Gelecekbilimi, geleceği boş bırakan, henüz doğmamış olanların özgürlüğünü kısıtlamayan bir açıdan ele alıyorum.
Cumartesi, Aralık 17, 2011
3. Cumhuriyet'in Sorunları
Cuma, Aralık 16, 2011
Türkiye’de 3. ve 4. Liberalizm
Post-Sinema ve Düşünce Filmi
Perşembe, Aralık 15, 2011
İkinci Sanayileşme
Çarşamba, Aralık 14, 2011
1945-2015 Post-Modernizminin Yanılsamaları
Haklar Çökertilirken
Salı, Aralık 13, 2011
2. Cumhuriyet 3
Pazartesi, Aralık 12, 2011
İnsan ve Düşünce
Kestirimlerin Doğru Çıkması
2. Cumhuriyet Tartışmaları 2
Cumartesi, Aralık 10, 2011
2. Cumhuriyet 1
Birinci Sanayileşme’nin 9 Ana Kültürü
Birinci Sanayileşme’nin 7 Öncü Altkültürü
Enerji: Önce kömür (1750), sonra petrol (1875).
Hammadde: Önce pamuk ve tekstil sanayisi (1750), sonra otomotiv (1900).
Makinalaşma: Tarım dahil.
Kentleşme: 1800’lerin ortaları.
Nükleer güç: 1900’lerin ortaları.
İki dünya savaşı: 1914-1918 ve 1939-1945.
Üç dünya devrimi: 1789, 1917 ve 1949.
Açıklamalar:
Eğitim değil.
Sağlık değil.
Hukuk değil.
Din değil.
Krallık (siyaset) değil.
Oy hakkı (siyaset) değil.
İlk devrim (siyaset) biraz öyle ama daha küçük etkide.
7 altkültürün 2’sinin (savaş ve devrim) tam, 1’inin (nükleer güç) yarım yıkıcı olduğu gözönünden asla kaçırılmamalı.
Kültürel yapının altyapısını, 2’si (makinalaşma ve kentleşme) değiştirdi. Bu tam bir başkalaşım idi. Neolitik Devrim eşdeğerindeydi.
Birinci Sanayileşme’nin neden 1750’lerde İngiltere’de değil de, başka zaman ve yerde, örneğin 1500’lerde İspanya’da başlamadığına ilişkin çok soru sorulur. Demek ki sorunun soruluş biçimi uygunsuz ve geçersiz. Sorusuz yanıt ve açımlama: İngiltere, 1500-1650 İspanya’sının savaş, emperyalizm, koloniyalizm artı-değerini, korsanlıkla ve ticaretle yüzyıl boyunca ülkesine akıttı. Kömür de İngiltere’de çoktu. İngiltere 1950’de ilk 5’in arkasına düşmüştü. Ancak 250 yıl sonra bile bugün İngiltere, Dünya siyasetinde bir ağırlığa sahip. Üstelik İkinci Sanayileşme’de hiçbir biçimde önlerde değil, ortalarda bile sayılmayabilir.
0.-3. Liberalizm Dalgalarının Türkiye Toplumunu Parçalaması
Sıfırıncı liberalizm, Menderes-DP akımı idi. Aslında ne Menderes, ne de Bayar liberal değildi. Zaten yıllarca CHP milletvekilliği yaptılar. Atatürk’ün Serbest Fırka deneyimi gibi, İnönü de 1946 seçimlerinde dersini öğrenmiş olarak, DP’nin kazanmasına izin vermedi. Ne kadar haklı olduğu, 1950-1960 arasında ortaya çıktı. Aslında feodal bir senyör olan Menderes, 1950’lerde o zamanki adıyla 1. Dünya’nın bile beceremeyeceği işlere kalkıştı.
Ve yanıldı. Ve asıldı.
Ardından gelen Demirel-AP asla liberal olmadı. Derslerini onlar da almıştı. Demirel iktidarda olduğu tüm yıllar boyunca, kendisini köylülerin iktidar yaptığını açıkça belirtmekten çekinmemiştir. Öyle ki 1993’te artık gecekonduluların ya da neo-kentsoylu adaylarının oylarını alamadı.
