engizisyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
engizisyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Ağustos 07, 2015

Umberto Eco ve Orta Çağ İçin Şerhler

Önnot:
Yazmayı şehvetle seven biriyim ama son zamanlarda bu denli ‘daha tasarlarken bile hazdan uçtuğum’ az metin yaşadım ve yazdım.
+
Eco’nun Türkçe’ye çevrilen, devasa hacimli bir Orta Çağ derlemesi kitabı ve oraya editör olarak yazdığı derleyici bir metni var.
Kitabı 2-3 kere okudum. Bir şeyler yanlştı. Ancak 1 küsur yıl sonra jetonum dşütü. İşte bu metin, o jetonlardır.
+
Eco, Orta Çağ’ı kavramamış. ‘Gülün Adı’ romanı ve uzman bir göstergebilim yazarı olarak, burayı ıskalaması çok tuhafıma gitti.
Sonra anladım:
Eco bir İtalyan.
İtalya, bir rönesans ülkesi genelgeçer söylemde ki bu onları Orta Çağ konusunda ofsaytta bırakıyor.
AB’de 4 engizisyon ve 4 rönesans var bu daha önceki genelegeçer söylemdeki gibi neden-sonuç ilintili zamansal ardışıklıklar içermiyor.
Birinci engizisyon Fransa 11. Yüzyıl tarihli.
Neden?
Roma çöktü. Sonraki tarihsel yükseliş döneminde, 400 yıl sonra, ilk AB devleti prototipi Fransa’da kuruldu. İlk premature-sayılan (ama tam-tanımlı sayılmayan) rönesans da orada oldu, 800 gibi Şarlman zamanında gibi.
Ancak Fransa, tüm protestanlarını katletmesine karşın, o olay engizisyon olarak kayda geçmemiş, yalnızca bir iç-iktidar kavgası olarak kayda geçmiş gibi.
Ara şerh:
Yani, hala engizisyon-rönesans eşlenikliği tarihi yeniden yeniden yazılacak.
Taa 20. Yüzyıl’a gelirsek, geç merkezi devlet ve geç koloniyalist olan İtalya’da, ancak 1940’ta Papa İtalya’daki Museviler’i Hitler’e gizli teslim ederek, bir engizisyon becerebilidi. 1500’de Museviler üzerinde İspanya’dakinin onda biri bir zulüm oldu İtalya’da.
Haa, evet:
Engizisyonu becermek de zor, rönesansı becermek de.
40 ülke, 1.600 rönesans-engizisyon ikilisi eder ama elde yalnızca 8 tane var: %o 5 oranda etmekte yalnızca ve yalnızca.
Artı:
Eco’nun hesaba katmadığı şu:
İslam Ön Asya’da 11. Yüzyıl’da (yani Fransa ile eşzamanlı olarak) hem engizisyon, hem de rönesans yaşadı, aynı yerde ve aynı zamanda, aynı kişide, İbn-Sina ile diyelim:
Adamı hem içeri attılar, hem vezir yaptılar. O da dedi ki:
“Ben ülkesizim, demedim, beni barındıracak ülke bulamadım.”
Bu Müslüman ve doğulu İbn-i sina, tıp kitabı batı biliminin beşiği olan AB ülkelerinde, 1000-1900 arasındaki 900 yıl boyunca okutulan bir adam olmakta.
Eco bir bilimci, bir insan-bilimci ama bir bilimci. Bunları hesaba katması gerekirdi. (Orta Çağ ile ilintili kitap, 2010 sonrası momentli.)
Sonra, boynuzun kulağı geçmesi gerekirdi.
Eh, Bloch’u geçmek tabii ki sıkar. Braudel’den başlayarak tüm bir Annales Okulu’nun tüm evreleri ve artı Dünya Sistemici’ler bile, onu henüz bazı noktalarda hala aşamadılar.
Hele hele Gustav le Goff nezdinde simgeleşen, Orta Çağ ile ilintili Fransızca’sal yeni uzmanlık alanı, ona rakip bile olamadı açıkçası.
Ve Eco, bunlardan da geriye düşüyor:
200 İtalyan yazarı, tek bir Bloch’a karşı epistemik olarak, ondan 70 yıl sonra tuş oluyor. Eco dahil.
Artı:
Fransızlar süslü lafı sever, en sade sözlüsü bile.
Ancak (ki bu, çeviriden de olabilir) İtalyanlar süslü sözden de tuhaf bir noktadalar:
Konuya doğrudan asimptotik dalıyorlar ve sonra ıskalayıp, teğet bile geçemeden, aykırı kalıp, epistemik açıdan uçup gidiyorlar. Yani, hedefi görmeleri doğru ama vurmaları yapyanlış.
Neden?
İtalyanlar’ın elinde binlerce elyazması belge yok çünkü. Şarlman döneminde bir rahip, tek başına tüm AB’deki tüm elyazmalarını kopyalatmak gibi, çağları aşan dahilikte bir davranış eylemiş çünkü.
Fransızlar belgeden bilgi çıkaramıyorlar, İtalyanlar belgesizken bilgisiz kalıyorlar.
(Hakaretime bakar mısınız?)
Gelelim asıl Eco’nun epistemik şahsına:
Aquinolu Thomas hakkındaki metniyle onun epistemik bir dahi olduğunu düşünmüşlüğüm var. Ancak, epeyi kez de eksi bilgili ve eksi zekalı olduğunu düşünmüşlüğüm var.
Örneğin, ancak son cümlesindd İstanbul’un görünebildiği, bir İstanbul metni var ki berbat. Tam bir göstergebilim faciası. Yalan söylem. Bilmediği konuda yazma edimi. Şu bu.
Tamam parayla metin yayınlat ama daha önce yazdığın ve onayladığın metinleri sat bilader. Hani İstanbul konusu, dış kapının mandalı bir konu değil ki.
Çıkış ve bam teli babında:
Eco’nun derleme kitabında, Fransa 500-800 var ama İtalya, Roma’yı yıkan barbarların İtalya’sı 500-1000 yok, ucundan kıyısından kırıntıyla var yalnızca diyelim ya da.
Yapılacak şey midir bu?
Önesürdüğün ve yarıştığın konuda epistemik açıdan boş küme kalmak?
Dipnot:

