tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Eylül 23, 2013

Gelecekbilim Dersleri 1



Bir:

Gelecek hep gelir ve uzun sürer: 5 milenyumluk tarihten daha uzun...

Gelecek hep gelir ama şimdilik: 200 bin yıl önce Afrika’da ve 1945’teki atom bombalarıyla birer kez olmak üzere, insan türü şimdiye dek en az 2 kez tümüyle yok olma tehlikesiyle karşılaştı. 2010’dan beridir Dünya olanaklarının geriye dönüşsüz olarak tüketilmesi nedeniyle de bir risk var ama şimdilik ölümcül değil o. 21. Yüzyıl makro krizleri (su, gıda, enerji, nüfus önce çokluk, sonra sabitlik olarak), insan türü için yok oluş tehlikesi arzetmiyor.

Bunların böyleliğini, geleceğin bittiği sanılan 2. Dünya Savaşı sırasında, gelecekbilim bilimsel açıdan icat eden Flechtheim da,  sanatsal açıdan icat eden Asimov (ki düşünceyi büyük olasılıkla Flechtheim’dan aparttı) da, göremedi.

Geleceğin bitmişliğine (yani 2 atom bombasına karşı), 1957 Sputnik uzay yolu ile bir eksodus açtı. Ondan sonra robotçuluk, ölümsüzlük ve yapay zeka geldi.

*

İki:

Tüm gelecekler geçmiş olur: Yani yarın, bugün dün olur.

Geçmiş algıları, psişik ve kültürel olarak çok çok farklı olabilir ve bunlar tam listelenmemiştir. Gelecek algıları da öyledir.

Gelecek değiştirilebilir.

Geçmiş de değiştirilebilir: Bugüne dek tarih, antropolojik, etnolojik, folklorik ve sosyoloji kültürel modlarda hep yeniden yazıldı, aynı dönemin tarihi yani.

Geçmişbilim olarak tarih ve gelecekbilim olarak fütüroloji sentezi, zamanbilim etmez. Zaten henüz bir zamanbilimimiz yok. Olacaksa da, bu aksis üzerinden inşa edilmeyecek.

Tarih ve fütüroloji, ironik olarak şimdiyi kapsamaz. Oysa, insanların tamamı yalnızca şimdide yaşar.

*

Üç:

Gelecekler, geçmişlerin potansiyellerinden aktuellere dönüşümlerle yaşanır ve gerçekleştirilir. Bazan potansiyelsiz aktuel ve aktuelsiz potansiyel, yani nedensiz sonuç ve sonuçsuz neden de mevcut olabilir.

Bir potansiyelden birden çok aktuel gerçekleşebilir ki bu bir genin birden çok protein sentezleyebilmesine benzer.

Birden çok potansiyelden bir aktuel gerçekleşebilir ki bu çok genin birarada bir proteini sentezlemesine benzer.

*

Dört:

Geleceğin belli bir yönelimi yoktur. Zaten tarih, Dünya Sistemi modeliyle bize determinist bir model de sunmaz.

Birden çok gelecek vardır ve bunlar birbirini öldürebilir, öldürmeyebilir de...

Dünya gezegeni üstündeki gelecek, insan türünün kendini er veya geç bitirmesiyle bir yolda noktalanacak. O sırada büyük olasılık insan sonrası tür evrilmiş olacak ama en azından Dünya üzerindeki post-insanı insanın yok etmesi pekala mümkündür.

Dünya gezegeni dışındaki insan sonrası ve insansal gelecek boştur. Zeka-öteye, canlı-öteye ve özdek-öteye evrim şimdiden öngörülebilyor.

İnsan sonrası türlerden birinin evrim sonulu, 10 üzeri 67 yıl içinde, bugünkü Evren’in yok oluşunu tersine döndürmek ve/ya onu metamorfozlamak olabilecek. Gelecekbilim şimdi ve burada bu menzil tanımını kapsıyor.

*

Nokta.

Es.

Şimdilik bu kadar doz yeter.


Salı, Temmuz 30, 2013

Dünya Sistemi Determinizmleri: İktisadi, Siyasi, Askeri Kategori Dominantlıkları

Bunlar dünya sistemicilerin makro-makro sistem kriterleridir.

Dikkat edilirse, hepsi maddi uygarlık için tanımlıdır.

Oysa manevi uygarlık(lar) da var.

Görünür ve konsensus söylemde manevi olan dini uygarlık.

Asıl manevi olan ise kültürel uygarlık.

Asıl kültürel olan ise; sanat, bilim, düşün olmakta.

Dünya sistemicileri bunları gözardı etmeseler bile, yaklaşımları temel nedeniyle küçümserler gibi olmuş.

İlk koyut:

Maddi olanlar da dahil, manevi olanlar da dahil, bunların hepsi, antropolog olan ama gerçek anlamda ilk kültürolog olan Murdock’un Dewey tarzı sistematiğinde şematikleştirilmiş olarak mevcut.

(Ancak, onda da mevcut olmayan bir şey var: Tüm bunların altkümeleri de mevcut. Artı, arakesitleri de mevcut. Yani; ‘000-999’ kodları devamında, bir ‘000-999’ kodlama daha var ve bu, görüntüsü ‘125-367’ gibi olan, tam sayılı ve artı küsuratlı notasyonlan belirtilebilir durumda.)

Örneğin, tarihin ilk kuramsal savaş kitabı olan Sun Tzu’nun ‘Savaş Sanatı’sında askeri konular, yani militarizm, aynı zamanda manevi konular durumundadır da, hatta savaş Uzak Doğu Asya kültüründe hem bir metafizik konu, hem de bir ibadet-din durumunda. Örneğin, böylesi bir manevi, metafizik, dini ana akım olan Taoizm olmadan, ‘Savaş Sanatı’nı anlamak imkansızdır. (Murdock notsayonunda da bu görüngü, pekala alt-savaş alanı olabilecek ‘456’ ve devamında bir arakesit notasyonu olabilecek ‘678’ ile ‘456-678 olarak kodlanabilir.)

Artı, Batı / Avrupa kültüründe dominant anlayış var, yani bunlardan illa ki biri, birincil önem taşımalı gibi sanılıyor ve sunuluyor ama öyle bir zorunluluk yok aslında.

İktisadi, siyasi, askeri hegemonyaların hiçbir tek başına uzun süreli kalıcı olamamış. Artı tüm ikililerde de, hem birinin diğerine, hem diğerinin birine dominant olduğu yer ve zamanlar görülmüş ve ne yazık ki (dünya sistemcilerinki dahil) hiçbir kuram, bunlar arasında neden-sonuç ilintisi ağları (özellikle tersine artı çift yönlü neden-sonuç doğrusal ilintileri) kurmaya çabalamamış henüz.

Bir örnek verelim: Hem ABD’li iktidarcı, hem de diğer ABD karşıtı kuramcılar tarafından, ABD’nin bir siyasi mi, bir iktisadi mi, bir askeri mi birncil güç olduğu konusu karara bağlanmış değil henüz ve ABD sonun baylangıcını geçti bile çoktan. Kissinger, McNamara, Brzezinski gibi iktidar devleri için, gereken şey yalnızca ABD’nin o ya bu biçimde, o ya da bu yoldan birinci olması, o kadar. O yüzden McNamara özel şirket yönetirken, savunma bakanı olabilmiş. Eh, onun döneminde ABD’nin Vietnam’a yenildiği ve bir belgeselde izlendiği üzere, Vietnamlılar’ın tek bir sağ Vietnamlı kalmayıncaya kadarki savaş anlayışını, yenildikten 40 yıl sonra bile hala anlayamamışlığı da, iktidar devlerinin bilgi iktidarsızlığının bir kanıtıdır bizce.

Söyleme gelince:

Bu söylemsel muğlaklık sayesinde, örneğin ABD savaşta yenince askeri, savaşta yenilince iktisadi üstünlüğü olduğu önesürülmüş. Ayrıca, ABD’nin bi. Böyle başka hegemonlar da vardı ama onların durumu da pek çalışılmış değil hala. Sonuçta, 1250 yıl sonra bile hala, Cengiz Han’ın bu denli hızlı dünya hegemonu olması ve ardında da yine bu denli hızla hegemonisinin çözülmüşlüğü, hala yanıtlanmamış tarihsel bir problematik durumunda.

