geçmişbilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
geçmişbilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Eylül 07, 2015

1945-1980 ve 1980-2015



Tuhaf ve ironik:
Bir anda, bu tarihlerin simetrik olduğunu gördüm.
1945’te ABD, Dünya’nın 1 no’su oldu. Bunun nedeni, AB’nin 2 dünya savaşı ile kendini tuş etmesi idi. Ancak, o 2 dünya savaşı aynı zamanda ilk 2 gerçek dünya devrimini de yarattı. Onlar da başarısız oldu ama onun nedeni de, o 1980 atağı idi. Şimdi ona bakalım:
1980’de ABD, hem neo-globalist neo-liberalizmi devreye soktu, hem de Askeri Strateji 2000’i.
1990’da o 2 dünya devrimini yapan 2 ülkeyi, hem eski SSCB’yi, hem Çin’i yendi hesapça ama sonuç bizi bambaşka yerlere taşıdı aynı zamanda.
Yıl 2015 ve 1980 liberalizmi tuş durumda. TC 1983’te girdiği o süreci; 1987, 1994, 2001, 2008 ve 2015 krizleriyle ödedi ve şu anki durumuna hala ayamadı (dolar 4 lira olacakmış). AB de, ABD de tuş olduğuna hala ayamadı, ayrı konu.
Tuhaf ve ironik olan şu:
Her 2 dönem de eşit olarak, 35’er yıl sürmüş. Yani, tarihin bildiğimiz o bir sürü dönemselliklerinden biri / ikisi daha yaşanmış ve bitmiş.
Bugün Askeri Strateji 2000 de tuşoldu. Aslına bakılırsa ABD, 1945’ten sonra girdiği tüm savaşları kaybetti, Kore’den başlayarak ve hepsi dahil olmak üzere. Aslına bakılırsa ABD, 1914 yerine 1917’de 1. Dünya Savaşı’na girerek, 1940 yerine 1941’de 2. Dünya Savaşı’na girerek, La Fontaine fablı hesabınca, savaşı baştan kaybetti, yine ayrı konu.
Yani 1945’ten beridir, ABD’nin tüm askeri, iktisadi, siyasi üstünlükleri kıtır silsilelerinden ibaret. Ancak reel sosyalizm de bir kıtır silsilesiydi ve tuş oldu çoktan, Çin’in 1971 sonrasıki (Stalin tipi eski SSCB tipinden ayrı olarak)  devlet kapitalizmi de, bir kıtır silsilesi olarak hala sürmekte. Ayda 25 dolar asgari ücretle devlet kapitalizmi olmaz, mis gibi has kapitalizm olur, reel sosyalizm bile aç ve açıkta insan bırakmadı, eski SSCB vassallarında bugün sağlık ve ulaşım bedava hala.
Rusya, Ortodoks neo-çarlığa geri döndü, gözü İstanbul’u alıp ortodoks merkezinin sahibi olmakta. Bu dönemin 3. adamı Putin (ilk ikisi Gorbaçov ve Yeltsin idi), toplamda 1999-2024 arası gibi, 25 yıl fiilen başta kalmış olacak, İstanbul’da gözü olduğunu açık açık beyan eden de odur.
Çin de aslına rücu etti, halk dinlerine ve Uzakdoğu Asya metafiziklerine. Çin’de birey kültü pek yoktur, kurum kültü vardır. O da sürüyor hala.
Bu tabloda Japonya, 1990’dan beridir her konuda (kültürel, iktisadi, vd) istop etmiş olarak, ironik bir yer tutuyor (ancak artık bir askeri güç, eski Asya faşisti geleneğini sürdürerek). 1965-1990 arasında ise, fiilen Dünya’nın ekonomik 1 no’su o idi. Batılılaşma, onların dayanıklı doğululuğunu tuş etti. Büyük olasılık, yakın gelecekte Çin’de de öyle olacak. Çünkü her ikisi de, bireyciliğin öldüreceği tözlere sahip kültürleri olan ülkeler.
Diğerleri, açık ara geride hala. Kanada, potansiyel olarak ABD’den daha güçlü ama bunu en erken 50 yılda başarabilir. Brezilya ise, en yapılmayacağı yaparak, bir mafya devleti olarak, o kara para ile, kendine bir orta sınıf yarattı, hiçbir işe de yaramadı o sınıf, çoktan statikleşti. Hindistan desen, 1 milenyumluk tropik uykusunu hala sürdürüyor. Global atak için, fazla çokdilli, fazla çokkültürlü. Oysa herkese gereken tek şey, hala merkezilik.
Kapitalizm, bu momentinde büyük bir öz-hata yaparak, devleti fiilen sıfırladı. Bu da, doğrudan kargaşa ve kaos getirdi, ayaktakımı başkaldırısı yolu ile.
Artı globalleşme 35 yılda, % 15-20’den başlayıp, sonunda olsun olsun Dünya’nın % 40’ına belki yayıldı, belki yayılmadı ve orada istop etti.
Yani tam 70 yıl sonra, başladığımız noktaya geri döndük:
4. Dünya Savaşı’nın sapanla yapılacağına. Çünkü eski Doğu Bloku çökerken, çok çok fazla nükleer malzeme boşta kaldı. Aradan 25 yıl geçti ve hala sınırlarımızda nükleer malzeme yakalanıyor.
Arada, Çernobil ve Fukişama nükleer kazaları da yaşandı, 2 uzay mekiği kazası da. Yani 3 dev, embesil hataları yaptı, ABD 2 kere yaptı, Mc Carthy olsaydı, onları kazığa geçirirdi ama tek bir kişi ceza almadı o hatalardan dolayı. Naziler de, böyle salaklıklar yapmadı hiç ve 70 yıl sonra bile, onların bilgilerini kullanıyoruz, İsrail, Rusya, Almanya, ABD, Sobotta Atlası dahil.
İşte, tarihe böyle bir düz, bir de ters bakınca, epeyi farklı panoramalar elde edebiliyoruz. Bu, alternatif bir yorum oldu.
Çıkarsama da şu ne yazık ki:
Demek ki belki 70 yıllık bir belirsizlik dönemi var önümüzde. 35 yıl sonra, 2050’de geçci bir kristalleşme olur, sonar muallaklığa devam, tam da post-N-N-modern işi: Aptallık ve cahillik limit sonsuza gider Yeni Orta Çağ’ı yani.
Ellerinize sağlık devler. Bizi kendi zulmünüzden kendiniz kurtarıp, kendi sonunuzu kendiniz yarattınız.
Elinize sağlık.
Dolayısıyla:                                                      

İşte boş bir geleceğin gelecekbilimi: Doğmamışlara, kendi yaratacakları, kendi hatalarını kendileri yapıp, kendilerinin ödeyecekleri boş bir gelecek bıraktık sayılır. O kalabalık borç sayıları, yalnızca absürd-grotesk bir Monopol oyunu idi.

