evrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
evrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Ekim 26, 2016

NEK: Biyoloji: Doğrulanan Evrim Tahminim

Benim savlarım şuydu:
Neahderthaller alttürlere sahip olmuş olabilir. Çekik gözlülük insana onlardan gelmiş olabilir.
Yeni olasılıklar ise şunlar:
Dr Ryan Bohlender ve ekibinin çalışmalarının sonuçlarının linki:
Denisovanlar, Neanderthaller’den farklı genetikte. Onlar da insana katkıda bulunmuş. Artı, belki bir tür daha insan genetiğine katkıda bulunmuş.
Ara bilgiler şunlar:
Neanderthaller de, Denisovanlar da mağara kültürü insanları. Dünya’nın ilk sanat eserleri de mağara duvarlarında. Tamam, kapalı hava açık havadan daha koruyucu ama kazıma olayı aynı sayılır ve mağarada da su var. Yani insanlar, sanatın başlangıcını onlardan almış olabilirler.
Çekik gözlülük gibi, mor-siyah ten rengi gibi, aşırı kıvırcık saçlılık, yassı basık burunluluk gibi bazı nadir ve çok belirgin genetik özellikler var. Onları izlemek daha kolay. Sarışınlık da öyle.
Ancak, sarışınlık ve açık tenlilik arasında ilinti az gibi.
O nedenle ben bir ara, sarışın bir Neanderthal alttürü bile düşündüm ama bunu yazmadım arada. Açık tenliliği ise Denisovanlar’a mal ederdim, çünkü en çok açık tenliler (Gürcüler) onlara en yakın bölgede.
Açık renk tenliliğin Gürcü ve Nordik tipi gibi 2 ayrı türü var. Siyah saçın ise onlarca ayrı türü var. Kıvırcık saçlılığın bir türü, aşırı kıllı beden de demek: Buna Babil-Asur-Med tipi diyorum ben.
Tüm bunlar da, Basra Körfezi üzerinden az bilinen bir tür çaprazlaması rotası imliyor bize. Alanlar (MS 400 Kuzey Hazar) bile aslen oralı sanılıyormuş eskiden.
Sumerliler’in en azından bir bölümünün Ortadoğu’ya denizden ve güneyden artı doğudan gelmişlik olasılığı da var. Onların dili özgün ve yalıtık ama proto-Aramca’yı yaratıyor. Bu da bir topolojik yoğrulma demek.
Tüm bunlar, bizlere yeni modelleme olanakları sağladı.

(27 Ekim 2016)

Salı, Temmuz 05, 2016

Türsel Yol Ayrımı

Bir karşılaştır-karşıtlaştır:
Avrasya’da Homo Sapiens – Neanderthal gen geçişimi % 4 olarak yaşanmış. Avrasya’yı o zamanki global nüfusun yarısını temsil ediyor sayalım. O zaman bu, global ölçekte % 2 yapar.
Bugünkü kültürlerarası ve ırklararası gen geçişimi de kabaca aynı oranda.
Bu, kriter olabilecek bir sayı:
Yok olacak olan insan türünün yol çatallanmasının kriteri.
İnsan-sonrası tür ise, asıl adını en erken bugünden 10 bin yıl sonra alacaktır ancak.
Uzayda yerleşik insan sonrası türler ise, çok çok daha sonra insanlarla sözü geçen gen etkileşimini yaşayacaktır.
(2 Temmuz 2016)

Cuma, Nisan 03, 2015

Biz Devrimi Düzerken Çok Sevmiştik

Sonra sıra düzülmeye gelince, mızıkçılık yaptık.
1968’lilerin durumunu en iyi özetleyen beyit bu.
Önce alafrangalara bir bakalım:
Meşhur Daniel-John Bendit, ‘Biz Devrimi Çok sevşmiştik’ kitabında 1968’lie eski devrimcilerin 1980’lerde içinde oldukları durumları araştırır ve söyleşiler yapar.
Biri hapistedir, biri kaçaktır, biri sağlıklı yaşamcı olmuştur, biri reklamcı olmuştur, vd, vb.
John-Bendit de, ‘yeşilmişik sazmışım’ şarkı sözlerini sevdi ve Yeşiller’ci oldu. Onlar da SDP’ye, onlar da Merkel’e yamandı. Al takke ver külah, düzeni birlikte sömürüyorlar işte.
Aynı John-Bendit, adil düzen Erbakan’ın davetlisi olarak Türkiye’ye de geldi. Erbakan’ın adil düzülmesini ve ev hapsinde ölmesini kaçırdı, yazık.
Sonra alaturkalara bir bakalım:
Atıl Ant, önce hanım çiftliğiyle yayınevi kurdu, onu batırdı. Sonra hanımlar çiftlikleriyle dağıtımcı şirketi kurdu , onu da batırdı. Şu sıralar, Jet Fadıl tipi bir arazi olma durumunda.
Doğu Perinçek, önce maoist, sonra feodalist, sonra PKK sempatizanı, sonra PKK düşmanı, sonra ulusalcı, en son da yarım porsiyon AKP’li oldu.
Cengiz Çandar, önce karşı tarafla röportaj yapan omo beyazı kuvvet oldu, sonra iyice açığa çıktı. Bu sıralar takma dişle dolaşıyor. Hiçbir taraf onu ciddiye alıp satın almadığı için, Ronin oldu sayılır.
Bu üçü, bir zamanlar en güçlü troyka imiş rivayete göre. Daha güçsüzlerini siz düşünün artık.
Bizim 68’liler, devrimi kendilerinin icat ettiğini sanırlar, TİP geleneğini yok sayarlar. Oysa aynı TİP, 1971’de Kürt meselesi nedeniyle kapatılmıştı. Şimdi aynı 1968’liler, yine Kürtçü, HDP’yi destekliyor bir bölümü.
1980’de 30 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı. Sempatizanlar dahil 100 bin solcu vardı ama 30 bini tüydü / tüyebildi, sonra da 70 bin değil, 700 bin kişi olarak hep birlikte işkence gördük. Onlar ‘politik göçmen’ oldu, sonra vatandaşlıkları geri verildi. Giren bize girdi.
1968’in 50. yılına 3 yıl kaldı. Hafiften hafiften 68’lilerin ensesinde boza pişirmenin zamanıdır, anca intikal ederler rezilliklerine.

Ya huzurevine gitsinler, ya mezara. Kafamızı şişirmesinler artık.

Cuma, Mart 20, 2015

Parlamenter Demokrasi + Anarşizm Melezi



Epeyi saptama birarada öncelikle:
1.      1789’dan beridirki parlamenter demokrasi uygulamaları, tam bir şarlatanlıklar silsilesidir. Yalan söylemlerdir.