Bu metin, 1 küsur yıllık gecikmeyle yazıldı. Beynimin kıyısında bir yerlerde, içimi karıncalayıp duruyordu epeyidir. Oh be. Kurtuldum ondan sonunda.

Perşembe, Ocak 08, 2015

Tek Yol Ateizm



İslam ve Hristiyanlık, tarihi eksi zekaya ve eksi bilgiye kitledi. İnsan türünü de yokoluşa.
1.400 yıllık bir oyun bu.
Oysa, tarihte ilk kez demokratik bir ateizm mümkün.
Reel sosyalistlerin ateist engizisyonlarını yaşadık. 1990’da çöktüler. İslam ve Hristiyanlık oralara geri döndü.
Şimdi demokratik ateizm zamanı.
G-7’de ABD’den umut yok. Tam bir ‘neo-con’ Haçlı Seferi’cisi onlar...
Belki AB’de ve onun parlamentosunda umut vardır.
Avrupa Birliği Parlamentosu’nda ateist parti görmek istiyoruz.

Tek yol ateizm.

Çarşamba, Ocak 07, 2015

Charlie Hebdo Üzerinden Facebook Monologları




Daha sonra çeşitlendirmek üzere, Hebdo olayıyla ilgili bir açılım: Bizde bir transseksüeli intihar ettirecek denli köşeye kıstırmakla, bir Fransız mizah dergisini taramak aynı şeyler: Şeriatçılık değil, mahalle baskısı değil, yavşaklık ve artı sivil terör. İstanbul'da yılda birkaç kişinin hacemat edildiğini gördüğüm bir lümpen proleterya ortamında dolanıyorum, bunlar bana olağan geliyor. Bir anarşist olarak, devletin bittiği durumda, ayak takımının böyle olduğunu görmek ve yazmak, bana ilginç de geliyor. Nuriye Ortaylı'nın kanlı kağıt esprisini (Fransızca 'düşünce' anlamında) geçersiz buluyorum. Fransa pek övünüyordu, daha 1 hafta önce, 10 tanesini engelledikleri için, 11.'si gol oldu ve daha da olacak. Fransa, 50 bin arabanın 1 haftada yakıldığı bir ülke. Bir proleter entellektüel olarak, hem barbarlara, hem de uygarlara karşı 'survival' bir savaş içindeyim. Bu savaşı yapmayanlar; entelejensiyadır, Gezi geyikçileridir, 'yetmez ama evet'çilerdir, öküzlerdir kısacası: Öküzler genelde mezbahayı boylar. Ya da, gerçek entellektüel sınıfdışı özgürlüktedir, verili olarak değil, ölümüne savaşılmış bir kazanımla. Yeni Orta Çağ'a ve gerçeğin çölüne hoşbulduk.
+
1 triello (ki aslında poliello), 'İyi, Kötü, Çirkin'e yazılmış bir 'hommage': 'İyi, Kötü, Acaip': Parodinin parodisi, Walter Benjamin'e Fassbinder dikmesi (Franz Biberkopf'un durumu), sanatın yaşamı aşması, karikatüristlerin öldürülebilirliğe alışması, Serdar Sarı'nın (önce zihinsel, sonra da bedensel olarak) kendini ölüşe sürmesiyle koşutluk ama o muhteşem Ömer Şerif filminin karşısavı da: Orta Çağ'larda ve 30 yıl din savaşlarında bile, bir köy korunabilir. Evet baylar ve bayanlar, yangında kurtarılacak ilk neyiniz var veya hangi kitapsınız?
+
A evet, beni babam bile öldürmeye kalktı, beyin tapınağım AFL'liler de. Zeka ve bilgi metafiziğimi yok etmeye kalkanlara ne yapma hakkım var?
+