Çarşamba, Ağustos 26, 2015

Tarihin (1980-2015 =) 35 Yıllık Siklus (Döngü) Evresi



5 milenyumluk Dünya Sistemi modelli tarihe baktığımızda, en kısası bu olmak üzere, birçok dönemsellikler görürüz. Bunların en kısası, 25-35 yıl arasında değişir. En uzunu ise, 250-350 yıllıktır. Tüm tarihsel panoramada bunu görürüz, hem de global olarak. Bir de Avrasya’da, hep doğu yükselirken batı iner ve tersi de.
Bu kezki döngü, olağan biçimde sürdü. Ancak, olağandışı olan şuydu:
1994, 2001, 2008 ve 2015’te kriz yaşandı. Fazla düzenli ve fazla oranlı: % 40 + % 20 + % 20 + % 20 oranda = 14 + 7 + 7 + 7 yıl.
Kapitalizmin kendi krizini kendisinin ürettiği marksistlerce önesürülür de, diğer tüm sistemlerin de (reel sosyalizmin de, komünizmin de) kendi krizini ürettiğini pek söylemezler.
Kaos matematiği bakış açısından bu, değişim parametrelerinin kendilerini de etkilediği ve parametrelerin birbirinden istatiksel olarak bağımsız olmadığı bir (topolojik) sistem sözkonusu demektir burada.Yani, neden ve sonuç, hem birbirini düz yönde etkiler, hem de ters yönde etkiler; yani, kriz çıkaran öğeler, hem kendini arttırır (belli dönemlerdeki ekonomik krizlerde), hem de kendini azaltır (nüfus artışında).
Ufukta 2029 Global Krizi’nin olduğu da kesin. 2022’nin büyük olasılık krizsiz olacağı da kesin. Bir tek bu krizin boyu ve süresi kesin belli değil henüz. 1 yıl da sürebilir, 7 yıl da. 2022-2029 arası, ambale olma (post-travmatik şok) ve son şoka hazırlanamama ile geçer.
Çin, artık global yapıyı biçimlendiriyor, hem de bile isteye. Altın stoğunu ve devalüasyonunu öyle bir ayarladı ki, krizi Dünya’nın üzerine yıktı. Yani, feda hamlesini önceden yaptı, kendini sağlama aldı, kenara çekildi. Bedeli diğer herkese yıktı.
Olay, ABD’nin 2 mekik kazasının Çin’in uzaya insan yollamasına yol açması gibi olacak. Çin’in ekonomik kazası, diğerlerini bloke ederken, Çin yerinde duracak. Bu, savaşı başladığı-bulunduğu noktada karşılamak stratejisi olarak, ‘Kızıl Uçurum’ (Red Cliff) filminde aynen var. Çin, Dünya’yı kızıl bir uçuruma saldı ve koyun sürüsünün başı, sürüyü uçurumdan yallah aşağı sürmek niyetinde gibi ki bu da ABD olmakta.
Artık, tarihi ABD yönetmiyor, kimse yönetmiyor, işler denetimden çıktı. Herkes kendi başının çaresine bakacak ve bu global köpük alınması ötesinde bir küçülme demek olacak. Biz, son 8 ayda % 27 küçüldük ve bu, en kötüsü değil henüz.
Borsanın daha önceki senkopları 1-3 oranda gidip gelir ama son 5 yılda eski ekonomik parametreler devredışı bırakıldı, yeni ekomoik parameterleri tam devreye sokulamadan işler çığırından çıktı. Şu an, global ekonomide ekonominin temel kabulleri geçersiz yani. Borsa, 10’da birine bile düşebilir yani.
Puslu havayı yalnız kurtlar sever yani...

Birileri kriz değil, felaket satın alacak yani...

Salı, Mart 24, 2015

Tarih Dersleri



5 milenyumluk Dünya Sistemi olan tarihte birincil olarak 4 ana kategori hep vardı:
Devlet, yazı, ticaret, savaş.
Bunlardan ticaret ve savaş, tarih öncesinde de vardı ama devlet ve yazı tarih ile başladı sayılır.
İkincil olarak da, yine ana 4 kategori vardı:
Din, hukuk, ahlak, siyaset.
Görüldüğü gibi, bunların hepsi insanların birarada yaşamasına ilişkin kurallar yaratıyorlar ama başka başka açılardan.
Bunların 4’ü de, tarih öncesinde de mevcuttu.
Ancak, üstyapısal kültürel kuramlar olan bilim, sanat ve düşün’e gelince, işler değişiyor:
Bilimin 4 (matematik, fizik, kimya, biyoloji), sanatın 9 (yazın, müzik, dans, tiyatro, mimari, heykel, resim, fotoğraf, sinema) ve düşünün 4 (ontoloji, fenomenoloji, epistemoloji, metafizik) temel dalının olmadığı toplum çok, hepsinin olduğu toplum da yok tarihte.
Hatta Dünya Sistemi’ci marksist tarih-modeli’ciler bile, tarihi askeri, siyasi, iktisadi birikim olarak irdeliyorlar ama bilimsel, sanatsal ve felsefi birikim olarak irdelemiyorlar.
Tarihte birçok (onlarca) askeri, siyasi, iktisadi zirve ülke-devlet var ama bilim-sanat-düşün zirvesini birarada yapan hiç yok ve tek tek olarak da, 2-3 ülke-devlet ya çıkar, ya çıkmaz.
Bu da, tarihin henüz tarih ol(a)madığını imliyor.
Buna ek olarak, bir de şu durumu imliyoruz:
1945’teki 2 atom bombası, insan türünü fiilen bitirdi ve 1957’deki ilk yapay uydu, insan türünü uzaya ve başka bir tür olmaya aştırdı (transendans). Şu an ve son 70 yıldır, bunun hala epsilon’larını yaşamaktayız.
Yani, böylelikle tarih, henüz tam’a yükseltgenemeden ve bütün-tarih ol(a)madan, başka bir şeye metamorfozlandı.

İşte bu nedenle, 5 milenyumluk geçmişbilimi (tarihi), 5 milenyumluk bir gelecekbilime (fütürolojiye) entegre etmezsek / praksislemezsek / sentezlemezsek; insan türü, Yeryüzü’nden geriye kalıcı bir şeyler bırakamadan, silinip gidecek.

Salı, Şubat 10, 2015

Beş Balık, Altı Şehir, Yedi Kent



Türkler’in İçdenizi öykümüzü bıraktığımız yerden sürdürüyoruz:
“The name Beshbalik first appears in history in the description of the events of 713 in the Turkic Kul Tegin inscription.”
‘Beş Balık’ 5 kent demek. Türkler’in kurduğu ilk kentler olarak ve daha çok efsane olarak mevcuttur. Kul Tegin de, Kül Tigin veya Gültekin olmakta.
Aynı sayfa, Beş Balık’ın aslında, Baş Bölük olduğunu söylüyor. Mümkündür.
Türkler, hafif tertip batıya kaymaya başlayınca, 850’de bizim bölgede Uygurlar egemenlik kurmuş. O zamanki Uygurlar ile bugünkü Uygurlar’ın aynı olmadığını önesürenler var. Bizim Türkmenler ile asıl Türkmenistan Türkmenler’inin kel alaka olması gibi.
+
‘Issk Kul’ da ‘Isı(nı)k / Sıcak Göl’ demek.
(Sıcak Göl, aynı zamanda tuzlu. Yani, o da göl sistemini üçlü yapacak biçimde, (Hindistan Asya’ya toslamadan önceki) eski denizden kalma gibi görünüyor. Ayrıca, orada dipsel bir volkanik aktiviteyi imleyerek, hiç donmuyor. Sibirya’dan ve eksi 80 dereceden söz ediyoruz.)
(Sıcak Göl aynı zamanda, Avrupa’daki 1350’lerdeki Kara Veba salgınının Avrupa’ya giriş noktası. Bunu da, ‘Epistemiklerin Dinamikleri’ başlıklı bir metinde ayrıca irdeleyeceğiz.)
+
“A later Turki word "Altishahr", meaning "Six Cities", came into vogue during the rule of the 19th century Tajik warlord Yaqub Beg, which is an imprecise term for certain western, then Muslim oasis cities.”
“Daha sonra Türkçe bir sözcük, 19. Yüzyıl Tacik savaş lordu Yakup Bey hükümranlığı sırasında, ‘6 kent’ anlamına gelen Altishahr, önce bölgenin batısındaki, sonra da Müslüman vahalar için kullanıldı.”
Burası, Tarım Havzası’nın batısı. Haritada görünüyor.
(Ara nağme: Tarım Havzası’nın adı da, doğrudan tarıma gönderme yayıpor. Bizim bugün kuruyan Burdur Gölü’nün topraklarına yaptığımız gibi, Tarım Havzası da gölken, epeyi alüvyon biriktirmiş ve sonradan tarıma açılmış olmalı.)
+
Şimdi asıl konumuza bakalım:
Buralar İpek Yolu rotaları. Yoksa kimse, kutup soğukluğundaki çöllerde kentler kurmaz.
Hakan Erdem’in fahiş bir hatayla önesürdüğü gibi, Türkler tüccar değil, asker bir millettir.
İpek Yolu ticareti 3 halkın tekelindeydi:
Norveçliler (yani Vikingler), Yahudiler (tanıdık, değil mi?) ve şu an yok olmuş olan Sogdlar.
Türkler, konudan ancak ve ancak, ya paralı askerlik, ya da talanla nemalandı. Tabii kendi devletinde darbe yapıp başa geçen (Mısır) millet, korumasına aldığı kervanını da haydi haydi soyar. Eh, istenirse, buna da ‘tüccar-asker’ denir.
Yine de Türkler, göçer bir ulus olarak, nasıl alfabe kullandıysa, kent kurmuş olabilir pekala.
Çünkü, taa MÖ 200’den beridir Türkler, göçmenlik-yerleşiklik çelişkisini, kardeş iç-savaşına dek yaşamıştır. Az da olsa bir bölümü, Çinlileşerek yerleşikleşmiştir de.
Sorun, nasıl ki PKK ve/ya Barzani semirip, savaştan ve göçerlikten vazgeçtiyse, bizim Türkler de zamanında, yeterince nemalanıp dünyalığı kurtarınca, emekilik-huzurevi kentleri yaratmış olabilir pekala. Zaten, yine ticari yolun üzerindeler: Geçenden 1 akçe, geçmeyenden 2 akçe alırlar Deli Dumrul hesabı.
Bir ara saptama:
Türkler tarihe 550’de avdet eyledi. Moğollar ise 1250’de. Aradaki 500 yılda fazladan 1 kent kurmak o kadar zor değildi.
Yani dememiz, bu kent adlaması, biraz da, ‘lan nolcek, biz de kurarız bir kent daha, damına koyıim’ gibi bir şeyi akla getiriyor.
Türkler tepişip ve koşuşup dururken, nasıl ki etrafa salgın hastalık falan da bulaştırmışsalar da, bizimki gibi, hiper-aktif bir çocuk-ulus, AB gibi. üzerine ölü toprağı serpilmiş kültürleri de şenlendirecek ve şenlendirmiş olsa gerek. Üstelik, o Alamancılar’ın böyyük-böyyük-dedelerinin Anadolu’ya 1071’de hobarey hobarey girip de, bulguru şakkadanak benimseyip de, 1 milenyumluk deriin bir uykuya yatanların torunları olduğunu düşünürsek, olaya biraz Polyanna gibi de bakabiliriz tabii ki. Yani, birkaç onyıl sonra Almanya’da 7 kentimiz daha olabilir nur topu gibi...
Ayrıca, eminiz ki Türkler Berlin’in cumhurbaşkanlığı sarayının önünde mangal yaptığı gibi, oraya yapay bir Tarım Havzası bile kurabilirler.
Adını da, ‘topraksız-köksüz tarım’ koyarlar.
Konuyu epeyi dağıttık. Burada havada bırakalım.