Özal çok taraflı oynadı. Demirel ile çalıştı. 1980 darbecileri ile çalıştı. 1983’te ise, ters köşeden sıyrılarak golünü attı. Her ne kadar bu konuda Evren’in 1983 seçimlerinin hemen öncesinde yaptığı, MDP lehine aşırı dozlu bir konuşması, kendi kalesine atılan bir gol olduysa da, Özal yine kazanırdı, çünkü kazandırtılırdı.
Özal 1983, Çiller 1993, Erdoğan 2003 oldu.
Erbakan, MNP, MSP, RP, FP ataklarıyla en fazla partisi kapatılan parti başkanı olma rekorunu yakaladı.
Erdoğan, Erbakan’ın kapamadığı repliği kapıp, suflesini doğru yönden aldı.
Her üçü de muhafazakar, liberal ve demokrat olduklarını ileri sürdüler. Oysa, bunların herhangi ikisi birarada var olamaz, tanım kümeleri elvermez.
Özal, ümüğünü devletin derin sıktığı bir seçmen kitlesi bulduğu için, aradan sıyrılıp geçti.
Çiller, Demirel’in inayetiyle aradan sıyrıldı. Demirel, Özal’ın Akbulut hatasından ders almayıp, kendi ağzıyla itiraf ettiği gibi, hayatının en büyük hatasını yaptı. Bugün yargılananlar, yapacaklarını o zaman yaptılar.
Erdoğan ise, CİA patentli ‘ılımlı İslam’ cingılının assolisti olabildi. Gül ile yaptığı düetler tarihe geçti. İkisi de birbirinden sıyrıldığını sandı ama ikisi de yanıldı. Tarihin daha çok cilveleri var. Filmin sonunu yazmayalım, seyirci bozuluyor. Tarihi tren niyetine seyretmeyi daha çok seviyorlar.
Tüm bu süreç içinde, 26 yılda 20 milyon kişi kentlere aktı.
Sanayi, İstanbul ve Anadolu odakları arasında açık savaşa dönüşecek biçimde, sıçrayarak gelişti. Oysa ki 1960’larda DPT bunları çoktan halletmişti ama devlet kapitalizminin planlarını ‘liberalizm’ diye herkese yutturabildiler.
Sonra en büyük hata geldi: Neo-globalizme entegre olunacak sanılan Türkiye, tüm üretim güçlerini yitirdi.
Tüm bu aşamalar sırasında, reel sektörün yerini sanal sektör aldı. Öyle ki sanayi küçülürken, bankalar hala karlılık zirvesinde seyrediyor. Bunun nedeni belli: Ürettiğinden çok tüket ve bit.
Deniz gerçekten bitti.
İstanbul’u 3. Köprü ile 30 milyon nüfuslu bir köy yapma planının tüm vidaları sökük durumda: 1983-2007 arasında herkes iş buluyordu ama artık iş yok. Özellikle de nitelikli işgücüne hiç yok.
Gözlerinde dolar işaretleri, sınıf atlama hayalleri, televizyon dizileri derken, kitle tümüyle laçkalaştı, dizginden çıktı. Ahlak erozyonu değil, tükenmesi yaşandı.
İşin en hoş yanı da, bunu muhafazakarların becermiş olması: Koskoca aie kurumunu 20 yılda, ‘3 kuşak birarada’dan, ‘tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna’ sokak çocukları aşamasına getirdiler.
Tüm bunlara, Dünya’nın çok açıkça yaşadığı bir parçalanma eklendi:
Proto-feodal (göçer), feodal (tarım / köy), sanayi (kent), post-sanayi (bilgisayar ve internet) kültürel modları, uzlaşmaz biçimde birbirinden uzaklaştı.