Maddi uygarlık sayılan açısından, onların arasındaki altküme ilintilerini tanımlamak çok daha kolay, çünkü ne de olsa 3 konudaki iktidar tekniklerinin de, iktidar teknolojilerinin de % 99’u biliniyor durumda ve örneğin o bilinmeyen % 1’deki gizli askeri ABD yetenekleri de oldukça gülünç bir beceriksizlik durumunda gibi. Yani, ‘2000 Askeri Startejisi’nin sayesinde en yüksek teknolojinin (askersiz savaşın) devreye sokulduğu, 1991’daki 1. Irak Savaşı’ndan beridir, ABD’nin o yüksek teknolojiyle hala doğru dürüst bir savaşsal galibiyet alamamışlığı da, görmezden gelinen bir gerçek durumunda, özellikle de askeri teori olarak ev açısından.

Geçelim manevi altkümelere:

Bir devletin askeri yenilmezliği efsanesinin, o devletin askeri teknolojisi kadar önemli olduğu, ‘asılacaksan İngiliz sicimiyle asıl’ özdeyişinin, İngiltere’nin ilk global koloniyalist İspanya’yı yendiği  1650’den veglobal hegemonyasının ‘de facto’ bittiği 1945’ten beridir bile hala yürürlükte olmasından belli. Bugün için bu, ABD için geçerli: ABD 2001’de bitti ama bunu gören yok henüz.

Dünya sistemicilerin en önem verdiği konu olan iktisadi alan, aslında temelde sömürü alanı demek. Yani dünya hegemonu, ortalığı en çok sömüren ülke durumunda. Ancak, tüm dünya hegemonlarının sonunu, bu sömürünün getirdiği de bir gerçek. (Aynı zamanda, sürekli savaşın ekonomiyi bitirmesinin de ki bu da sömürünün sömüreni içeriden vuruşudur.) Osmanlı’nın sonunu, onun İpek Yolu’nu bitirmesinin ertesinde, İspanya’nın Yeni Dünya’dan getirdiği binlerce ton altın ve gümüş getirdi örneğin.

Artı, Yeni Dünya’dan mısır, tütün, vd geldi. Mısırın global ekonomik değerine, birkaç yüzyıl ertesinde yakıt hammaddesi olarak kullanılması tavan yaptırdı ama bu onu mlli yiyecek yapan Lazlar’ın aklına bile gelmedi, ekonomik açıdan. Artı petrol, bu denklemde eskiden hiç mi hiç yoktu. Şimdi ise, ‘geldi ve gitti’ olarak var. (Bu durum ise, çok özel ve çok yepyeni bir ekonomik momenti imliyor ama bu da başka bir metnin konusu.)

İktisadi açıdan, eskiden ‘Japonlar yapıyor abi’ vardı, Japonlar 1990’dan beridir kaput, şimdi de ‘Çin yapıyor abi’ var. Bunların ikisi de, askeri inanç gibi, iktisadi inanç (global efsane) durumunda.

Siyasi maneviyata gelince:

Bugün ABD’nin bir siyasi sistemi yok. 2 partili demokrasi olmaz. Zaten Dünya’da demokrasi hiç olmadı. En başta, kavramın patentini taşıyan Eski Yunan’da kölelik olduğu için olmadı. ABD’de ise asıl-gerçek bireysel özgürlük yok (üstelik tam da Dünya’nın en bireycci geçinen toplumu iken): Kölelere verilen kafes rengi özgürlüğü var olabilir orada yalnızca.

Geriye ne kalıyor?

Bir şey kalmalı mı?

Bir şey kalabilir mi?

Kabul etmeliyiz ki söymemimiz, gözeneklerinden hiçbir kavramın geçmesine izin vermeyecek denli ince eleyip sık dokuyan ölçütler içermekte.

Geriye kalan, boş söz kalabalığılı söylemler oluyor ki o da kitlelere yetiyor gibi. Arada % 99, ya % 1 gibi olmaya özeniyor, ya da daha da nadiren isyan ediyor. Çok nadiren de devrim oluyor ama tarihin tek gerçek devrimi olan Neolitik Devrim, siyasi anlamda bir devrim değil aslında.

Burada nokta ve es.

Demek ki ezberler bir kez daha bozulabildi.

Çıkış:

Bu, yani eski ezber söylemlerin bozulmuşluğu, yeni söylemlerin kurulmuşluğu ve/ya kurulabilirliği demek değil henüz..


Pazar, Temmuz 28, 2013

Orta Çağlar, Engizisyonlar ve Rönesanslar


‘Karşılaştır-karşıtlaştır’ yöntemiyle, bir kez daha epeyi bir ezber bozalım bakalım:

Orta Çağ, MS 400-1500 tarihli ve Avrupa mekanlı bir dönemdir.

Engizisyonlar, Avrupa’da 4 zamanda ve mekanda yoğunlaştı.

Rönesanslar da, Avrupa’da 4 zamanda ve mekanda yoğunlaştı.

(Bunlar, daha önceki metinlerde açımlandı, burayı geçtik o nedenle.)

Ancak, klasik anlamdaki engizisyonların ardından rönesansların geldiği savı, en azından bunlar arasında ardışıklık ve/ya neden-sonuç ilintisi kurmak açısından işlemiyor. Bu bir.

Orta Çağ’ın bir Hristiyan dönemi olduğu savı da işlemiyor. Bu iki.

Bunu açımlayalım:

400’de Hristiyan olan Batı Roma, yani asıl Roma değil, Doğu Roma, yani Bizans idi. 476’daki ikiye ayrılmadan sonra Bizans, Doğulu ve Asyalı oldu. Ayrıca Bizans, bildiğimiz anlamda Hristiyan engizisyonu yaşamadı. (Ortodoksluğun engizisyonu, Tarkovski’nin ‘Andrey Rublov’unda aşırı yorumlu ve sanatsal bir biçimde dilegetirilir.)

Onun yerine, az bilinen bir biçimde, diğer Avrupa’nın hristiyanlaşması milenyum, evet tam bin yıl sürdü. Nordik / Baltık’sal ülkelerin bazıları, ancak 1500 civarında Hristiyan oldu ki bu bir bakıma yine onların ilk önce ve en bir Protestan olmasını da açımlayabilir.

Almanya-İsviçre-İtalya, kuzey-güney / dikey ekseninde kurulan Kutsal Roma İmparatorluğu’nu tarafından, 500 yıl boyunca, bir türlü tam Roma’laştırılamamış Germenler’ce (bugünkü Almanlar’ca kurulmuşluğu da) ilginç bir olgu. Yani, ana merkezi iktidara en çok karşı savaşan odak, onun tarihsel bayrağını alıp ardılı olan odak oldu. (Aslına bakılırsa, Çinliler ile en çok savaşmış olan Türkler de bugün Çinlilik değereni, onlardan daha önce ve daha çok taşımış durumda gibi.)

Almanya, aynı zamanda Katolik-Protestan savaşının başladığı ve en ağır kayıplı olarak sürdüğü (30 Yıl Savaşları) olaylara mekan oldu.

Bu sırada Doğu Avrupa, Katolik-Ortodoks ayrımındaydı ama bu ayrım taa Orta Çağ’sal başlangıçta, 423 İznik Konsülü’nde ve daha da ilginç olarak Bizans’ta başladı.

Bunlara ek olarak, Avrupa dillerinin alfabelileşmesi süreci var ki bu taa 1000’e kadar sürdü, yine güneyden kuzeye doğru olarak. Yani alfabelileşme, engizisyonun bir nedeni sayılabilir pekala ki bu asıl Orta Çağ’daki entellektüel-halk kopuşunu da açımlar ama bunu açımlamak bu metin onun yeri değil. (Bir de, sözlü-yazılı kültür savaşı var ki bunun Orta Çağ’a etkilerini açımlamak bizi aşar, bunu işi iyi bilen uzmanların yapması gerekli.)