2.      Hem reel sosyalizm, hem de neo-liberalizm, devleti ve dolayısıyla da halihazırdaki devlet biçimi olan parlamenter demokrasiyi tasfiye etme yönünde epeyi onyıllarlık icraat sergiledi.

3.      Sanıldığının tersine, anarşist düşünce de iktidar oldu, hem de taa 1871 Paris Komünü’nden itibaren ve birden çok kez.

4.      Son 5 yılda, özellikle Almanya’da ortaya çıkan, parlamenter demokrasinin temel dağılımı olan sağ-sol parti yelpazesi açmazı, bir biçimde zorlanmaya ve aşılmaya başlandı. Küçük / yeni / farklı / marjinal partiler devreye ve meclislere girmeye başladı.

5.      Bu koşullarda neo-anarşistler de, kendilerine bu yapılarda yerel ve/ya genel meclislerde yer arayabilir ve yer bulabilir duruma geldi.

6.      Seçmenin davranışı ise, bezginlik. Artık, birçok ülkede seçime katılım oranı % 50’nin altına düşmeye başladı.

7.      Yani, hem siyasal altyapıda, hem de siyasal üstyapıda yeni sorunlar ve yeni arayışlar sözkonusu.

8.      Artı, AB ülkelerinde krallıklar ve üzerine bir de Vatikan-Papa faciası var demokrasi açısından: Monarşiler ve teokrasi varken, parlamenter demokrasi olamaz, gerçekte yoktu da zaten.

9.      Buna karşılık ve koşut olarak, bir de sokak hareketleri ve arayışları var. Bunlar, 1789’dan öncesinden beridir değişen sikluslarla tarihi etkilemeyi sürdürme geleneğine sahip. Bu kezki yeni akım % 99.
Bu durumlarda:
Anarşistler herhangi bir (yerel veya merkezi) bir devlete girdiğinde, devleti tasfiyeleri değil, ironik ve paradoksal olarak devleti toparlamaları gerekecek.
Yani:
Bu kezki devlet restorasyonunu ve reformasyonunu anarşistler yapabilir pekala. Nasıl ki kutsal aileyi korumakla görevli muhafazakar yapılar, babalar gibi aileyi tasfiye ettiyse, anarşistler de devleti yeniden yorumlayabilir ve değişik açıdan tasfiye edebilir pekala.
Zaten:
Belli özel anarşizmler haricinde genel anarşizm, hiç yönetmemek peşinde değildir. Böyle (var olan biçimleriyle) yönetmemek ve yönetilmemek peşindedir. Yani bugünkü temel anarşizm, genelde 1870 sonrasında (ve resmi marksizmin fiili bir antitezi ve Marx sayesinde, resmi marksizmin de öcü gibi korktuğu bir şey olarak) bir çizgide tanımlıdır.
Şerh: Ki bu bugüne dek çok az dikkate çarptı.
Peki:
Bu olmayacak bir duaya bir amin midir, yoksa fiilen mümkün müdür?
Öncelikle, bugünün desantralize yerel yönetim anlayışı, farkına varılmadan, doğrudan anarşizm vektörüne gönderme yapar: Elit seçilmişler yerine, halk meclisi ve doğrudan yönetim, zaten anarşistlerin tezidir.
Sonralıkla, birbirine aykırı ve karşıt birçok anarşizm olsa da, hiçbiri devlet ve/ya iktidar olmamak tezini, (diyelim) parti programına almamıştır. Merkezi / patriyark / gerontokrat yönetim anlayışına antitez yazılmıştır temelde yalnızca.
Ancak:
Bugünün neo-anarşistleri, disiplinden ve oto-disiplinden feci yokun insanlar, özellikle de gençler. Oysa yönetmemek bile, feci disiplinli ve oto-disiplinli bir iştir. Çünkü insanın zihinsel konsantrasyonu ve oryantasyonu edimi zaten öyledir.
O zaman:
Bu olabilirse, nasıl olabilir?
Zaten:
1986’da fiilen bitmiş Birinci Post-Modernizm’in ‘ne olsa gider’ anlayışı var hala.
Yani:
Anarşistler bile gider bu koşullarda.
Emin olabilirsiniz ki iktidar seçkinleri de, kitle de yeni ve farklı şeyler önerebilecek anarşistleri bile dinleyecek durumdalar. Biraz naz yaparlar başta o kadar.
O nedenle:
Artık anarşistler, akıllarını başlarına toplayıp, eğer öyle yapmayı seçeceklerse, parlamenter demokrasinin içinde neler yapabileceklerini bir düşünsünler, deriz...
Nokta. Es. Şimdilik.

Dipnot: Bu durumu, kişisel olarak onaylıyor değilim, çünkü parlamenter demokrasiye fazla ikna olmuş biri değilim ve parlamenter demokrasiye entegre olmuş bir anarşizmin özünde zarar yaşanabileceğini biliyorum. Yalnızca, bu seçeneğin de düşünülmesi gereğini imlemek için bu metni yazdım. Yeni ve çok sayıda politik seçeneğe gereksinim duyulan bir zamandayız.

Perşembe, Ocak 01, 2015

İnsan Türü Nasıl Yok Edilebilir?



