faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Ağustos 02, 2015

Mein Führer, Geliyorum



Adolf sorar:
“Nereye gidiyorsunuz? Ben de geliyorum.”
(Çocuklu, anneli, babalı fıkrayı bilenler, bilmeyenlere anlatsın.)
Repliğin doğrusu şu:
“Mein führer, yürüyorum.”
Peter Sellers’ın birden çok kişiyi canlandırdığı ‘Atom Bombasını Sevmeyi Nasıl Öğrendim?” filminde, Sellers’in, kötürüm, tek kolu takma ama o takma kolu, Pavlov köpeği gibi, habire ‘heil Hitler’ selamı vermeye eğilimli biridir. Sellers, plan boyunca sürekli hesapça kolunu tekerlekli sandalyesine sabitlemeye çalışır ama kol da habire selama doğru tüyer. O kadar güzel oynar ki filmdeki oyunculardan biri, onun oyunculuğuna çekim sırasında gerçekten güler ve bu plan filmden atılmaz. (İnternette ararsanız, bulursunuz.)
Repliğinin sonunda Sellers öyle der:
“Mein führer, yürüyorum.”
Sellers, gelecek ile ilgili planında, nasıl olsa atom bombası patlayacağını, herkesin ve kendisinin de, canının feda olsun’acağını, ancak 1 erkeğe 9 kadın konularak, bir tür yeraltı ütopyası yaratılması gerektiğini, yine kendisinin oynadığı başkana yüzyüze anlatır. Yardımcı dinler dinler, sonra sorar:
“1 erkeğe 9 kadın, değil mi?”
Şu andaki alaturka durumumuz, bunların ortaya 2,5 karışık çorbası gibi: Hee cennet, 4 kadın, 4 x 4 kadın, emme basma tulumba kadın.
2002 tarihli bir Penguen kapağı vardı. Erdoğan, Baykal’ın omuzuna çıkmış, ampülü bir yerimize takacak, şöyle diyordu:
“Biraz daha sağa, biraz daha sağa...”
Avuta çıktık, tribünlere çıktık, stadın dışına bile çıktık.
Hala sağa, hala sağa...
O nedenle Adolf soruyor:
“Nereye gidiyorsunuz? Ben de geliyorum.”
Faşizm orjisi yaptık. Yetmedi, engizisyon orjisi yaptık. Yetmedi, orgazm nargilesi tüttürdük.
Yetmedi:
Savaş çıkardık.
Kriz çıkardık.
Yetmedi, yetmiyor, yetmeyecek gibi de.
Adolf’un fantazilerini aştık çoktan.
Fidan-Erdoğan fantazisi desen, o da değil.
Sonuçta, bir MİT başkanı en azından yaptığının sonuçlarını bilebilir, olmadı birine sorabilir.
Ad absurdum:
Tayyip 2023’te bile var, diyelim.
Nolcek?
TC olmeycek ki o zaman.
Kızılok’un şarkısı ‘Süleyman başbakan, başbakan hep Süleyman’dan sonra, ‘Tayyip cumimam, cumimam hep Tayyip’ olabilir pekala.
Eh, TC bir parçalansın, sorarım ben sizin kemiklerinize o zaman...
Dipnot:

Hitler’in son günlerini anlatan ve o zamanki sekreterinin kitabından derlenen ‘Abgang’ filminde, Hitler’in yakın adamlarından birinin karısı, Nazizm’in olmadığı bir Dünya’da yaşamak istediği için, kocasını, kendisini ve en küçüğü kucakta olan 6 çocuğunu zehirledikten, toptan ölüyorlardı. Gerçek ve dürüstçe faşizm de budur, gerçek ve dürüstçe engizisyon da budur. Devlet başa olamadığında, kuzgun leşe olacaksın.

Salı, Kasım 27, 2012

Yeni Orta Çağ ve Entellektüel


Eh, hayırlı ve uğurlu olsun, yeni bir Orta Çağ’dayız.

So what?

Orta Çağ’da ne yapmalı?

Yeni Orta Çağ’da ne yapmalı?

(Sanki, birileri bu soruları daha önce de sormuştu: Çernişevski ve Lenin gibi.)

Elimizde biri reel, biri kurmaca 2 yazılı örnek var:

Gustav le Goff ‘Orta Çağ’da Entellektüeller’ kitabında, Orta Çağ geldiğinde üniversitelerin kurulup, entellektüellerin kampüslerle çevreden yalıtılmalarının elit-halk kopukluğunu başlatması nedeniyle olumsuzlar ama oralarda ve o zamanlarda Aristo Mantığı’nın (hem de engizitör papazlarca) mükemmelleştirildiğinden ve evrensel bilgilerin başlangıcı olan summaların yaratılmasından bahsetmez.


