanaklı bırakıyor.

Bunu yapabilecek / düşünmüş olan, pratikte 7 milyarda tek kişi benim sanırım ama örneğin Alain Minc ve onun gibiler bunu yapabilir(di) ama bunun için artık çok yaşlılar.

Neden bu aklıma geldi?

Çünkü beynimin bir örnceki kültürel modda da, bu kültürel modda da işlevi bitmişti, yani yapacağı işleri bitirmişti. Ben de kendimi beyin emeklisine ayırmaya yol alıyordum. Yaşlıydım, yorgundum, bezgindim, vd.

Sonra uyurken aklıma bu geldi. (Böyle birçok parlak ve acaip düşünce, bana uyurken geldi.)

Bence bu mümkün. Bence bunun deneme kaydı bile yeter işlevde.

Denemesi bile çok eğlenceli olacak. Hiç denenmemişi denerken, hata yapsam da olur.

Hoşgeldin yarın ve hoşgeldin novum.

+

07.10.12, 15:35.

KAYIP ve HAPİS

Kaybolmuş ve hapsolmuş durumdayım.

Bilim, sanat ve düşün zirvecisi bir beyin olarak, bunların dibe vurdurulduğu zamanlarda ve mekanlarda kaybolmuş ve aynı zamanda bunlara hapsolmuş durumdayım.

Tuhaf ama durumum kendime bile eğlenceli geliyor. Çünkü benim gibi bir marjinal, genelde bu duruma gelmeden çok önce yok olur, kendini yok eder veya yok edilirdi. Ancak ben dayandım. Yolun sonuna dekten öteye dek dayandım ve bilinmeyen ülkeyi geçip (şimdilik ve yalnızca henüz) var olmayan ülkeye geldim.

Bundan önceki günce-makaledeki Orta Çağ’a beyazı sokma denemesi, tam da bu koşullarda yaşamıma bir anlam ve belki de bir çıkış umudu yaratıyor.

Mikro-mikro biyografisi makro-makro tarihçeyi etkileyebilecek konumdaki bir gelecekbilimci olarak, daha önceki eğilimim tarihin gidişini etkilememek olurdu ama her zamanki gibi, şimdilik ölmeye niyetim yok, tüm zulümlere ve artık bunlara katlanamamama karşın...

Bunu becerebilecek miyim? Bence evet. Şansım yüksekten de yüksek. Değmeyecek ama yine de iz bırakmam gerek, arkadan gelen çok: 6 küsur yıllık yayınlanma ve okurlardan kültürel ve zihinsel geri-besleme alma sürecimde gördüğüm üzere, aynı açmazı hissetmeye başlayan çıplak derili de epeyi var.

Eh, deneriz. Zaten, becerebileceğime ilişkin bir güvence de yok.

Eğlenceli bir novum-düşünce oldu.

Pazar, Eylül 23, 2012

Reha, Ben Deli


Evet, devrim orada. Yakında değil ama var ve kesin.

Kanlı, acı verici olacak ama hep öyleydi...

“Gün gelir, gün gelir, zorbalar kalmaz gider...

Devrimin şanlı yolunda, kül gibi savrulur gider.”

Evet, devrim ne yazık ki biz delilere kaldı...

Evet, Cem Karaca...

Evet, Timur Selçuk..

Evet, hepsi döndüler..

Evet, hepsi idi... Veya, hepsi de değil idi...

Evet, bendeniz, o zamanlar ‘gençken devrimci olma, yaşlıyken muhafazar olma’ özdeyişini bilmiyordum ama onu uyguluyordum bilinçsizce... Malum, deliydim...

Akıllandım mı?

Hayır...

Ancak benim ‘shrink’, deliliğime bir türlü ikna olmadı (beni dellilikten emekli etti) ve devrim bana kaldı...

Evet, Karaca mezarda...

Evet, Selçuk camide...

Evet, ben hala tımarhanedeyim... Yani İstanbul cehenneminde...

Evet. Hala devrim...

Evet, yarın mutlaka...

Evet, şimdi ve burada...

Evet, kan, ter ve gözyaşı ile..

Evet, atom bombası ve hatta Nazım ile...

Evet, hala deliler devrim yapıyor maalesef... Akıllılar satıldı netekim...

Ahh... Gülüm Tezer Özlü, senin şanındır bu devrim...

Evet, Oğuz Atay, hala deliler ayakta netekim...

Evet, Duygu Aykal, hala mirasını taşıyorum...

Evet devrim, canıma okusa da...

Linkimiz:


(22 eyüllü 2012)

Cuma, Ağustos 17, 2012

İNSAN CEHENNEMİNİN GÖBEĞİNDE


16.08.12, 13:25.

İNSAN CEHENNEMİNİN GÖBEĞİNDE

İronik, gerçekten ironik: Yaşamım boyunca, önceleri adını koyamadan, sonraları adını koymuş olarak, insan eliyle bu dünyada yaratılmış bir cehennemin göbeğinde yaşayageldim.

Bir: Önce (1960’larda) cennet vardı. Dolayısıyla (1980’lerden itibaren) cehennem, daha büyük ve daha acıtıcı oldu. (Bunun devimselleri ayrı bir konu.)

İki: Bu süreç, insan eliyle yaratılan dertlerin çözümlü olduğunu ve asıl önemlisi dertlerin yaratılmayabileceğini sergiledi.

Üç: Ağırlıklı olarak, zekat keçisi olarak  görüldüğüm için, az olarak biraz kendim belaya bulaştığım ve biraz da beynimin bedelini ödediğim için, bu cehennem beni daha çok yaktı. Ancak hiç yakmaması gerekirdi, yani adalet diye bir şey olsaydı.