Bunların toplamında:

Kendini Doğu Roma sayan ama Batı Avrupa tarafından Bizans olarak dışlanan (Bizans çalışmaları doğru dürüst ancak 21. Yüzyıl’da ve Müslüman Türkiye’de başladı ama yine eski Bizans toprağında) Bizans’ın İstanbul’u, belki bir milenyum boyunca, bilimin ve sanatın destekçisi ve çoğunluk global merkezi oldu ve onu yakıp yıkan (belki de densentralize eden) hep Katolikler oldu. (Burada da Türkler İstanbul kültürünü, onu fethederek ve yeniden fethedip (İspanya’nın engizisyonsal ‘reconquisita’sı gibi) engizisyonlayarak, en çok yaşatan ve İstanbul kültürüne en düşman kültür olageldi.)

Bizans, Eski Yunan geleneğini üstlenip, ülkesel / kitapsal dilini Yunanca’ya çevirirken Avrupa, Eski Yunan klasiklerini Latince üzerinden tanıdı ve ancak 1200’lerde falan, o da epeyi engizisyon yargılamalarından ve Aristo yasaklarından sonra. Daha da ilginci Aristo metinleri, Latince’ye Arapça’dan, yani Müslümanlar’dan geldi. Demek ki 11. Yüzyıl’da Ön Asya’da engizisyon-rönesans binişikliğini yaşayan Müslüman kültürü, Hristiyan kültüründe hem rönensansı, hem de bir kültürel iç savaşı (belki de engizisyonu) tetiklemiş oldu ki bu bir dış-epsilon-katır öğedir.

Şimdi, asıl soruna geliyoruz:

Aristo Mantığı’nı tama limitte yükseltgeyen Avrupa, aynı zamanda üniversiteleri aynı dönemde kurarken, Le Goff’un imlediği ama tam açımlayamadığı üzere, bir biçimde bilgisel metamorfozda iken, entellektüellerin halktan kopuşunu da sağladı. Bunun nedeni şu olabilir: Sonuçta, bilgiyi korumak için onu odaklamak / yoğunlaştırmak ve kitleden yalıtmak (yani ondan korumak) gerekti.

İşte bunlar, tam da Orta Çağ süreçleri veYeni Orta Çağ’da benzer / koşut durumlar yaşanmakta.

Ancak, yukarıda tüm sayılan öğeler ve panoramalar, asıl fail durumunda.

Yani:

Rönesanslar ve engizisyonlar arasında gerçek neden-sonuç ilintisi yok. Bu üç.

Hem rönesanslar, hem de engizisyonlar, yalnızca görüngüsel (fenomenik). Asıl varlıksal (ontik) neden-sonuç ilintileri, ironik bir biçimde, hem daha mikro, hem de daha makro ölçeklerde yer alıyor ki bu metnin göstermek istediği, tam da bu. Bu dört.

Daha da ilginci, bugün ve burada, tam da bu durum geçerli. Yani, bakmamız gerekenler, engizisyonlar ve rönesanslar değil, diğer birçok kültürel süreç aslında.

Bilginin üssel artışının, yeniden bir neo-entellektüel ve neo-kitle / neo-proleterya yalıtımının getirmesi de, şimdi ve burada geçerli gerçek bir durum .

Aynı zamanda, eski kampüslerin / üniversitelerin yerini alan internetin, bilgiyi yayan değil, tam da yalıtan ve odaklayan / deriştiren ama yine de ve aynı zamanda kitleden / proleteryadan koparan bir olgu olması gerçeği mevcut.

Halkın bilgiden nefreti için bunlar gerekmiyor. Yalnızca, bu daha parlak ve dikkati çeken bir olgu durumunda. İnternetin insanları daha cahilleştirmesi, özellikle de (Orta Çağ’ın yarattığı) akademisyen gibi maaşlı bilgicileri öyle yapması, tam da halkın bilgiden ve nefretinin kanıtıdır bizce: Yani imam yellenirse, halk ishal olmakta.

İşte biz, eski Orta Çağ’dan yeni Orta Çağ için bunları öğrendik.

Ne mi yapmalı?

‘Fahrenheit 451’deki gibi asal yalnızlar, kendi başlarına birer kitap olmalı ve toplumdan kopmalı ve gitmeli, yani bilgi densentralize olmalı. Yoksa, bilgi birikimi toptan silinebilir. Daha önce böyle çok oldu tarihte.

Eski Yunan, MÖ 200 - Miladi 0 arasında çökerken, o bilgiyi ilk olarak sırtlanan, en eski toptan Hristiyan Asyalı ve prematüre kültürlü Süryaniler olmasaydı, ne Araplar, ne de Avrupalılar, Aristo metinlerini biraz zor görürdü, çünkü onlar densentralize bir dönemde ve yerde Aristo’yu yalnızca sakladılar ve taşıdılar ama yaymadılar (sonra Araplar gelip, bilgiye el koydular.) Yani Aristo metinleri, epeyi yüzyıl boyunca uykuya yattı ve o nedenle de bugün oldukça aşırı yorumlara tabi. ( Teolojik olsun veya olmasın, hermenötik- Orta Çağ ilintisi de üzerinde çalışılması gereken bir süreçler toplamı.)

Ek:

Ana metnin anlamsal vektörüyle ilgisiz bazı özel olgular daha var:

1500’de İspanya, engizisyonun doruğu ile yeniden fetih ve dünyayı fetih (ilk ve gerçek global kolonilizasyon) sürecindeyken, aynı zamanda manen bitti de, yani 1600’den beridir İspanya bir hiç. Aynı durumda, onu yenen ve dünya egemeni olan İngiltere 1945’te bitti ve şimdi İngilizler sürünüyorlar. Artı, tek gerçek dünya imparatorluğu olan Cengiz Han İmparatorluğu, yalnızca 50 yılda bitti ve 700 küsur yıldır torunları hala çadırda yatıyor.

Yani, rönesans o denli ihya edici bir süreç olmayabilir. Zaten 4 ayrı yer ve zamanda olması da bir kanıttır. Dördün biri rönesansın İtalya’sı, bir daha bir Leonardo çıkaramadı ve fatih niyetine çıkara çıkara Mussolini’yi çıkardı.

Almanya ise evlere şenlik bir tarihsel örnek: 2 dünya savaşında da yenilip, bundan 50 yıl sonra hala dünya gücü olan bir tek o ülke var. Yani, Roma karşıtlığı işe yaramış ve Pax Romana bir yalan söylemmiş aslında.

Çıkış:

Bu metin bir kavramsal çerçeve. Epeyi günümüz aktuel (somutlaşmış görünen) olgusunu açımlamak için tasarlandı. Aynı zamanda, epeyi gelecekbilim tasarımı için de kullanılacak, çünkü (tarih) geçmişbilim-gelecekbilim bireşimi için, bu kadar uygun bir tarihsel moment bir daha zor çıkar.

Nokta ve es.


Çarşamba, Aralık 05, 2012

Eski ve Yeni Ekonomiler




Menderes geldi, 0. liberalizmi denedi, başaramadı. İpi boyladı.

Ardından 3 darbe (1960, 1971, 1980) geldi. Ortalık bir güzel ütülendi. Hain solcular asıldı veya liboşlaştırılıp beslendi.

Böylelikle, ardından ancak 3 liberalizm (Özal, Çiller, Erdoğan) çığı daha gelebildi. Toplum dümdüz edilmişti çünkü, itiraz edebilen olmadı. Oldu da, istisnai olarak...

Hocaların hocası rahmetli Demirgil’in bir ekonomik anekdotu vardı:

‘Ciklet sanayisine 1 koyar 200 alırsınız, çelik sanayisine 200 koyar 1 alırsınız. Cikletsiz yaşayabilirsiniz ama çeliksiz yaşayamazsınız.’

Eski ve yeni ekonomileri, artı eski ve yeni liberalizmleri bu anekdot çok iyi açımlıyor.