Dünya, G-8 ve diğerleri yerine, 1 milyar internetli, 2 milyar cep telefonlu, 1 milyar gecekondulu, 3 milyar köylülü / göçerli duruma dönüştü.
Türkiye, bunu son 10 yıldır nüfusu kabaca eşit olarak dörde bölünerek sürdürüyor.
Bu durumda, herkesin birbirine silah çektiği mafya filmi planlarına benzer bir duruma geldik.
Gerçek bireyler yetişmediği için eksoduslar (çıkış) yaşanmadı. Alamancılar 40 yılda Almanca öğrenmedi. 30.000 siyasal 12 Eylül sürgününün gözü hala Türkiye’de siyaset yapmakta. Herkes realiteden feci kopmuş durumda. İnkar ve yalan kültleri egemen. Tüm oylar satılık.
Bu durumda ne olur?
Fetret Devri olmadan İstanbul alınmadı, ABD İç Savaş yaşamadan tam emperyalist olmadı.
Yaşanan şudur: Tüm toplum bilgisel saçmalığa vardı. Zihinler hiçbir işlemde bulunamıyor. Akil adam yok. Paralı iktidar seçkinleri, toplumu nasıl yöneteceğini bilemiyor.
Genelde sürünün uçurumdan düşmesi gerekir ama çevremizdeki 40 ülke bizden daha berbat durumda, o yüzden dış basınçla birarada duruyoruz. Ya biz de parçalanırız, 1 milyar kişi karanlığa girer; ya da 2018’liler veya 2028’liler çıkış yolunu yaratır.
Eskiden hep paranın yokluğundan yakınılırdı. Şimdi para akıyor ama kültürel açıdan hala bomboşuz.
Bana 50 yıldır kötülük yapan ülkeme beddua etsem, bundan çok daha azını ederdim. Şimdi, artık yangında kurtarılacak tek bir ‘ilk kalem’ yokken, rakımı ramazanda doldurmuş, Nasreddin Hoca’nın hesabıyla küplerin gümbürtüsünü seyreyliyorum.
% 1'in Canını Acıtmak
1923-2013 TC tarihi 9’a ayrılır = 3 adam + 3 darbe + 3 liberalizm.
Yankiler’in ‘neo-kon’larının, eski-yeni akil adamı Barrett’in deyimiyle, sistem-dışılıktan sistem-içiliğe dahil edilme sürecimiz, 1. liberalizm ve Özal ile başladı. Onlara göre işimiz tamam ama bana göre değil.
BOP tutmadı, Arap Baharı tutmadı.
Dünya, % 99 ve % 1, diye 2’ye ayrıldı.
Bendeniz, değil % 1, %oo1’e dahil olması için, asimile edilmek üzere, % 99’luk kökenimden seçilmiş, bir biçimde bu asimilasyona karşı savaşmış biriyim. Eğitimim boyunca, sürekli kitlenin nasıl asimile edileceğini öğrendiğimiz için, o hesabın da tutmadığını söyleyebilirim.
Bir de bu % 1’in kendi iç açığı var: Bu % 1, her 10 yılda 1, üçte bir oranında yenileniyor. Dolayısıyla oligarşi, 10 yılda 1 düşünce-düşüngü değiştiriyor ve bütünlüğünü koruyamıyor.
Dolayısıyla, benim hesabıma göre, oligarşinin de hesapları, kendi üzerine çökecek. Ancak, ders almaları için, canlarının yanması gerek ama çook çoook yanması gerek.
Çocuk öldürme veya toplu tecavüz bir işe yaramaz. 11 Eylül’den de ders almadılar.
Tel Aviv’e 1 atom bombası işe yarar.
Sonra, Washington keskin nişancısının tutmayan hesaplarının gözden geçirilmesi gerek. 10-25 yıl sürecek bir sürek avı gerek. Bunun nedeni, artık yeni bir ‘11 Eylül daha’nın acıtıcı olmayabileceği gerçeğinde.
Bize gelince:
Aslında İstanbul’a 1 atom bombası gerek ama doğmamışlara boş bir gelecek borçluyuz.
