Cumartesi, Aralık 17, 2011

3. Cumhuriyet'in Sorunları

Türkiye Cumhuriyeti tarihçesi tuhaflıklarla dolu bir ülke. O nedenle, henüz 2. Cumhuriyet kurulmamışken, 3. Cumhuriyet’in sorunlarını tartışmak da, bu tuhaflıklara bir katkı olsun.

Aslına bakılırsa, 3 adam, 3 darbe ve 3 liberalizm, 1. Cumhuriyet’i toplamda 9 kez bitirmiş durumda. Bu durumda, 2. Cumhuriyet’in çoktan kurulmuş olması gerekirdi. Ancak, nasıl ki Osmanlı’nın bitişine Cumhuriyet döneminde bile intikal edemeyen çoktuysa, 3. Cumhuriyet döneminde bile, 1. Cumhuriyet’in bittiğine intikal edemeyen çok olacak.

Asıl sorun tarihsel intikalsizliklerde:

Marksist devrim 1789’da olacağına, 1917’de ve 1949’da olunca, geç kalmış oldu.

Bizim Cumhuriyet de, Tanzimat’ta (1839’da) olacağına, 1923’te olunca, geç kalmış oldu.

Geçelim parametrelere:

Bugünkü anlamıyla, parlamenter demokrasiye dayalı cumhuriyetlerin bazı varsayımları mevcut:

Güçler ayrılığı:

Yasama, yürütme ve yargı ayrılığının yeni bir biçimde yorumlanması mümkün. Milletvekilleri, bakanlar ve yargıçlar ayrı ayrı seçilebilir. Hiçbiri, emekli olsa bile, diğeri olamaz.

Cumhurbaşkanlığı-başkanlık:

Bu mevki tümüyle ortadan kaldırılabilir veya ‘en az 20 kitap yazmış olmak’ gibi, yeni niteliklilik önkoşulları uygulanabilir.

Temsili, kozmopolit, katılımcı demokrasi:

Batılılar, bizim gibi kendilerini kandırmayı pek sevmedikleri için, şu anki durumuyla demokrasinin işlerliğinin pek kalmadığını (belki de hiç olmadığını), dolayısıyla tüm halkın yönetime bir biçimde dahil olmasının (ya da edilmesinin) yeni yollarının aranıp bulunması, yoksalar da, icat edilmesi gibi seçenekler peşindeler. Bizde de, hiç olmazsa tüm seçmenlerin yaşamsal kategorileri (emekli, öğrenci, özürlü gibi) nezdinde kurulmuş veya ilkelerini ona göre ayarlamış partiler aracılığıyla temsil edilebilmeleri yolu denenebilir. Bizde, Kürtçü parti sözde yasak, ortalık ve geçmiş Kürtçü parti dolu. Demek ki daha reel politik deneyimler gerekiyor.

Kültürel mod çelişkileri:

72 milyonluk Türkiye, 18’erden 4 moda bölünmüş durumda: Göçer, tarım, sanayi, internet. Bunlar birbiriyle arakesiti olmayan ve birbirine yaşam hakkı tanımayan modlar. Zaten dünya da, bunu ikili veya üçlü olarak yaşıyor. Tüm bunların dışında kalan 7’de 1,5 milyarlık bir kitle, globalistler tarafından yeryüzünden silinmeye uğraşılıyor. 3. Cumhuriyet’in anti-globalist olması zorunlu, çünkü G-7 kaynaklı globalizmde, ‘Türkiye Cumhuriyeti’ adlı ülke haritadan silinmiş durumda.

En temel sorun:

Henüz doğmamış, var olmamış, tasarlanmamış olana yaşam hakkı. Çocuklarımız bizim malımız değil. Gelecek de bizim malımız değil. 12.000 yıldır yediğimiz tüm herzeler ertesinde, insan türü yok olma aşamasında. Nükleer tehdidin gevşemesi bizi aldatmasın, artık herkes ona ulaşabilir duruma geldi.

Tamam, uzaya gidenler kurtuldu ve yepyeni bir ütopya denediler. Ya, geriye kalanlar ne olacak? 12 milyarda duracak ve belki yüzlerce yıl o düzeyde kalacak global popülasyon için, yaşanabilir bir gelecek ve hacim yaratmak durumundayız.

Örneğin, bugüne bakarsak, aslında bilgi toplumu bireylerine yaşama hakkı bu toplumda yok. Standart biyografiler, yaşamının 30 yılını öğrenmeye ayıracak kognitif-informatik kişilere herhangi bir olanak sunmuyor, sunmadığı gibi onları ölümüne cezalandırıyor.

Görüldüğü gibi, bazı sorunlara ortaya çıkmadan bakmanın, halk sağlığı ve epidemiyoloji gibi yararları var, sorunları oluşmadan önleyebiliyorsunuz.

2. Cumhuriyet, henüz yaratılmadan yaşama şansını yitirdi. Tarihte böyle ironik durumlar olmuştur. Sonuçta, Aboricinler’in veya Yanomamöler’in de bir anlamları yok, onlar da kültürlerini sürdürme şansını yitirdi.

Hain bir sürprizle, bize aslında gerekenin 4. Cumhuriyet olduğunu belirterek, ufkumuzu bugünde bırakalım.

Cuma, Aralık 16, 2011

Türkiye’de 3. ve 4. Liberalizm

0.        liberalizmde Menderes başarısız oldu ve asıldı.
1.        liberalizmde Özal cumhurbaşkanı oldu ve ANAP battı.
2.        liberalizmde Demirel cumhurbaşkanı oldu, Çiller DYP’yi batırdı.
3.        liberalizmde Erdoğan cumhurbaşkanı olmak istedi ama Gül bir ayak oyunuyla yeri kazandı. AKP birçok krize neden oldu ama hala en güçlü parti durumunda.

Bu durumda neler olabilir?

En yüksek olasılıkla, 4. liberalizmi ve 2011 seçimlerini AKP kazanır.

Bu durumda, 5. liberalizm de başarılamayabilir ve/ya başarılsa da yetmeyebilir.

Sorunlar içeride değil dışarıda:

ABD, bugüne dek faşist ve engizitör vassallarını hep destekleyegelmiştir. Saddam’a yaptığı gibi, gerekirse bir diktatör yaratıp, onu da devirmiştir. ABD’nin, uzun onyıllara dayalı kuduz bir dış siyaseti var.

Tutarsızlık AB’de: Müslüman demokrat olamayacağını, Müslüman liberal olamayacağını, AKP’nin demokrasinin gereklerini yerine getiremeyeceğini ve 5 yıldır da hiçbir biçimde yerine getirmediğini göremiyorlar. Üstüne üstlük, belli üyelerin retleri nedeniyle, karar düzenekleri kilitlendi. Gürcistan olayında gördük, daha önce de Bosna olayında görmüştük, uluslarası gelişmeler için programları yok.

Rusya ise, BTC hattına yaptıklarıyla, hala başımızın derdi olabileceğini kanıtladı. Yalnız bizim değil, ABD’nin bile başına bela olabileceğini gösterdi.

Bu durumda, AKP’nin 3. dünyalı kurnazlığı, geçici de olsa, işe yarayabilir.

Burada seçmenin durumu belirleyici: Borç bıçağı kemiği bile kesti ama Türkiye halkı hala daha çok, daha daha çok tüketmeyi arzuluyor, çünkü hep daha güzel havuçlar piyasaya sürülüyor. Eski toprakların tutumluluk geleneği unutuldu. Tasarruf oranı, GSMH’da % 30’dan % 5’e düştü.

Ancak, uzun vadede, kim hangi müdahaleyi yaparsa yapsın, büyük sayılar kuramı işler. Sonuç kaçınılmazdır: Bu liberalizm bizi batırır.

Bu durumda AKP, uygun bir zamanda erken seçim yapıp, yükü herhangi bir diğer partiye devriecek. Meclis’teki diğer 7 partinin hiçbiri hiçbirşey yapamaz durumda. Onlar da yeni durumlarda apışıp kaldı, dolasıyla iktidara meraklı biri yükün altında ezilir kalır.

Peki, 3.’den 4. liberalizme geçiş / geçemeyiş görüngüleri neler olabilir?

Bir kere, gerekli reformlar yapılamaz ve bu olumsuz bir örnek olur.