Önbilgi: Bu metin, Celal Şengör’ün insan türünün er veya geç yok olacağı savının değillenmesi için yazıldı.
İnsan türünün nasıl yok olabileceğini bilebilmek için, insan türünün daha önceleriki yok oluşlara yaklaşışı örneklerini incelemek yararlı olabilir.
Hala rivayet düzeyinde olan bir sav şu:
İnsan türü en az 2 kez, 200.000 yıl önce ve 50.000 yıl önce, Ortadoğu Afrika’da (Tanganika Gölü civarında) yerleşikken, doğal koşullarını zorlaması nedeniyle, yok olma veya nüfusunun sıfıra doğru azalması tehlikesini yaşadı. Her ikisi de, insansal eksodusu yarattı. Birincisi başaramadı ama ikincisi başardı. Ondan sonraki sürede, insan türünün doğal koşullarla tümden yok olması tehlikesi henüz kayıtlı değil.
İnsan türünün en büyük ölüm nedeni salgın hastalıklar (açlık veya savaş değil). Yalnızca sıtmanın, bugüne kadar yaşadığı kabul edilen 100 milyarın 25 milyarını mezara gönderdiği tahmin ediliyor. Onun dışındaki hastalıklar ve salgınlar, daha çok yerel olarak etkili olmuş ve o bölgedeki nüfusun üçte biri ile yarısını öldürmüş.
Ara / ek bilgi: Önümüzdeki 100-200 yıl içinde yeni bir global sagın hastalık bekleniyor ve onun için tahmin edilen toplu ölüm oranı % 5. Yani, şu andaki durumuyla maksimum 350 milyon ölü.
İnsan türünün kendi eliyle yok edilebilirliği, 2 atom bombasından (1945) beridir bir gerçek. Bir gerçek daha var: İnsan türü 1957’de uzaya ilk yapay uyduyu göndererek Evren’i kendi evi yaptı ve günümüz tahminleriyle Samanyolu Gökadası’nın kolonileştirilmesi için, 1-2 milyon yıl arasında tahminler içeren bir süre biçiliyor.
Şu anda Yeryüzü’ndeki tüm nükleer silahlar patlasa ve tüm Yeryüzü nükleer kalıntıyla kaplansa bile, eldeki teknolojik koşullarla, eğer istenilirse, nüfusun en az % 1’i kurtarılır ve 70 milyon kişi insanlık uygarlığının tayşınması ve aktarılması için yeter de artar bile.
İnsan türünün asıl yok edici aday adayı iklim değişikliği ama sanıldığının tersine global ısınma değil, yeni bir buzul çağı insan türünün sonunu getirebilir ve bu, çok değil 50-100 senede sonuca varabilir. Bunun nedeni, Dünya’nın yüzeyinin (yani denizlerin) geçmişinde en az 1 kere tümüyle (ekvator bölgesi dahil) donması. Böyle bir süreç, Dünya nüfusunun %o 999’unu gömebilir. Ancak insan türü, 7 milyonla da sürebilir.
Tüm bunlar olmadan önce insan türü Evren’e yerleşmiş olacak. Ön şerh: 2100 itibarıyla maksimum 1.000 insan uzayda tümüyle sürüdürlebilir bir yaşam ortamı yaratmış olabilir.
Gelelim insan türünün terör eliyle yok edilmesine: Şu an maksimum 3-5 milyon kişi bir kerede öldürülebilir, çünkü ancak o kadar insan tek bir nedenle ve göreli dar bir alana birikiyor: Bu, Brezilya’da bir konserin plajda yapılması ile gerçekleşti. Dolayısıyla, 3-10 kilometrekarelik bir alan 3-5 dakikalığına 100 derecenin üzerine çıkarıldığı an, tüm o insanlar ölür ki bu da zor ama imkansız değil.
Bu durumda, böyle bir niyet (yani insan türünü toptan temize havale etmek) için, binlerce odak / olay gerektiği ortaya çıkar.
Yani, insan türü son 5 milenyumda öyle bir aşamaya geldi ki kendi kendini yok etmek ister ama bunu beceremez gibi bir momentteyiz şu an.
Ancak, gelecekte er veya geç insan türü bunu becerecek. Çünkü tarihten biliyoruz ki bir makro kültürel eğilim başladı mı (olumlu veya olumsuz olsun) o vektör, asla ve kata global toplu bilisizlikten yok olmaz. O nedenle, birçok makro kütüphane yok edilmesine karşın, bugün hala 5 milenyumluk klasiklerden haberdarız ve bugün için sanat, bilim, felsefe diye bir şeyler mevcut.
Bası sosyal psikologlar, insan türünün evrimi sırasındada beyninin ve dolayısıyla duygularının kaldırabileceğinden fazlasını yaşaması nedeniyle, kendini yok etmeye, yani intihara meyilli bir varlık olduğunu tanımlarlar. Bizcesi, bunun böyle olup olmaması insan türünün yok olup olmamasını belirlemeyecek, tıpkı Celal Şengör’ün ve daha nicesinin insan türünün kendini yok edeceğini sanmasının durumu değiştirmeyeceği gibi.
Kıssadan hisse: İnsan türü sürmeyi hak etmiyor ama abiyogenesis çalışmalarımız imliyor ki tüm canlılık ve zekalılık evrimsel açıdan oldukça makro bir çıkmaz yolda.

Evet, bunun antitezi var: Başkalaşım, transhümanizm, post-hümanizm, meta-hümanizm. İşte Celal Şengör, bunu öğrenememiş ve kendisinin de itiraf ettiği üzere, hümanist faşizmde takılıp kalmış.

Çarşamba, Kasım 21, 2012

Sınıf Metamorfozu




Sınıf tanımı geleneksel olarak, burjuvazi ve proleterya biçiminde oluşturulmuştur. Bu tanım, aristokrasinin egemen sınıf olmaktan silindiği, 1789 Fransa Devrimi’nden bu yana geçerlidir. Proleterya sınıfı ise, 1750’lerde başlayan 1. Sanayileşme ile tanımlıdır.

Buraya kadar sorun yok ama bundan sonrasında var.

Burjuvazi temel olarak küçük ve büyük diye 2’ye ayrılmıştır ama eskiden küçük burjuvazi ile kastedilen kesim orta burjuvazidir (şimdilerde orta direk). Gerçek küçük burjuvanın proleterleşmesi olasılığı her zaman var olmuştur ve tersi de. Büyük burjuva (komprador), tüm burjuvazinin % 1’i gibidir, belki daha da azıdır.

Proleteryaya lümpen proletarya ile alt bir tanım daha getirilmiştir ama engelliler, 3. Dünyalılar, marjinaller gibi ekonomik determinizmin bakarkör olduğu ama yaşam pratiğinde epey kalabalık olarak var olan kesimler gözardı edilmiştir.

Sınf ayrımının sabit olduğu, kimsenin aşağıdan yukarı veya yukarıdan aşağıya pek devinmediği varsayılmıştır ama gerçek öyle değildir:

Bir: Dolar milyarderleri listesindeki adlar her 10 yılda bir üçte bir oranında değişmektedir.

İki: Sınıf atlama ve düşme, dipdibe olgulardır ve bazan sınıf atlamak isteyenler sınıf düşerler ve bazan da sınıf düşecekler sınıf atlayabilirler.

Gelelim bunların toplam demografide ne kadar yer tuttuğuna:

Danimarka ve (eski) Doğu Almanya 1980, kayıtlı olmak açısından ve dengeli gelir dağılımının görüldüğü yer ve zamanlar olmuştur ve ikisinde de en zengin % 20, en fakir % 20’nin yalnızca 2 katı gelir elde etmiştr. Demek ki kabaca limit budur denebilir.

Bugün neo-liberal düzende, sıkıp yalarsan 25 yılda bir veya birkaç ev alabilecek ekonomik birikim sağlarsın (ondan sonra o paraları harcatacak bir sürü hastalığın olur, ayrı konu). Yani sınıf atlamak, her zamankinden daha kolaylaşmış gibi gösterilmektedir.