Ertuğrul Özkök, gaf ötesi bir gafla, Hebdo olayı için şöyle bir beyanda bulundu: "Ben, yayın yönetmeni öldürülmüş bir gazetede, o öldürüldükten sonraki 20 yıl boyunca görev yaptım. Belki Fransızlar da artık korkmayı öğrenir." Gerçek durum, Bülent Ersoy'un şeysini asparagas haber yapan biri gibinin (Çetin Emeç'in) bile öldürüldüğü bir gazetede, onun öldürülmesi sayesinde görev yaptığıdır.
+
Vahdet gazetesi yazarı İbrahim Yörük, Fransa’nın başkenti Paris’te mizah dergisi Charlie Hebdo’ya yapılan ve 12 kişinin hayatını kaybettiği saldırı sonrası Penguen Dergisi’ni adeta tehdit etti.
Yörük, Penguen’de daha önce yayınlanan ve dava konusu olan bir karikatürü paylaşarak 'Bak milletin inançlarına hakaret edilerek mizah yapılmaz. Gör bunları' diye yazdı."
http://www.taraf.com.tr/…/nereye-gidiyoruz-katliamin-ardin…/
+
3 tek tanrılı din, Musevilik, Hristiyanlık, Müslümanlık, tanımları gereği engizitördür, yani katl-i vacip emirlidir.
+
2006'da Blogcu'da ateizmle ilgili metinler yayınlamaya başladığımda, ölüm tehdidi almıştım. Şimdi dejenere oldular ve 'atayiz' dememeyi öğrendiler, en azından benim yanımda.
+
Ateist engizisyonu bilsem de, karşı olsam da, demokrat ateist olsam da, şu anki Hristiyan-Müslüman haçlı seferi - cihat çaprazına karşı savaş ilan ettim bile.
+
Stajımı alaturka yavşaklar arasında yaptım.
+
Not: Charlie Hebdo, rahmetli Serdar Sarı'nın en sevdiği mizah dergisiydi. Kendisine ateist olup olmadığını sormak hiç aklıma gelmedi, öyle olup olmadığını bilmiyorum yani.
+
'Cube Zero'nun finalinde, bir adam ateist olduğu için öldürülüyordu. Bu, benim Batı dünyasında gördüğüm en cesur dilegetirimlerden biriydi. Hebdo olayı, aklıma bunu getirdi işte. 11 Eylül 2001'den sonra, 6 Ocak 2015 de 1 adım daha oldu. Şu an post-5-modern döneme girdik. Fransızlar 5. Cumhuriyet'te, biz 2.'yi nah kurarız, 10 yıl bi Fetret görelim de, ondan sonra bakarız.
+
Tarihin bu denli kristalleşmesi oldukça ilginç. Gösteren-gösterilen ilintileri çok belirginleşti. Asimov psiko-tarih modeli olarak, bunun makro-kriz anlamına geldiğini imler ama şu anki Hebdo olayını ve post-5-modern momenti, gerçek makro-kriz saymam, sayamam da. Denklemler, bunun oldukça önemsiz olduğunu imliyor. Bence Çin, ateist engizitör olarak, İslam-Hristiyan / cihat - haçlı seferi savaşının, her 2 tarafın da kellesini koparan ve bitiren global öğesi olur. Çünkü Çin, 19. Yüzyıl'da 30 milyon Hristiyan Çinli'yi ve yüzyıllar boyunca milyonlarca Müslüman Çinli'yi katletti. Bugün bile Müslüman Çinliler, tek adı, 'Ma'yı taşır (ki bu sözcüğün Japonca anlamı çok ilginçtir). 15. Yüzyıl'da Çin donanması, Müslüman bir Ma aracılığıyla, Amerikayı keşfedecekken, donanma imparator eliyle çürümeye terkedildi. Yani, tez-antitez çatışması, her zaman sentez olmaz, dekadans olur, ayırtsızlık olur, negatif diyalektik olur, negatif poliyalektik olur. Evet, geleceğin kapısı açıldı ve mümkünse, neo-globalist neo-liberal gelecek ipoteğini G-7'nin mabadına sokacağız,