Dipnot: En batıdaki Sıcak Göl’ün, İndo-Avrupa dillerinin en doğusu olduğunu imleyelim. Yani Türkler ve proto-Türkler, bir yanda doğuda Çinliler ile tepişmiş, batıda da henüz adını koyamadığımız batılı ve İndo-Avrupa dil konuşan birileriyle. Arada 5 bin kilometre falan var haa. Dıgıdak dıgıdak yani, Düldül hesabı. Vurgu: O proto-İndo-Avrupa dil konuşanlar, geriye yazılı kalıt bırakmamış gibi ki bu da MÖ 3000 – MS 500 arasında 5-7 göç dalgası demek olabilir, genelde döngü 500 yıl falan çünkü. Onun yerine, kökenini hala bilmediğimiz rünik alfabe var. Ben, bahsimi kesinlikle proto-Vikingler’den yana koyuyorum. Ya da proto-Vikingler’e denizciliği öğretenlerden yana.

Cumartesi, Ekim 05, 2013

Tarihteki En Geniş Devletler




Tarihteki en büyük devletler sıralaması şöyleymiş:

Devlet                     Alan (M km2)       Yıl          

Britanya                 33,6                         1922

Moğol                    33,0                         1309

Rus                         22,8                         1895

Sovyet                   22,3                         1989

İspanya                  19,4                         1760

Saptamalar:

Hepsi de Avrasya devletleri.

Rus ve Sovyet devletleri aynı devlet sayılabilir.

Günümüz devletlerinin alanı bunların yanına bile yaklaşamıyor.

Britanya’nın kendisinin eski sömürgesi olan ABD’nin bugün sömürgesi / vassalı olması, büyük devlet olmanın geleceği hakkında bir bilgi veriyor.

Arada Roma ve Osmanlı da varken, bugünün ABD’si demek ki tarihteki en büyük dünya hegemonu falan değil.

Britanya aynı zamanda, 55 ile topraklarından en çok yeni devlet yaratan devlet durumunda. Osmanlı da 44 devlet ile sıralamada yer almakta.

Göreli en büyük olan Moğol devletinin aynı zamanda en kısa süren büyük devlet olması da ilginç.

En büyük devletler, en çok savaş çıkaran devlet durumunda değil. Britanya 500 yılda 125 civarında savaşa girmiş. Osmanlı ise 620 yılda 295 savaşa girmiş. ABD ise 220 yılda 220 savaşı (darbe, isyan, iç savaş, vd dahil) geçerek en çok savaş çıkaran devlet durumunda olabilir.

Çıkan genel sonuç ise şu: Nasıl ki geçmişteki krallar, bugünkü en zenginlerden çok çok daha zengin idiyse, geçmişteki büyük devletler de şimdikilerden çok çok daha büyük devletlerdi. Bunu nedeni de, tarihin bir tür demokratikleşmeye doğruki evrimi sayılabilir.


Cuma, Ekim 04, 2013

Gelecek Partisi: Siyaset ve Parti



Maurice Duverger’in ve Niyazi Berkes’in siyasal partiler tarihi ile ilgili kitaplarını okuduğumdan beridir, partilerin siyasetlilikleri ve siyasetsizlikleri konusu, benim için giderek anlamsal açıdan boş küme olmakta.

Bunun meali şu:

Partiler siyaset için falan kurulmamış. Olsun diye kurulmuş.

Bu, zaten 1789 Fransa Devrimi’nde, sağ-sol konumunun zaman içinde değişmesi, kralcılarla kral karşıtlarının birbirinin yerine
geçmesi ile başlamış. Olay baştan çürük yani.

Partisel adlar, içerikler, tutumlar ve davranışlar birbirine göre kel alaka...

Marksist partiler, siyasete sosyal demokrat sıfatıyla girmişler başta. En sonunda gele gele ve gevşiye gevşiye, sosyal demokratlar içerik açısından (Blair ve ABD hempalığı gibi) gayet sağ ideolojileri bile uygulayagelmişler.

Bugünse, stalinist gelenekteki partiler ‘sol parti’ yaftasını alıyor. Karikatür dergisindeki ergen esprisi gibi durum var ortada...

Gerçek durum şu:

En statik tarihsel dönemlerde bile, en azından son 200 küsur yıldır, 10 yılda bir yepyeni toplumsal sorunsallar oluşuyor ki zaten hiçbir partinin toplumsallığın köleliği üzerine bir tek laf etmişliği yok. Bu da, hümanizmi hep olduğu üzere, doğrudan faşizme götürüyor.

Yani, bırakın artık elifle merteği birbirine karıştırmayı, başında beridir ortada ne elif var ne de mertek...

Artı:

Diyelim Yeşiller çevreci. Siz, kaç yeşilin komünal doğalcı yaşadığını gördünüz peki? (Bu gayet mümkün.) Bıdı bıdı konuşup da, ortalama bir vatandaştan daha fazla çevreyi 40 yıl boyunca habire kirletirsen, perhiz-turşu durumu ortaya çıkar, çıktı da zaten. Elaleme verir talkımı, kenid yutar salkımı olmuş sonuçta...

Artı:

Liberaller liberal değil, resmen ‘devletin malı deniz, yemeyen domuz’ hesabıcı... Talan ekonomisini uyguluyorlar 30 küsur yıldır... Deniz bitip de, gemi karaya oturunca da, aval aval birbirlerine bakıyorlar şimdilerde...

Gerçek sınıflar hiçbir biçimde kaale alınmıyor. Diyelim, şimdilerde G-7 ülkelerinde nüfusun % 20’si yaşlı ve emekli ama yaşlılık ve emeklilikle ilgili hiçbir uygulaması yok partilerin. Üstelik bu sorun BM raporlarında 40 yıldır yer almakta. Orman istiyorsan, ağaç dikmeye 40 yıl önceden başlayacaksın bilader. E sonra ne oluyor? Getiriyorsun Alamancılar’ı, ez babam ez, Yahudiler’den beter ez... Sonra multi-kulti saçmalaklarını gevele üstüne bir de... Bu arada, yılda 250 bin genç vatandaşın da ülkeni terkediyor, kaçıyor yani...

Diyeceğim şu ki reel sosyalizm bile tam reel politik yapamadı. Stalin’in kafasında ‘mutlaka olmalı’lar vardı, onları yaptı yalnızca... Adını da öyle koydu.

Son 30 yıla bakarsak:

Muhafazakar geçinen neo-globalist neo-liberaller, o çok sevdikleri alie kurumunun baş tasfiyecisi oldular ve sonuçta ortalığı çocuk çeteleri ve kronik kriminalizm götürmeye başladı.

Tekno-liberaller; ne robotlar, ne uzay, ne ölümsüzlük, ne şu bu hakkında hiçbir ideoloji üretemediler.