Ancak, ABD’de 1968’den beridir proleteryanın reel ücretleri düşmektedir. Bu da nüfusun herhalde % 50’si gibi demektir.

Tarım ürünleri fiyatları on yıllardır düzenli olarak düş(ürül)mektedir ve bu da tarım kesimini açlık sınırına sürüklemektedir. Bu da % 30-40’lık bir global nüfus dilimi demektir. Bu kesimlerin bir bölümü yüzyıllarca uzamaz kısalmaz olarak yaşagelmişti.

Dolar milyonerlerin ve milyarderlerinin sayısı da toplam nüfusa oranı da sürekli artmaktadır (artmak dendiyse, %o 1’den 2’ye artmaktadır). O artış, o nüfus kesimimin toplmamının binlerce katı miktarda kişiyi açlık sınırına sürüklemektedir, çünkü ekonomide azalan girdiler kuralı geçerlidir.

Makinalaşma ve robotlaşma, milyonlarca işçiyi işsiz bırakmaktadır. Bugün Japonya’da otomotiv sektöründeki işgücünün % 10’undan çoğu robottur.

Yani, 1. ve 2. Sanayileşme’yi birlikte yaşıyoruz. Dolayısıyla sorunlarını da birlikte yaşıyoruz.

Bunun tek çözümü azalan nüfus yaratmak. O da yaratıldı ama bu kez yaşlanan nüfus sorunu başladı ve bugün bu 700 milyon kişi için en önemli sorun durumunda.

Bu türü ekonomik ve onun ardılı diğer alandaki sorunlar genelde kriz yaratır ve yaratıyor da zaten. Böylelikle, sınıf tanımları da değişiyor.

Ancak bu sınıf tanımı değişmesi, 1960-2000 arasıki teknokrat-bürokrat kategorilerinin şimdilerde infokrat-kognikrat düzlemine kayması ile açıklanamaz.

Asıl açıklamanın açılımı şöyledir:

Bugünkü (2000-2025 arasındaki) dünya nüfusu; temel 4 kültürel moda (proto-feodal, feodal, sanayi, post-endüstri) kabaca eşit olarak yayılmıştır ve bu büyük bir sınısal fay hattı yaratmaktadır ama genel (kültürel, ekonomik, vb) ayrımların ötesine de kayıp, insan-post-hüman ayrımına da kaymaktadır.

Böylelikle tüm insanlar birarada yaşayamaz ama herhangi bir makro kategorileşmede de, ayrı ayrı da bağımsız olarak süremez duruma gelmiştir. Bunu yaratan da, son 30 küsur yıllık neo-liberalizmin neo-globalizmidir.

Bu durumda dünya sistemi çökmekte ve çözülmektedir. Eski Orta Çağ’da Avrupa’da merkezi kralların yerini, mikro-manastır beylikleri almıştı. Zaten tarihte de 50 devlet ile 250 devlet arasında bir salınım hep gözlenegelmiştir.

Şu sıralarki global sınıf çatlakları çok devlete, beyliklere, yeni Fetret Devri’lere, krizlere, Orta Çağ’lara doğrudur ve bu daha önce olduğu üzere, bir kültürel mayalanma yaratıp, yeni sentezlere doğru bizi götürecektir.

Ancak yepyeni bir sorunumuz var: İnsan türü 1945’ten beridir tümüyle yok olabilir durumda ve şimdilerdeki sınıf savaşları bizi doğrudan insanlığın sonuna dek sürüklemektedir. ABD kompradoryasının  ve Rus neo-oligarklarının göremediği budur: Dünya yok olursa, onlar da yok olur.

Bu durumda beklenen, 30 Yıl ve 100 Yıl savaşları gibi durumlardır. Çoğul mikro savaşlar da dünya sistemini çözmeyi sürdürecek ve ekonomi bugünkünün belki % 10’una, belki % 1’ine düşecektir.

Tabii, o zaman da ne proleterya kalacaktır geriye, ne de burjuvazi. Yeni sınıfların oturması ise yüzyıllar alabilecek. Unutmayalım ki köylü-proleteryadan işçi-proleteryaya geçiş 11.000 küsur yıl sürdü.

Perşembe, Mart 15, 2012

Zamanın Sonu: İnsan Türü Biterse Ne olur?

Şu ya da bu nedenle, bir anda şimdi ve burada insan türünün bitiverdiğini düşünelim.

Ne olur?

Hiçbirşey olmaz.

Negatif entropi olarak canlılığın ve negatif entropi olarak zekanın izleri kalır.

Kuyruksuz büyük maymunlar, yeniden insan türü gibi bir şeye evrilmezler.

İnsan türünün son 1,5 milyon ila 50 bin yıllık süresi aralığında, insansal ve insan-öncesel onlarca tür dünyaya yayıldı ve yok oldu. En son 50.000 yıl önceki Afrika’dan eksodus, bugünkü insansal herşeyi yarattı.

Bunun bir de kontrol parametresi var:

İnsan türü 30.000 yıl önce Amerikalar’a ilk kez göç etti. M.S. 1500’de Mayalar, piktogram alfabeyi bulmuşlardı. Bu Orta Doğu’da M.Ö. 4000-5000 civarında becerilmişti. Yani sıfırdan başlamakla aradaki 20.000 yıllık faz farkı ve Amerikalar’ın Avrasya gibi yatay değil, dikey coğrafyası, 6.500 yıllık bir gecikme yarattı.

Son bulunan Güneş Sistemi dışı gezegenler gösterdi ki bugünkü Dünya koşulları başka gezegenlerde de mevcut olabilir. Ancak aynı zamanda Dünya gezegeni, geçmişte çok soğuk, çok sıcak, metan atmosferi, karbon dioksit atmosferi gibi, bugünün insanının yaşaması mümkün olmayan aşamalardan da geçti.

Diğer bir deyişle, Dünya-dışı canlılar eğer varsa, çok hücrelilik aşamasına gelebilirler ama karada yaşayan omurgalı hayvanlar aşamasına hiç gelmeyebilirler, çünkü bu Dünya için bile milyonda birden düşük olasılıkla gerçekleşti.

Peki sorumuzu genişletelim:

Bu Evren’de insan türü veya benzerleri yok oldu veya yok, ne olur?

Başka Evren’ler var. Bu bir.

Negatif entropinin limit sonsuz görüngüsü var. Bu iki.

Antropomorfizm gerekmiyor. Bu üç.

Liste uzar gider.

İnsan türünün şu an yok olmasının tarih ve evrim için hayırlı bir şey olacağını önesürmüyoruz. Bize göre hayırlı olan, insanın Evren’e yayılması, evrilmesi ve canlı-öte ve/ya zeka-öte olabilmesidir.