(7 Ocak 2015)

Perşembe, Ağustos 08, 2013

Richard Dawkins Güzellemesi




Ateistim ve Dawkins’in ateizme zarar verdiğini düşünenlerdenim. Onun anlattığı şey, ateizm değil.

Ateizmle ilgili (ateizmin ne olup ne olmadığı ile ilgili) 2 kitap yazdım ve tamamladım. Hepsi de blog olarak internette durmakta. Bazı makalelerim için ölüm tehdidi aldım. Önce korktum, sonra aldırmadım. Sonuçta, son 5-10 yıllık süreçte ateizm konusundaki kamusal duruşum biçimlendi ve sergilendi. (Daha önce korkum nedeniyle susardım bu konuda.)

Bu duruş, ne Dawkins’inkiyle, ne de Propaganda Yayınları gibi bu konuda başka kamusal duruş sergileyenlerinkiyle uyuşmuyor. Bunun nedeni de, özel yer ve anlar momentleri toplamında oluşturulmuş ilginç karelerden oluşan bir panorama sergilemem. İnsanlar ise, klişe duruş ve düşünceler, sosyal psikoloji deyimiyle tutum ve davranışlar bekliyor bizden.

Dawkins bu anti-klişelere çok uyan biri. Yine de gündem yaratabiliyor. Son günlerde de böyle olmuş.

Alıntı ve yorumlarla gidecek:

“Dawkins'in 3 saat önce paylaştığı, ‘Dünyadaki tüm Müslümanların aldığı Nobel ödülü sayısı Cambridge Üniversitesi bünyesindeki Trinity Koleji mensuplarının aldığından azdır. Gerçi onlar [Müslümanlar] da Orta Çağ'da harika şeyler yaptılar’ tweet'i büyük gürültü kopardı.”


"Bir kişiye görüşleri yüzünden saldırabilirsiniz. Ama ilginç bir gerçeği ifade ettiği için? Kim derdi ki tek bir Cambridge koleji..."

Evet. İnsanlar, kendilerine ilginç gelen doğrulara, ilginç gelmeyen doğrulardan önce saldırırlar, çünkü bir şeyi algılamaları için duygulanmaları gerekir, ssansasyonelite de ilgi için güçlü bir araçtır.

"Müslümanlar bir ırk değildir. Sahip oldukları ortak değer bir dindir. Trinity [Koleji] yerine Yahudilerle kıyaslamayı tercih eder misiniz? Google'layın."

Müslümanlar’ın ortak bir değeri,  ortak bir dini var mı? Bence yok. Hristiyanların da yok. Ateistlerin de yok. (İşte bu 10 makale konusu olacak bir saptama dizisi.)

"Evet ben de [Nobel] barış ödüllerinin tartışmalı olduğuna katılıyorum. Belki de onları listeden çıkarmalıydım. Çıkarmayı yapın ve sonuçların ne olduğuna bakın."

CIA destekli ödül böyle olur tabii ki. Yine de, Müslüman diktatör Enver Sedat da, o ödülü alamamalıydı.

"Cambridge Trinity Koleji ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa dışında dünyadaki tüm ülkelerden daha fazla Nobel ödülüne sahip."