Yeniden açık bütçeyle, karşılıksız basılan parayla, borçlanmayla bu iş sürdürülür. Osmanlı’nın konkardato ilan etmesi onyıllar aldı. Biz gerçek liberalizme gireli henüz 25 oldu. Dünya ülkelerinin çoğu bizden berbat durumda. Ölüm limitimiz 1,5 trilyon dolar borç, biz 600 milyarı henüz geçtik.

Türkiye turizmle, yurtdışı inşaat ihaleleriyle, Alamancılar’la, uyuşturucuyla, yavaş yavaş silahla bazı artı-değerler yaratabiliyor da, ondan çark dönüyor. Yoksa, bu borç da ekonomiyi kilitlerdi, çünkü tüketim dururdu.

Çark kırılmadıkça, kimse bu gidişi durdurabileceğe benzemiyor.

Çark ne zaman kırılır?

15-25 yıl sonra.

Post-Sinema ve Düşünce Filmi

Post-sinema, düşünce sinemasının tamamını kapsamaz (ve şu anda o da tümüyle tanımlı durumda değil) ama düşünce filmleri üretebilir, çünkü meta-sinema ve neo-sinema momentleri, düşünce filmi üretebilmişti. (Bu durum, post-sinemanın düşünce filmi yapamayabileceğini de kabullenir.)

Bu durumda, nasıl olsa filme çekilecek olan, ‘Sprawl Üçlemesi’nin düşünce-aksiyon oranları, bir ölçüt olabilecek.

Aynı zamanda, ‘Ghost in the Shell 3’ün yapılıp yapılamaması da bir ölçüt olacak.

Aynı tematik üzerinde seyreden, hepsinden önce ve sonra yapılmış ‘Tron 1’ (1982) ve ‘Tron 2’ (2011) ikilisi / serisi, Yankiler’in düşünce filmini, siberuzaylı olsa bile beceremeyeceğinin çok açıkseçik bir kanıtıdır.

İkinci Sanayileşme’nin 9 öncü altkültürü hakkında yapılan filmlerin öncü film veya düşünce filmi olma zorunluluğu yok. Bunu o konularla ilgili olarak yazılmış bilimkurgu romanlardan izleyebiliyoruz.

Bu öncü altkültürlerin, kendisi bir alt-düşünce durumuna indirgenmiş olsa da, hümanizm ile çatışmaları ve bunun sonuçları (belki sentez, belki praksis, belki dekadans, belki negatif diyalektik olarak) kesinlikle düşünce filmi konusudur.

Düşünce filminin en-öte konusu düşünce-ötedir. Motoko, açıkçası ‘Ghost in the Shell’in finalinde o durumda resmedilir (: ormanda yalnız gezen bir fil: salt ışık / saf düşünce).

Düşüncenin gelecekteki evriminde; bilimin, sanatın, düşünün aşılması veya aşılmadan aşındırılması durumu, sinemayı da, post-sinemayı da tarihten silebilir.

Perşembe, Aralık 15, 2011

İkinci Sanayileşme

Birinci Sanayileşme AB ülkeleri açısından 1750’de başladı. 2000’e gelindiğinde hepsi tümüyle sanayileşmişti.

İkinici Sanayileşme 1950’lerde bilgisayarın icadının simgesiyle başladı.

Gelecekbilimin tüm konuları, aynı zamanda İkinci Sanayileşme’nin konularıdır. İlki kuramsal, ikincisi pratik açıdan onlarla ilgilenir. Ülkeler ve şirketler bu başlıklar altında, 1.000 yıla varan vadede planlar yapıyor.

İkinci Sanayileşme’nin kültürel açıdan en belirgin sonucu sıfıra limitlenen mesai ve tüm biyografiye limitlenen eğitim olacaktır ki buna şimdiden ‘yaşam boyu eğitim’ deniyor.

20. Yüzyıl’da buna benzer 2 kültürel dönüşüm yaşandı: Bir: Hemen tüm ülkelerde ortalama eğitim 8 yıla çıktı ki 1900’da bu pratik olarak sıfırdı. İki: İnternetin icadıyla sonsuz bir bilgi akışı başladı ki 20. Yüzyıl’daki bilgi sıçramasının benzerini 21. Yüzyıl’da da yaratabilir, yaratmayabilir de.

20. Yüzyıl’da ortalama yaşam 40’tan 80’e çıktı. 21. Yüzyıl için bu en kötümser tahminle 120 olacak, deniyor. ‘Klonlama + kafa nakli’ ve yazılımlaşma yolu ile 2 ayrı yoldan ölümsüzlük 2100’e varmadan başarılmış olacak.

Önceki 2 paragraf sırasıyla 2 ayrı yoldan bilgisel artma hedefliyor: Kitlesel ve seçkinsel. Yine de 21. Yüzyıl’da yeni bir Einstein çıkmayacağı konusunda hemen herkes hemfikir, Hawking’i onunla kıyaslamıyorlar bile. 2100 sonrası içinse, tekillik ilkesi gereği şimdilik kestirimde bulunamıyoruz.

Tüm yaşamını boş zaman olarak yaşamanın, insanların neredeyse tümünü rahatsız edeceği kanısında olanlar var ki onlara hak vermemek mümkün değil. Uygarlığın beşiği sayılan AB ülkelerinde yılda 12 (ayda 1) kitap okunmuyor ve şu an haftalık ortalama mesai 35 saat. Artı, insanların boş zamanlarında ne yaptığına bakınca, en çok televizyon seyrettiklerini görüyoruz.

2. Sanayileşme 2 bölümden oluşacak, krizlerin yaratacağı hazırlık dönemi, ardından gelen göreli barışın getireceği sentez dönemi. Bunun ardından 500 yıllık bir durağanlık da gelebilir, çünkü 23. Yüzyıl’a hiçbir artı değer değişken bırakmayı umamıyoruz.

Nüfusun azaldığının kesin sonuçlarının iyice görüleceği 2175’ten sonra, artık sürpriz değişkenler umulabilir. Geçmiş bizlere iyi dersler verir: Yıl 1453’te İstanbul fethedildiğinde, AB’nin dünya egemeni olacağını söyleselerdi, kimse inanmazdı. Afrika gibi kıtasal, Nauru gibi istisnasal epsilonik, her tür novum umulabilir. Olmadı, o zaman artık bir güç olmuş olacak uzaycılar var olacak zaten.

Çarşamba, Aralık 14, 2011

1945-2015 Post-Modernizminin Yanılsamaları

Post-modernistler için, post-modernizm 1990’da, 2001’de ve 2011’de bitmedi, hep sürdü, hala da sürüyor.

Post-modernizm, epistemolojik muğlaklığa sığınır. Yani, kafa karıştırarak insanları kullanır. O zaman durum, 2 şık arasında 1 seçme-seçememe durumu değil, 1 seçici’nin seçme yeteneğinin ve karar verme düzeneklerinin hiç olmaması durumudur.

Post-modernizm ayrıca büyük söylemlerin ve ideolojilerin öldüğünü önesürer.

Oysa:

1945-1980 arasında 2 atom bombası ve uzaycılık büyük söylemi vardı. 2. Sanayileşme başlamıştı. 2. Sanayileşme’nin öncü altkltürlerinden olan, acaba geçmişte hiç ölümsüzlük kadar büyük söylem oldu mu?

1980-2015 arasında ise, kaptilatizmin nihai zaferi ve tarihin sonu ilan edildi.

Oysa:

% 99 hep vardı, gücü de yerindeydi. Asıl önemlisi, tarih henüz başlamamıştı ve başlamadı da... Başlayabilmesi için, dünyadaki herkesin 3 kuşaktır üniversite mezunu olması gerekli. Ayrıca bu, bir gerek koşul, yeter koşul değil.

2012-2015 arasında AB ve ABD çökecek. Hoş, dünya da çökecek, ayrı konu. Ancak post-modernizm, bu durumda hep yalan söylemiş, söylüyor ve söyleyecek olacak.

Kitle bu yalanları yedi. Uyruklaşan ktidar seçkinleri de, kendilerine söyledikleri yalanlara kendileri ikna oldu, hamamdaki deliler korosu gibi gürültü yaparak...

Sanırım, yeni ekonomik kriz dizileri, benim tanımlarım açısından, post-5/6-modern momentte yaratılmış olacak.

Tarihin bitmesinin gerçek anlamı, tarihin kendi üstüne çökmesidir ve bunun daha önce kezlerce büyük ve küçük ölçekli olarak yaşanmışlığıdır. Diğer bir deyişle, dünya sisteminin çözüldüğü dönemlerdir.

