iktisat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iktisat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Haziran 13, 2013

Barter ve Reel Ekonomi


Takas ekonomisi, sanal-finans ekonomisine bir alternatif olarak büyüyor. Bir de krizlerde doğrudan paradan uzaklaşılıyor ki bi ekonomi tarihinde Orta Çağ türü kriz dönemlerine denk geliyor.

Gelelim Türkiye takasçılarına:

“Barter'ın eski çağlarda kullanılan takas sistemine benzediğini ifade eden Şimşek, barter'ın kelime anlamını 'çok takaslı organizasyon' olarak açıkladı. Tarihte takas siteminin yerini paraya bıraktığını söyleyen Sırrı Şimşek, günümüzde ülkelerin ekonomilerini faiz üzerine kurduğunu ve faizden daha çok kazanç elde eden ülkelerin küçük ülkeleri sömürdüğünü belirtti. Bu durumun ülkeleri, yeni bir ekonomik sistem arayışı içine soktuğunu söyleyen Şimşek, ‘Bu sömürüden kurtulabilmenin tek yolu faiz sisteminin dışında alternatif ekonomik sistemler bulabilmektir. Barter bu anlamda teknolojinin gelişmesiyle birlikte dünya ekonomisin son döneminde yakaladığı en büyük fırsattır’ diye konuştu.”


Takas kurumu, takas çekine güvence veriyor. Böylelikle mallar dönüyor.

Bunun sonucu limitte ne olur?:

Ekonomi hacmi nominal olarak 1/10, reel olarak 1/3,5 olur. Ancak kalan ekonomi reel olur.

Sömürü azalır ama bitmez.

Göreli toplam, henüz küçük hacimde olduğu için, bu sistem bankaların gazabını çekmiyor şimdilik.

Bunun dolaylı sonuçlarından biri de, Dünya’daki atıl 70 trilyon doların bir bölümünün KOBİ’lere girebilmesi olabilir. Olmayabilir de.

Legal kayıtdışı 35 trilyon dolar kaçak para, gitse gitse lükse gider.

Mafyanın 35 trilyon dolarlık illegal kara parası ise zaten sanayi yatırımlarına hevesli ki bu ekonomi tarihi için ilginç bir vaka oluşturmakta.

Sorun şu:

1 kişilik iş için on bin ila bir milyon dolar arası yatırım gerek. Artı, 3. Dünya haldır haldır üreyip, neo-embesil nesiller üretiyor, yani onlara iş bulsanız da bir halt olmayacak, bakınız TC’nin çalışmayan ve okumayan üçte birlik gençkız nüfusu ki bunlar evkadınlığını da beceremiyor ki o da (paradışı olsa da) ekonomik bir etkinliktir.

Evet böylelikle, eski ve bildiğimiz takas, ekonomik neo-parametrelerden biri oldu bile.


Cuma, Mayıs 17, 2013

Global Ekonominin Yakın Geleceği




AKP taraftarları zil takıp oynuyor:

“158 trilyon dolarlık fona ortak olduk

Dünya ekonomisi üzerindeki etkisi giderek artan gelişen ekonomiler 2030 yılında küresel sermaye hareketlerinin merkezi haline gelecek. Dünya Bankası’nın hazırladığı son rapora göre 17 yıl içerisinde dünya üzerinde yapılan doğrudan yatırımların yüzde 50’si gelişmekte olan ülkelerde toplanacak. 158 trilyon dolara ulaşması beklenen bu miktar büyük oranda Çin, Hindistan, Brezilya, Türkiye, Güney Afrika, Endonezya ve Güney Kore gibi ülkelere yönelecek.”


Kazın ayağı öyle mi, bir bakalım:

Bugünün hesabıyla dünya zenginlerinin kayıtdışı olarak 30-35 trilyon doları, mafyanın da aşağı yukarı o kadar parası var. Dünya ekonomisinin yıllık boyutu ise 70 trilyon dolar. Bunun pek pek % 10-15’i yatırım olmakta. Yani, 158 / (2030 – 2013) 17 = 9,3 / 70 = % 13 olmakta. Boşta 70 trilyon dolar, doluda 10 trilyon dolar. Hangisi, hangisini döver sizce?