Bunun WMCA ırkçılığının, ekol türü bir olgusu / görüngüsü olduğu kanısındayız. Böyle bir şehir efsanesi bir zamanlar MIT (Massachusette) için de vardı.

"Neden bir başka gruptan değil de Müslüman Nobellilerden bahsettim? Çünkü sık sık, a) toplam sayıları, b) bilimleri hakkında sık sık övünmeler duyuyoruz."

Bir Müslüman Türk bakan tarafından yapılmış, böyle bir karşı-övünme de var:

“Bayraktar: Müslüman ülkeyiz bizden mucit çıkmaz!”


"Birçok insan ateistlerin kaç tane Nobel aldığını soruyor. Araştırmak gerek. Ben de bilmek isterim. Sanıyorum ki oranı çok yüksektir ve artmaktadır."

Ahhaa, da da da, finale geldik: Kaç tane Nobelli bilimci ateist olduğunu açıkladı? Kaç tane bilimci ateist olduğunu açıkladı? Yani, neden AB’de hala ateist parti yok? (İnsanların, bir zamanlar benim de olduğum gibi, korkmalarını bu konuda anlayabiliyorum. Burada asıl dürtü korku bence.)

"Sonradan kabul edebileceğiniz bir şey bir ırk değildir. Basit bir olguyu ifade etmek bağnazlık değildir. Ve uzak geçmişte Müslümanlar bilimde harikaydı."

İşte bilmediği, hata yaptığı ve Dawkins’i sevmediğim noktalar dizisi en sonda başladı.

Hayır, bütün ırklar sonradan kabul edildi. Ari-Alman ırkı başta olmak üzere...

Diğer bir deyişle, ırkın dinden farkı yoktur denemez ama dogmalıkları çok benzerdir.

Evet, basit bir olguyu dilegetirmek bağnazlık sayılabilir. Çünkü bunu öyle sayanlar asıl bağnazlırdır. Sokrat bağnazlar tarafından bağnaz olduğu için idama mahkum edildi, Galile de öyle.

Son gol:

Evet, bugün 11.Yüzyıl Ön Asya’sı tarihten çıkarlısnı, Batı bilimi de çöker.

Ancak, ondan önce, Mısır MÖ 200-0 ve Süryani yerzaman altkültürleri, bugünkü bilim için taşıyıcı (biri ‘son bakışta aşk altkültürü, biri premature kültür olmak üzere) bu 2 yerzaman olmasaydı, o asıl Orta Çağ hiç mi hiç bitmeyebilirdi. Ve aynı biçimde, bu yeni orta Çağ hiç mi hiç bitmeyebilir, çünkü bu kez onlar daha önce olmadan çöküş geldi.

Aahh Dawkins, ahh. Çok cahilsin çook...


Salı, Kasım 27, 2012

Yeni Orta Çağ ve Entellektüel


Eh, hayırlı ve uğurlu olsun, yeni bir Orta Çağ’dayız.

So what?

Orta Çağ’da ne yapmalı?

Yeni Orta Çağ’da ne yapmalı?

(Sanki, birileri bu soruları daha önce de sormuştu: Çernişevski ve Lenin gibi.)

Elimizde biri reel, biri kurmaca 2 yazılı örnek var:

Gustav le Goff ‘Orta Çağ’da Entellektüeller’ kitabında, Orta Çağ geldiğinde üniversitelerin kurulup, entellektüellerin kampüslerle çevreden yalıtılmalarının elit-halk kopukluğunu başlatması nedeniyle olumsuzlar ama oralarda ve o zamanlarda Aristo Mantığı’nın (hem de engizitör papazlarca) mükemmelleştirildiğinden ve evrensel bilgilerin başlangıcı olan summaların yaratılmasından bahsetmez.


Da, ne yapacaklardı?

Vahada da su kalmayınca, çölün toptan susuzluğu mu eşitlikçi ve  demokratik olacaktı?

Bunun yanıtı, ‘Fahrenheit 451’de Ray Bradbury tarafından farklı bir biçimde veriliyor: Kitapların yok edildiği bir çağda, geri kalan bazılarından herkesin birer kitap olması.

Eh, bunu da yaşadık: Naziler zamanında gerçekten kitap yaktı.

Bu durumda, o kitapların bazılarının yazarları olan (Fahrenheit 451 tipi) Yahudiler ne yaptı?