Yoksa, bu evrende ebedi barış içinde 10 üzeri 67 yıl (kara delikler yok olana kadar) yaşayacak bir insan türü, kendisinin bile bir işine yaramaz.

Dolayısıyla risk alıyoruz:

Yok olma tehlikesine karşın, yeni evrim ve evrim-öte şıkkı...

Perşembe, Şubat 16, 2012

Sawyer ve ‘Homo / Neanderthal’ Üçlemesi




Bu homo, homoseksüeldeki homo değil, ‘homo sapiens’ ve ‘homo neanderthal’deki homo. ‘İnsan’ ve ‘insansı’ anlamlarına aynı anda bile gelebilir.

Sawyer, 21. Yüzyıl’da bile bilimkurgu için, hala düşünülmemiş düşünceler bulunabileceğini, ‘Flashforward’ ile kanıtlamıştı.

Ancak, hem o kitapta, hem de bu kitaplarda asıl durum şu:

İçerik iyi ve ama biçim kötü. Genelde tersi olur.

Bilimkurgu romanda bir düzey düşüşü olduğunu, ilk kez ‘Mars Üçlemesi’nin ilk 2 kitabını okuduğumda düşünmüştüm. Clarke’ın ‘Rama 1’inden sonrakiler de öyle düşündürmüştü ama Clarke tuhaf bir konumdaydı, uygar dünyadan yalıtık onyıllarca bir ada yaşıyordu ve orada olma nedeni, bilimkurgu inzivası değil, majestelerine hizmet de olabilirdi, andropozun ve yaşlılık erkek eşcinselliğinin ve/ya iktidarsızlığının tezahürleri her erkekte farklı olabilirdi.

Bilimkurgu romandaki bu düzey düşüşünün ana nedenini Soğuk Savaş’ın yarattığı, insanın yok olması riskinin azalmadığı halde, azalmış gibi algılanmasının yazarlara yansıması olarak gördüm hep. 10-15 yıldır öyle düşündüm, hala öyle düşünüyorum. Şimdiye kadarki tüm artı-değer düşünceler, insanlar zor durumdayken üretildi, ‘yağmur suyu ve ağaçta muz beleşi’ tropik koşullarında değil. Ayrıca, çöl ve dağ da insanın evrimini durduran uç öğeler olarak sınır koşullar oldu.

Sawyer’in ‘Homo Üçlemesi’ de iyi bir düşünceye dayalı: Sapiens’lerle Neanderthaller, paralel evrenlerden birbirine geçip yeniden karşılaşırlar.

Sonra gidişat zıbıtır: Konuya din girer, 2 tür arasında aşk girer, 2. ciltte pornografik parça bile girer işin içine.

‘Algernona Çiçekler’, basit ve günümüz koşullarında bile geçerli bir bilimkurgu konusunun olduğunu daha 1960’larda kanıtlamıştı. (Orada bir gerizekalı, tıpsal manipülasyonla dahi yapılır ama dehası kalıcı olmaz , adam yeniden gerizekalı olur.)

Dolayısıyla sorun, konu basitliğinde değil: İnsan, gerçekten yaratıcılığını yitirdi, bilimde yüzyıldır böyle. Bilimkurguda da böyle.

Sawyer’ın insan, din, insansı, vd hakkındaki düşüncesel döktürmeleri, yani romanın felsefe tarafı, yerlerde sürünüyor.

Üstüne tuz biber ekercesine romanlar, yalnızca Yanki okur için tasarlanmış. Popüler kültürü izlememe ve İngilizce bilmeme karşın, bazı söz oyunlarının saçmalığı beni dehşete düşürdü. O kadarını bizim köşe yazarları bile yapmıyor.

Ne olabilirdi?

2 tür arasında savaş olabilirdi. Geçmişte olan bu.

Neanderthaller’in Sapiensler’den daha barışçı olması imkansız. Bilimin koşut ilerlemesi imkansız. 1 Neanderthal’in yaşam boyu kalıcı homoseksüel ilişkili aile kurması imkansız, bunu insanlar bile yapmıyor, primatlar hiç yapmıyor.

En acı olan durum şu: Neanderthaller aşırı homojen bir toplum: Yani, apaçık bir normal faşizmi var. Bunu değil Sawyer, Hitler bile düşünemezdi.

Sonuç?:

Okur olarak pozisyonumu değiştiriyorum.

Bir bakarsınız, kendim okunabilir bilimkurgu öyküler yazmışım.

Pazar, Şubat 12, 2012

1871-1968-2055

1871 Paris Komünü idi.

1968 dünya gençlik olayları idi.

Bu durumda, önümüzdeki müstakbel ilk dünya devrimi için tarih böyle tahmin edilebilir: 2055.

Nirengiyi şöyle de alabiliriz:

1848-1968-2088.

Bu durumda 1848, Avrupa devrimleri dizisi olur.

Devrime meraklı biri değilim. Devrimin ilk yiyeceği çocuklarından biri olacağım için bu böyledir ama bir gelecekbilimci olarak, beni içermeyen bir değil, onlarca gelecek tahmin etmeye / görmeye başladım, epeyi süredir. Aldırdığım da yok.

Sonuçta, nasıl dünya krizi gelecekse, yeni bir dünya devrimi, devrimcikleri, devrim dizisi gelecektir. İster 2055’te, ister 2068’de, ister 2088’de.

Ancak, AB-ABD nezdinde somutlaşan, kapitalizmin iç bunalımları dışında, bizi tarih-öteye taşıyabilecek başka krizler de kapıda: Açlık, salgın, enerji. Su / kuraklık krizi de olacak ama o göreli olarak daha az insanı öldürebileceği içn, daha mikro veya orta-makro ölçekte kalıyor. Önceki 3’ü ise, makro-makro ölçekte. Yani, global nüfusun çok çok azı onlardan muaf kalabilecek, yalıtık bölgeler gibi.

İşte bu makro krizler, geleneksel çizgideki kriz ve devrim eğilimleri  ile nasıl girişim saçakları oluşturacak kestirilebilir değil. Muhtemelen de hiç olmayacak. Ancak onlar yaşandıktan sonra, kaotik ‘atraktör’ü hesaplayabileceğiz. Diğer bir deyişle bu tarz ve ölçekte bir krizi / krizleri tarih henüz görmedi.

Ancak, şunu biliyoruz:

Tahminen 200.000 yıl kadar önce, atalarımız benzeri bir krizle yüzleşti ve global popülasyonları çok düştü. Ancak, yine tahminen 50.000 yıl kadar önce, 10.000 küsur yıl önce başlayan Neolitik Devrim’e giden yol açıldı. Paleo-tarihçiler, aradaki 40.000 yıllık süreci kabaca izleyebilecekleri  verilere ulaşmış durumda.