Ayrıca bu alın teri parayı dövücü boşta paranın bir özelliği var:

Bu paralar reel sektöre girse bile, buğday veya petrol gibi yaşamcıl metaların fiyatları, 1 yıl 1 birim ise (diyelim tonu veya varili 100 dolar ise), 1 yıl 3 birim (diyelim tonu veya varili) olmakta ki bunu yaşadık zaten; yani, iş borsaya döndü, çünkü reel sektörde de (altın dahil) ‘forward’ alım var edildi. (Aslına bakılırsa, bunun reel ekonomik nedeni hala belirsiz: Klasik çözümlemeler burada artık işe yaramıyor: Neo-ekonomik parameterlere var artık.)

Bu paralar reel sektöre girse bile, asgari ücret önce 100 dolara (Çin 1990), sonra 20 dolara (Vietnam 2010) düşüyor. O zaman ne oluyor? AB ülkelerinin ortalama asgari ücreti olan 2.000 dolar tuş oluyor. Beyaz kafalar işsiz kalıyor. Ekonomileri küçülüyor. Bakınız 2007-2017 AB’si.




İyi de, onlar satın almazsa, lüzumsuz lüzumsuz üretilen malları (2 yılda bir değiştirilen arabaları, yatları, katları, vd) kim satın alacak?

Haa, o da bir yol:

Brezilya gibi, şimdilik kaydıyla dünyanın en kara kara parasıyla 50 milyon kişilik yeni orta direk ve tüketici kitlesi yaratırsınız. Yaratılmaya yatkın olmayan diğer ülkeleri, stratejist Barrett deyimiyle, terbiye edersiniz, Arap Baharı ve baharatı olur, acılı acılı...

E, o da oldu.

Yine yetmedi.

Çalışmak hala yeterince özgürleştirmedi. Dünya hala yeterince tüketmiyor.

Tekno-liberallerin oyuncakları da şişmeye, (Apple’inkiler gibi) malları ellerinde patlamaya başladı.

E tabi, gelsin o zaman savaş. Gelsin militarist kapitalizm, eski para dostu.

E tabi, o zaman da Arap Baharı olacak, Arap acissolu / isotlu, dışarıdan manipüle edilen iç-iç savaşı... O da oldu bile...

Haa, hala eksik var:

1929 bazlı, 2029 gibimsi global ekonomik krizi. Ardından da, neo- neo-Hitler’ciklers... AB’de % 20’den başlamış faşist oylar, olmayacak mı o zaman % 40 ve iktidar? Avusturyalı Haider’i veya Fransalı Le Pen’i sosyalistlerin seçilmişlere saygısını göstermeden parlamentodan dehelediniz diyelim; bunlar akın akın gelince, ne yapacaksanız? Hani proto-Türk sayılan Hunlar, akın akın Romayı’şeyttirmişti, anımsadınız mı? AB’nin yıkılmasına izin mi vereceksiniz, yoksa Birleşik neo-Nazi Almanya’nın 3. Dünya Savaşı’nı çıkarmasına mı izin vereceksiniz (nasılsa, Hitler’i asmayıp beslemiştiniz hani?)?

Evet hala ve hala, daha da eksik var:

Fabrikalar artık mobil. Sök-tak ile 1 ayda ülke ülke geziyor global üretim... Vietnam 20 ise, Endonezya neden 10 olmasın? Serbest rekabet yok mu?

Haa, demek bunları istiyorsunuz?




Amca sizi çok sevdim, size neo-Krupp diyebilir miyim?




Salı, Mayıs 14, 2013

TÜSİAD-MÜSİAD Uzlaşması




İlkin, rahmetli hocam Demir Demirgil’den bir ekonomi dersi:

“Ciklet sanayisi 1’e 200 getirir, çelik sanayisi 200’e 1 getirir. Cikletsiz yapabilirsin ama çeliksiz yapamazsın.”