Bazıları kaçtı kurtuldu, bazıları toplama kampında öldürüldü. Toplama kampında öldürülenler arasında, ‘Ceza Sömürgesi’ ile toplama kamplarını öngördüğü kabul edilen Kafka’nın ailesi de vardı.

Tabii, o toplama kampından bazıları da kurtuldu. Onların bazıları İsrail’i kurdu. Onların da bazıları İsrail’de ve onun aracılığıyla yeni kitaplar yaktı.

Bu hikaye, kendisi de yakılan İskenderiye Kütüphanesi’nin evveliyatından beridir böyle değil mi zaten?

Bu durumda bunları bilerek, nasıl hala yeni Orta Çağ’da bilgiyi yalıtarak korumayacağız ki?

O zaman da, yinelenen trajedinin komedi olması gibi, ortaya yeni bir komedi daha çıkmaz mı?

Epilog / epitaf: Ey kari, sen komedinin ve/ya trajedinin neresindensin? (Şarkı sözü gibi, ‘Confusion will be my epitaph’ mı yoksa?)

Dipnot: İşbu metnin yazarı, yeni Orta Çağ’ın gerçekleştiği 1980-2010 arasındaki global süreçte, on binde birlik zeka ve bilgi elitizminden, bilinçli olarak on milyarda bire doğru seyrettiği için, statüsü ve/ya statüsüzlüğü, kendiliğinden açımlanmış olmakta.

Pazar, Ekim 21, 2012

İşkencecimle Gözgöze


‘İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır ve/ya öznel-nesnel gergefli kültüroloji ve tarihçe’ ve/ya ‘bir resim yaparsınız, içinize kendinizi de yerleştirirsiniz: Oğuz Atay’ ve/ya ‘okuru doğruluğuma ikna için, önce yazar kendimi ikna gerekir’.

Önce öznellik:

1 Ağustos 2012 günü İstanbul 1. Şube’de dayak ve elektrik gördüm. İşkencecim / dayakçım / elektrikçim İbrahim Şahin idi ve şimdi kendisi Susurluk soruşturmasından dolayı suçlu bulunduğu için içeride.

Lakabı ‘doktor’ idi. Kendisini gözlerim bağlı olarak, sarı-kırmızı pankart kumaşı parçası içinden gördüm ve zihnime kaydettim. Yıllar sonra da bir fotoğrafından kendisini teşhis ettim. (Burada benim gibi, ondan dolayı mağdur olanların, bu bilgiyi doğrulamalarını umuyorum, yani hala benim açımdan % 100 doğru olsa da, nesnel açıdan % 90 kesinlikte bir bilgi.

Ben olsam, onu dava etmezdim. Ya bırakırdım kendi haline, ya öldürürdüm, ya da bir güzel tekme tokat kavga edip, sonra da gidip birlikte rakı içerdim. Bu kanıya, seyrettiğim ‘Balkan Cabaret’ filmindeki benzer bir konu nakşından sonra varmıştım. (Ayrıca, 1940 kuşağından bir doktorun kendi işkencecisini ölümcül bir hastalıkta ameliyat edip kurtardığını kayıtlardan biliyoruz: Hasta-işkencecinin ameliyat masasında bir tarafı 3,5 atıyormuş tabii ki.

Beni ilgilendiren şey, durumumdaki diğer ayrıntılar:

Beni bu olaydan sonra mevcutlu olarak askerlik şubesine götürülmecesine, asker kaçağı olarak ihbar eden kişi, emekli asker olan babam idi. Kendisi, askerlerin böyle işler (işkence) yapabileceğine bir türlü ikna olamadı.

1980 öncesi lümpen apolitik sayılan bir bireydim ama aslında asal yalnız bir bir bireyci entellektüel idim ve hala da öyleyim. Böyle bir belanın benim gibi birinin başına gelmesi beni hep güldürmüştür. Asıl tepkim bu.

İşkence tabii ki travma yaratıyor ama aynı anda başka travmalar da yaşadım: Okuldan geçici olarak atıldım ve ben içerideyken 2,5 yıllık nişanlım beni boynuzladı.

Bu olayın başıma gelmesinin müsebbibi olan kişi, okuldan atılmak üzere olan ve muhbir vatandaşlık ödülüyle okuldan mezun olan bir arkadaşım. Kendisi ile uzaktan da olsa hala görüşüyoruz.

Bu kadar kubur suyu yeter.