5.000 tarih-dünya sistemi içinde, en uzun bölgesel krizler 1.000, global krizler 500 yıl sürebildi.

Ancak, sürece tersinden de bakalım:

Eğer, bu gözeneklilik / süreksizlik olmasaydı, meta-hümanizme 1945-1957 yol çatallanmasında yer açılmazdı.

Şu anda da, skolastik / klasik tarihçi tipi olan Fukuyama, transhümanizmi dünyanın en tehlikeli fikri sayıyor. Dikkatinizi çekerim: İslam’dan bile tehlikeli, hem de 11 Eylül’den sonra.

O nedenle, gelen krizler çığı, bize bilgi ve deneyim olarak geri dönecek. Tabii boynumuzu kırmamışsak.

Gerisi bilinen hikaye: Kan, ter ve gözyaşı...

Cumartesi, Ocak 21, 2012

TC, BOP ve Ortadoğu

Son haftalarda olanlar, BOP içinde olagelmesi planlanan durumlardı.

Ancak bir gelecekbilimci olarak her zaman şunu vurguluyoruz:

Gerçekten uzman olmayan kişilerin, belli ülkeler hakkında, ansiklopediye baksa yapmayacağı hataları yaparak hazırladığı gelecekbilim planlarını, cidid ciddi uygulamaya çabalamak; dünya devi kalmak isteyen bir ülkeye hiç mi hiç uymuyor.

ABD ne istiyor?

Önümüzdeki 50 yıl içinde zaten bitecek olan petrol kaynaklarını son demlerinde hegemonyasında tutmak.

ABD neyi bilmiyor?

Sudan ikiye bölündü. Şimdi bu, ABD’nin mi işine yaradı, Çin’in mi?

Mısır’da olanlar ve olacaklar, gerçekten ABD’nin işine mi yarıyor?

İsrail gözden çıkarıldığı fikrine kapılırsa, ABD’den değil, Fransa’dan aldığı nükleer silahları kullanmaz mı? O silahlar kullanılırsa, ortalıkta herhangi bir petrol-Ortadoğu bölgesi falan kalır mı?

Krallıkla yönetilen ve global petrolün en az % 40’ına sahip ülkelerin başındakiler, son olanlardan dolayı ABD’ye düşman mı, dost mu oldu?

Demokrasi denilen şey, sol partinin olmadığı iki partili başkanlık sistemi gibi, abuk sabuk bir ucubeliğe mi indirgenebiliyor?

ABD’nin bilmediği bu: Tarihten ders almak.

Türkiye’ye gelince:

Bu hengameden yeni Osmanlı bir düzenini nasıl çıkartabileceğini sanıyor?

AKP, taşıma suyla atlattığı 2008 krizini, 2023’e kadar nasıl erteleyebilecek? (Hesapça Erdoğan, 2022’ye kadar başkan olmak hevesinde ya.) Bu hengameden liderlik payını kendine nasıl alacak? Mısır’daki olayların onda biri Türkiye’de olunca, devletin kolluk kuvvetlerine nasıl davrandırıldığı ortada.

O nedenle ABD ve onun planına uyan AB, feci hesap hesap hatası yapmış duruma düşmüş oldu. Bu değişim rüzgarları, demokrasi değil, şeriat getirir. Daha çok şeriat, nereye varacağı belli olmayan ters reaksiyonlar zinciri demektir. Epey kan döküleceğine göre, gelecek olan istikrarsızlık, tüketim ekonomisinin en son isteyeceği şeydir. Can derdindeki insanlara mal satamazsınız.

O nedenle çıkarsamamız şu:

ABD, ‘tavşana kaç, tazıya tut’ durumuna düşecek. Yeni adamlar gelecek. Eski adamlar dönecek. (Hani, bizim cumbabamız Demirel’in ‘dön baba dönelim’ durumu.) Hiçbiryere varılamayacak.

Kıssadan hisse:

Bu bizim ne işimize yaradı?

O kadar kargaşanın ortasında ülkemiz, güllük gülistanlık görünecek. Yatırımcılar bir süre daha Türkiye’de kalacak.

Anck, kesin görünen şu: Global ekonomik düzen kırıldı ve tektonik plakalarının hangi yön gideceğini, o tektonik plakalardakiler bile bilmiyor.

1 milyarlık bir bölgeye kaos geldi, belki 50 yıllığına. Gelecekbilim açısından söylemiştik: Küpler devriliyor, gelecekbilimci gümbürtüyü seyrediyor.

(3-4 Şubat 2011)

Cuma, Ocak 20, 2012

Erken Devrim 2011

Bazı devrimler erken olur.

Bazı devrimler geç olur.

Bazı devrimler hem geç, hem erken olur.

Rusya 1917 ve Çin 1949 Devrimi, Marx’ın tanımlarına göre, erken (zamansız) ve yersiz / yeri uygun değil idi. Marx’a göre, ya Almanya’da, ya da ABD’de devrim olacaktı. Kesin zaman vermemişti.

Atatürk 1923’te Cuhuriyet’i kurduğunda bu, epeyi TBMM mensubu tarafından bile erken kabul edildi. Görünen o ki Türkiye için cumhuriyet, 2011’de bile hala erken gelmiş bir yönetim biçimi. Demokrasiye gelene kadar 1 yüzyıl daha geçer herhalde.

Devrimlerin zamanlaması kesinkes belirtilemez. Çünkü devrim kestirimi, bir gelecekbilim hesabıdır ve hiçbir gelecekbilim hesabı, büyük zaman ve mekan aralıklarının büyük sayılar kuramına limit alması dışında, birebir işlemez.

Şerh: Bugün her 2 makro karşısav kümesinden ideologların da kabul ettiği Dünya Sistemi, % 50-60 arasında belirgin bir modeldir. % 100 belirgin olması, bir 5.000 yıl daha alır ve ana panorama bu süre içinde pekala epeyi değişebilir, çünkü ve bu ikinci 5.000 yıl için  tarihe tarihdışı ve insandışı etkenler dahil edildi, yine ironik olarak hümanist insanlar tarafından...

21. Yüzyıl’da en az 1 global devrim olacağı, % 50’den yüksek olasılık taşıyor. Çünkü zaten 4 makro global kriz kapıda ve krizler devrimleri tetikler: 2 dünya devrimi, ardarda 2 dünya savaşı ertesinde olmuştu.

Şu anda olagiden savaşım, bitmekte olan petrolün yeniden dağılımı savaşı.