Yapılacak tek şey var:
Gündelik yaşamı kilitlemek: Toplu ulaşım, tatil, çöp, vd. Ölü olması gerekmiyor, canlarından bezmeliler, ancak o zaman acı çekebilirler, çünkü o zengin kitle, zaten malak gibi uyuşmuş durumda.
Evet, devrimin ilk süreci, o mutlu azınlığı mutsuz etmekle başlayacak.
Perşembe, Aralık 08, 2011
Bilmek ve Yaşamak
BİLMENİN ve YAŞAMANIN ARAKESİTİ SIFIR
Yaşamımı bilme üzerine kurdum ve bozdum. 10.000 sayfalık bilgi sahibiyim. Çıkarsama bilgim, okuduklarım harç, 100.000 sayfalıktır. Eğer zengin bir burjuva çocuğu olsaydım, bunun 3 katını yapabilirdim.
Yaşamım, ne yazık ki çok fazla dert dolu geçti ama benden çok daha kötü yaşamış binlerce kişi gördüm. Böylelikle bundan yakınacak bir durumum olamıyor, çünkü fakir bir ailenin çocuğu olarak doğdum. Keyifli şeyler addedilen şeyleri (içki, yemek, seks, tatil) yeterince bol yaşadım.
52 yaşımda, ikisinin toplam durumuna baktığımda, istatiksel açıdan ikisinin karşılık birbirinden bağımsız durumda olduğunu görüyorum.
Evrimin devamında insan ve sonrası tür için de böyle olacağını öngörüyorum.
Diğer bir deyişle:
Evren’i tümüyle bilebilir duruma gelmek, insana nasıl yaşayacağını göstermeyecek ve bire yakın olasılıkla, insanın nasıl yaşadığı bilmek istediklerini belirlemeyecek.
Biraz şaşırtıcı bir durum bu. Tamam, evsiz kaldığımda az öğrendim ama toplamda öğereneceğim zaten buydu. Yaşayacağım da buydu. İşkence bile sürpriz olsa bile, toplamda ortalama bir yaşam sürmüş oldum.
Bu druumda, yaşayacak ve bilecek pek bir şey kalmamş oluyor ve bu yeni bir durum. Hasta olduğum son 1 yılın ancak son 1-2 ayında bunun bilincine varabildim.
Pazartesi, Aralık 05, 2011
Post-Sinema'nın Nitelikleri
Sinemada ağırlık, önce oyunculardaydı, sonra yönetmene kaydı. Şu anda ağırlık senaristlerde. Holywood filmlerinde bile durum böyle.
Senaryo, bir yazın dalı ama tıpkı grafik-roman metni gibi, senaryo da öyküden bambaşka kurmaca bir dal (oldu).
Güçlü senaryo başka şey, senaryonun sinemanın en önemli öğesi durumuna geçmesi başka şey. Bazı senaryolar var ki onları hangi orta karar yönetmen fime geçirirse geçirsin, kötü film çıkaramaz.
Bunun bir altkümesi, animelerdeki kişilik tasarımları. Çok ilginç ama animelerdeki kişilikler; hiçbir librettoda, oyunda, öyküde, romanda, çizgiromanda yoktu. ‘Ghost in the Shell’deki Motoko ve Batu, gerçek birer insandan daha gerçekler. Burada sanatın yaşamı geçmesi değil, yaşamın hata fonksiyonlarının ayıklanması kastediliyor. Diğer bir deyişle Motoko ve Batu, gerçek yaşamda var olabilirler ama istisnanın istisnası olarak. Artı reel varlıklarının olması gerekmiyor, kurmaca varlıkları da yaşamı yeterince değiştiriyor, eğer bir insanın yaşamı değiştirmesi ölçüt ise.
Post-sinema, içinde bulunduğumuz yüzyılda sinemanın varacağı son moment olabilir. İyi filmlerin oranı, toplam filmlerde giderek düşüyor çünkü. Bir limite varma durumu sözkonusu.