Örnek: Cengiz Han’ın tarihten sildiği 50 kentin 10’u bir daha hiç olmadı ve buna karşın Cengiz Han’ın torunları bugün hala çadırda yaşıyorlar.

Chandler’in tarihteki büyükkentler dizisinde eksik olan bir şey vardır: Bazan ortada büyükkentler kalmaz. Bugünkü 10-20 milyonluk Cakarta ve/ya Bombay, gerçek bir kıtlıkta, güneş görmüş  kar gibi küçülür, hatta yok olur gider.

Tarihin içine girdiğimiz çöküş döneminin temel sorumlusu post-modernistler ama onlara karşı kitle olsun, entellektüeller olsun, asla yeterli direnişi gösteremedi. Tam tersine, iktidar seçkinleriyle işbirliğine girdiler. O yüzden, yaklaşan kıyımdan muaf veya azat olan kimse yok. Hep birlikte mezbahaya gidiyoruz.

Post-modernistlerin son yanılsaması, toplama kampında, zehirli gaz odasının kapısında, ölümü bekleyen Museviler’in hala olanlara inanmıyor oluşu gibi olacak. Yani % 1 kaçmayacak, çünkü kaçma intikalleri yok. Beyin bulanıklığını kendilerine de bulaştırdılar.

O zaman: Baş parmağımızı aşağıya çeviriyoruz: Domini ve dominusları öldür Spartacus.

Haklar Çökertilirken

Birinci Sanayileşme ertesinde işçi sınıfı, yüz yıllık mücadele ertesinde, günde 8 saat, haftada 5 gün mesai, emeklilik gibi haklar elde etti.

AB üyeleri önce, emeklilik yaşını 68’e çıkardı. Bunun anlamı şu: 14 yaşından (o zamanlar zorunlu eğitim o kadardı) 68 yaşına kadar 54 yıl prim ödeyeceksin, sana biçilen emekli maaşı, 8 yıllık filan.

Sonra, haftalık mesai ücretleri yukarıya çekildi.

Ardından emeklilere vergi düşünüldü.

Şimdi uygulamaya konulan süreç şu:

“Almanya’da sağlık sigortasıyla ilgili geçen yaz yapılan son yasal değişiklikten sonra harekete geçen AOK, yazı gönderdiği çifte emekli Türklerden, ek prim istemeye başladı. AOK, Türkiye’den emekli geliri olanlardan 1 Temmuz’dan itibaren geri dönük ek prim ödemelerini istiyor.”


Hani, kazanılmış hak vardı?

Sonuç?:

Kazanılan tüm haklar geriye alınıyor.

Neden?

% 1’e cebindekiler yetmedi, % 99’un cebindekilere göz dikti.

ABD’liler mücadele nedir bilmezler. 1968’den beridir reel ücretler geriliyor, tık yok. Asgari ücretle ancak sürüm sürüm sürünürsün, tık yok.

Ancak, AB’liler öyle değil. Sosyal demokrat parti gelenekleri güçlü. (ABD’de 2 parti de sağcı.) İşçi sınıfının gözü pek. 1900’deki veya 1968’deki denli pek olup olmadığını, çok yakın gelecekte göreceğiz.

Sonuçta, kitleler yeniden meydanlara...

Dipnot: Buradaki Hürriyet ile oradaki Hürriyet arasında çifte standart farkı da, gözden başka yerlere de batıyor tabii ki...

Salı, Aralık 13, 2011

2. Cumhuriyet 3

Geçenlerde bir okurum, 2. Cumhuriyet’te olup olmadığımızı sordu. Yazdıklarımı düşününce, o tarihsel bölümü çok açımlamadığımı ayırsadım ve bu metni bu konuya ayrırdım.

Benim bakış açıma göre, 1. Cumhuriyet 1938’de bitti. Böyle düşünmemin nedeni ise, o zamandan beridir süregelen laik-laik-dışı fay hattının, sonunda laikliğin tasfiyesi biçiminde sonuçlandırılmasıdır.

Bu BOP’un bir tasarımıdır. Böylelikle bize eski Osmanlı türü ama yeni İngiltere türü de (eski sömürgenin yeni sömürgesi olmak gibi) bir statü tanımladılar ama bu tanım hala muğlak.

Benim bakış açımla 65 yıllık (1938-2013) bir fetret devri yaşıyoruz. (Yeni bir Atatürk durumu çözmez.) 100 yıl savaşı olduğu gözönüne alınırsa, 65 yıl fetreti de olur, çünkü fetretin sürdürülmesi, savaştan daha kolay bir toplumsal karmaşa durumudur.

Zaten bu karmaşa, Tanzimat’tan beridir süregelen Batı-Doğu ayrımı fay hattı. Biz batılılaşana dek Batı (AB ve ABD), tarihinin sonuna geldiği için, kabahat bizde olmayabilir. Hiç olmazsa, ‘ana küp çöküşü alanı’nın ortasında değiliz. (Bunun benzeri bir durum, 2. Dünya Savaşı’nın dışında kalarak, 12 yıl boyunca 0 reel ekonomik büyüme yaşadığımız, 1938-1950 arasıki İnönü döneminde yaşandı;  kabahat onda da sayılmazdı, Osmanlı borçlarının ödenmesi, savaşan Batı’nın baskısıyla öne alındı.)

2. Cumhuriyet nasıl kurulur?

Soruyu değiştirelim:

2. Cumhuriyet 2013-2023’te kurulur mu?

Cemahiriyyenin biri (Libya) BOP ile alaşağı edildiğine göre, yanıt belirsiz.

Bu popülasyon, 1 Cumhuriyet istiyor mu?

Kesinkes hayır. Oy hakkı bile istemiyor.

2. Cumhuriyet süreci, demokratik olmadan olamıyacağına göre, 2. Cumhuriyet’ten birkaç kritik eşik önceye düştük demektir.

Bu arada, şeriat da güme gitti. Halkımız, ‘altı kaval, üstü Şişhane’ bir din yaşıyor ve bunda ısrarlı. Diğer ülkelerde de şeriatın ihlalı kapalı olarak mevcut ama bunu siyasal irade olarak gösteren tek halk bizimki oldu.

Bu durumda ne olur?

Eğer G-7 planları tümüyle tutacak olsaydı, bunu rahatça satır satır söyleyebilirdik. (Ayrıca, o da tutmayacak ama bu ayrı bir konu.)

Balkanlar-Ortadoğu-Kafkasya kapanında 10 ülkeden fazlasının savaş veya benzeri bir duruma sürüklenmesi, Türkiye’yi bir arada tutan ‘ıştan içe itici ozmosis’i ortadan kaldırabilir.

Kafkasya’da Karadağ, Nahcıvan, Acaristan ve Çeçenistan, şu anki momentle doğrudan içine çekileceğimiz savaşçıklar dağılımı. (Sözü edilenlerin çoğu savaşçık ama toplam büyük bir savaş ediyor ve bu durum da savaş tarihi açısından, yeni bir kayıt.)

Ortadoğu’da komşularımızın tamamıyla savaşın eşiğindeyiz.

Balkanlar’da Makedonya / Üsküp., Köstence, Gümülcine, Gagavuzistan bizim açımızdan doğrudan savaş konusu.

Kıbrıs ile 5 ülkenin üzerine, Kıbrıs Rum Kesimi ve İsrail de fazladan savaş adayı olarak devreye girdi.

Türkiye’nin emperyalistleşmesi süreci sürüyor ama bununla şu anki moment kastedilmiyor. Sonul aşama için daha çok kargaşa ve kan gerekiyor.

Sorun iç iktidar seçkinlerinde:

Medya, işadamları ve entellektüeller, çökmüş durumda. Resmen topluca bunadılar. Tarihsel intikal takvimleri, ancak 1993’ü filan gösteriyor. Ordu tasfiye edildi. Polis kırsalda hiçbirşey yapamaz, kentte de yapamaz ama siviller daha beceriksiz.

Sonuçta, ortaya 100 parçalı dağınık bir yapboz çıktı. Bu yapbozun 2023’ten önce sonul biçime oturması mümkün görünmüyor, yani fetret daha da sürecek.

Geçmişe bakarsak, Osmanlı da 1877-1922 arasında bundan beter bir dönem yaşadı ve o sayede yeni / 1. Cumhuriyet kuruldu.

Cumhuriyet sayılamalarını borçlu olduğumuz Fransa tarihine bakılınca, araya bir imparatorluk giriyor. Bu Türkiye için pek mümkün değil, o zaman tarihten tümüyle siliniriz.