Da, ne yapacaklardı?

Vahada da su kalmayınca, çölün toptan susuzluğu mu eşitlikçi ve  demokratik olacaktı?

Bunun yanıtı, ‘Fahrenheit 451’de Ray Bradbury tarafından farklı bir biçimde veriliyor: Kitapların yok edildiği bir çağda, geri kalan bazılarından herkesin birer kitap olması.

Eh, bunu da yaşadık: Naziler zamanında gerçekten kitap yaktı.

Bu durumda, o kitapların bazılarının yazarları olan (Fahrenheit 451 tipi) Yahudiler ne yaptı?

Bazıları kaçtı kurtuldu, bazıları toplama kampında öldürüldü. Toplama kampında öldürülenler arasında, ‘Ceza Sömürgesi’ ile toplama kamplarını öngördüğü kabul edilen Kafka’nın ailesi de vardı.

Tabii, o toplama kampından bazıları da kurtuldu. Onların bazıları İsrail’i kurdu. Onların da bazıları İsrail’de ve onun aracılığıyla yeni kitaplar yaktı.

Bu hikaye, kendisi de yakılan İskenderiye Kütüphanesi’nin evveliyatından beridir böyle değil mi zaten?

Bu durumda bunları bilerek, nasıl hala yeni Orta Çağ’da bilgiyi yalıtarak korumayacağız ki?

O zaman da, yinelenen trajedinin komedi olması gibi, ortaya yeni bir komedi daha çıkmaz mı?

Epilog / epitaf: Ey kari, sen komedinin ve/ya trajedinin neresindensin? (Şarkı sözü gibi, ‘Confusion will be my epitaph’ mı yoksa?)

Dipnot: İşbu metnin yazarı, yeni Orta Çağ’ın gerçekleştiği 1980-2010 arasındaki global süreçte, on binde birlik zeka ve bilgi elitizminden, bilinçli olarak on milyarda bire doğru seyrettiği için, statüsü ve/ya statüsüzlüğü, kendiliğinden açımlanmış olmakta.

Pazar, Ekim 21, 2012

İşkencecimle Gözgöze


‘İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır ve/ya öznel-nesnel gergefli kültüroloji ve tarihçe’ ve/ya ‘bir resim yaparsınız, içinize kendinizi de yerleştirirsiniz: Oğuz Atay’ ve/ya ‘okuru doğruluğuma ikna için, önce yazar kendimi ikna gerekir’.

Önce öznellik:

1 Ağustos 2012 günü İstanbul 1. Şube’de dayak ve elektrik gördüm. İşkencecim / dayakçım / elektrikçim İbrahim Şahin idi ve şimdi kendisi Susurluk soruşturmasından dolayı suçlu bulunduğu için içeride.

Lakabı ‘doktor’ idi. Kendisini gözlerim bağlı olarak, sarı-kırmızı pankart kumaşı parçası içinden gördüm ve zihnime kaydettim. Yıllar sonra da bir fotoğrafından kendisini teşhis ettim. (Burada benim gibi, ondan dolayı mağdur olanların, bu bilgiyi doğrulamalarını umuyorum, yani hala benim açımdan % 100 doğru olsa da, nesnel açıdan % 90 kesinlikte bir bilgi.

Ben olsam, onu dava etmezdim. Ya bırakırdım kendi haline, ya öldürürdüm, ya da bir güzel tekme tokat kavga edip, sonra da gidip birlikte rakı içerdim. Bu kanıya, seyrettiğim ‘Balkan Cabaret’ filmindeki benzer bir konu nakşından sonra varmıştım. (Ayrıca, 1940 kuşağından bir doktorun kendi işkencecisini ölümcül bir hastalıkta ameliyat edip kurtardığını kayıtlardan biliyoruz: Hasta-işkencecinin ameliyat masasında bir tarafı 3,5 atıyormuş tabii ki.

Beni ilgilendiren şey, durumumdaki diğer ayrıntılar:

Beni bu olaydan sonra mevcutlu olarak askerlik şubesine götürülmecesine, asker kaçağı olarak ihbar eden kişi, emekli asker olan babam idi. Kendisi, askerlerin böyle işler (işkence) yapabileceğine bir türlü ikna olamadı.

1980 öncesi lümpen apolitik sayılan bir bireydim ama aslında asal yalnız bir bir bireyci entellektüel idim ve hala da öyleyim. Böyle bir belanın benim gibi birinin başına gelmesi beni hep güldürmüştür. Asıl tepkim bu.