Erdoğan 10 yıldır var. Cikletimiz çok, yerli çeliğimiz yok. Asbestli hurda çelik alıp, kanserli kanserli yeni çelik üretiyoruz.

Bu sürede:

Türkiye ulusal ekonomisinin en büyük özel sanayi şirketleri, bankaları, KİT’leri ve borsası, tümüyle yabancı şirketlerin eline geçti, hayır geçirildi.

Olağan koşullarda, bir yatırımda yılda % 5 gibi kazanır, yatırımınızı 20 yılda amortilersiniz. (Örneğin ev için de böyledir, daha doğrusu böyleydi, şimdi ev de 10 yılda amortilenmekte.)

Oysa, Erdoğan döneminde finans sektöründe de, reel sektörde de bu % 10’a çıktı.

Nasıl mı?

Reel sektörde zaten yıllık % 10 kar transferi serbest.

Finans sektöründe ise, sabit tutulan kurla % 4 dolar enflasyonu ve % 10 reel faizle, % 15 nominal (TL) faiz sürekli verilir durumda.

Yani:

Erdoğan sayesinde Türkiye’ye giren tüm kara ve sıcak paralar, zaten 10 yılda ana parasını kurtardı.

Ahan da kazık, o zaman girecek işte, şimdi yani.

Ahan da, global ekonomiye entegrasyona, yani ABD maşalığına o zaman başlayacağız işte.

Adamlar ana parası ödenmiş yatırımlarla, bizimle kedi fare ile oynar gibi oynayacaklar. Sağı solu manipüle edecekler. Buğdayı indirip altını fıştıklayacaklar ve tersi de...

Eh AKP’cim de, 10 yıl daha kalmaya ve başkan maşkan olmaya  hevesli ya, onları mı kıracak?

Çıkarıverir reel faizi % 20’ye...

Yapıverir yakıtı, elektriği, suyu, otobüs biletini 3 katı fiyatlı.

Yapmadı mı çoktan? Bir daha yapar. İtiraz eden yok nasıl olsa. İstersen harcama, nasıl olsa... Ya sev, ya terket nasıl olsa...

Tabii eski ve yeni ekonomiler varsa, eski ve yeni devrimler de var.

Yani:

Yeni devrimler, Erdoğan’cığımın sufle aldığı yönden gelmeyecek.

En güzeli de şu:

Nereden geleceğini devrimin kendi bile bilmiyor ve bu yeni devrim Godot değil, çünkü geldi bile, kimse Gülhane Parkı’ndaki ceviz ağacının farkında değil.

Menderes asılmıştı. Erdoğan ne olacak bilemem: Başkan babamız olsa da olur. Menderes gibi asılıp, cennete gitse ve anıtı dikilse de olur.

Onu boşverin: 1848’e istinaden 2048 veya 1968’e istinaden 2068 az sonra... Arada 2023 pas pas olur devrimin kabaralarının altında...

Pazar, Ekim 07, 2012

Global Panorama 2012 Ekim


Görüntü giderek açıkseçikleşiyor artık.

Evet Türkiye, girmesi % 50’den fazla ama % 75’ten az olasılıklı olan savaşa girdi.

Evet, dünya yeni bir Orta Çağ’da 1990’ların başından beridir tam gaz yol alıyor.

Alain Minc bu yeni dönemin kavramlaştırılmasını 1990’da yapan ilk yazar olarak tarihe geçmiş gibi.

Ancak, onun bir saptaması geçersiz:

Kendisi, çağdaş düşünürlerin hiçbirinin, devletin çözülüşünü ve onun yerini ayak takımımın, başıbozukların, mafyanın, eşkiyaların hegemonyasının alacağını öngörmediğini belirtir.

Oysa Hobsbawm, daha 1969’da ‘Eşkiyalar’ kitabını yazdığında, onların durumunun güçlülüğünü, geçersiz bir biçimde proto-devlet kutlaması olarak görse de, kesinkes olarak saptar.

1969 nedir?

1968 ardılıdır.

1968 nedir?

Teröristlerin tüm hegemon devletlere kök söktürdüğü ilk dönemin başlangıcıdır. (Burada hala geçersizliği görülmeyen bir saptama var: O dönemi ABD ve SSCB’nin kendi elleriyle yarattıklarını ve yönettiklerini savunan düşüngünün vektörü ama bu da geçersizdir, çünkü o vektörlerde ne ABD bin Ladin’in gelecekbilimini istedi, ne de SSCB kendi yıkımını ama o gelişat bu gidişatı getirdi sonuçta.)

1968’liler nedir?

1945 ertesi çöken AB kültürünün, yine çöken aile hegemonyasından muaf gençlerin isyanıdır. Bunlardan da, yalnızca bir yol olarak teröristler çıktı (RAF, vd).

1945 aynı zamanda nedir?

AB global iktidarının 450 yıllık sürecinin sonu, ABD global iktidarının tescilidir.

1968 aynı zamanda nedir?

3. Dünya’nın çıkışıdır. (Her ne kadar bu süreç, özgürleşen eski kölelerin daha da aç duruma geçmesini sonuçsasa da, yine de tarihe ve kültüre artı-değer bir katkıdır.) Bunlardan da terörist çıktı (Yaşamöyküsü, az gelişmiş ülke patriyarkisinin zaferi biçiminde süregitmiş Leyla Halid.)

Bu çerçevede bugünle geldiğimiz (ve üzerine diğer etkenler eklendiği için), bugünkü toplam panorama bazılarını şaşırtıyor ama uzun vadeli büyük sayılar limitlemesinin inanılmaz dengeli bir doğrulanmasıdır, şu anki tarihsel momentimiz.

Bu tablodan eriyip gitmekte olan ABD hegemonyasını da eksiltince, aslında asıl AB Orta Çağ’ına pek benzemeyen bir durum ortaya çıkar: İlk Orta Çağ global değil, yerel ölçekli / ölçütlü idi. Tamam Antik Yunan çökünce de, aşağı yukarı geniş yerel / global bir boşluk doğdu ama bu öylesi bir boşluk değil.

Örneğin, yine bir eşkiya devleti olan, bu sıralardaki sapa şıklardan Brezilya gibi sürpriz etkenler, eğer tarihin ağırlığını devralmazsa (ki bizim öngörümüz bunun böyle olacağı yönünde, en azından epeyi bir sürece, diyelim 50-75 yıllık müstakbel bir kaos ama 100 yıllık değil), bu tarihçe dönemi çözülmede sürer gider.

Bu süreçte Türkiye’nin yerel veya global güç olmasının işlevi kalmaz, çünkü ne ekonomik artı-değer kalır ortada sömürecek, ne de yükseltecek üstyapısal kültür kurumları (bilim, sanat, düşün). Çölde kral olmanın da pek alemi yok, üste para verirsin.

İşte bu, Türkiye’nin gerçekten global sisteme entegrasyonudur, yoksa Barnett’in tasarımındaki gibi tüketici şeysileştirilmesi değil.

Bu panoramada, olumlu sayılabilecek herhangi bir öğe var mıdır?

Evet: Durumun açıkseçikleşmesi. 1989 olaylarından beridirki son 23 yıldır süregelen tümüyle muğlaklığın enerji yitimiyle geçti. Oysa biliyoruz ki en güçlü yıkım bile, potansiyel-gelecek bir yapım demektir ama muğlaklık öyle değildir, tüm potansiyel enerjileri yutar ve sıfır sonuç verir, hatta kimi eksi sonuç. (Ve bu model, tarihe Cengiz Han müdahalelerinin bile, yumurtayı çekiçle kırmak olarak kalıp, onların istediği dünyaların / geleceklerin hiçbir zaman kurulamamış olduğu oyun kuramı modeli ile içiçe geçer.)

Artı:

Nasıl ki insan haklarını almadan önce, insan sorumluluklarını yerine getirme gelirse, şimdi de öyle olacak. Dünyanın tüm marjinalleri, azınlıkları, ayralları, eğer zihinsel ve kültürel sorumluklarını üstlenirlerse, hem tarihi çökmekten kurtaracaklar, hem geleceği inşa edecekler, hem de hak ettikleri haklarını ve özgürlüklerini kazanacaklar.