Post-sinemayı becermiş birçok kişi, daha önceki ve sonraki eserlerinde, olağan veya alt-sinema eyliyorlar. (Bu durum, sanat filmi başyapıtı üretmiş AB genç yönetmenlerinn sonraki gidişitayla koşutluk taşıyor.
‘Tanz-theater’ değil, buto bu açıdan, bir post-modern dans idi (post-modernizm kastedilmiyor). Ana akımın kullanacağı anlamda, post-n-modern dans idi ama post-N-modern dans olamadı.
Bir gün gelecek, bir sanat dalı veya alt-dalı, post-N-modernliği başaracak ve o kavramın adı modernlik içermeyecek.
Post-sinema, avangardı aşmış ürünler verdi. O örneklere, tanım daha önce başka anlamlarda kullanıldığı için, ‘meta-sinema’ denmeyecek.
Post-sinemanın yaratılmışlığının siyasal nedeni, başta 11 Eylül 2011 ve onun 10 yıl ertesinde çöken ABD ve AB’dir. Holywood, artık ‘Unthinkable’ gibi, yapılması daha önce bırakın teklif edilmesini, yapılması dahi düşünülemez filmler yapıyor.
Post-sinemada şu an hiçbir ülke sineması bütün olarak yer almıyor. Çoğu film de bütün olarak yer almıyor.
Post-sinema türü filmler ya da öğeler içerttiren yönetmenlerin hiçbiri post-N-modern siyasal poziyonda değil. Bunun ‘Ghost in the Shell’ yönetmeninin filminden birkaç kültürel mod geride olmasıyla benzerliği var.
Post-sinema avangarddır ama olağan sinemadan farklı olarak. (Ayrı bir metin konusu.)
Post-sinema informatik ve kognitiftir. (Ayrı bir metin konusu.)
Post-sinemanın epistemolojik aksiyolojisi yazılabilir. (Ayrı bir metin konusu.)
Cumartesi, Aralık 03, 2011
'Lie to Me': Problem Çözen Diziler

‘Dr. House’ ve ‘Lie to Me’ dizilerinin ortak yanı nedir?
İkisi de, problem çözümüne dayanıyor.
İkisinin de baş kahramanı doktor.
‘CSI’ dizilerinin (ve çeşitlemelerinin) kahramanları da problem çözüyor ama onlarınki pek inandırıcı olmuyor. Ya da pek bilimsel olmuyor.
2010’lardayız. Bu durumu, 1970’lerdeki karşılığı olan ve zamanın TRT televizyonunda gösterilen, ‘Doktorlar’ dizisiyle karşılaştıralım. (Bizdeki adı, sanırım ‘Interns’ idi, Türkçe’deki o zamanki karşılığı ‘entern’ idi, şimdi nedir, bilmiyorum. Klinik nöbet tutan son sınıf doktorları imler.)
Nasıl ki reklamlar yüksek tempolu yapımlarıyla, ortalama bir insanın algı hızını arttırdılarsa, bu tür diziler de, bu 40 yıl içinde, insanların problem çözme yeteneğini arttırdılar ve bu da televizyon dizilerine bile yansıdı ve tersi de.
Artık, insanları aptal yerine koymuyorlar. Daha ironik bir şey oluyor: Uzmanları ve deneyimli izleyiciyi bile yanıltıyorlar ama arada geçen zaman içinde yerleşen disiplinlerarası-çokdisiplinli bilim kültürüne ait insanları yanıltamıyorlar.
Şöyle örnekleleyeyim: Gerçek bir olay anlatayım:
Ben profesyonel hastayım. Mezun olduğum okulun mezunlarının, benim mezun olduğum dönemde, çoğunluk tıbbı seçtiği için, neredeyse tamamı doktordur.
Bunlardan plastik cerrah olan biri, diyelim 5 yıl önce birlikte içerken, o gün 25 yıllık meslek yaşamında ilk hastasını gömdüğünü anlattı. Nasıl olduğunu anlatırken, çok değil, 5. cümlede hatasının ne olduğunu söylemiştim.