Birinci Dünya / G-8 ülkeleri, zaten hızla fosil-dışı yakıt kaynaklarına yöneldi. Fransa’nın elektrik tüketimi, bugün neredeyse % 50 oranda nükleer reaktörlerden sağlanıyor, bunu pekala % 100 yapabilirler. Keza, Almanya ve İngiltere de öyle.

Dolayısıyla bu petrol savaşı, ABD’nin tek hegemon olma saplantısının ürünü olmaya dönüşmekte.

BOP da bu saplantının ürünü bir projeydi ama tüm bu modellemelerin bağlangıcı olan Askeri Strateji 2000, bugünün koşullarından tümüyle farklı olan 1980 global panoramasına göre tasarlandı.

Örneğin, askersiz savaş projesi savaşı kazanamadı. Çünkü insanlar, kendi ülkelerinde toprağın içinde de savaşabiliyor ve artık silahsız savaş icat edildi.

Gelelim İslam dünyası devrimciklerine:

Erken oldukları kesin. Taşıma suyla oldukları kesin. Kültürel geri beslemesi olmadığı kesin. ABD’nin yangına benzin döktüğü kesin.

Başarılırsa daha büyük kayıplar olma olasılığı, başarılamayınca olacak kayıplardan daha küçük kalabilir.

Tam, ‘1 deli kuyuya taş atmış, 40 akıllı çıkaramamış’ durumu oldu: O deli de, malumunuz ABD.

ABD, başarısız devrimi tabii ki isteyecek. ABD nasıl ki İç Savaş’ında Güney’e serbest bıraktırdığı eski köleleri pamuk tarlalarında ve fabrikalarda daha düşük maliyetle çalıştırabildiyse, şimdi de demokrasimsi rejimlerdeki İslam / Arap ülkelerinin petrol maliyeti, bu devrimler ertesinde daha da  düşebilir.

Şu ekonomik hesap akılda olsun:

Dünya’nın tüm petrol devi ülkelerin ekonomik büyüklüğü toplamı 1 Almanya etmiyor henüz. Çünkü çokülkeli şirketler (ÇÜŞ), çok  petrole sahip ülkelerden daha çok kazanıyor. Örneğin, İran’ın tek bir rafinerisi bile yok.

Erken ve başarısız bir devrimin iyi yanı, devrimciler nasıl olsa öleceği için, kazanılabilir bir savaşta pek yeğlenmeyen manevraların ölümüne yeğlenebilmesidir: Gelmekte olan Libya iç savaşı, böylesi  bir tarihsel atelye oluşturabilecek.

Bir gelecekbilimci olarak kendi hesabıma, ne kendi hesaplarımın, ne de hegemonların hesaplarının, yakın gelecekte tam olarak tutmayacağı kanısındayım. Çünkü yumurtayla çekiç kırılmaya kalkıldı ve yumurta kırılmayıp, o aldığı kinetik enerjiyi tarihe gerisin geri şırıngaladı. Yani olaylar, tam bir patolojik deneye dönüşüyor.

Eğer, Polyanna’cılık oynarsak, gelmiş olan Orta Çağ’ı kesinleştirme pahasına, düşman destekli devrimle ‘demokrasi gerdeğine girilip girilemeyeceği’nin deneyini yaptığımızı ve bu deneyden epeyi şey öğreneceğimizi düşünebilirz.

Sonuç: 2029 devrimi öne alındı. Böylelikle başarısızlığı da öne alındı. Fire çok olacak. Kaos daha da artacak. Sıçramalar olasılığı kuramda artıyor, pratikte azalıyor.

En iyi haber sonda: Bu hengame, ergeç ABD’nin başına devrilecek. ABD şunu unuttu: İkiz Kuleler, henüz Suudi Arabistan ABD düşmanı olmadan önce, El Kaide dost iken, Çakal Carlos danışmanlığında yıkıldı. Usame bin Ladin ise tarihsel bir kahraman yapıldı. Kaos yolunu yürüyecek en az 1 milyar kişi daha arkada bekliyor (bunlar kaybedecek zinciri bile olmayan 2,5-3 milyarın 1 milyarı).

Artı: Artık ABD ve AB, dost / müttefik değil.

Yani: Gelecek biziz, ölüm biziz, devrim biziz. Sizi de bekleriz.

Cuma, Ocak 13, 2012

2008'liler ve 2018'liler

Önce 1968’liler vardı, tarihi ıskaladılar. Sonra 1978’liler vardı, onlar da ıskaladılar. Şimdilerde her ikisi de, nostaljiperver ve terakkisevmez takılıyorlar.

Şimdi 2008’liler var. Yakında 2018’liler de var olacak.

Ben bir 1978’liyim. 1980 öncesinde üniversiteydim. Silah zoruyla bile beni hiçbir miting veya cenazeye götüremediler. O zaman da bireyciydim, şimdi de bireyciyim ama liberal değilim.

40’ımdan beridir, yani 2000’den beridir devrimciyim.

Devrimin kan, ter ve gözyaşı demek olduğunu bal gibi biliyorum, çünkü yaşamı barış koşullarında savaş koşullarınkinden kimi daha zor geçen biriyim. Yine de devrimciyim, çünkü burjuvazi ancak devrimden anlıyor. Bakınız tarih.

Bugünlerde medyayı izliyorsanız, Türkiye’de öğrenci olayları arttı. Bununla birlikte, takma dişlerini takırdatan, nasihatçıbaşı yurttan sesler ihtiyarlar korosu da inildemeye başladı.

1968’lilerin ve 1978’lilerin, 2008’lilere ve 2018’lilere söyleyecek hiçbir sözleri yok, susmaları gerek. Haa, onlar bir talepte bulunur, bilgi servisi zorunlu görevimizdir ayrı konu. Ancak onlar kendi hatalarını kendileri yapacaklar, yollarını tıkamanın gereği yok.

Bakınız İngiltere’de olanlara:

“İngiliz parlamentosunun üniversite harçlarını üç kat artırma kararının ardından Londra sokaklarında binlerce öğrenci protesto düzenledi.

...

Olaylar parlamento ve çevresinden alışveriş sokakları olarak bilinen Regent ve Oxford Street'e de yayıldı. Buradaki mağazaların bazılarının vitrinleri kırıldı. Bu sırada aracıyla bir davete gitmek üzere Regent Street'ten geçen Prens Charles ve eşi Cornwall Düşesi Camilla da saldırıya uğradı. Araçlarına boya atılıp, camı kırılırken, Prens Charles ve eşinin olaydan zarar görmediği açıklandı.”


Dikkatinizi çekerim, bu adam şu an kral da olabilirdi ve krallığın kaldırılmasının teklif edilmesinin bile yasak olduğu bir ülkedir İngiltere.

Neden böyle?