Bunu isterler mi?

Bir marjinal olarak, inanın onu ben bile bilmiyorum. Dünya yansa, yorganım olmayan bir durumdayım. Sonuçta, tarihi ben mi yıktım ki ben düzelteyim? (Diğer marjinaller ne düşünecek, onu henüz bilemiyorum, bence kendileri bile bilmiyorlar, ayrıca seçim oldukça zor.)

Binlerce öğeli bir oyun kuramı modelinin içindeyiz ama bu moment belki de tarihte ilk kez reel bir global multi-kulti oyunu durumunda. Sonuç ne olursa olsun, 2013-2017 arasında  yaşayacaklarımızın çok öğretici bir tarih dersi olacağı kesin.

Çarşamba, Ağustos 01, 2012

5.000 Senede Neler Öğrendik?


Devletsiz ve kentsiz, insanın kültürsüz kaldığını... Ancak göçebe Türkler’in alfabe kullanması gibi, bunun da istisnaları olduğunu...

Devletin insan özgürlüğü için birincil tehditlerden biri olduğunu...

Toplumsallığın insan özgürlüğü için birincil tehdit olduğunu...

İnsanların tamamına yakınının özgürlüksüzlüğü (ama devleti veya toplumu değil) seçtiğini...

Devletsiz kalan insanların çoğunluk cıvıdığını...

Devletlerin ortalama 100-500 yıllık olduğunu... Daha kısa ve uzun devletlerin sorunlar yarattığını ki bunun da tarihi ve kültürü, 5.000 yıllık ve 2.500-5.000 devlet parçasından oluşan süreksiz bir yapıya sahip kıldığını...

Tarihin epeyi aşama-metamorfoz geçirdiğini ve geçireceğini...

*

Dünya’nın tamamının yaşanabilir olmadığını ama insanların yine de oralarda yaşadığını...

İnsanların tamamının karnının doyabileceğini...

Ekonomik sömürü olmayabileceğini (Danimarka 1990 ve Doğu Almanya 1970, buna 2 ideolojiden 2 uç örnek: 2’sinde de İlk % 10’lik gelir grubu, GSMH’nin % 20’sini alıyordu.)

Yaratısal sömürünün hep süreceğini: Telif hakkı süresi ne olursa olsun, tüm yaratılar insanlık mirası sayılıyor. Yani, milyonda dokuz yüz doksan dokuz bin dokuz yüz doksan dokuzluk kesir, milyonda birlik yaratıcıları önce gömüp, sonra yaratılarının üstüne yatıyor.

Yani, insanların en makro sorunlarını çözümlü olduğunu ve dolayısıyla insan eliyle yaratıldığını...

İnsanların, kendi lehlerine olduğu zaman eşitsizliği genelde tercih ettiğini...

*

İnsan türünün yok olabileceğini ve aynı zamanda başka bir türe evrilebileceğini...

Savaşların bitmesine 500-1.000 yıl daha olduğunu...

Savaşsız toplumların evrimsiz kalabileceğini (AB 1945-2010 örneği)...

İnsanların tamamına yakının evrimsizlik eğiliminde olduğunu ama bunun yine de onları değişimden alıkoyamadığını (değişenlerin ve değiştirenlerin değişime karşı olması durumu)...

*

Bu durumda, toplumların kaosla kozmos arasında salındığını ama bunun için bir denklem olmadığını ve olması da gerekmediğini (elimizde yeterince kullanılabilir aralık kaydı var)...

Şu anda insan ve sonrası türlerin geleceği için olası 2 makro kaotik çekici olduğunu: Evren ve/ya Dünya üzerinde 5 milyar yıl daha... (İnsan türü gelecekte dünya üzerinde kendini en az 1 kez yok edecek ama tür yine de sürecek, 1945 atom bombaları buçuk sayılıyor.)

Yani, tarih hem başlamadı ve hem de bitti.

Yani, evrim hem başlamadı ve hem de bitti.

5.000 yıl için 100 milyar kişi ve 100.000 yaratıcı yettiğine göre, sonul öykünün yazılmışlığı içn, gelecekte pek pek 500 milyar kişinin ve 500.000 yaratcının daha yeteceğini, sonul kesin öykünün en geç 5.000 yıl sonra kesinleşmiş olacağını...

*

Şu anda tarih için 2 kümülatif artı-değer yaklaşımı var: Maddi ekonomik artı-değer ve manevi bilim-düşün-sanat artı-değeri...

Bunlar, tarih-öte için / boyunca metamorfoz yaşayacak. Örneğin, bilim-sanat-düşün meta-epistem olacak... Ekonomik artı-değerin bir anlam taşıdığı kanısında değiliz ama dünya sistemcilere göre de, ekonomik artı-değerin artarak süreceği düşüncesine karşı değiliz, çünkü bunun dikkate alınmasıyla bir şeyin değişmeyeceği (yani onun işlevsiz olduğu) kanısındayız... Ya da başka bir deyişle: 5.000 yıldır aynı şeyleri yiyip içerek, günde 8 / haftada 40 saat / yılda 48 hafta çalışarak, her koşulda aynı standart biyografiler yaşabildik. Önümüzdeki 5.000 yılda da bu ilke de aynı kalacağa benzer, 10-100 milyonda 1’lik 2. Sanayileşme’nin 9 öncü altkültürünü yaşayanların ve yaşatanların çok küçük bir kesri hariç: Önümüzdeki 100-500 yılda artı-değerler, çoğunluk onlar tarafından yaratılacak...

Pazartesi, Temmuz 23, 2012

1945-1990-2035-2080


1945-1990 arasındaki dönem, siyasal açıdan Soğuk Savaş, sanatsal açıdan post-modern, bilimsel / teknolojik açıdan ön-‘İkinci Sanayileşme’ dönemi idi ve bu hemen herkesin gözünden kaçan bir toplu-durum oldu.

Soğuk Savaş ABD-SSCB gerilimine dayalıydı.

Post-modernizm modernizmin ardılıydı ve tüm (her 2 biçimdeki tanımlarıyla da) ilk 2 (1. ve 2.) Dünya’nın sorunuydu. (Aslına bakılırsa bu G-7/8 ülkeleri toplamı, 1900’de de aşağı yukarı aynıydı ve bu başka bir tartışma gerektirir.)

Asıl ayrım, 2. Sanayileşme’de idi ve post-4-modern dönemde bile hala öyle. Robotta Japonya, uzayda önce Rusya, şimdilerde Çin, genetikte tüm ülkeler yarışta sırayla öne geçti, vd. Yani asıl mücadele bu alanlardaydı ve hala öyle. Yeni yakıtlar da bu alanlarda bulunacak, insan yaşamı da bu alanlarda 200 yıl yapılacak. O zaman, değiştiği çoktan gözlenen tüm paradigmalar, yeni baştan metamorfoza uğrayacak.

(Bu açıdan 1990 süreçleri, SSCB’yi ekarte ederken, aslında ona yeniden yol açmış oldu. 2012 Rusya’sı, 1972 (veya 1986) SSCB’sinden daha geride değil: Her açıdan.)

1990-2035 dönemi, kaoslarla harcanmış olacak. Global negatif sembiyöz gözönüne alınmadığı için, artık Dünya gezegeni geri dönüş noktasını epeyi geçti.

En geç 2035’te de petrolün bitimi, açlık, salgın ve bir global ekonomik çöküntü yaşanmış olacak ve 2012’de bunlar için hiçbir önlem yok. Onun yerine, Soğuk Savaş dönemi askeri çatışmalarına geri dönülmüş bir durumdayız.

2035-2080 dönemi, ortalaması sıfır büyümeli ama yüksek genlikli değişimlerli bir dönem olacak. Sonunda ancak 2080’de 1945 dinginliğine ulaşabileceğiz.

Cumartesi, Temmuz 14, 2012

TC Yok Olursa Ne Olur?