Daha da komiği:

Korsanların internetle ilgili savları iplik iplik dökülüyor. Daha tutumlarını belirleyip de, mazlum Wikileaks’çilere karşı davranışlarını bile belirleyemediler: Hapisteki eri kaçırmak çok kolay örneğin. Filistinli dedelerden feyz almak yeter de artar bile...

Almanya 2013 seçimleri ve sonuçları ile ilgili peşpeşe 4 makale yazdık ve yayınladık, çünkü Almanya hesapça politik değişimin en hızlı olduğu ülke görünümünde. O metin dizisinde ortaya koymaya çabaladık ki küçük, yeni, marjinal partiler farklı falan değil. Farklı bir parti, o marjinal geçinenler tarafından engellenir önce. (Zamanında Almanya’da yayınlana köksüzlük ile ilgili başlık taşıyan bir dergiye gönderdiğim köksüzlükle ilgili bir makale, o kadar köksüz olmadıkları gerekçesiyle reddedilmişti, tam fıkra gibi ve şimdiki durum da aynen böyle.)

Gelelim, parti ve siyaset ne işe yarayabilir konusuna:

Öncelikle, daima kuram eylemden önce gelir. Eğer hala yaşayarak öğrenseydik, ya yamyam amcalar bizi pişirip yerdi, ya da onlar bize raslamadan muz ve yağmur suyuyla 1 milyon yıldır evrimsiz evrimsiz yaşar giderdik.

Toplumsallık, şimdilerde ortaya çıktı ki tüm olumsuzluklarıyla, bize sevgili kuyruksuz maymun akrabalarımızda kalan bir kölelik biçimi. Yani birarada yaşamak, bir aralar epeyi karlı iken, davranışlar töreleşince, onlar milenyumlar boyu kalmış. Şimdilerde (hümanizm gibi) işlevsiz törelerin duvarına toslamış durumdayız. Gelecekte ya yeniden evriliriz, ya da toplumsallığımız bizi yok eder.

Siyaset buna intikal etmeli artık... Partiler de...

O nedenle, yine Almanlar’ın politik-aktif saydıkları bir biçimde, yaşama pratiğini içinde kuram üretmek, daha doğrusu üretilmiş kuramları kullanmak zorundayız.

Yine Almanya’dan bir örnek:

Gelecekbilimi kuran insan Flechtheim bir Almanya vatandaşı idi ve yıllarca SPD’ye danışmanlık yaptı. Ancak bunun diğer bir gelecekbilimci olana Yanki Asimov’un CIA hempası olmasından farkı yoktu. O sırada, o zamanki SPD lideri Brandt kendine doğu alman bir sevgili bulunca, yandı gülüm keten helva oluverdi birden... Gelecekbilimci dediğin, bunları da hesaba katar; aslına bakılırsa, ilk önce bunları hesaba katar.

Sonuç:

Alternatif Parti, Korsan Parti, Anarşist Parti, Ateist Parti;  ikisi şu an ve ikisi şu an potansiyel olarak var olarak, Almanya’da yakın geleceğin parti çizgisini imliyor ve bu çizgi siyasetin ufkunu kapsamıyor şimdiden. Kuramın bunu görmesi ve buna göre davranış üretmesi gerekli.

Hata yapmak serbest: Ne yani kapitalizm, anti-kapitalizm dahil, her herzeye bulaşıp da sağ kalıyorsa, Gelecek Partisi de bunu yapınca, neden hıyarca olsun ki?

Bu metnin anafikri bu:

Neo-bireycilik ve neo-fütüroloji nezdinde, yepyeni eksodus vektörlerinin üretilmesi gerekli. Bu; siyaset ve parti üzerinden yapıldı yapıldı, yapılmadı, her zamanki gibi politik-aktif ve dene-yanıl yapıldı, demek olacak...

Olabilir, gelecek uzun sürer...


Cumartesi, Eylül 28, 2013

Tarih Dersleri 4




TÜMEVARIM X TÜMDENGELİM

Tümevarım:

Tarihçilerin epeyisi, tarihi hikaye sanır. Bu açıdan yaklaşım, vaka nüvislik nezdinde tezahür bulur.

Bu gelenek, Çin’de neredeyse 4 milenyumluk, Avrupa’da ise 1 milenyumluk bir kayıt perspektifi yarattı.

Bunların yine epeyisi, binlerce kaydın içinden genelleme yapamazlar.

Tümdengelim:

1960’larda Wittgenstein Dünya için ve hemen ardından da Braudel Akdeniz için tümel modeller önerdi.

Öncelikle belirtilmesi gereken şey, bu anlayışın artık neredese bitme noktasına gelmiş olan Annales Okulu’nun marksist demeyelim ama realist tarih anlayışı sayesinde, buralara kadar bilgisel olarak getirilebildiği.

Devamında, tarih tümdengelim kaldıracak bir bilim değil ama 5 milenyumluk yaşanmışlığın ardından da bir model gerektiği çok açıktı.

Toparlama:

Biri diğerine yeğ değil.

Tarihin başka bir şeye dönüşmeye başladığı ve belirsizliğin ağır bastığı bir dönemde yaşadığımız için, bu ikilem geçici olarak devredışı bırakılmış gibi görünmekte.


Pazar, Eylül 22, 2013

Tarih Dersleri 3




TÜRKLER’İN TARİHTEKİ YERİ VE YERSİZLİĞİ

Türk olarak, 1,5 milenyumdur falan, tarih podyumunda arz-ı endam eyliyoruz.

Moğollar ve Tatarlar gibi, Orta Asya’nın olumsuz doğal koşullarından dolayı göçer yaşayan olduğumuzdan, üstüne bir de atları ilk evcilleştiren bölgede gezer mukim olduğumuzdan naşi, o pek övündüğümüz asker millet yanımız, talan ve yağma ekonomisi olarak tezahür etmiş. Anadolu’ya geleli, neredeys, bir milenyum olacak olmasına karşın, bir yerin kökünü kurutana kadar yağmalama zihniyetimiz hala baki.

Bu konudaki en olumsuz örnek biz değiliz. Eski Mezopotamya ve Eski Yunan uygarlıkları, üstelik kendi topraklarının öyle bir canına okumuşlar ki aradan milenyumlar geçkiten sonra bile, doğa kendini toparlayamamış durumda. Oraların halkları da, Babil bahçelerinden cehnenem çölüne dikey iniş yaptı.

Biz Türkler’in tuhaf ve pekala uygarlık öncüsü sayılabilecek yanlarımız da var:

Yazının 6. milenyumunda bile alfabeye geçmiş halk oranı 6 binde 300 falan iken, biz göçer ve göçebe halimizle, taa milenyum önce Orhun Yazıtları üzerinden yazıya akmaya başlamışız. Bugüne kadar, bir rivayet 13, bir rivayet 15 alfabe kullanıp, bu konuda bilindiği kadarıyla bir dünya rekoru da kırmışız.

Bu da yetmemiş:

10’e yakın dine girmişiz. Dünya’daki ünlü halklar içinde 3 tek tanrılı dinde de alt-halkı olan tek ulus biz olabiliriz.

Hunlar’ı saysak da saymasak da, Gagavuzlar’ın ve Nahcıvan’ın devletimsiliği ve Kuzey Kıbrıs’ın üç çeyrek devletliği hesaba katılınca, bizim hesap 16’yı geçer. Tabii, sonuncu devletimiz olan 1. Cumhuriyet de dahil olmak üzere, olandan 1 eksik veya olana eşit sayıda devleti gömdüğümüz de bir gerçek. Demek ki hafif oto-anarşiist veya mazohist bir milletiz vesselam.

Kamçatka’dan kalkıp da, Viyana kapılarına kadar gidip de, iki kere geri postalanınca, yılmayıp, aradan birkaç yüzyıl geçince, Viyana’yı ‘by-pass’ yapıp, Berlin’e doğrudan havadan inme becerisini de göstermişiz. Şimdilerde Berlin’deki cumhurbaşkanı sarayının önünde mangal partisi ile meşgulüz. Ayrıca, Almanya’daki Almanlar olmasa, Almanya’nın pekala çekilir bir yer olduğu kanaatine bile vardık son 50 yılda Allah’a şükür.

Tatarlar’ın Türkler’e 2 kere ihaneti tarihte kayıtlıdır ama Türkler de Ortadoğu’daki ilk devletlerini, köle asker olarak var oldukları devletin yönetimine ihanetle el koyarak kurmuşlardır. Yani, askeri darbe geleneğimiz çok asırlık netekim.