Şimdi nesnellik:

21 Ekim 2012 tarihi Radikal’den:

“BDP’li Önder, görüşmeden önce gazetecilere ‘Raci Tetik, benim bilfiil işkencecim. Sadece benim değil, Mamak zindanından geçen binlerce insanın işkencecisi. İki yoldaşımızında ölümünden sorumlu. Onları sorarak başlayacağım. İlhan Erdost , Mustafa Yalçın’ dedi. ‘’Size nasıl bir işkence yapılmıştı?’ sorusuna Önder, şu yanıtı verdi: ‘Mamak’ta herkese ne yapıldıysa... Tabutluklar, falakalar, kendi eliyle dövmeler, köpekleri üstümüze salmalar, hakaretler, görüşçülerimize yapılan eziyetler... Bir özel harp mensubudur. Kıbrıs’taki işkencelerinden, gaddarlığından dolayı ödüllendirilerek Mamak’a gönderilmiştir. 28 Ağustos’ta geldi Mamak’a ve 12 Eylül’ün geleceğini haber vererek başladı işe, soracağız bütün bunları. Tarih sorar. Gün gelir devran döner, sanıkla sorgulayan yer değiştirir.’”


Yazdıklarımdan ortaya çıkıyordur: Kürt sorununa sempati ile bakmıyorum ve bunun temel nedeni tarihsel-siyasal bilincim ve bizzat tanık olduklarım.

Sırrı Süreyya Önder, Baskın Oran ve Ufuk Uras gibilere doğrudan antipati ile baktığımı söyleyebilirim: Tam, ellerinde tuzlukla hıyarı olana servis yapma durumundalar. Sonuçta, hempaların sonunun ne olduğunu o terörlü dönemleri yaşamış ve jargonunu bilen biri olarak kendisi daha iyi bilse gerekir.

İşkencecisini teşhis ediyor tamam. Onu dava ediyor tamam. Ama tamam olmayan şey şu: Bunu medyada ‘naklen ölüm’ biçiminde yapıyor olması.

Tabii bir de şu var: Burası Türkiye: Devran döner, yine döner, yine döner. Yani, bu genç Harbiyeliler bir kere daha şeyttirirlerse, Önder yallah AB sürgünlüğüne: 30.000 arkadaşından biliyoruz. Bu açıdan Merve Kavakçı’dan farkı yok: Bağlı kuşu herkes vurur.

Diğer bir deyişle: Türkiye gibi ülkelerin tarihsel maratonu hiç mi hiç  bitmez. Malumunuz, resmi söyleme göre şu ana kadar 15 devlet batırıp, 16 devlet kurduk. 16.’cıyı da yallah tazyik olarak gömmekteyiz ve Önder de o devlet enkazının üzerinde tepiniyor. Eh, 17’ciyi kuranlar onu ‘devlet başa’ yerine, ‘kuzgun leşe’ yaptıklarında, diyecek bir şeyi olamayacaktır.

Haa, ben ne yapardım?:

Alırdım, küçük bir görsel / işitsel kayıt aracı. Giderdim aynı adama. Ortalıkta kalabalık yok. Yalnızca o ve sen. Başlardım asıl sorulacak soruları sormaya. Rakı filan da araya koyardım ki Türkler’in rakı masasındaki ‘itiraf.com’ları başlasın.

Sonra bunu, ölümümden ve onun ölümümden sonra yayınlanmak üzere gömerdim. (25 yıllık seyyar sahhaflık deneyimlerimi öyle yaptım örneğin.)

Benzeri bir örnek: Musa Anter’in kızı, babasını öldüren adamı, taa AB’nin bir köşesinde bulup röportaj yaptı ve yayınladı.

Bizler hem devrimciyiz, hem de entellektüeliz. Çifte beyinsel / kültürel sorumluğumuz var. Vaka nüvislikte yapacağımz epsilon kayıt hatası, peşimizden ‘imam yellenince ishal olan’ kitleden epeyi kişiyi mezara sürükler (bunu hak edebilirler ayrı konu). Kendimiz intihar hakkına sahibiz ama devrim için cinayet hakkına sahip miyiz? Doğrusu, Önder’in bunu dürüstçe ama dürüstçe yanıtlamasını beklerim

Evet, dinozor bir huysuz moruk böyle buyurdu.

Ahan da, karşı şerh hakkı.