Kısa ve orta vadede (1-30 yıl):

Öncelikle belirtelim: 1. Cumhuriyet bazında TC, zaten fiilen yok olmuş durumda. Burada, TC’nin resmen yok olması irdelenecek.

Siyaset ve demografi:

Yerine muhtemelen bir cemahiriye kurulur.

Ordu bölünür. Üst rütbelilerin bir bölümü yurtdışına çıkar.

Nüfus bölünür.

% 2-3’lük zengin kesim kaçar.

Nüfusun tamamına yakını, daha önce yaşadığı gibi aynen yaşar.

Kürtler’de demokrasi olmaz.

Kürt devleti kurulsa bile, yine dağılır veya iç savaşa girer.

Alevi veya Laz devleti kurulmaz.

Özgürlükler ve insan haklarına uyum tümüyle silinebilir.

Ekonomi:

Ticaret dengesi uzun süre yeniden kurulamaz.

TÜSİAD ve MÜSİAD çöker, benzeri yenileri kurulamayabilir, çünkü kapital akışı zedelenir.

Tarım dengesi bozulur. Organik tarım ve devlet desteği gibi alanlar çöker.

Sanayinin durumu belirsiz kalır. Serbest bölge türü oluşumlar daha artar.

Turizm çöker, limitte / pratikte sıfırlanır.

İşgücü sorunu başlar. En az 1 milyon kişi içeriye ekonomik göç eder ve asgari ücretin yarısına çalışır.

Entellektüellerde göç yaşanabilir, yaşanmayabilir de.

Uzun vadede (50 yıl ve daha yukarısı):

TC benzeri bir şey(ler) yeniden kurulur.

Makro-makro global krizler, bu oluşumları da etkiler, TC kalırsa onu da etkiler.

Kabaca sonuç:

1 milyon civarı ölü.

1 trilyon dolar civarı zarar.

50 yıl için, ortalama yaşam beklentisinde 10 yıl kısalma.

Kıtlık ve salgın.

Daha önce yaşananlar kümülatif olarak binince, Kafkaslar-Balkanlar-Ortadoğu’da gelecek 500 yıl için tarih çöker, yeni orta çağ zaten geldi bile.

Yine de:

Pek bir şey değişmez. Bunun % 50 gibisi, başka nedenlerle zaten yaşanacak.

Salı, Mayıs 01, 2012

Yunan Halkı Devletini Dava Ediyor


“... Yunanistan'ın başkenti Atina yakınlarında bir grup yurttaş, Yunan hükümetine uluslararası mahkemede dava açmaya çalışıyor.
Suçlama ise oldukça ciddi: Yunan hükümetinin uygulamaya koyduğu kemer sıkma önlemlerinin soykırım ve insanlık suçu teşkil ettiği iddia ediliyor.”


İşte bu:

Krup faşizmini durdurmanın yolu, yeni hukuksal yollar aramaktan geçer. O yollar da biterse, yitirecek de olsan, devrime girişirsin.

Devletlerin halkları halkların devletleri, daha önce uygulanmamış hukuksal yollar. Ancak bu, çok daha önce akıl edilmeliydi.

Akıl edilmeliydi ki işe yarasın.

Sanki artık iş işten geçmiş gibi:

Yunan halkı davayı kazansa, ne olacak? Yunan hükümeti mahkum olsa, ne olacak?

Onu oraya sürükleyen 26 devlet daha var.

Onlara ne olacak?

(Buradaki Yunan halkını ve devletini israf nedeneyle, durumdan keni sorumluğu tartışma dışı bırakıldı, çünkü eğer o israf olmasaydı veya olmayınca da, böyle ‘insanlık suçulu ekenomik önlemler’ zaten daha önceleri kezlerce yaşanmış ve örneklenmiş durumda.)

Kapitalizmin parayı, sömürüyü, vd icat ettiği, en acımasız sistem türünün kapitalizm olduğu türü önyargılara katılmadığımızı daha önce kezlerce yazdık.

Önemli olan saptama şu:

Sistem bir kez direksiyonunun kilitledi mi, kendi zararına da olsa, yıkımı / gidişi sürdürüyor.

1980’de başlayan ve kitleleri sınıf atlama rüyasına sürükleyen libelarizmler dalgasında 2010’da deniz bitti. Oyun da bitti. (Muhakkak bitmek zorunda değildi.)

Böylelikle, sistemin daha önce de vakaladığı 25-30 yıllık döngülerin zorunlu olmadığı ortaya çıktı. Zaten böyle döngülerin düzensiz olduğu dönemler de, yerler de mevcut tarihte.

Önerimiz şu:

Artık tarihten ders almayı öğrenelim ve deniz bitmeden çözüm aramaya başlayalım.

Nasreddin Hoca, kızını testiyi kırmadan önce boşuna dövmüyor.

Pazartesi, Nisan 23, 2012

Wallerstein ve 12 İlkesi ve Şerhleri


Alıntı: Dünya Sistemi, İmge Kitabevi, 2003, sayfa: 385-386.

12 ilke:

1.        Kapitalist dünya ekonomisinin motor gücü olan kesintisiz sermaye birikimi.

2.        Uzamsal açıdan eşitsiz bir alışverişin doğurduğu merkez-çevre gerginliğini içeren omurga niteliğindeki işbölümü; bu eşitsiz alışverişin Arguri Emmanuel’in tanımladığı gibi olması zorunlu değildir.

3.        Yarıçevresel bir bölgenin yapısal varlığı.

4.        Ücretli emeğin yanısıra ücret-dışı emeğin önemli ve sürekli rolü.

5.        Kapitalist dünya-ekonomisinin sınırlarının egemen devletlerden oluşan devletlerarası sistemin sınırlarıyla çakışması.

6.        Bu kapitalist dünya ekonomisinin kökenlerinin 19. Yüzyıl’dan daha eskilere, olasılıkla 16. Yüzyıl’a yerleştirilmesi.

7.        Bu kapitalist dünya-ekonomisinin dünyanın bir bölümünde (büyük ölçüde Avrupa’da) başladığı ve daha sonra birbiri ardından gerçekleştirilen ‘sistemle bütünleştirmeler’ aracılığıyla yerkürenin tümüne yayıldığı görüşü.

8.        Tam anlamıyla meydan okumayla veya hiçbir meydan okumayla karşılaşmaksızın, hegemonya dönemleri yaşayan hegemonik devletlerin bu dünya-sistemindeki varlıklarının görece kısa ömürlü olduğu.

9.        Tümü sürekli olarak yaratılan ve yeniden yaratılan devletlerin, etnik grupların ve ailelerin, türlerinin ilk örneği olmaması.

10.     Sistemin örgütleyici ilkeleri olarak, ırkçılığın ve cinsiyet ayrımcılığının önemi.

11.     Sistemi aynı zamanda hem çürüten hem de güçlendiren sistem karşıtı hareketlerin doğuşu.

12.     Sistemin doğasında bulunan çelişkileri açığa çıkaran çevrimlerin ritmleri ve sürekli eğilimleri içeren ve şu anda yaşamakta olduğumuz sistem krizinin nedenlerini açıklayan bir düzenek.

12 şerh:

1.        Kesintisiz sermaye birikimi, bir tek altın türü uzun dönemli  saklanabilir değerli metaller için sözkonusudur ama Wallerstein’ın kastettiği sermaye, toprak rantı olmadığı gibi, değerli metal rantı da değildir. Jentrifikasyonlaştırılan büyükkentlerdeki üssel toprak rantı da kastedilmiyor. Bildiğimiz sanal sektör kastediliyor ki o da habire çöker durur.

2.        Bir: Alışveriş, oyun kuramı gereği % 90 olasılıkla sıfır toplamlı olmayan bir oyundur. Çünkü 2 taraftan birinin göreli kazancının yüksek olması olasılığı çok yüksektir ve öbür taraf bunu bilemeyebilir (zaten ticaretin birincil amacı, savaştan daha karlı bir alışveriştir). İki: Merkez-çevre ilişkisi, tamama yakın raslantısal, çoğunluk rasgeledir. Örneğin, 1500’den sonra İspanya’dan İngiltere’ye, 1750’den sonra İngiltere’den ABD’ye güç odağı kayışının öyküsü gibi.