Batı ile momentsel eşlenik olduğumuz durum şu: Kitle % 50-50 ikiye bölündü.

Yeni sol oluşum peşinde koşulduğunu biliyoruz. Ben bahisimi marjinallerden ve ayrallardan yana oynuyorum. 1968 öğrencileri de başta ciddiye alınmamışlardı ve buraya gelmemizi, onların yitirişinin üzerine, 1980’ler libelarizmlerini, onlara borçluyuz. Muhtemelen marjinaller de yitirecek ama ilk yitirişleri olacak, o kadar hakları oluversin artık.

Global ölçekteki % 99 hareketini onaylıyorum ama fazla umudum yok onlardan. Globalizmin geçerliliğinin % 50’den aşağıda olduğunu düşünenlerdenim, yani hala yerli çözüm gerekli.

Başımızın çaresine bakacağız, ne yapalım. İş başa düştü.

Yeryüzü cehennemi çilemizin bitmesine, belki 50 yıl daha var, mücadelenin doğrudan içindeyiz.

Pazartesi, Aralık 12, 2011

İnsan ve Düşünce

‘Homo sapiens sapiens’, ‘düşünen düşünen insan’ demektir.

Düşünür Spinoza da, ‘insan düşünür’ demiştir ama yanılmıştır.

Referansları değişmek üzere farklı bilimciler, insanın düşünmesini M.Ö. 1000 ile son yüzyıla kadar öne almışlardır.

Düşünmek nedir?

Örneğin, en azından okuryazarlıktır. Dünya insanlarının en az yarısı, etkin okuryazar olmadığı için, ya düşünebilme yeteneğine sahip değillerdir, ya da eksik sahiplerdir.

Ancak, ne cinsiyetin, ne de ırkların bir insanın düşünmesine herhangi bir katkısının olduğu saptanmamıştır. Bazı toplumlarda bireyler, kültürel nedenlerle aptallaşabilmekte veya zekileşebilmektedir. Çünkü zeka da, somut organlar gibi, uygun kullanıldığı ölçüde ilerler.

Gerçekte düşünce, düşünce tarihine artı-değer düşünce üretebilmektir. Bunu da, insanların milyonda biri, yaşamlarının binde birinde yaparlar, gerisi düşünmeden geçer.

Aşırı sayılabilecek derecede bir gnostik olmama karşın, son zamanlarda düşüncenin geleceği ile ilgili önemli bir gerçeği kavradım: Bugükü düşünme eylemi, çok değil 100 yıl sonraki gelecekte hiçbir işe yaramayacaktır. İnsanların okuryazarlık öğrenir gibi, yeni bir düşünebilme yetisini öğrenmeleri gerekecektir ve tahmin ettiğim kadarıyla, insanların tamamına yakını bunu beceremeyecektir.

Günümüzden örnekleyelim: Işık hızının geçilebileceği CERN’in son deneylerinde ortaya çıktı ama dünyanın en iyi kabul edilen 100 fizikçisinin en az 50’si bunu kabul etmeden ölmüş olacaktır, çünkü varlıklarındaki 60 yıllık düşünce kemikleşmişlikleri, o yeni denklemi beyinlerine sokmayacaktır.

İnsanların düşünmeyi becerememeleri bana geçmişte acı verirdi, şimdi duruma karşı duyarsızım. Çünkü düşünen insanlar için gelecekbilimci oldum ama yakın gelecek şimdilik aptalların yönünde / doğrultusunda gideceğe benziyor.

Bir de, günümüze dek, zeki insanların çoğu acı çekerlerdi; gelecekte böyle bir duruma gerek kalmayacak ve Einstein gibilerinin var olabilmesi, illa ki 2 dünya savaşı ve 2 dünya devrimi gibi, insan türünün yok olabileceği koşullar gerektirmeyecektir.

2001-2010 koşullarında her iki çeşitten de, ‘düşünen beyin’ yaşıyor olabilir. Çalışmayan-kayaksever bilimci modeli, böylelikle kendine yaşama alanı bulabiliyor günümüzde.

Tam bilimin kurulması 250 yıl alabilir ama bir insanın tüm yaşamında tam düşünmesinin gerçekleşebilmesi 2.500 yıldan çok alacaktır ve tam düşünebilen tür, bir insan-sonra (post-hüman) olabilecektir. (Kastedilen düşünce-öte değil, günümüz anlamıyla düşünce; bilim, sanat, düşün...)

Kestirimlerin Doğru Çıkması

21. Yüzyıl’daki kestirimlerim son 10 yılda doğru çıkmaya başladı:

Türkiye’de cumhuriyet bitti.

ABD ve AB çözülmeye başladı.

Çin 1 numara oldu, Rusya eski gücüne geri dönüyor.

Ancak, gelecekbilim açısından, kestirimlerin bu denli çok doğru çıkmasında, belli bir yanlışlık vardır:

Ya öngörüler gerçekleşmekte hızlanır ve bazı olayların tarihi öne alınmış olur, ya da hesapta / kestirimde olmayan başka olaylar yaşanır.

Şu an ikisi de olabilir.

Örneğin Brezilya ve Hindistan, orta sınıflarını son 10 yılda çok büyüttü ama bu durum onları, 10 yıl önceki durumlarıyla Çin ve Rusya’nın potansiyel durumuna getir(e)medi, çünkü kümülatif geçmişleri henüz yok.

Dolayısıyla, G-8 dışındaki ülkelerin dünya tarihine baskısı / etkisi, ancak karmaşa yaratacaktır, yaratmaya başladı bile.

Örneğin, bizim 2. Cumhuriyet’i ne zaman kuracağımız, önümüzdeki 25 yıl içinde kurup kuramayacağımız belirsizleşti. Çünkü, 3. liberaller kuşağı, 4. liberaller kuşağı olabilmek için, risk alıp, Türkiye’yi kendi aleyhine olan BOP’ta / Arap Baharı’nda aktif bir role sürüklediler. Bu süreç-vektör sanıldığının tersine, Türkiye’yi emperyal yapmaz, ayakçı yapar. Bize 100 milyar dolarlık çakma / hayali ihracat değil, 10 trilyon dolarlık icat gerek.

Yani, kendi deyimimle, kestirimlerim umduğumdan daha fazla doğru çıkınca, yakın gelecek için, kestirimlerimin umduğumdan daha az doğru çıkmasını ummaya başladım. Bu, bir paradoks değil, ‘toplam kestirim doğruluğu sınırı’ yasası.

Kestirimlerimin 2011-2021 retrospektifi:

Bilim ve sanatta ve sıçrama ve düşüşlerin, epeyi kalabalık ve ardışık diziler olarak yaşanma olasılığı arttı. Ayrıca hala hiçbir yerel kültürün, bilim ve sanatta öncülüğü devralabilme kapasitesi yok ortada.

Devrim(ler) tarihi öne alındı: Eski kestirim 2029-2068 idi.

Kitleler iyice uyuşacak.

İktidar seçkinleri daha çok afallayacak. (Bakınız: TÜSİAD 2010.)

Entellektüeller iyice saçmalayacak ama bir dahi-dahi çıkma olasılığı arttı ama uzun vadede değil, kısa vadede: Çöküşün son parıltısı olan biri gelebilir.

Bunların dışında, eski hamam eski tas. Tarihten hiçbirşey öğrenmemeye devam. Felaket gelince de, ağzı açık kalmaya devam.

2. Cumhuriyet Tartışmaları 2

Bu konuda herkes eksik ve yanlış bilgilerle iş yürütüyor. Bunca yılın gazetecisi Altan Öymen bile, 2. Cumhuriyet’in ilk kez 28 Mayıs 1960 tarihli gazetelerde ve o yıla ait bir kitapta zikredildiğinden habersiz.

1. Cumhuriyet’in ne olduğu belli: Atatürk cumhuriyeti. Dolayısıyla o cumhuriyet, 10 Kasım 1938’de zaten bitmişti.

Gelelim günümüzdekilere:


2. Cumhuriyet’i futbol takımı addedip, ilk 11 kurulmuştu. Bunu da Özdemir İnce’nin mi, Cengiz Çandar’ın mı, Ertuğrul Özkök’ün mü yaptığı belirsiz kaldı. Karşı takım olarak da ulusalcılar vardı.

Ulusalcılardan sayılan Bekir Coşkun şöyle demiş:

“Ben stadın dışında bir yerlerdeyim.”

Genel olarak geçerli sayılır, çünkü herhangi bir tarafı o kadar belirgin tutmuyor.