İşkence tabii ki travma yaratıyor ama aynı anda başka travmalar da yaşadım: Okuldan geçici olarak atıldım ve ben içerideyken 2,5 yıllık nişanlım beni boynuzladı.

Bu olayın başıma gelmesinin müsebbibi olan kişi, okuldan atılmak üzere olan ve muhbir vatandaşlık ödülüyle okuldan mezun olan bir arkadaşım. Kendisi ile uzaktan da olsa hala görüşüyoruz.

Bu kadar kubur suyu yeter.

Şimdi nesnellik:

21 Ekim 2012 tarihi Radikal’den:

“BDP’li Önder, görüşmeden önce gazetecilere ‘Raci Tetik, benim bilfiil işkencecim. Sadece benim değil, Mamak zindanından geçen binlerce insanın işkencecisi. İki yoldaşımızında ölümünden sorumlu. Onları sorarak başlayacağım. İlhan Erdost , Mustafa Yalçın’ dedi. ‘’Size nasıl bir işkence yapılmıştı?’ sorusuna Önder, şu yanıtı verdi: ‘Mamak’ta herkese ne yapıldıysa... Tabutluklar, falakalar, kendi eliyle dövmeler, köpekleri üstümüze salmalar, hakaretler, görüşçülerimize yapılan eziyetler... Bir özel harp mensubudur. Kıbrıs’taki işkencelerinden, gaddarlığından dolayı ödüllendirilerek Mamak’a gönderilmiştir. 28 Ağustos’ta geldi Mamak’a ve 12 Eylül’ün geleceğini haber vererek başladı işe, soracağız bütün bunları. Tarih sorar. Gün gelir devran döner, sanıkla sorgulayan yer değiştirir.’”


Yazdıklarımdan ortaya çıkıyordur: Kürt sorununa sempati ile bakmıyorum ve bunun temel nedeni tarihsel-siyasal bilincim ve bizzat tanık olduklarım.

Sırrı Süreyya Önder, Baskın Oran ve Ufuk Uras gibilere doğrudan antipati ile baktığımı söyleyebilirim: Tam, ellerinde tuzlukla hıyarı olana servis yapma durumundalar. Sonuçta, hempaların sonunun ne olduğunu o terörlü dönemleri yaşamış ve jargonunu bilen biri olarak kendisi daha iyi bilse gerekir.

İşkencecisini teşhis ediyor tamam. Onu dava ediyor tamam. Ama tamam olmayan şey şu: Bunu medyada ‘naklen ölüm’ biçiminde yapıyor olması.

Tabii bir de şu var: Burası Türkiye: Devran döner, yine döner, yine döner. Yani, bu genç Harbiyeliler bir kere daha şeyttirirlerse, Önder yallah AB sürgünlüğüne: 30.000 arkadaşından biliyoruz. Bu açıdan Merve Kavakçı’dan farkı yok: Bağlı kuşu herkes vurur.

Diğer bir deyişle: Türkiye gibi ülkelerin tarihsel maratonu hiç mi hiç  bitmez. Malumunuz, resmi söyleme göre şu ana kadar 15 devlet batırıp, 16 devlet kurduk. 16.’cıyı da yallah tazyik olarak gömmekteyiz ve Önder de o devlet enkazının üzerinde tepiniyor. Eh, 17’ciyi kuranlar onu ‘devlet başa’ yerine, ‘kuzgun leşe’ yaptıklarında, diyecek bir şeyi olamayacaktır.

Haa, ben ne yapardım?:

Alırdım, küçük bir görsel / işitsel kayıt aracı. Giderdim aynı adama. Ortalıkta kalabalık yok. Yalnızca o ve sen. Başlardım asıl sorulacak soruları sormaya. Rakı filan da araya koyardım ki Türkler’in rakı masasındaki ‘itiraf.com’ları başlasın.

Sonra bunu, ölümümden ve onun ölümümden sonra yayınlanmak üzere gömerdim. (25 yıllık seyyar sahhaflık deneyimlerimi öyle yaptım örneğin.)

Benzeri bir örnek: Musa Anter’in kızı, babasını öldüren adamı, taa AB’nin bir köşesinde bulup röportaj yaptı ve yayınladı.

Bizler hem devrimciyiz, hem de entellektüeliz. Çifte beyinsel / kültürel sorumluğumuz var. Vaka nüvislikte yapacağımz epsilon kayıt hatası, peşimizden ‘imam yellenince ishal olan’ kitleden epeyi kişiyi mezara sürükler (bunu hak edebilirler ayrı konu). Kendimiz intihar hakkına sahibiz ama devrim için cinayet hakkına sahip miyiz? Doğrusu, Önder’in bunu dürüstçe ama dürüstçe yanıtlamasını beklerim

Evet, dinozor bir huysuz moruk böyle buyurdu.