Çünkü bıçak kemiğe dayandı: Burjuvazi, kar marjları düşünce, ilk iş olarak emekçilerin, emeklilerin, öğrencilerin haklarını kısıtlama yolunu seçti. Ancak şunu unuttu: Orada 250 yıllık bir devrim ve isyan tarihi yazılı durumda tarihte. Gençliğin elleri armut toplamıyor, yumurta topluyor. O yumurtaların da adresi belli: Lacivert burcu burnu büyükler.

Hep söyledik, yine söylüyoruz:

Gelecek biziz, devrim biziz, sizi de bekleriz ama er olarak, general olarak değil.

Pazartesi, Aralık 12, 2011

2. Cumhuriyet Tartışmaları 2

Bu konuda herkes eksik ve yanlış bilgilerle iş yürütüyor. Bunca yılın gazetecisi Altan Öymen bile, 2. Cumhuriyet’in ilk kez 28 Mayıs 1960 tarihli gazetelerde ve o yıla ait bir kitapta zikredildiğinden habersiz.

1. Cumhuriyet’in ne olduğu belli: Atatürk cumhuriyeti. Dolayısıyla o cumhuriyet, 10 Kasım 1938’de zaten bitmişti.

Gelelim günümüzdekilere:


2. Cumhuriyet’i futbol takımı addedip, ilk 11 kurulmuştu. Bunu da Özdemir İnce’nin mi, Cengiz Çandar’ın mı, Ertuğrul Özkök’ün mü yaptığı belirsiz kaldı. Karşı takım olarak da ulusalcılar vardı.

Ulusalcılardan sayılan Bekir Coşkun şöyle demiş:

“Ben stadın dışında bir yerlerdeyim.”

Genel olarak geçerli sayılır, çünkü herhangi bir tarafı o kadar belirgin tutmuyor.

Asıl bundan sonra eklediği önemli:

“Bu arkadaşların ortak özelliği; çok taraf değiştirdikleri, çok döndükleri için toplumdaki itibarlarını yitirmeleri.”

İşte bu çok doğru. 2. Cumhuriyet’çiler La Fontaine fablındaki tabuta çivilenen yarasa konumundalar.

Doğu Perinçek şöyle demiş:

“Sosyalistim ama kemalistim.”

Zaten ‘ulusal sol’ bu demek.

Eser Karakaş şöyle demiş:

“Proje1. Cumhuriyet’i öldürmek değil.”

Bakar mısınız yüzsüzlüğe?

Koskoca başbakan memleketi satacağım diye tutturup gerçekten satmış. Reel ve finansal sektörün % 50’si yabancıların mülkiyetine geçmiş, adam hala kalkmış ne diyor? Ölüyü yıkadılar, gömdüler çoktan.

Etyen Mahçupyan şöyle demiş:

“Demokratikleşmeye tek hevesli tek parti AKP.”

Artık, bu yalanı geçti, yalan rüzgarı oldu.

Bu polis yasasıyla mı, bu kronik kriminaliteyle mi, bu yolsuzlukla mı, bu sürgünlü yeni anayasa taslağıyla mı?

Mehmet Ali Birand şöyle demiş:

“Ben sadece cumhuriyetçiyim.”

Bu bize ‘ben sadece sempatizanım’ fıkrasını anımsatıyor.

Mehmet Altan şöyle demiş:

“Evet, ben 2. Cumhuriyet’çiyim.”

Bravo. Doğru söze ne denir? Sonunda içlerinden dürüst biri çıktı.

Ancak, sonra ekledikleri yanlış:

“İkinci Cumhuriyetçiyim, çünkü tek parti rejiminin ve zihniyetinin geride kalmasını, cumhuriyeti evrensel bir demokrasinin taçlandırmasını istiyorum...”

Kardeşim, AKP tek parti rejimidir. Bunu 2002-2007 arasında gördük. DP de tek parti rejimiydi. Onu da gördük. Evrensel demokrasi olmaz, senin halkının çıkarları ile başka halkların çıkarı çatışır. Ondan önce, liberal demokrasi olmaz, AKP demokrat değil, liberaldir. Devamında Müslümandır ve muhafazakardır, Müslüman demokrat ve muhafazakar demokrat olmaz. Demokrasi gelenekçi değil, yenilikçi bir yönetim biçimidir.

Oktay Ekşi şöyle demiş.

“Ben Atatürk’çüyüm.”

Yapma ya. Atatürk globalist-liberal miydi? Değilse, senin o büyük sermayede ne işin var?

Takımı kuranlardan sayılan Özdemir İnce şöyle demiş:

“Bugün bir Ali Cengiz oyunu var; AKP mi Batı’ya kazık atacak, yoksa Batı mı? Göreceğiz.”

Haa, sadede geliyoruz işte. Bugüne kadar bunu yapabilen, ondan önce de tasarlayan bir TC hükümeti var mı acaba? Gerçek durum şudur: Batı (hem ABD, hem AB) TC’ye kazık atmakla meşgül, AKP aradan yağlı kemik aşırmakla meşgul.

Ulusalcı sayılan Şahin Alpay şöyle demiş:

“İkinci Cumhuriyet’ciler ayrı görüşlerde.”

Bak, bu tümüyle doğru, çünkü çıkarları farklı. Şimdilik, zamanı gelince diğerine kazık atarım doğulu uyanıklığıyla söylem kardeşliği yapıyorlar.

Tuncay Özkan:

“Cumhuriyetin numarası olmaz.”

Olur olur, bal gibi oluur. Fransa 6.’nın peşinde.

Yalçın Bayer:

“Bunların rejimle sorunları var.”

Tabii var. Benim de var. 75 milyonluk bir ülkede yönetimi, beğense beğense 10 milyon kişi beğenir. Faşistler, komünistler, etnikçiler, engizitörler rejimi değiştirme hayali kurarlar. Ben de ateist demokrat bir ülke hayali kuruyorum. Ne var yani?

Yasemin Çongar:

“Kemalizm toplumu kucaklamıyor.”

Ne güzel. Ağza sakız bir deyim. Abilerinden öğrenmiş ezberlemiş.

Kemalizm veya bir rejim baba mı ki toplumu kucaklasın? Devlet devlettir, sevmez döver: İster reel sosyalist olsun, isten liberal parlementer demokrat olsun.

Görüyorsunuz: Bunlar medyatörler, kitlesel manipülatörler, Türkiye’nin akil adamları. Sürüyü güdecekler ama mezbahanın yönünü bile bilmiyorlar ki celebe para kazandırsınlar. Sonuç ne oluyor? Kendi sesine bayılıp, sesini iyice yükselten, hamamdaki deliler korosu.