Asıl bundan sonra eklediği önemli:

“Bu arkadaşların ortak özelliği; çok taraf değiştirdikleri, çok döndükleri için toplumdaki itibarlarını yitirmeleri.”

İşte bu çok doğru. 2. Cumhuriyet’çiler La Fontaine fablındaki tabuta çivilenen yarasa konumundalar.

Doğu Perinçek şöyle demiş:

“Sosyalistim ama kemalistim.”

Zaten ‘ulusal sol’ bu demek.

Eser Karakaş şöyle demiş:

“Proje1. Cumhuriyet’i öldürmek değil.”

Bakar mısınız yüzsüzlüğe?

Koskoca başbakan memleketi satacağım diye tutturup gerçekten satmış. Reel ve finansal sektörün % 50’si yabancıların mülkiyetine geçmiş, adam hala kalkmış ne diyor? Ölüyü yıkadılar, gömdüler çoktan.

Etyen Mahçupyan şöyle demiş:

“Demokratikleşmeye tek hevesli tek parti AKP.”

Artık, bu yalanı geçti, yalan rüzgarı oldu.

Bu polis yasasıyla mı, bu kronik kriminaliteyle mi, bu yolsuzlukla mı, bu sürgünlü yeni anayasa taslağıyla mı?

Mehmet Ali Birand şöyle demiş:

“Ben sadece cumhuriyetçiyim.”

Bu bize ‘ben sadece sempatizanım’ fıkrasını anımsatıyor.

Mehmet Altan şöyle demiş:

“Evet, ben 2. Cumhuriyet’çiyim.”

Bravo. Doğru söze ne denir? Sonunda içlerinden dürüst biri çıktı.

Ancak, sonra ekledikleri yanlış:

“İkinci Cumhuriyetçiyim, çünkü tek parti rejiminin ve zihniyetinin geride kalmasını, cumhuriyeti evrensel bir demokrasinin taçlandırmasını istiyorum...”

Kardeşim, AKP tek parti rejimidir. Bunu 2002-2007 arasında gördük. DP de tek parti rejimiydi. Onu da gördük. Evrensel demokrasi olmaz, senin halkının çıkarları ile başka halkların çıkarı çatışır. Ondan önce, liberal demokrasi olmaz, AKP demokrat değil, liberaldir. Devamında Müslümandır ve muhafazakardır, Müslüman demokrat ve muhafazakar demokrat olmaz. Demokrasi gelenekçi değil, yenilikçi bir yönetim biçimidir.

Oktay Ekşi şöyle demiş.

“Ben Atatürk’çüyüm.”

Yapma ya. Atatürk globalist-liberal miydi? Değilse, senin o büyük sermayede ne işin var?

Takımı kuranlardan sayılan Özdemir İnce şöyle demiş:

“Bugün bir Ali Cengiz oyunu var; AKP mi Batı’ya kazık atacak, yoksa Batı mı? Göreceğiz.”

Haa, sadede geliyoruz işte. Bugüne kadar bunu yapabilen, ondan önce de tasarlayan bir TC hükümeti var mı acaba? Gerçek durum şudur: Batı (hem ABD, hem AB) TC’ye kazık atmakla meşgül, AKP aradan yağlı kemik aşırmakla meşgul.

Ulusalcı sayılan Şahin Alpay şöyle demiş:

“İkinci Cumhuriyet’ciler ayrı görüşlerde.”

Bak, bu tümüyle doğru, çünkü çıkarları farklı. Şimdilik, zamanı gelince diğerine kazık atarım doğulu uyanıklığıyla söylem kardeşliği yapıyorlar.

Tuncay Özkan:

“Cumhuriyetin numarası olmaz.”

Olur olur, bal gibi oluur. Fransa 6.’nın peşinde.

Yalçın Bayer:

“Bunların rejimle sorunları var.”

Tabii var. Benim de var. 75 milyonluk bir ülkede yönetimi, beğense beğense 10 milyon kişi beğenir. Faşistler, komünistler, etnikçiler, engizitörler rejimi değiştirme hayali kurarlar. Ben de ateist demokrat bir ülke hayali kuruyorum. Ne var yani?

Yasemin Çongar:

“Kemalizm toplumu kucaklamıyor.”

Ne güzel. Ağza sakız bir deyim. Abilerinden öğrenmiş ezberlemiş.

Kemalizm veya bir rejim baba mı ki toplumu kucaklasın? Devlet devlettir, sevmez döver: İster reel sosyalist olsun, isten liberal parlementer demokrat olsun.

Görüyorsunuz: Bunlar medyatörler, kitlesel manipülatörler, Türkiye’nin akil adamları. Sürüyü güdecekler ama mezbahanın yönünü bile bilmiyorlar ki celebe para kazandırsınlar. Sonuç ne oluyor? Kendi sesine bayılıp, sesini iyice yükselten, hamamdaki deliler korosu.

Cumartesi, Aralık 10, 2011

2. Cumhuriyet 1

1. Cumhuriyet bitti.

Ne zaman mı?

Vakıa aynı, rivayet muhtelif:

1938’de Atatürk öldüğünde, 1950’de İnönü gittiğinde, 1960’ta Bayar gittiğinde, 1971’de Demirel gittiğinde, 1980’de Demirel gittiğinde, 1983’te Özal geldiğinde, 1993’te Çiller geldiğinde, 1997’de Erbakan gittiğinde, 2003’te Erdoğan geldiğinde.

2. Cumhuriyet ne zaman kurulacak?

Yine vakıa aynı, rivayet muhtelif:

28 Mayıs 1960’ta gazeteler ‘1. Cumhuriyet bitti, 2. Cumhuriyet başladı’ diye manşetten başlık atmışlardı.

Günümüz anlamıyla ilk cumhuriyet olan Fransa, bugün 5.’sinde. Biz kaçıncısındayız? Buçukuncusunda mı?

2. Cumhuriyet var, diyebilmemiz için:

İktisadi, siyasi ve askeri bağımlılıklarımızın ölümcül dozun altına düşmesi gerek.

Bu ne anlama gelir? İç savaş ve dış savaş dahil, IMF ve ABD dahil, herhangi bir dış dürtüklemenin, bizi kafa üstü çakmayacağı duruma gelmemiz, demeye gelir.

Bu ne zaman olabilir? 2023’ten önce biraz zor görünüyor.

Birinci Sanayileşme’nin 9 Ana Kültürü

Sanayi:
Tekstil (1750-1850)
Demir-çelik (1850-2000)

Ulaşım:
Tren (1830-1900)
Otomobil (1900-2000)

Enerji:
Kömür (1750-1900)
Petrol (1900-2000)

Savaş (1790, 1855; 1914, 1939)
Devrim (1789, 1848; 1917, 1949)
+
Kriz (1929)

Mesai = Standart Biyografi

*

Saptamalar:

İlk (3 ikili veya) 6 için, 3 birinciyi, 3 ikincinin izlediği gerçeği var. İkincilerin 3’ü de yaklaşık aynı zamanda dominantlık kazandı. Kriz, savaşlarla devrimlerin ortak sonucu sayılabilir.

4. ikili için, ardışıklık sırasının değiştiği gerçeği var.

‘Mesai = Standart Biyografi’nin, haftada 72 saat çalışmaktan, haftada 36 çalışmaya; emekliliksizlikten emekliliğe, sigortasızlıktan sigortalılığa, sendikasızlıktan sendikalılığa, eğitimsizlikten 11 yıl standart eğitime uzanan yazılı ve açık bir tarihi var.

Birinci Sanayileşme’nin 7 Öncü Altkültürü

Enerji: Önce kömür (1750), sonra petrol (1875).

Hammadde: Önce pamuk ve tekstil sanayisi (1750), sonra otomotiv (1900).

Makinalaşma: Tarım dahil.

Kentleşme: 1800’lerin ortaları.

Nükleer güç: 1900’lerin ortaları.

İki dünya savaşı: 1914-1918 ve 1939-1945.

Üç dünya devrimi: 1789, 1917 ve 1949.

Açıklamalar:

Eğitim değil.

Sağlık değil.

Hukuk değil.

Din değil.

Krallık (siyaset) değil.

Oy hakkı (siyaset) değil.

İlk devrim (siyaset) biraz öyle ama daha küçük etkide.

7 altkültürün 2’sinin (savaş ve devrim) tam, 1’inin (nükleer güç) yarım yıkıcı olduğu gözönünden asla kaçırılmamalı.