Son 30 yıldır AB’ye ve ABD’ye açık pazar olarak hizmet ediyoruz.

Çıkmadık candan umut kesilmez. Türkler de, er veya geç tarihe önemli bir katkıda bulunacak elbette, Tabii, o zamana kadar tarih ölmez de, ömrü vefa ederse...

Şaka bir yana, Türkler’in varlığı, negasyon ve olmayana ergi ile bize epeyi tarih dersi veriyor. Çok tepindiğimiz için çok da hata yapıyoruz ve hatalarımızdan pek ders almayıp, ‘benim oğlum bina okur, döner döner gene okur’ tarzında, örneğin 3 tam askeri darbeye, 3 de (asker asılmalı, post-modern olanlı, vd) buçuklu darbe ekliyoruz: Bir tür kontrol parametresi gibi.

Tarihe verebileceğimiz dersler:

Kültürel mod geçişi olarak, at sırtındalıktan tarım toplumuna geçişi beceremeyip, hala doğru dürüst bir ev tasarlayamayıp, ‘Türk evi’ denilen şeyin, düpedüz oba çadırına aynen benzemesi ile eski kültürel modun direncini göstermiş olduk.

Ancak, ABD’yi bile bu konuda geçerek apartmacılığı, türk mutfağının Dünya’daki 3 mutfaktan biri sayılması; garibim 11 milenyumluk bulgurun, bugün Dünya’da Türk yemeği olarak Türkçe adıyla kabulü ve AB’nin en ücra köyünde bile tavuk döner büfesi açılması ile mutfak emperyalizmi tarihine önemli katkılarda bulunmuş olmaktayız. Tabii, bu yine de Hintliler’in biber dolmasını niye patates-peynir ile yaptığını veya Çinliler’in pirincin anavatanı iken, neden biber dolmasını icat edemediğini açıklamıyor. Biz de böylelikle, bunu Türkler’in uygarlık hanesine yazabiliriz.

Türkler’in bilime, sanata ve felsefeye katkısı pratikte sıfır. İkinci Sanayileşme henüz yeni başlamışken; robotlaşma veya uzaycılık dalında da atak yapabilecekken, 30 yılda trilyon dolar lüpletip, 1 trilyon dolar ödeyip, 1 trilyon dolar da borçlanarak, başkasını talan edemeyince, kendini ve geleceğini talan eden biri durumuna düşmüş olmaktayız.

Çok şükür ki 2010 yılında Dünya bitti. Konya Ovası’nda da su bitti. 600 bin kilometre kare orman kesilince, Anadolu’da ağaç da bitti, İstanbul için de öyle.

Bu durumda Türkler’in gelecekbilimi için 3 yol kalıyor:

Yamyamlık, intihar ve yeni bir eksodus...

Hamiş: Genelde ‘c’ şıkkını seçmişiz.


Tarih Dersleri 2


GÖZLEMLER ve GENELLEMELER:

5.000 yıllık devletli tarihe ve Dünya Sistemi sayılana bakınca:

1.


Devletsizliğe geri çözülme aşamasının, global nüfusun en azından % 50’sinden çoğu için aşıldığını gözlüyoruz. Bunun kanıtı olarak, Avrasya’nın yatay coğrafyasının da etkisiyle, bu nüfusun yarısından çoğunun yaşadığı bölgede, herhangi bir uygarlık veya devlet, herhangi bir barbarlık tarafından yıkıldığında, epeyi uzun bir süredir, barbarların o bitirilmiş uygarlıkça uyruklaştırılmasını görüyoruz:

Geçmişte bunun en güçlü örneği, Roma ve onu yıkıp onun yerini epey sonraki gelecekte alan Kutsal Roma-Germen devletleri ve zamansal yakın örnek de, bugünkü biçimiyle AB ve ABD ikilileridir, bir zamanlar ABD AB’nin kolonisiydi, şimdi tam tersi.

2.

Toplumsallığın tarihten epeyi önce de, özellikle beyinleri daha çok çalışan % 1 azınlık için olmak üzere, bireyler için tam bir kölelik sistemi durumuna dönüşmüşlüğü mevcut.

Bunun nedeni de, Homo Sapiens Sapiens’in Afrika’dan onlarca eksodusu sırasında, türün / sürünün tümüyle yok olma aşamasına kezlerce epeyi yaklaşmış olmasıdır. Böylelikle, toplu bilisizlikte (collective unconscious) çok ve tek arasında, çoğun lehine epeyi normal faşizmi eğilimli bir ağırlık oluşmuş olmakta.

Tarih boyunca da böyle sürmüş gitmiş.

3.

Bunun üzerine bugünün tanım kümeleriyle epeyi askeri, iktisadi ve siyasi ağırlık ve deformasyon yaratıcı etken birikti. Savaş, sömürü ve yönetme / iktidar, bize evrimsel kalıtlar ama birçok alanda insan türü bu evrimsel kalıtların epeyisini gerisinde bıraktı. Öyle olmasaydı, dünya üzerinde epeyi salt barışçı toplum yaratılmazdı. Onların yalıtık korunmuşluğu bozulduğunda, genelde yamayam sonraki akrabaların, önceki barışçı akrabaları yemesinin gerçekleştiği Pasifik toplumlarını gözlersek ve örnek alırsak, bunlarda yine Avrasya’nın itiş-kakış ve birbirine fazla kolayca erişimli toplumsal yapısının sorumluluğu olduğunu görürüz.

Ortalıkta bu kadar barış müezzini varken, insan türünün çoktan sonul barış evresine girmesini beklerdik ama nasıl ki bir yerde ahlaktan çok söz ediliyorsa, o söz edenler genelde başta omak üzere, orada yaşayanlarda ahlak eksikliğinin yaşandığını bildiğimize göre, bu perhiz-turşu tersliğini yadırgamamamız gerekir bizce.

4.

Bu 3 gözlem-genelleme kümesi, bizi hangi çıkarsamalara götürmüş olmakta?:

4.1:

Ya yalıtık toplum olarak istediğin toplumu kurar ve barışçı, sömürüsüz, yönetcisiz bir düzen kurarsın, ya da bu itiş-kakışı olmayana ergi kullanarak ve sonuna kadar yaşayıp tüketerek, sonul karşıtlığa varma diyalektiğini eyleyebilirsin ki bu birinci şıkka göre daha az olasılıklı bir olanaktır ki tarih göründüğü kadarıyla oraya limitleniyor şimdilik. Geçmişbilim-gelecekbilim bireşimcisi olarak bize düşen şey, açmazlara karşı eksodusları imlemek ama herhangi birini seçip onu empoze etmemektir.

4.2:

Yaşadıklarımız, epeyi tarih tekerrürünü yarattığına göre, elimizde ders çıkaracak epeyi istatiksel birikim vardır, demektir. Bu koşullarda yaşayarak öğrenmenin tümevarımsallığı yerine, beynini kullanmanın tümdengelimseliğini kullanacak kültürel-evrimsel aşamaya geldiğimizi kabul edip, kitleye de bilinçli düşünme sorumluğu (hakkı değil) yüklememiz gerekir, demektir.

O nedenle, artık bazı halklar artık toptan yargılanıyor. Nazi Almanyası halkı pas ve Sırbistan halkı teğet geçildi. Demek ki bu olgunun gerçeksenmesi yakında. En yakın aday adayı ABD halkı bu durumda.

4.3:

Bu perspektiften bakılınca tarihte açmaz yok, aslına bakılırsa hiç yoktu ama bakıp da bunu gören ve yazan hiç kimse de yoktu ama şimdi var. Tabii henüz gerçeği uygulayacak yeterince cesur-düşünen beyin yok ama bunun da yaşanması eli kulağındadır bizce...

Burada es... Yenilip yutulması zor düşünceler sergilediğimizin bilincindeyiz. Okur, belki bunları bir tartar beyninde...


Cuma, Eylül 20, 2013

Tarih Dersleri: 1


Koyutlar:

Nesnel:

Bir tarihçi değilim, çünkü bir uzman değilim, bir disiplinlerarasıcıyım.

Bunun anlamı şu: Geçmişbilim olarak tarihin 5.000 yıllık Dünya Sistemi modeli ile gelecekbilim olarak fütürolojinin (şimdilik) 5.000 yıllık Dünya Sistemi (+1) modelini sentezlemişlik ve praksislemişlik momentindeyiz.