3.        Biz buna sistem-dışılık diyoruz. Emperyalist kuramcı Barrett de öyle diyor ve onları asimile etmeye çabalıyor ama yine de başaramıyor: 65 yıl ABD hegemonyası, % 50’den az başarı (ayda bir internete giren 1,5 / 7 milyar nüfus oranı asıl çekirdek kazanç nüfus kesimi).

4.        Biz buna da ekonomi-dışı ekonomi diyoruz, kayıtdışı ekonomi değil. Ekonomi-dışı ekonomik değerler her zaman yüksek olmuştur. Buna bir de boş zamanlarda yaratılabilen ekonomik artı-değerli icatları katarsak, ekonomi-dışı (kayıt-dışı ve kayıt-iç dahil) ekonomi ekonomi-içi ekonominin boyutlarını geçer.

5.        Tarihi artık 5.000 yıllık sayıyoruz. Batı’yı 1500 veya 1750 başlangıçlı almak, sonucu etkilemiyor. Sonunu da 1950 veya 2000 almak sonucu etkilemiyor.

6.        Bir tane sonul makro öğe olması matematiksel limit olarak makul. Bunun Batı olması, onun ne kadar Batı olduğunu sorgulamamızı durdurmuyor. (Batı ancak 1500’te tam Batı oldu ve 1945’te artık Batı eksik Batı idi.)

7.        Dünya sistemi modelleri, bütünleşme içermek zorunda değildir, çünkü zaten kendileri çöküş dönemleriyle tanımlıdır. Çok basit: Sibirya, doğal gaz bulanana kadar, 5.000 yıl boyunca dünya sistemi dışı idi, keşfi 20. Yüzyıl’da tamamlandı. Şimdi bir de küresel ısınmanın getirdiği artı tarım toprakları olabilir ama yeni bir buzul dönemi gelirse Sibirya yine devreden çıkar ve bu süreçler dünya sistemi modelinin kendisinden bağımsızdır. Yani bazı parçalar, sistemle hiçbir biçimde istatiksel karşılıklı ilinti içermez, Büyük Sahra sulananabilene kadar öyleydi, öyle ve öyle de kalacak.

8.        Buna en uygun karşı örnek Cengiz Han devletidir. Ayrıca, burada kastedilen tekkutupluluktur ve ABD’nin tekkutuplu dünyadaki beceriksizliklerine, fazlasıyla verisel bağlı bir saptamadır. Yine burada kastedilen şey, budanan ağaçların daha uzun yaşadığı gerçeğidir ama bazı ağaçlar kendini budayabilir ya da başka bir deyişle Roma ve Bizans’ı uzun yaşatan dış hegemonyalar kadar, iç hegemonya çekişmeleri de oldu.

9.        Bir, melezlemelerin safkanlılık yaratması ve tersi de imlenmiş oluyor. İki, etnik gruplarla ulusların fazla farklı olmadığı, örneğin homojen olmadığı ortaklığı kastediliyor. Bu ayrışmanın yapaylığı kastediliyor. Dolayısıyla, bunların o denli etkili parametreler oluşunun, insanların onların öyle olmasına ilişkin inancı olduğu gösterilmiş oluyor, din de böyledir.

10.     Buna hiçbir zaman katılmadım, çünkü global GSMH saptamaları % 10 oynarken, kadın ücretinin de erkek ücretinden % 10 oynamasını, o denli önemli bir kriter olmayabileceği düşüncesi burada mevcut ve geçerli.

11.     Marjinallerin toplumsal değişimlerin aşağı yukarı tümünü gerçekleştirdiği ve değişimi yaratanların değişimi isteyenler olmayabileceği gözlemi, bu konuda bizi ikircikli bırakıyor. Marjinalliğin isyanlarının sistemi ne zaman, nasıl, vd güçlendirip zayıflattığı, istatiksel açıdan zayıf ilintili kalıyor yani.

12.     Çevrimlerin ortaya çıkışı, aklımıza düzensiz devinimlerin düzenli, düzenli devinimlerin düzensiz devinmeler yaratığı kaotik modeller getiriyor.

Art-çıkarsamalar:

Böyle bir genel panoramada epeyi çatlaklar dizisi resimleyince, sistemin aslında hiçbir zaman bütünleşmemiş olduğu ortaya çıkıyor ve dünya sistemi ile dünya sistemleri pratik olarak bizim gözümüzde ayırtsızlaşıyor. Sistemin, tektonik plakalar gibi birbiriyle sürtünerek değişerek, birbirini iteleyen parçalar olması modeli de, kulağa mantıklı geliyor. Dolasıyla Batı’nın nasıl Batı olmayandan evrildiğini de açıklayabilir duruma geliyoruz.

Böylelikle, neo-globalizmin ve ‘dünya sistemicilik’in ayırtsızlaştığı koşulların dışına çıkmayı bir derece olsun beceriyoruz. Bize bu sıralarda en çok gereken farklı düşüncelerin eksodusu, 2 antitezin sentezi değil. Yani, tersine kompleks poliyalektik, diyalektik değil.

Sermaye birikimi, tarihin tüm dönemlerinde vardı ve belki 5.000 yıl, yani bir tarih daha var olmayı sürdüreceğe benzer ama kesin konuşamayız. İnsan-değil’in gelecekteki 5.000 yılının devletle ilintisini henüz bilmiyoruz.

5.000 yıllık dünya sistemi, limit görüngüye ancak % 50 oranında vardı. O nedenle harita hala belirsiz. Ancak bu genel sonucu (örneğin insan-öteyi) değiştirmeyecek. Yani tarihin nereye varacağı belirsiz, zaten gelecekbilim ilkeleri açısından da böyle, geçmişbilim ilkeleri açısından da böyle ve ikisinin bireşimi zamanbilim yapmıyor, dikkatleri bu duruma çekmek isteriz.

Tarihin nereye varacağının da önemi yok. Tarihi tarih ve devleti devlet yapan olumsuz nedenlerin pekala ayıklanabileceğini hep biliyorduk. Ayrıca, bunların ayıklanması (örneğin şiddetin ve savaşın önlenmesi) gerektiği (veya savaşın bazı durumlarda ekonomik zararsızlığı), sonucu belirsiz ve tümdengelimsel bir önerme olarak duruyor.

Evet, global kriz var ama biz onu düzeltmek veya düzelmesin istiyor muyuz?

Tarihe yapılan yüzlere, hatta binlerce yıllık sert müdahaleler, tarihte potansiyel gerilimler olarak yerleşti. Onların bir bölümünün tarihsel depremler yaratarak boşalmasında sakınca yok. İnsan türünün acı çekmesinde sakınca yok. O nedenle global kriz olmasında da şimdilik sorun yok gibi. Ön-insan türü, 1 milyon yılda 10 küsur kez Afrika’dan eksodus yaptı ve ancak 50.000 yıl önceki sonuncusu, şimdiki 5.000 yıllık tarihi yarattı (ayrıca tarih-önce ile tarih arasında sıkı geçişimler olduğu giderek ortaya çıkıyor, çünkü artık nerelere bakmamız gerektiği belirginleşiyor). Yani, insan türü birkaç kez tümüyle yok olma tehlikesi atlattı ama bu yeni kriz bunu içermiyor, vereceği zarar maksimum % 20 (1,5 milyar) global nüfus kaybı ve 500 yıllık bir duralama ki bunlar zaten daha önce de oldu ve tür evrilerek sürdü.

Böylelikle, tümdengelimsel olarak koyduğumuz ‘insan imkansızdır’ savımızı, yaklaşık 30 yıl sonra, bu modelde de ortaya koymuş oluyoruz. İnsan olmuş olduğu gibiliğiyle evrimsel bir çıkmaz. Ancak insan-sonra’lar onu değiştirecek. İnsan-sonra’lardan biri de hümanist barışı kalıcı olarak sağlayacak ve böylelikle Dünya ev-gezegeninin sonsuz dek radyoaktif olması engellenebilir. Şimdilik çok fazla kan davası var.