Kültürel yapının altyapısını, 2’si (makinalaşma ve kentleşme) değiştirdi. Bu tam bir başkalaşım idi. Neolitik Devrim eşdeğerindeydi.

Birinci Sanayileşme’nin neden 1750’lerde İngiltere’de değil de, başka zaman ve yerde, örneğin 1500’lerde İspanya’da başlamadığına ilişkin çok soru sorulur. Demek ki sorunun soruluş biçimi uygunsuz ve geçersiz. Sorusuz yanıt ve açımlama: İngiltere, 1500-1650 İspanya’sının savaş, emperyalizm, koloniyalizm artı-değerini, korsanlıkla ve ticaretle yüzyıl boyunca ülkesine akıttı. Kömür de İngiltere’de çoktu. İngiltere 1950’de ilk 5’in arkasına düşmüştü. Ancak 250 yıl sonra bile bugün İngiltere, Dünya siyasetinde bir ağırlığa sahip. Üstelik İkinci Sanayileşme’de hiçbir biçimde önlerde değil, ortalarda bile sayılmayabilir.

0.-3. Liberalizm Dalgalarının Türkiye Toplumunu Parçalaması

Sıfırıncı liberalizm, Menderes-DP akımı idi. Aslında ne Menderes, ne de Bayar liberal değildi. Zaten yıllarca CHP milletvekilliği yaptılar. Atatürk’ün Serbest Fırka deneyimi gibi, İnönü de 1946 seçimlerinde dersini öğrenmiş olarak, DP’nin kazanmasına izin vermedi. Ne kadar haklı olduğu, 1950-1960 arasında ortaya çıktı. Aslında feodal bir senyör olan Menderes, 1950’lerde o zamanki adıyla 1. Dünya’nın bile beceremeyeceği işlere kalkıştı.

Ve yanıldı. Ve asıldı.

Ardından gelen Demirel-AP asla liberal olmadı. Derslerini onlar da almıştı. Demirel iktidarda olduğu tüm yıllar boyunca, kendisini köylülerin iktidar yaptığını açıkça belirtmekten çekinmemiştir. Öyle ki 1993’te artık gecekonduluların ya da neo-kentsoylu adaylarının oylarını alamadı.

Özal çok taraflı oynadı. Demirel ile çalıştı. 1980 darbecileri ile çalıştı. 1983’te ise, ters köşeden sıyrılarak golünü attı. Her ne kadar bu konuda Evren’in 1983 seçimlerinin hemen öncesinde yaptığı, MDP lehine aşırı dozlu bir konuşması, kendi kalesine atılan bir gol olduysa da, Özal yine kazanırdı, çünkü kazandırtılırdı.

Özal 1983, Çiller 1993, Erdoğan 2003 oldu.

Erbakan, MNP, MSP, RP, FP ataklarıyla en fazla partisi kapatılan parti başkanı olma rekorunu yakaladı.

Erdoğan, Erbakan’ın kapamadığı repliği kapıp, suflesini doğru yönden aldı.

Her üçü de muhafazakar, liberal ve demokrat olduklarını ileri sürdüler. Oysa, bunların herhangi ikisi birarada var olamaz, tanım kümeleri elvermez.

Özal, ümüğünü devletin derin sıktığı bir seçmen kitlesi bulduğu için, aradan sıyrılıp geçti.

Çiller, Demirel’in inayetiyle aradan sıyrıldı. Demirel, Özal’ın Akbulut hatasından ders almayıp, kendi ağzıyla itiraf ettiği gibi, hayatının en büyük hatasını yaptı. Bugün yargılananlar, yapacaklarını o zaman yaptılar.

Erdoğan ise, CİA patentli ‘ılımlı İslam’ cingılının assolisti olabildi. Gül ile yaptığı düetler tarihe geçti. İkisi de birbirinden sıyrıldığını sandı ama ikisi de yanıldı. Tarihin daha çok cilveleri var. Filmin sonunu yazmayalım, seyirci bozuluyor. Tarihi tren niyetine seyretmeyi daha çok seviyorlar.

Tüm bu süreç içinde, 26 yılda 20 milyon kişi kentlere aktı.

Sanayi, İstanbul ve Anadolu odakları arasında açık savaşa dönüşecek biçimde, sıçrayarak gelişti. Oysa ki 1960’larda DPT bunları çoktan halletmişti ama devlet kapitalizminin planlarını ‘liberalizm’ diye herkese yutturabildiler.

Sonra en büyük hata geldi: Neo-globalizme entegre olunacak sanılan Türkiye, tüm üretim güçlerini yitirdi.

Tüm bu aşamalar sırasında, reel sektörün yerini sanal sektör aldı. Öyle ki sanayi küçülürken, bankalar hala karlılık zirvesinde seyrediyor. Bunun nedeni belli: Ürettiğinden çok tüket ve bit.

Deniz gerçekten bitti.

İstanbul’u 3. Köprü ile 30 milyon nüfuslu bir köy yapma planının tüm vidaları sökük durumda: 1983-2007 arasında herkes iş buluyordu ama artık iş yok. Özellikle de nitelikli işgücüne hiç yok.

Gözlerinde dolar işaretleri, sınıf atlama hayalleri, televizyon dizileri derken, kitle tümüyle laçkalaştı, dizginden çıktı. Ahlak erozyonu değil, tükenmesi yaşandı.

İşin en hoş yanı da, bunu muhafazakarların becermiş olması: Koskoca aie kurumunu 20 yılda, ‘3 kuşak birarada’dan, ‘tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna’ sokak çocukları aşamasına getirdiler.

Tüm bunlara, Dünya’nın çok açıkça yaşadığı bir parçalanma eklendi:

Proto-feodal (göçer), feodal (tarım / köy), sanayi (kent), post-sanayi (bilgisayar ve internet) kültürel modları, uzlaşmaz biçimde birbirinden uzaklaştı.

Dünya, G-8 ve diğerleri yerine, 1 milyar internetli, 2 milyar cep telefonlu, 1 milyar gecekondulu, 3 milyar köylülü / göçerli duruma dönüştü.

Türkiye, bunu son 10 yıldır nüfusu kabaca eşit olarak dörde bölünerek sürdürüyor.

Bu durumda, herkesin birbirine silah çektiği mafya filmi planlarına benzer bir duruma geldik.

Gerçek bireyler yetişmediği için eksoduslar (çıkış) yaşanmadı. Alamancılar 40 yılda Almanca öğrenmedi. 30.000 siyasal 12 Eylül sürgününün gözü hala Türkiye’de siyaset yapmakta. Herkes realiteden feci kopmuş durumda. İnkar ve yalan kültleri egemen. Tüm oylar satılık.

Bu durumda ne olur?

Fetret Devri olmadan İstanbul alınmadı, ABD İç Savaş yaşamadan tam emperyalist olmadı.

Yaşanan şudur: Tüm toplum bilgisel saçmalığa vardı. Zihinler hiçbir işlemde bulunamıyor. Akil adam yok. Paralı iktidar seçkinleri, toplumu nasıl yöneteceğini bilemiyor.

Genelde sürünün uçurumdan düşmesi gerekir ama çevremizdeki 40 ülke bizden daha berbat durumda, o yüzden dış basınçla birarada duruyoruz. Ya biz de parçalanırız, 1 milyar kişi karanlığa girer; ya da 2018’liler veya 2028’liler çıkış yolunu yaratır.

Eskiden hep paranın yokluğundan yakınılırdı. Şimdi para akıyor ama kültürel açıdan hala bomboşuz.

Bana 50 yıldır kötülük yapan ülkeme beddua etsem, bundan çok daha azını ederdim. Şimdi, artık yangında kurtarılacak tek bir ‘ilk kalem’ yokken, rakımı ramazanda doldurmuş, Nasreddin Hoca’nın hesabıyla küplerin gümbürtüsünü seyreyliyorum.

% 1'in Canını Acıtmak

1923-2013 TC tarihi 9’a ayrılır = 3 adam + 3 darbe + 3 liberalizm.

Yankiler’in ‘neo-kon’larının, eski-yeni akil adamı Barrett’in deyimiyle, sistem-dışılıktan sistem-içiliğe dahil edilme sürecimiz, 1. liberalizm ve Özal ile başladı. Onlara göre işimiz tamam ama bana göre değil.

BOP tutmadı, Arap Baharı tutmadı.

Dünya, % 99 ve % 1, diye 2’ye ayrıldı.