Öznel:

Geriye doğru 3 kuşaklık, en eskisi ve birinci kuşak Cemal Kutay tipi, ikinci kuşak İlber Ortaylı tipi, en yenisi ve üçüncü kuşak Hakan Erdem tipi olmak üzere, alaturka tarihsicilik çizgisini tümden değilliyoruz. Bu tarihsicilik tipi, kıraathane veya televizyon sohbeti  tipi tarihsicilik olmakta.

Kavramsal çerçeve:

Açıklama:

İnternette 1 veya 2 milenyumluk tarih atlası animasyonları var. Herhangi bir tez önesürdüğümüzde, onlara uymasını veya onlardaki kayıtları nesnel olarak değiştirmesini umarız.

İbrahim Okçuoğlu ve Ebubekir Ceylan nezdinde denenen, Türkler’in tarihini Dünya Sistemi’ne ekleme modelini olumluyoruz. Şu an bunun birçok eksiği olabilir ama  ilerlenen doğrultu uygun.

Tezlerimiz:

Tarihin teolojisi ve teleolojisi yoktur. Yani, insanın bir varlık nedeni ve/ya ebedi hedefi yoktur.

1945 atom bombaları ve 1957 yapay uydu çıkışları nedeniyle, tarihsel koyutlar onyıllardır değillendi ve yoksandı. Yani o olgular nasıl ki insan türünün yok olabileceğini ve başka bir türe kesinkes evrileceğini imledilerse, eğer gelecekbilim olmasa, şu anki geçmişbilim kayıtları toptan tarihin çöplüğüne gitmişti de ortaya kondu. Yine gidecek ama bundan uzağa doğru eksodus da mevcut.

Sözü geçen animasyonlara baktığımızda, tüm tarihin bir itiş-kakış olduğunu görürüz. Tarihin rasgeleliği (raslantısallığı değil, raslantısallık olasılıkla işler ve bir yönelimi vardır ama rasgeleliğin yoktur), onun askeri, siyasi veya iktisadi bir dominant ideoloji ile modellenmesini engelliyor. Ek bilgi: Biz, kültürel (bilimsel, sanatsal, felsefi) tarihi irdelemeyi yeğliyoruz.

Tarihteki birçok bilgi, asla ve kata bir daha bulunamayacak biçimde silindi ama bu Dünya Sistemi modelini geçersizleştirmiyor. Diğer bir deyişle, Dünya Sistemi modeli, epistemolojik belirsizlik alt çizgisini geçti.

Yine de, yeni bulunacak bazı bilgiler, tarih modelini epeyi değiştirebilir, özellikle de Kolomb öncesi Amerikalar’ınkini.

Henüz açıklanmamış ve belki de açıklanamayacak bazı tarihsel olgular var: Örneğin, Mayalar tekerleği bulamamışken, nasıl olup da sıfırı icat edebildiler? Ve asıl soru: Hangisinin icadı daha zor, tekerleğinki mi, sıfırınki mi? (Aynı soru, tarih öncesi için konuşma ve ateş yakma için / olarak geçerli hala.)

Devamı olarak: Kolomb öncesi Amerikalar’ın dikey ve Afro-Avrasya’nın yatay coğrafyasının tam tarihsel modeli ne?

Onun devamı olarak: 50 bin yıl önce Afrika’dan son ve tarihi kuran asıl eksodusumuzu yaptığımızda, (30 bin yıl önce Bering’den Amerikalar’a geçtiğimiz kabul edilinceki) 20 bin yıllık gecikme, nasıl oldu da, tekerleği durdurdu ama sıfırı durdurmadı?

Toparlarsak: Yani, bugün tarih için yanıtlanmış paradigmasallar, yanıtlanmamış paradigmasallarla başabaş durumda gibi. Galiba, bu metin için en önemli tezimiz bu.

Tarih öncesi ile tarih arasındaki yol çatallanmalarının ve yalpaların haritası epeyi eksik durumda. Dolayısıyla, meta-tarihe ve gelecekbilime geçişimizin de yol haritaları için model eksik durumda: En azından şu an için öyle.

Kesin çıkarsama ise şu: Nasıl ki tarım toplumundan avcı toplumuna kezlerce geri dönüş yapıldıysa, tarih sonrasından da tarihe epeyi geri dönüş yaşanıyor ve yaşanacak. Şu anki yeni orta çağ, bu çöküşlerden biri durumunda.

Artı: Nasıl ki tarım toplumu avcı toplumuna göre, başta insan ömrünü kısalttı ve işini daha zorlaştırdıysa, tarih sonrası toplum da tarih toplumu için öyle yapmakta. İnternetin insanları 50 yıllık bir global zorunlu eğitim ertesinde bile, hala daha aptal ve daha cahil yapması ve etkin okuryazarlık düzeyinin giderek gerilemesi, bu konuda örnekler oluşturuyor.

Yine de genel olarak tarih, gerçekten daha zeki ve daha bilgili insana bizi gerçekten götürüyor. Götürdü de...


Cumartesi, Ağustos 03, 2013

Teknolojik Fay Hatları

Önbilgi: Bu metni bana yazdıran ‘Uhudedipuhu’ kullanıcı adlı, Milliyet Blog yazarına teşekkür ederim.

Alıntı: Yorum ve karşı-yorum:

“Voltaj ve fişlerde bir standart olmaması ile PDA-IPhone örneği arasında bir fark var. İki farklı akım türünün getirdiği kısıtlamalar / imkânlar dahilinde, her ülkenin keyfine göre kendi fiş standardını belirlediği malum. Yanlış bilmiyorsam, bugün dünya genelinde 12-13 ayrı tip fiş birbirinden bağımsız olarak kullanılıyor. Yani PDA-IPhone örneğinden farklı olarak, bir fiş türü diğerine evrilmiş ya da onun yerini almış değil. Fişlerin durumu küçük bir farkla, Betamax-VHS olgusuna daha benzer, aynı ihtiyaca cevap vermek üzere geliştirilen iki ayrı standardın yayılma / tutunma savaşı. Fark şurada; VHS bu savaşı kazandı, zira çöpe atılacak teknolojinin maliyeti, mesela İngiliz elektrik sistemini Avrupa standardına değiştirmenin maliyetine kıyasla daha ucuzdu. Fiş savaşının bir galibi olmayacak gibi görünüyor. Selâm ve saygılarımla.

uhudedipuhu,  02.08.2013, 09:51

İphone'un özelliği Apple ürünü olması. Apple ürünlerinin birincil özelliği, yalnızca Apple için olmaları. Yoksa İphone, PDA'nın ilerletilmiş versiyonu değil ama işlevleri aynı. Fiş içinse, tıpkı Apple-Microsoft gıcıklaşması gibi, yalnızca kültürel (İngiliz-ABD) çatışma olmaları durumu var. Yine aynı örnek üzerinden gidilirse, nasıl ki Apple Mac'in başlangıç Quark programını Microsoft yazdıysa ve zaman içinde Quark-Word çevrilebilirliği oluşturulduysa, şimdi de ara / dönüştürücü adaptörler de var. Beni ilgilendiren durum, ayrım gibi görünen ama ayrım olmayan ayrımlarla, çözüm gibi görünen ama çözüm olmayan çözümlerin ilerlediği çatlaklar örüntüsü. Malumunuz uygarlık sayılan, bu çatışmalar boyunca ilerliyor. Yani, teknolojik depremin fay hattını izliyorum kısacası. 

gelecekbilim, 02.08.2013 10:18”


*

Açılımlar:

Koyut: Teknolojik değişimler ve antitezi olmayarak değişimsizlikler, en birincil olarak, sanıldığının tersine asla ve kata rasyonel değildir.

Buradan başlıyoruz:

Neden böyledir?:

Çünkü burada doğrusal değil, fraktal model vardır. Fraktal modelin birincil özelliği, süreksiz tanımlı olması (ki tek süreksiz tanım bu değildir) ve kültürel karşılıklılıkta birebirliğe uymamasıdır.

Bir kereliğine metinlere dönelim ve bir parça alıntılayalım:

Alıntı:

“Fişlerin durumu küçük bir farkla, Betamax-VHS olgusuna daha benzer, aynı ihtiyaca cevap vermek üzere geliştirilen iki ayrı standardın yayılma / tutunma savaşı.”

Yorum:

Hayır: Standart-dışılık, teknolojide veya dışında, daha çok kapristir. Çünkü ayrı standartlar daha çok para kazandırmaz, çünkü herkes tüm ürünleri alamaz. Aynı ürünler, kimi sinerji yaratır pazarda.