Dört: Genellikle, yerel ve kürel cehennemler pek eşzamanlı olmazlar ama Türkiye ve Dünya 2012 belanın tam da göbeği durumunda.

Yine de, birşeyler öğrenmişim. Kıçımı kurtarıyorum sonuçta. Acıtıyor ama yine de kurtarıyorum.

Biz 1978’liler, 20. Yüzyıl’ın son tekne kazıntısı ilericileri idik. Bizden hemen önceki momentteki 1968’liler ise, 2. Dünya Savaşı sonrasındaki ilk ilerici kuşaktı. Onların şu andaki konumlarını, bir 1978’li olarak izlemek, ibretlik bir seyir durumunda. Göreli olarak, tüm fatura onlara çıkıyor ve onlar da yerlerde sürünüyor. (Gerçi bizim kuşak çok daha yoğun şiddet kullandı, en azından Türkiye’de.)

1988’liler ve 1998’liler arada kaynadı ama 2008’liler ve 2018’liler, yani şimdiki ve bir sonraki ilerici kuşak, umut verici durumda. Onlar da kendi hatalarını kendileri yapıyorlar ama en azından gelecek için çözüm üretir durumdalar. Tabii ki olmayana ergi ve negasyon yolu ile. Zaten başka türlüsü de henüz becerilemiyor gibi.

Türkiye’de ayakta kalmış en azından 70 kişi biliyorum. Kuramsal olarak işleri düzeltmeye yeterler ama hemen her yaş grubuna dağılmış durumdalar ve malumunuz üzere Türkiye’de kuşak kopukluğu çok yoğun yaşanır. E tabii, bir de benim yorgunluğum ve asosyalliğim var. Kollektif çalışasım yok hiç bu sıralar. Kendi kıçımın derdindeyim açıkçası.

Böylelikle, yıkımı seyrederken, bir de onu kaydederken, eğer vardı ise, yangından ilk kurtarılacak olanları da kaydediyorum ama kurtarmaya yanaşmıyorum. (Kurtarabilir miyim, ayrı konu.)

Duruma genel olarak bakınca, ortalık yıkım dolu olsa da, gayet optimistim gelecek için. Sonuçta, halihazırdaki bedel ödenince, yol açılır ve henüz doğmamışların ödeyeceği bedel azalır.

Cengiz Han’dan sonra da, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra da, herşey yeniden kuruldu. Demek ki şimdi de öyle olacak.

Soru şu:

Ben o panoramada hangi, kim, ne, nerede ve nasıl olacağım? (O panoramada yer alacağım kesinleşiyor gibi.)

Dipnot: Birden aklıma şu geldi: Heisenberg, Planck’ı 2. Dünya Savaşı sırasında Almanya’da kalmaya, Almanya’nın savaşı kaybedeceğini ve savaştan sonra Almanya’da bilimin yeniden kurulması gerekeceğini söyleyerek ikna eder. Ben de, kendi kendimi öyle yapmaya ikna eder gibiyim.

Salı, Haziran 26, 2012

SON DEMLERİMİ YAZARAK GEÇİRMEK


26.06.12, 12:10.

SON DEMLERİMİ YAZARAK GEÇİRMEK

2 yıl önce, yaşamımı tekdüze bulmuş ve böyle 40 yıl daha yaşamak istemediğim kanısına varmıştım.

Kaşınmışım. Yaşam vurdukça vurdu. O koşulları fenerle aramaya başladım.

Bu sıralar, kendimi son demlerimdeymiş gibi duyumsuyorum (ama öyle değilim, çünkü çilem henüz dolmadı biliyorum).

Son demlerimi yazarak geçiriyormuşum gibi davranıyorum. Harika bir duygu veriyor. Ölümü yazarak beklemek bana uydu sonunda. (Bunu Memet Fuat da, son 1.000 gününü otobiyografileyerek, başarıyla yazmıştı / yapmıştı ve yaşamı boyunca kendine ve okura karşı dürüst olduğu tek dönem o olmuştu.)

Taksimetre gibi, yazımetrem var. Sonul erimim olarak koyduğum ve dünya kurmaca-dışı yazma rekoru olan 40.000’e doğru sağlam adımlarla ilerliyor. Hüzünle gülümseyerek, faşizmin ve engizisyonun karanlığında, beynimin ışımasını izliyorum.

Eski ustalarım da öyle yaptı:

Ressam Bosch da, yazar Nesin de...

Kaçmadılar, dövüştüler.

İnsan gibi yaşadılar ama insan gibi ölmeyebildiler.

Talih, kader: Boşver bunları, bu Atlas kendi yükünü gönüllü aldı ve taşıdı sonuçta...

Okurlarıma helal olsun yazdıklarım...

Perşembe, Nisan 12, 2012

Beşinci Eksodus

İnanılmaz sıradan bir yaşamım olacaktı, en azından gençken benim kadar zeki olan 2 erkek kardeşimin öyle oldu.

Birinci eksodus, 1974’te AFL ile geldi.

İkinci eksodus, 1977’de BÜ ile geldi.

Üçüncü eksodus, 1989’da YTÜ lisansüstü ile geldi.

Dördüncü eksodus, 1999’da bedelli askerlik ile geldi.

Beşinci bir eksodusa daha gereksinimim var, yaşamım tümüyle açmazda.

Tüm şanslarımı tükettiğimi düşünüyordum ama 2010 Kasım ürtikeri ve 2011 Mart köpek ısırması, artı birkaç yaşıtımın ölmesi ile negatif şanslar yasası, bana biraz pozitif şans daha biriktirmiş oldu.

Ona gereksinimim var, şansa, azıcık şansa, çok az şansa.

Yoksa, beni hiçbirşey kurtaramaz, ben bile...