Bendeniz, değil % 1, %oo1’e dahil olması için, asimile edilmek üzere, % 99’luk kökenimden seçilmiş, bir biçimde bu asimilasyona karşı savaşmış biriyim. Eğitimim boyunca, sürekli kitlenin nasıl asimile edileceğini öğrendiğimiz için, o hesabın da tutmadığını söyleyebilirim.

Bir de bu % 1’in kendi iç açığı var: Bu % 1, her 10 yılda 1, üçte bir oranında yenileniyor. Dolayısıyla oligarşi, 10 yılda 1 düşünce-düşüngü değiştiriyor ve bütünlüğünü koruyamıyor.

Dolayısıyla, benim hesabıma göre, oligarşinin de hesapları, kendi üzerine çökecek. Ancak, ders almaları için, canlarının yanması gerek ama çook çoook yanması gerek.

Çocuk öldürme veya toplu tecavüz bir işe yaramaz. 11 Eylül’den de ders almadılar.

Tel Aviv’e 1 atom bombası işe yarar.

Sonra, Washington keskin nişancısının tutmayan hesaplarının gözden geçirilmesi gerek. 10-25 yıl sürecek bir sürek avı gerek. Bunun nedeni, artık yeni bir ‘11 Eylül daha’nın acıtıcı olmayabileceği gerçeğinde.

Bize gelince:

Aslında İstanbul’a 1 atom bombası gerek ama doğmamışlara boş bir gelecek borçluyuz.

Yapılacak tek şey var:

Gündelik yaşamı kilitlemek: Toplu ulaşım, tatil, çöp, vd. Ölü olması gerekmiyor, canlarından bezmeliler, ancak o zaman acı çekebilirler, çünkü o zengin kitle, zaten malak gibi uyuşmuş durumda.

Evet, devrimin ilk süreci, o mutlu azınlığı mutsuz etmekle başlayacak.

Perşembe, Aralık 08, 2011

Bilmek ve Yaşamak

BİLMENİN ve YAŞAMANIN ARAKESİTİ SIFIR

Yaşamımı bilme üzerine kurdum ve bozdum. 10.000 sayfalık bilgi sahibiyim. Çıkarsama bilgim, okuduklarım harç, 100.000 sayfalıktır. Eğer zengin bir burjuva çocuğu olsaydım, bunun 3 katını yapabilirdim.

Yaşamım, ne yazık ki çok fazla dert dolu geçti ama benden çok daha kötü yaşamış binlerce kişi gördüm. Böylelikle bundan yakınacak bir durumum olamıyor, çünkü fakir bir ailenin çocuğu olarak doğdum. Keyifli şeyler addedilen şeyleri (içki, yemek, seks, tatil) yeterince bol yaşadım.

52 yaşımda, ikisinin toplam durumuna baktığımda, istatiksel açıdan ikisinin karşılık birbirinden bağımsız durumda olduğunu görüyorum.

Evrimin devamında insan ve sonrası tür için de böyle olacağını öngörüyorum.

Diğer bir deyişle:

Evren’i tümüyle bilebilir duruma gelmek, insana nasıl yaşayacağını göstermeyecek ve bire yakın olasılıkla, insanın nasıl yaşadığı bilmek istediklerini belirlemeyecek.

Biraz şaşırtıcı bir durum bu. Tamam, evsiz kaldığımda az öğrendim ama toplamda öğereneceğim zaten buydu. Yaşayacağım da buydu. İşkence bile sürpriz olsa bile, toplamda ortalama bir yaşam sürmüş oldum.

Bu druumda, yaşayacak ve bilecek pek bir şey kalmamş oluyor ve bu yeni bir durum. Hasta olduğum son 1 yılın ancak son 1-2 ayında bunun bilincine varabildim.

Pazartesi, Aralık 05, 2011

Post-Sinema'nın Nitelikleri

Sinemada ağırlık, önce oyunculardaydı, sonra yönetmene kaydı. Şu anda ağırlık senaristlerde. Holywood filmlerinde bile durum böyle.

Senaryo, bir yazın dalı ama tıpkı grafik-roman metni gibi, senaryo da öyküden bambaşka kurmaca bir dal (oldu).

Güçlü senaryo başka şey, senaryonun sinemanın en önemli öğesi durumuna geçmesi başka şey. Bazı senaryolar var ki onları hangi orta karar yönetmen fime geçirirse geçirsin, kötü film çıkaramaz.

Bunun bir altkümesi, animelerdeki kişilik tasarımları. Çok ilginç ama animelerdeki kişilikler; hiçbir librettoda, oyunda, öyküde, romanda, çizgiromanda yoktu. ‘Ghost in the Shell’deki Motoko ve Batu, gerçek birer insandan daha gerçekler. Burada sanatın yaşamı geçmesi değil, yaşamın hata fonksiyonlarının ayıklanması kastediliyor. Diğer bir deyişle Motoko ve Batu, gerçek yaşamda var olabilirler ama istisnanın istisnası olarak. Artı reel varlıklarının olması gerekmiyor, kurmaca varlıkları da yaşamı yeterince değiştiriyor, eğer bir insanın yaşamı değiştirmesi ölçüt ise.

Post-sinema, içinde bulunduğumuz yüzyılda sinemanın varacağı son moment olabilir. İyi filmlerin oranı, toplam filmlerde giderek düşüyor çünkü. Bir limite varma durumu sözkonusu.

Post-sinemayı becermiş birçok kişi, daha önceki ve sonraki eserlerinde, olağan veya alt-sinema eyliyorlar. (Bu durum, sanat filmi başyapıtı üretmiş AB genç yönetmenlerinn sonraki gidişitayla koşutluk taşıyor.

‘Tanz-theater’ değil, buto bu açıdan, bir post-modern dans idi (post-modernizm kastedilmiyor). Ana akımın kullanacağı anlamda, post-n-modern dans idi ama post-N-modern dans olamadı.

Bir gün gelecek, bir sanat dalı veya alt-dalı, post-N-modernliği başaracak ve o kavramın adı modernlik içermeyecek.

Post-sinema, avangardı aşmış ürünler verdi. O örneklere, tanım daha önce başka anlamlarda kullanıldığı için, ‘meta-sinema’ denmeyecek.

Post-sinemanın yaratılmışlığının siyasal nedeni, başta 11 Eylül 2011 ve onun 10 yıl ertesinde çöken ABD ve AB’dir. Holywood, artık ‘Unthinkable’ gibi, yapılması daha önce bırakın teklif edilmesini, yapılması dahi düşünülemez filmler yapıyor.

Post-sinemada şu an hiçbir ülke sineması bütün olarak yer almıyor. Çoğu film de bütün olarak yer almıyor.

Post-sinema türü filmler ya da öğeler içerttiren yönetmenlerin hiçbiri post-N-modern siyasal poziyonda değil. Bunun ‘Ghost in the Shell’ yönetmeninin filminden birkaç kültürel mod geride olmasıyla benzerliği var.

Post-sinema avangarddır ama olağan sinemadan farklı olarak. (Ayrı bir metin konusu.)

Post-sinema informatik ve kognitiftir. (Ayrı bir metin konusu.)

Post-sinemanın epistemolojik aksiyolojisi yazılabilir. (Ayrı bir metin konusu.)

Cumartesi, Aralık 03, 2011

'Lie to Me': Problem Çözen Diziler


‘Dr. House’ ve ‘Lie to Me’ dizilerinin ortak yanı nedir?

İkisi de, problem çözümüne dayanıyor.

İkisinin de baş kahramanı doktor.

‘CSI’ dizilerinin (ve çeşitlemelerinin) kahramanları da problem çözüyor ama onlarınki pek inandırıcı olmuyor. Ya da pek bilimsel olmuyor.

2010’lardayız. Bu durumu, 1970’lerdeki karşılığı olan ve zamanın TRT televizyonunda gösterilen, ‘Doktorlar’ dizisiyle karşılaştıralım. (Bizdeki adı, sanırım ‘Interns’ idi, Türkçe’deki o zamanki karşılığı ‘entern’ idi, şimdi nedir, bilmiyorum. Klinik nöbet tutan son sınıf doktorları imler.)

Nasıl ki reklamlar yüksek tempolu yapımlarıyla, ortalama bir insanın algı hızını arttırdılarsa, bu tür diziler de, bu 40 yıl içinde, insanların problem çözme yeteneğini arttırdılar ve bu da televizyon dizilerine bile yansıdı ve tersi de.

Artık, insanları aptal yerine koymuyorlar. Daha ironik bir şey oluyor: Uzmanları ve deneyimli izleyiciyi bile yanıltıyorlar ama arada geçen zaman içinde yerleşen disiplinlerarası-çokdisiplinli bilim kültürüne ait insanları yanıltamıyorlar.