Hayır: Teknolojik ürünler, aynı gereksinime yanıt vermek üzere icat edilmez. Zaten hiçbir teknolojik ürün, hiçbir gereksinime yanıt vermek üzere icat edilmez. Daha çok, ‘ya tutarsa’ diye icat edilir ve kayda geçmediği için, bilindiğinin tersine, başarısız ürün sayısı, başarılı ürün sayısından daha çoktur. Buradaki örnekte, Beta dışında kaybeden ürün çeşidi epeyi kalabalıktı.

Evet: Teknolojik savaşın genelde bir galibi olmaz.

Bu, çok çok çok önemli bir gözlem.

Yan bir gözlem daha: Birçok ürün, 5 yıl diye icat edilir, 10 yıl dayanır ve tersi de... Burada da determinizm işlemez yani...

Yani burada:

Epistemolojik (informatik ve kognitif) ve istatiksel açıdan hata fonksiyonları, ana fonksiyondan daha fazla bilgi içerir ki bu Heisenberg Belirsizlik İlkesi’nin ikilem geçersizliğinin de imleme haritasını çizer. Yani; daha az bilgi arayışı, daha çok bilgi üretebilir ve tersi de...

O nedenle:

Teknolojik yanılgılar; teknolojik devrimleri, teknolojik başarılardan daha çok haritalar...

Nokta ve es.

Bu metnin açılımları epeyi daha sürecek.

Dipnot: Bu belirsizliğin (bilince çarpacak denli) belirginleşmesi ve daha bilgi üretmesi ne yazık ki bir Orta Çağ göstergesidir ve biz de bunlardan birinin içindeyiz. Yani, ne yazık ki bazı bilgiler, hala faşizmlerde ve engizisyonlarda elde edilebiliyor, tıpkı bilimin savaşta barıştan daha çok ilerlediği gibi. Henüz ve şimdilik öyle...


Salı, Temmuz 30, 2013

Dünya Sistemi Determinizmleri: İktisadi, Siyasi, Askeri Kategori Dominantlıkları

Bunlar dünya sistemicilerin makro-makro sistem kriterleridir.

Dikkat edilirse, hepsi maddi uygarlık için tanımlıdır.

Oysa manevi uygarlık(lar) da var.

Görünür ve konsensus söylemde manevi olan dini uygarlık.

Asıl manevi olan ise kültürel uygarlık.

Asıl kültürel olan ise; sanat, bilim, düşün olmakta.

Dünya sistemicileri bunları gözardı etmeseler bile, yaklaşımları temel nedeniyle küçümserler gibi olmuş.

İlk koyut:

Maddi olanlar da dahil, manevi olanlar da dahil, bunların hepsi, antropolog olan ama gerçek anlamda ilk kültürolog olan Murdock’un Dewey tarzı sistematiğinde şematikleştirilmiş olarak mevcut.

(Ancak, onda da mevcut olmayan bir şey var: Tüm bunların altkümeleri de mevcut. Artı, arakesitleri de mevcut. Yani; ‘000-999’ kodları devamında, bir ‘000-999’ kodlama daha var ve bu, görüntüsü ‘125-367’ gibi olan, tam sayılı ve artı küsuratlı notasyonlan belirtilebilir durumda.)

Örneğin, tarihin ilk kuramsal savaş kitabı olan Sun Tzu’nun ‘Savaş Sanatı’sında askeri konular, yani militarizm, aynı zamanda manevi konular durumundadır da, hatta savaş Uzak Doğu Asya kültüründe hem bir metafizik konu, hem de bir ibadet-din durumunda. Örneğin, böylesi bir manevi, metafizik, dini ana akım olan Taoizm olmadan, ‘Savaş Sanatı’nı anlamak imkansızdır. (Murdock notsayonunda da bu görüngü, pekala alt-savaş alanı olabilecek ‘456’ ve devamında bir arakesit notasyonu olabilecek ‘678’ ile ‘456-678 olarak kodlanabilir.)

Artı, Batı / Avrupa kültüründe dominant anlayış var, yani bunlardan illa ki biri, birincil önem taşımalı gibi sanılıyor ve sunuluyor ama öyle bir zorunluluk yok aslında.

İktisadi, siyasi, askeri hegemonyaların hiçbir tek başına uzun süreli kalıcı olamamış. Artı tüm ikililerde de, hem birinin diğerine, hem diğerinin birine dominant olduğu yer ve zamanlar görülmüş ve ne yazık ki (dünya sistemcilerinki dahil) hiçbir kuram, bunlar arasında neden-sonuç ilintisi ağları (özellikle tersine artı çift yönlü neden-sonuç doğrusal ilintileri) kurmaya çabalamamış henüz.

Bir örnek verelim: Hem ABD’li iktidarcı, hem de diğer ABD karşıtı kuramcılar tarafından, ABD’nin bir siyasi mi, bir iktisadi mi, bir askeri mi birncil güç olduğu konusu karara bağlanmış değil henüz ve ABD sonun baylangıcını geçti bile çoktan. Kissinger, McNamara, Brzezinski gibi iktidar devleri için, gereken şey yalnızca ABD’nin o ya bu biçimde, o ya da bu yoldan birinci olması, o kadar. O yüzden McNamara özel şirket yönetirken, savunma bakanı olabilmiş. Eh, onun döneminde ABD’nin Vietnam’a yenildiği ve bir belgeselde izlendiği üzere, Vietnamlılar’ın tek bir sağ Vietnamlı kalmayıncaya kadarki savaş anlayışını, yenildikten 40 yıl sonra bile hala anlayamamışlığı da, iktidar devlerinin bilgi iktidarsızlığının bir kanıtıdır bizce.

Söyleme gelince:

Bu söylemsel muğlaklık sayesinde, örneğin ABD savaşta yenince askeri, savaşta yenilince iktisadi üstünlüğü olduğu önesürülmüş. Ayrıca, ABD’nin bi. Böyle başka hegemonlar da vardı ama onların durumu da pek çalışılmış değil hala. Sonuçta, 1250 yıl sonra bile hala, Cengiz Han’ın bu denli hızlı dünya hegemonu olması ve ardında da yine bu denli hızla hegemonisinin çözülmüşlüğü, hala yanıtlanmamış tarihsel bir problematik durumunda.

Maddi uygarlık sayılan açısından, onların arasındaki altküme ilintilerini tanımlamak çok daha kolay, çünkü ne de olsa 3 konudaki iktidar tekniklerinin de, iktidar teknolojilerinin de % 99’u biliniyor durumda ve örneğin o bilinmeyen % 1’deki gizli askeri ABD yetenekleri de oldukça gülünç bir beceriksizlik durumunda gibi. Yani, ‘2000 Askeri Startejisi’nin sayesinde en yüksek teknolojinin (askersiz savaşın) devreye sokulduğu, 1991’daki 1. Irak Savaşı’ndan beridir, ABD’nin o yüksek teknolojiyle hala doğru dürüst bir savaşsal galibiyet alamamışlığı da, görmezden gelinen bir gerçek durumunda, özellikle de askeri teori olarak ev açısından.

Geçelim manevi altkümelere:

Bir devletin askeri yenilmezliği efsanesinin, o devletin askeri teknolojisi kadar önemli olduğu, ‘asılacaksan İngiliz sicimiyle asıl’ özdeyişinin, İngiltere’nin ilk global koloniyalist İspanya’yı yendiği  1650’den veglobal hegemonyasının ‘de facto’ bittiği 1945’ten beridir bile hala yürürlükte olmasından belli. Bugün için bu, ABD için geçerli: ABD 2001’de bitti ama bunu gören yok henüz.

Dünya sistemicilerin en önem verdiği konu olan iktisadi alan, aslında temelde sömürü alanı demek. Yani dünya hegemonu, ortalığı en çok sömüren ülke durumunda. Ancak, tüm dünya hegemonlarının sonunu, bu sömürünün getirdiği de bir gerçek. (Aynı zamanda, sürekli savaşın ekonomiyi bitirmesinin de ki bu da sömürünün sömüreni içeriden vuruşudur.) Osmanlı’nın sonunu, onun İpek Yolu’nu bitirmesinin ertesinde, İspanya’nın Yeni Dünya’dan getirdiği binlerce ton altın ve gümüş getirdi örneğin.