Liberalizm buydu galiba?:

Bırakınız öçlerini alsınlar, alabiliyorlarsa eğer, yoksa yine yenilirler, hep olduğunca.

Bir anti-marksistin gayet marksistçe davranarak, ezilenlere verdiği sonul şanstır.

Dipnot, metin çıkış ve hatta başka metine çıkma:

Wallerstein, 13. madde sayabileceğimiz biçimde, ayın metnin 386.-387. sayfalarında şöyle bir saptama yapar.

“Avrupa Orta Çağ dünyasıyla modern dünya modelleri arasındaki özelliğin rahatsız edici bir biçimde bulanıklaştığı...”

Bunu, Le Goff ‘Orta Çağda Entellektüeller’ eseriyle birleştirince, 2 sonuç ortaya çıkar:

Bir: Engizisyon-rönesans çakışıklığının Avrupa’da 4 + 4 kez ayrı yerzamanlarda yaşanmışlığına karşın, Asya’da en az 1 kez (11. Yüzyıl’da Maveraünnehir’de) çakışık / faz binişik yaşandığı durumu var ve bunu bu durumlar ve modeller açıklar duruma geliyor.

İki: Le Goff’un Orta Çağ Avrupa’sında dünyevi ve uhrevi bilgi ayrılırken, aynı zamanda entellektüellerin halktan kopup üniversitelerine / fildişi kulelerine çekilmelerinin de, çakışık / faz binişik yaşanması saptaması, kimi bu durumların biµrbirinden bağımsız yorumlanması / kabul edilmesi gerektiği ortaya çıkar.

2. dipnot: 1. dipnot tümüyle başka bir metnin konusu olsa gerekse de, bunun muhtemelen bu konuda yapılan ilk kezki bir saptama olması ve konuya entegre olması nedeniyle, buraya şerh ve ek düşüldü.

Cuma, Ocak 20, 2012

Erken Devrim 2011

Bazı devrimler erken olur.

Bazı devrimler geç olur.

Bazı devrimler hem geç, hem erken olur.

Rusya 1917 ve Çin 1949 Devrimi, Marx’ın tanımlarına göre, erken (zamansız) ve yersiz / yeri uygun değil idi. Marx’a göre, ya Almanya’da, ya da ABD’de devrim olacaktı. Kesin zaman vermemişti.

Atatürk 1923’te Cuhuriyet’i kurduğunda bu, epeyi TBMM mensubu tarafından bile erken kabul edildi. Görünen o ki Türkiye için cumhuriyet, 2011’de bile hala erken gelmiş bir yönetim biçimi. Demokrasiye gelene kadar 1 yüzyıl daha geçer herhalde.

Devrimlerin zamanlaması kesinkes belirtilemez. Çünkü devrim kestirimi, bir gelecekbilim hesabıdır ve hiçbir gelecekbilim hesabı, büyük zaman ve mekan aralıklarının büyük sayılar kuramına limit alması dışında, birebir işlemez.

Şerh: Bugün her 2 makro karşısav kümesinden ideologların da kabul ettiği Dünya Sistemi, % 50-60 arasında belirgin bir modeldir. % 100 belirgin olması, bir 5.000 yıl daha alır ve ana panorama bu süre içinde pekala epeyi değişebilir, çünkü ve bu ikinci 5.000 yıl için  tarihe tarihdışı ve insandışı etkenler dahil edildi, yine ironik olarak hümanist insanlar tarafından...

21. Yüzyıl’da en az 1 global devrim olacağı, % 50’den yüksek olasılık taşıyor. Çünkü zaten 4 makro global kriz kapıda ve krizler devrimleri tetikler: 2 dünya devrimi, ardarda 2 dünya savaşı ertesinde olmuştu.

Şu anda olagiden savaşım, bitmekte olan petrolün yeniden dağılımı savaşı.

Birinci Dünya / G-8 ülkeleri, zaten hızla fosil-dışı yakıt kaynaklarına yöneldi. Fransa’nın elektrik tüketimi, bugün neredeyse % 50 oranda nükleer reaktörlerden sağlanıyor, bunu pekala % 100 yapabilirler. Keza, Almanya ve İngiltere de öyle.

Dolayısıyla bu petrol savaşı, ABD’nin tek hegemon olma saplantısının ürünü olmaya dönüşmekte.

BOP da bu saplantının ürünü bir projeydi ama tüm bu modellemelerin bağlangıcı olan Askeri Strateji 2000, bugünün koşullarından tümüyle farklı olan 1980 global panoramasına göre tasarlandı.

Örneğin, askersiz savaş projesi savaşı kazanamadı. Çünkü insanlar, kendi ülkelerinde toprağın içinde de savaşabiliyor ve artık silahsız savaş icat edildi.

Gelelim İslam dünyası devrimciklerine:

Erken oldukları kesin. Taşıma suyla oldukları kesin. Kültürel geri beslemesi olmadığı kesin. ABD’nin yangına benzin döktüğü kesin.

Başarılırsa daha büyük kayıplar olma olasılığı, başarılamayınca olacak kayıplardan daha küçük kalabilir.

Tam, ‘1 deli kuyuya taş atmış, 40 akıllı çıkaramamış’ durumu oldu: O deli de, malumunuz ABD.

ABD, başarısız devrimi tabii ki isteyecek. ABD nasıl ki İç Savaş’ında Güney’e serbest bıraktırdığı eski köleleri pamuk tarlalarında ve fabrikalarda daha düşük maliyetle çalıştırabildiyse, şimdi de demokrasimsi rejimlerdeki İslam / Arap ülkelerinin petrol maliyeti, bu devrimler ertesinde daha da  düşebilir.

Şu ekonomik hesap akılda olsun:

Dünya’nın tüm petrol devi ülkelerin ekonomik büyüklüğü toplamı 1 Almanya etmiyor henüz. Çünkü çokülkeli şirketler (ÇÜŞ), çok  petrole sahip ülkelerden daha çok kazanıyor. Örneğin, İran’ın tek bir rafinerisi bile yok.

Erken ve başarısız bir devrimin iyi yanı, devrimciler nasıl olsa öleceği için, kazanılabilir bir savaşta pek yeğlenmeyen manevraların ölümüne yeğlenebilmesidir: Gelmekte olan Libya iç savaşı, böylesi  bir tarihsel atelye oluşturabilecek.

Bir gelecekbilimci olarak kendi hesabıma, ne kendi hesaplarımın, ne de hegemonların hesaplarının, yakın gelecekte tam olarak tutmayacağı kanısındayım. Çünkü yumurtayla çekiç kırılmaya kalkıldı ve yumurta kırılmayıp, o aldığı kinetik enerjiyi tarihe gerisin geri şırıngaladı. Yani olaylar, tam bir patolojik deneye dönüşüyor.

Eğer, Polyanna’cılık oynarsak, gelmiş olan Orta Çağ’ı kesinleştirme pahasına, düşman destekli devrimle ‘demokrasi gerdeğine girilip girilemeyeceği’nin deneyini yaptığımızı ve bu deneyden epeyi şey öğreneceğimizi düşünebilirz.

Sonuç: 2029 devrimi öne alındı. Böylelikle başarısızlığı da öne alındı. Fire çok olacak. Kaos daha da artacak. Sıçramalar olasılığı kuramda artıyor, pratikte azalıyor.

En iyi haber sonda: Bu hengame, ergeç ABD’nin başına devrilecek. ABD şunu unuttu: İkiz Kuleler, henüz Suudi Arabistan ABD düşmanı olmadan önce, El Kaide dost iken, Çakal Carlos danışmanlığında yıkıldı. Usame bin Ladin ise tarihsel bir kahraman yapıldı. Kaos yolunu yürüyecek en az 1 milyar kişi daha arkada bekliyor (bunlar kaybedecek zinciri bile olmayan 2,5-3 milyarın 1 milyarı).

Artı: Artık ABD ve AB, dost / müttefik değil.

Yani: Gelecek biziz, ölüm biziz, devrim biziz. Sizi de bekleriz.