Gerçek yaşam ve sanat. Yaşam ve ölüm. Sanat ve ölüm.
Dr. House’un dediğince: Doktorlar adam öldürürler ve bunu örtbas etmek isterler.
Deontolojik problematik şu: Adam öldürmek suç değil, adam öldürmeyi rasyonalize etmek suç. Örneğin sıradan bir insan olarak ben, insan öldürebilirim ama bunu rasyonalize etmem.
Problem çözen diziler, yalnızca yeni ve farklı konular bulmak uğruna, yeni problemler yaratıp çözüyorlar ve/ya eskilerini yeniden yorumluyorlar. Örneğin, kurmaca karakter Dr. House’un bir hastası, gerçek yaşamda gerçek bir doktor olan Dr. Sacks’in bir hastası idi ama yorum farklıydı.
Televizyonum yok. Hiç olmadı. Son 1-2 yılda izlenecek filmler bittiği için, yavaştan televizyon dizilerine geçiş yaptım. Karşıma, ‘Spartacus’ ve bunlar çıktı. Ne şans ama...
Problem çözme konusu, diğer konulardan hem daha zengin, hem daha fakirdir. Yani, isteseniz de, klasik konuları sömürdüğünüz gibi onları sömüremezsiniz. Artı veya eksi epsilonlar oluşur.
İşte bu düşünce epsilonları, benim NEK’lerim gibiler: ‘Öldürülürken öldürenin psikolojisini anlayıp, kendini öldürülmekten kendin kurtarman’ gibi bir problem çözümü, klasik akıl yürütmeler ile işlemez. Zaten, polis ve mahkeme kayıtlarında yeterince örnek mevcut. O zaman, kendileri zaten ekstrem olan örneklere, senarist olarak siz, televizyon dizisi ekstremleri katmaya çalıştığınızda, akıl yürütme yolu parçalanır. Parçalanan akıl yürütme yolunda, sorulmuş sorulara verilmedik yanıtlar ve bazı sorulmamış sorular üretebilirsiniz.
Verim düşük olur. Zaten insan tarihi öyle: Milyonda 1 insanın biyografisinin binde 1’i.
Zaten bu dizilerde de, 10 bölümde 3-5 parça 3-5 dakikaşarlık parçalar yaratmış. Ancak bunlar yeni ve farklı.
‘Lie to Me’nin 2. sezonunun 1. bölümündeki verici annelik konusunda, doktorun kızının öldürülen vericinin kızıyla ilişkisi sürpriz idi. Ancak aynı kız, babası ona kendi yaptığı işlerin, cinayete kadar giden ardışık sonuçları olabileceğini gösterdiğinde de, aynı kişilik idi. Birinde aktif, birinde pasif; birinde zeki, birinde aptal.
Yani, eğer bir insan başkasının bir sorununu çözmüş daha önceden ise, aynı konu karşısına çıktığında, tıpkı bağışıklık edinmiş gibi, akılca hastalanmaz ve yerine çözüm / sağaltım üretir. Ancak, bunu biricik bir yoldan yapar. O biricik yol, yinelenemez olsa da, bir yoldur.
Böylelikle, herkes kendi yolunu arar.
Dipnot: Her 2 dizinin yönetmenleri ve senaristleri, toplamda 50 kişiyi geçen kalabalıklıkta ve arakesit 0. Bu, popüler kültürün toplu bilisizlikteki ‘kitsch-banalite’sinin açıkseçik bir ‘kültür okuyan’ ve gelecekbilimci gösterge olduğunu imler. Diğer bir deyişle, en az 1.000, olağanda 10.000 kişinin eylediği sanat ürünlerinin, 10 milyarlık bir dünyanın kültürünü imlemesinden / haritalamasından söz ediyoruz, demektir. Aynı zamanda, istatiksel ve büyük sayılar kuramı açısından doğru yoldayız, demektir. Aynı zamanda, Benjamin ve Frankfurt Okulu’nun tüm vektörlerini, 2011-Dünya itibarıyla değilliyoruz / geçersizleştiriyoruz, demektir. Artı, ‘Dünya Sistemi’ ve ‘neo-globaleşme+neo-liberalizm’in 30 yıllık praksisini tümden geçersiz kıldık demektir, çünkü bu onların silahı ve onları – onların altkültürünü öldürdü: Düşmanı yendik, kendi silahlaryla...