Artı, Yeni Dünya’dan mısır, tütün, vd geldi. Mısırın global ekonomik değerine, birkaç yüzyıl ertesinde yakıt hammaddesi olarak kullanılması tavan yaptırdı ama bu onu mlli yiyecek yapan Lazlar’ın aklına bile gelmedi, ekonomik açıdan. Artı petrol, bu denklemde eskiden hiç mi hiç yoktu. Şimdi ise, ‘geldi ve gitti’ olarak var. (Bu durum ise, çok özel ve çok yepyeni bir ekonomik momenti imliyor ama bu da başka bir metnin konusu.)

İktisadi açıdan, eskiden ‘Japonlar yapıyor abi’ vardı, Japonlar 1990’dan beridir kaput, şimdi de ‘Çin yapıyor abi’ var. Bunların ikisi de, askeri inanç gibi, iktisadi inanç (global efsane) durumunda.

Siyasi maneviyata gelince:

Bugün ABD’nin bir siyasi sistemi yok. 2 partili demokrasi olmaz. Zaten Dünya’da demokrasi hiç olmadı. En başta, kavramın patentini taşıyan Eski Yunan’da kölelik olduğu için olmadı. ABD’de ise asıl-gerçek bireysel özgürlük yok (üstelik tam da Dünya’nın en bireycci geçinen toplumu iken): Kölelere verilen kafes rengi özgürlüğü var olabilir orada yalnızca.

Geriye ne kalıyor?

Bir şey kalmalı mı?

Bir şey kalabilir mi?

Kabul etmeliyiz ki söymemimiz, gözeneklerinden hiçbir kavramın geçmesine izin vermeyecek denli ince eleyip sık dokuyan ölçütler içermekte.

Geriye kalan, boş söz kalabalığılı söylemler oluyor ki o da kitlelere yetiyor gibi. Arada % 99, ya % 1 gibi olmaya özeniyor, ya da daha da nadiren isyan ediyor. Çok nadiren de devrim oluyor ama tarihin tek gerçek devrimi olan Neolitik Devrim, siyasi anlamda bir devrim değil aslında.

Burada nokta ve es.

Demek ki ezberler bir kez daha bozulabildi.

Çıkış:

Bu, yani eski ezber söylemlerin bozulmuşluğu, yeni söylemlerin kurulmuşluğu ve/ya kurulabilirliği demek değil henüz..


Tarih Şeysileri


Benim gibi gelecekbilimci birinin, Türkiye gibi koyunun bulunmadığı yerde keçinin Abdurrahman Çelebi sayıldığı bir yerde bile, tarih / geçmişbilim metinleri yazıp, bunun için bir de telif alması ve üzerine bir de alamaması durumu, ‘Muppet Show’un huysuz ihtiyarlar gösterilerini ve esprilerini geçti çoktan.

Bu metinler, ‘Atlas Tarih’ gibi bir dergide imzam ile yayınlandı. İkinci metnin telifini ve konu için belge olarak kullanılan haritamı editör Kansu Şarman’dan yıllardır hala alabilmiş değilim.

Bitmedi daha var:

Dilim sivridir.

Mekanlardan bir mekanda, İstiklal Caddesi Parmakkapı Sokak’taki ‘Kelepir’ kitapçısında, günlerden bir gün ‘Tarihlenk’ kitabının mefailü faili Hakan Erdem ile toslaştım. Kendisi tarihi, kitabında belirttiği üzere, nakil ve tefsirden ibaret sanmakta ve adı geçen kitabında bunu övünerek vurgulamakta. Oysa tarih, özellikle ‘Annales Okulu’ mensuplarının ve son dönemde de dünya sistemici Wallerstein’ın kanıtladığı üzere, telif metin yazmaktan oluşmakta ki zaten bilim de öyledir, eğer tarihi bir bilim sayacaksak, o da öyledir.

Bendeniz çeyrek yüzyılı aşan bir süredir seyyar satıcı olduğum ve tipim bir entellektülden çok, pamuk kabzımalını andırdığı için, Hakan Efendi’yi, on bin kitap okumuş, 180 IQ’lu biri olduğuma pek ikna edemedim. Tam tersine, gözümün içine baka baka beni yok saydı. E tabii, kendince aşağıladı da...

Bu minval üzere:

Bir uzman olmadığımı, bir disiplinlerarasıcı ve çokdisiplinli olduğumu 18 yaşımdan beridir söylerim ki o zamanda beridir öyle bir bilim dalı olan gelecekbilime sardırmış durumdayım zaten.

O zaman global moda uzmanlıktı, sonra sonra Batı ve G-7 benim gibilerin gerekliliğine aydı. Sonuçta, bugün bile hala, o devasa ve dipsil bilgi gayya kuyusunda, kuantum fiziğinin bir sorusu (zaman kuantaları diyelim) sinema gibi kel alaka bir alanda yanıtlanmış oluyor ve ne yönetmenler sinemanın ve kendi filminin ne yaptığını ve kuantum fiziğini biliyor, ne de fizikçiler sinemadan haberdar. İlintiyi kurmak, benim gibilere düşüyor, üstüne bir de sopa yiyoruz... Ossun...

Geçmişbilim olarak tarih olsun, geleckbilim olsun, çokdisiplinli bir çokdisiplinli alan. Yani; permütasyon ve kombinasyon olarak değil (çünkü bilgi çeşitleme olasılıkları limit sonsuzu geçti çoktan), bir bakışta birkaç kavramsal çerçevede eldeki bilgileri sınayıp, tutarlılıklarının değil de, geçerliliklerinin veya geçersizliklerinin dağılımlarını sezebilmek gerek (sezgi, çünkü bilgi pratikte bu denli hızlı işlemez).

Tarih için bu, genelde tümleşik bir tarih atlası ve özel bir örnekte de Chandler’ın tarihin en büyük kentlerinin kronolojik sıralaması örneği oldu. (Tarihin en büyük kentlerinin 50-100 yılda bir habire değişmesi, uygarlığın ne denli konar göçer olduğu konusunda bizi aydınlatır: Örneğin bugünkü en büyük global 50 kentin tamamına yakını 50 yıl önce öyle değildi.

Dolayısıyla editör Şarman ve büdütör Erdem’in bunları bilmesi imkansız, çünkü belki Osmanlıca biliyorlar ama İngilizce’ye vakıf değiller ve sanıldığının tersine, Osmanlı dönemi ve önceki Türk tarihine ilişkin malzemenin tamamına yakını İngilizce. Bu arada tarih öncesine ilişkin global bilgiyi değiştirip, Neolitik Devrim’e yeni şerhler ekleyen, sevgili eski hocam Aslıhan Yener de, bu konuda yazdıklarını İngilizce yazdı.

Şarman ve Erdem için durum olağan: Çünkü kılavuzları olan kargalar, Ortaylı ve ondan bir önceki kuşakta da Cemal Kutay olmakta. Kendileri, tarihi hikaye ile karıştırmakta hala ki zaten ikisi yabancı dillerde aynı kökten gelmekte (story ve history).

Tabii bendeniz de ‘Atlas Tarih’te hikaye yazmıştım: İstanbul’a düşen ilk uçak ve İstanbul Boğaziçi’ne yapılması düşünülen ilk metro konularını. Tabii ki malzemeler yine gavur dillerinde idi.

Sözü toparlarsak:

Yazık...

Kansu Bey, müşterim de aynı zamanda ve arkadaşım da sayılır (böylesine çılgınca eleştirsem de öyledir, ayı yavrusunu severken boğarmış, ne de olsa). Yine de yazık.

Hakan Bey ise benim konu manyağım oldu. Yaşadıklarımızı anekdot yapıp yapıp, herkese anlatıyorum. Kendisi beni görünce, yolunu henüz değiştirmese de, bu yazıdan sonra bunu yapabilir.

Neden yazık?:

Yine yakından tanıdığım bir arkadaşım, kendisiniilk kez tanıdığım çeyrek yüzyıl önce, birlikte müzecilik lisansüstü okurken bile, Bizans konusunu çalışmak istiyordu ve bugün o konuda yepyeni ve global bilgiyi yeniden yazacak bir takıma dahil durumda (ad vermiyorum özellikle).

Eh, şakayla karışık hicvettiğim ikili de Türk, hocam ve sınıf arkadaşım da Türk.

21. Yüzyıl’dayız. Bilgi toplumu çağını geçtik, öte-bilgi çağına girdik. Türkler novum-bilgi üretti ürrtti. Üretmedi, Tanzimat’ın ‘altı kaval, üstü Şişhane’ yarı-aydın modeline devam...

Şarman ve Erdem, Ortaylı ve Kutay hala ve hala o modeldeler... İki asır sonra bile, onların izlekçileri hala olaacak, bundan adım denli eminim..