Ahan da, karşı şerh hakkı.

Pazartesi, Ocak 19, 2009

Japonya Olgusu

Japonya 2. Dünya Savaşı’nın Asya’nın bir numaralı askeri gücü idi.

Yenildiler.

Yeryüzü’nde topraklarında, üstelik 2 kez atom bombası patlayan tek ülke durumunda.

Bu durumun sanatçılarda yarattığı etki-tepki süreçleri, onlarda 3 öncü sanat dalı ortaya çıkardı: Anime (Japon çizgifilmi), buto (Japon modern dansı) ve Miike tarzı sinema (Katil İchi).

Yıl 2000’de bazı Japon entellektüeller, Japonya’nın artık Hiroşima ve Nagazaki’nin mazlumluğunu taşıma hakkı olmadığını imledi.

Bunun anlamı şuydu:

Eski Japonya geri geldi.

Bir de, ‘Battle Royal 2’de çok açıkça ortaya konan, 60 yılda 26 ülkede 8 milyon sivili öldüren ABD ile işbirliğinin yüz kızartıcılığı. Örnekse, biz Irak’a asker yollamadık ama Japonya yolladı.

Neden?

Babasının hayrına değil elbette.

Japon mucizesi sayılan ekonomik kalkınmanın temel beslenme kaynağı, sıfır militarist harcama idi, çünkü ABD bunu yasaklamıştı.

Sonra ABD, geç de olsa, duruma aydı ve bundan vazgeçti.

Japornlar ilk iş olarak, başkent Tokyo’yu askeri füzelerle sivil koruma altına aldılar.

Şimdi de:

“Japonya da rakibi Çin’den geri kalmıyor. Başbakan Taro Aso, Somali açıklarına destroyer yollanması için Savunma Bakanlığı’na talimatı verdi. Japonya’nın 2. Dünya Savaşı’ndan kalma pasif anayasası askeri manevraları kısıtlarken sadece Japon bandırası veya Japon vatandaşı taşıyan gemilerin donanma tarafından korunmasına izin veriyor. Japonya, Irak’ta sadece yeniden inşa çalışmalarında yer aldı. Somali açıklarında bu yıl saldırıya uğrayan 110 gemiden 42’si korsanların eline düştü. Korsanlar hâlâ 14 gemiyi ellerinde tutuyor. Korsanlar eylülde (2009) bir Japon gemisini 2 milyon dolar fidye ile bırakmıştı.”

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=914471&Date=27.12.2008&CategoryID=100

Japonya robotçulukta Dünya’da 1 numara, Dünya’nın robotlarının yarısı orada.

Uzay çalışmalarına başladılar. Ay’daki kalıcı ilk insanlı üssünü kurmayı düşünüyorlar.

Genetikte geriler. Ancak, Dünya’nın en uzun ortalama yaşam beklentisi orada.

Dünya’nın en çok okuyan toplumu durumundalar ve bilimkurgunun gelecek tasarımlarına çok açıklar ama yine de feodal artığı yolsuzlukları, yakuzaları, vd var.

Yani, Japonya tam bir vaka.

Ancak, kesin bir durum var: 2. Sanayileşme kültürüne açık değiller. Yani, 2250’de lider ülke, 1 numara olma şansları yok. Bunun olabilmesi için, yeni yıkımlar yaşamaları gerekli ama Dünya’da o koşullar şimdilik yok.

Onlara Hiroşima-Nagazaki benzeri bir yıkımı, gelecekte ancak Çin yaşatabilirdi ama Güney Çin Denizi’ndeki petrol yüzünden, dövüşeceklerine el sıkıştılar. Petrolün % 100’üne el koyup, paylaşmayı sonraya bıraktılar ki bu gelecekte bir savaş nedeni yaratabilir. İkisinin arasında savaşma eğilimi çok yüksek, tarihten biliyoruz.

Japonya Asya’nın İngiltere’si gibi, yalıtık bir ada durumunda. Bu onu anakıta geleneklerinden uzak ve farklı tutuyor.

Yine de tüm bu koşullar, ona birkaç kez daha tarihi değiştirme olanağı veriyor. Bu, 3. Dünya Savaşı’nın başlatmlaktan, Dünya-dışı ilk ülkeyi kurmaya kadar değişebilir.

Japonya’nın vakalığı, 100 yıldır sürüyor ve 100 yıl daha süreceğe benziyor.