Ateistçe: Hallelulyah ve Amin.
Perşembe, Aralık 01, 2011
Yönetmeme ve Yönetilmeme
Ben bir anarşistim.
Ben tuhaf bir anarşistim.
Ben bir oto-anarşistim, yani anarşizmi kendi yaşamımı yıkmak için kullandım. Bu, zekamı inşa etmek içindi. (Zekanın ve yaşamın biraradalığı mümkün ama bana başlangıçta verilen standart biyografide mümkün değildi. Arada mümkün oldu mu ya da şimdi mümkün mü onları da bilmiyorum.)
Bu nedenle ben hiç yönetmedim ve hiç yönetilmedim.
Bu öz-niteliklerimden / töz biri. Zamanlar ve mekanlar içinde görüngüleri çok değişti ama t-öz aynı idi. (Astandart nekrografi kıldığım standart biyografimin içine kakılı olduğu global ve yerel koşullar bunu mümkün kıldı, negasyonla tabii ki.)
Bu niteliği ölümü bebekliğimde tanımama bağlıyordum ama benden çok kez ölmüş nice insan tanıdım ki yönetmeyi ve/ya yönetilmeyi şehvetle sever idiler.
İnsanların böyle bir özelliği var:
Yönetmek ve/ya yönetilmek (veya ‘iktidar oyunu’ denilen her ikisi birden) insanlara şehvet veriyor.
Sahip olmak da aynı şey.
Peki, ben neden yönetilemiyorum ve/ya yönetmiyorum (yönetebililyor(muş)um, onu geç öğrendim)? (Şehvetsiz değilim, onu biliyorum.)
Birinci sorun devlet.
Zekamı ve bilgimi korumak adına devletle o denli çatıştım ki artık ben istesem bile, devlet benimle uzlaşmaz. Açıkçası şu: Resmi hiçbirşeye uymadım: Askerlik, eğitim, aile, oy, vergi, vd. Tabii ki bedeli de çok ağır oldu. Yaşamım bir enkaz oldu.
Ancak, 52 yaş momentiyle zekam-bilgim, özel bir momente erdi.
O momentte bu sorunun yanıtı belirsiz kaldı.
Okurlarımın müritleşmesi beni dehşete düşürüyor. Küçük de olsa, kendine bir cemaat kuran, ülkemiz yazarlarının sayısı onlarca, doğrudan biliyorum ve izliyorum. Onları negasyonla örnek alıyorum.
Yani, özel moment şu:
Gelecekbilim konusunda 5 yıl yazdıktan sonra, kümülatif etki olarak, okurları (daha çok bilinçaltlarını) etkilemeye başladım. ‘Gelecekbilimim işliyor’ dediğimde, kastettiğim bu.
Bu, 100 yıldan uzun vadede ‘beyinsel zehir etkisi’ biriktirir (bilgi ve zeka eksilmesi sonucu). Yeniden oto-anarşist öğeyi devreye sokmamın nedeni bu.
Asimov’un kuramsal ve edimsel gelecekbilim uygulamaları bana çok ders oluyor, Flechtheim’ınkiler az ders oluyor. Aynı şeyler, benim başıma da gelebilir.
Şimdilik, okurlarımı antipatiyle kendimden uzak tutuyorum.
Sorun, gerçekten öğrenci olacak birileriyle karşılaştığımda ne olacağında.
Öğrencilerini yönetmeyen bir öğretmen nasıl olacağım?
Soru bu.
Şu anki yanıt şu: Sezgiyle yolumu kuracağım.