Şöyle örnekleleyeyim: Gerçek bir olay anlatayım:

Ben profesyonel hastayım. Mezun olduğum okulun mezunlarının, benim mezun olduğum dönemde, çoğunluk tıbbı seçtiği için, neredeyse tamamı doktordur.

Bunlardan plastik cerrah olan biri, diyelim 5 yıl önce birlikte içerken, o gün 25 yıllık meslek yaşamında ilk hastasını gömdüğünü anlattı. Nasıl olduğunu anlatırken, çok değil, 5. cümlede hatasının ne olduğunu söylemiştim.

Gerçek yaşam ve sanat. Yaşam ve ölüm. Sanat ve ölüm.

Dr. House’un dediğince: Doktorlar adam öldürürler ve bunu örtbas etmek isterler.

Deontolojik problematik şu: Adam öldürmek suç değil, adam öldürmeyi rasyonalize etmek suç. Örneğin sıradan bir insan olarak ben, insan öldürebilirim ama bunu rasyonalize etmem.

Problem çözen diziler, yalnızca yeni ve farklı konular bulmak uğruna, yeni problemler yaratıp çözüyorlar ve/ya eskilerini yeniden yorumluyorlar. Örneğin, kurmaca karakter Dr. House’un bir hastası, gerçek yaşamda gerçek bir doktor olan Dr. Sacks’in bir hastası idi ama yorum farklıydı.

Televizyonum yok. Hiç olmadı. Son 1-2 yılda izlenecek filmler bittiği için, yavaştan televizyon dizilerine geçiş yaptım. Karşıma, ‘Spartacus’ ve bunlar çıktı. Ne şans ama...

Problem çözme konusu, diğer konulardan hem daha zengin, hem daha fakirdir. Yani, isteseniz de, klasik konuları sömürdüğünüz gibi onları sömüremezsiniz. Artı veya eksi epsilonlar oluşur.

İşte bu düşünce epsilonları, benim NEK’lerim gibiler: ‘Öldürülürken öldürenin psikolojisini anlayıp, kendini öldürülmekten kendin kurtarman’ gibi bir problem çözümü, klasik akıl yürütmeler ile işlemez. Zaten, polis ve mahkeme kayıtlarında yeterince örnek mevcut. O zaman, kendileri zaten ekstrem olan örneklere, senarist olarak siz, televizyon dizisi ekstremleri katmaya çalıştığınızda, akıl yürütme yolu parçalanır. Parçalanan akıl yürütme yolunda, sorulmuş sorulara verilmedik yanıtlar ve bazı sorulmamış sorular üretebilirsiniz.

Verim düşük olur. Zaten insan tarihi öyle: Milyonda 1 insanın biyografisinin binde 1’i.

Zaten bu dizilerde de, 10 bölümde 3-5 parça 3-5 dakikaşarlık parçalar yaratmış. Ancak bunlar yeni ve farklı.

‘Lie to Me’nin 2. sezonunun 1. bölümündeki verici annelik konusunda, doktorun kızının öldürülen vericinin kızıyla ilişkisi sürpriz idi. Ancak aynı kız, babası ona kendi yaptığı işlerin, cinayete kadar giden ardışık sonuçları olabileceğini gösterdiğinde de, aynı kişilik idi. Birinde aktif, birinde pasif; birinde zeki, birinde aptal.

Yani, eğer bir insan başkasının bir sorununu çözmüş daha önceden ise, aynı konu karşısına çıktığında, tıpkı bağışıklık edinmiş gibi, akılca hastalanmaz ve yerine çözüm / sağaltım üretir. Ancak, bunu biricik bir yoldan yapar. O biricik yol, yinelenemez olsa da, bir yoldur.

Böylelikle, herkes kendi yolunu arar.

Dipnot: Her 2 dizinin yönetmenleri ve senaristleri, toplamda 50 kişiyi geçen kalabalıklıkta ve arakesit 0. Bu, popüler kültürün toplu bilisizlikteki ‘kitsch-banalite’sinin açıkseçik bir ‘kültür okuyan’ ve gelecekbilimci gösterge olduğunu imler. Diğer bir deyişle, en az 1.000, olağanda 10.000 kişinin eylediği sanat ürünlerinin, 10 milyarlık bir dünyanın kültürünü imlemesinden / haritalamasından söz ediyoruz, demektir. Aynı zamanda, istatiksel ve büyük sayılar kuramı açısından doğru yoldayız, demektir. Aynı zamanda, Benjamin ve Frankfurt Okulu’nun tüm vektörlerini, 2011-Dünya itibarıyla değilliyoruz / geçersizleştiriyoruz, demektir. Artı, ‘Dünya Sistemi’ ve ‘neo-globaleşme+neo-liberalizm’in 30 yıllık praksisini tümden geçersiz kıldık demektir, çünkü bu onların silahı ve onları – onların altkültürünü öldürdü: Düşmanı yendik, kendi silahlaryla...

Ateistçe: Hallelulyah ve Amin.

Perşembe, Aralık 01, 2011

Yönetmeme ve Yönetilmeme

Ben bir anarşistim.

Ben tuhaf bir anarşistim.

Ben bir oto-anarşistim, yani anarşizmi kendi yaşamımı yıkmak için kullandım. Bu, zekamı inşa etmek içindi. (Zekanın ve yaşamın biraradalığı mümkün ama bana başlangıçta verilen standart biyografide mümkün değildi. Arada mümkün oldu mu ya da şimdi mümkün mü onları da bilmiyorum.)

Bu nedenle ben hiç yönetmedim ve hiç yönetilmedim.

Bu öz-niteliklerimden / töz biri. Zamanlar ve mekanlar içinde görüngüleri çok değişti ama t-öz aynı idi. (Astandart nekrografi kıldığım standart biyografimin içine kakılı olduğu global ve yerel koşullar bunu mümkün kıldı, negasyonla tabii ki.)

Bu niteliği ölümü bebekliğimde tanımama bağlıyordum ama benden çok kez ölmüş nice insan tanıdım ki yönetmeyi ve/ya yönetilmeyi şehvetle sever idiler.

İnsanların böyle bir özelliği var:

Yönetmek ve/ya yönetilmek (veya ‘iktidar oyunu’ denilen her ikisi birden) insanlara şehvet veriyor.

Sahip olmak da aynı şey.

Peki, ben neden yönetilemiyorum ve/ya yönetmiyorum (yönetebililyor(muş)um, onu geç öğrendim)? (Şehvetsiz değilim, onu biliyorum.)

Birinci sorun devlet.

Zekamı ve bilgimi korumak adına devletle o denli çatıştım ki artık ben istesem bile, devlet benimle uzlaşmaz. Açıkçası şu: Resmi hiçbirşeye uymadım: Askerlik, eğitim, aile, oy, vergi, vd. Tabii ki bedeli de çok ağır oldu. Yaşamım bir enkaz oldu.

Ancak, 52 yaş momentiyle zekam-bilgim, özel bir momente erdi.

O momentte bu sorunun yanıtı belirsiz kaldı.

Okurlarımın müritleşmesi beni dehşete düşürüyor. Küçük de olsa, kendine bir cemaat kuran, ülkemiz yazarlarının sayısı onlarca, doğrudan biliyorum ve izliyorum. Onları negasyonla örnek alıyorum.

Yani, özel moment şu:

Gelecekbilim konusunda 5 yıl yazdıktan sonra, kümülatif etki olarak, okurları (daha çok bilinçaltlarını) etkilemeye başladım. ‘Gelecekbilimim işliyor’ dediğimde, kastettiğim bu.

Bu, 100 yıldan uzun vadede ‘beyinsel zehir etkisi’ biriktirir (bilgi ve zeka eksilmesi sonucu). Yeniden oto-anarşist öğeyi devreye sokmamın nedeni bu.

Asimov’un kuramsal ve edimsel gelecekbilim uygulamaları bana çok ders oluyor, Flechtheim’ınkiler az ders oluyor. Aynı şeyler, benim başıma da gelebilir.

Şimdilik, okurlarımı antipatiyle kendimden uzak tutuyorum.

Sorun, gerçekten öğrenci olacak birileriyle karşılaştığımda ne olacağında.

Öğrencilerini yönetmeyen bir öğretmen nasıl olacağım?

Soru bu.

Şu anki yanıt şu: Sezgiyle yolumu kuracağım.