2 sanayici grubunun ilk anlaştığı konu bu:

Ciklet sanayisine yatırıma evet ama çelik sanayisine yatırıma hayır.

Devamında her ikisinin de ortak olduğu bir nokta daha var:

Montaj sanayisi.

Anadolu kaplanları ile Bizans pisileri, üretim ara malları ithalatının ihracat toplamını geçmesinde onyıllardır uzlaşıyorlar pekala.

3 araba satıp, kendileri ve CEO’cukları tarafından dahil, bindikleri 1’er 4x4 araba alınmasında da uzlaşıyorlar.

Sektörlerde de uzlaşıyorlar:

Koç ve Sabancı perakende sektöründen çıkarken, Ülker de finans sektöründen çıkıyor.

Elele verip vardıkları en önemli uzlaşma, Anadolu toprağını, Yunanistan ve Mezopotamya’dan sonra, kalıcı olarak kayıp topraklar listesine sokmak oldu. 21. Yüzyıl’da püskürtme sulama teknolojisini kullanmayı bile pahalı bulup, önce TÜSİAD, sonra da MÜSİAD kadrosu, perakende sektöründe sebze-meyve alımında / üretiminde bu yola girmediler.

12 bin yıldır öldürülemeyen bu toprakları, artık çöl kılma becerileri için, her 2 tarafı da şimdiden kutlarız.

Anlaştıkları başka alanlar da var:

Sendikasız işçiler, fazla fazla mesai, emeklilik yaşının mezara kadar geciktirilmesi, vb vd...

Sonracıma, bankalarını ve büyük şirketlerini yabancılara satma konusunda da uzlaştılar.

Sonuçta, yeni-sömürge Türkiye’yi ekonomik olarak, sağlı sağlı  elbirliğiyle inşa ettiler. Kendilerini kutluyoruz...

Pazar, Şubat 17, 2013

Yeni Olmayanın İşlevinin Kanıtı



NEP20: Altına Hücum

“Dünya merkez bankaları geçtiğimiz yıl yaklaşık son 50 yılın en büyük altın alımını gerçekleştirdi.

...

Rezervlerinde çeşitliliğe gitmek isteyen merkez bankaları, geçtiğimiz yıl içerisinde toplam 534,6 ton altın alımı yaptı.”


Bunun anlamları ne?:

Altının birim fiyatını bu talep arttırdı.

Devletler özel sektörün borsa oyununa artık inanmıyor.

Ne dolar, ne de avro, güvenilir yatırım sayılmıyor. Vurgu: Bunlar, Dünya’nın en güçlü 2 nakit birimi. Bu gösterge, global ekonomik çöküşün en doğrudan göstergelerinden biri. Çünkü parasızlığa doğru yönelim, yeni orta çağların birincil ekonomik göstergelerinden biridir.

Global sürekli kümülatif ekonomik birikim yok.

Neden-sonuç ilintileri birbirini etkileyebilir ama bu tür döngüselliğin, ne kaosla, ne de kozmosla doğrudan ilintisi yoktur. Yani, döngüsel neden-sonuç ilintileri, her 2 türden dönemlerde de tezahür edebilir, etmiştir de...

Altındaki bu arz-talep neden-sonuç ilintisi bozukluğu, tarihte epeyi dönemde görülmüştür: İspanya 1500’lerde Amerikalar’dan değerli metalleri Avrupa’ya pompaladığında, başta kendisi bundan zarar görmüştü. Hatta uzun vadede, bu denli ekstra değerli metalin ekonomik götürüsü getirisini geçmişti ki bunu günümüzün en değerli metası olan petrol için yapılan savaşların maliyeti ve karı farkında da gözledik.

Sonuncusu:

Azalan girdiler ilkesi, ona dört elle sarılmadan önceki sağduyulu yaklaşımlarda daha işlevsel olabilir. Yani, bu türden altına yönelik geç yönelimler, hem global ekonomik zarar verebilir, hem de ekonomik sağduyuyu / itidali bozup, piyasaya panik havası pompalayabilir ki yine yeni orta çağların temel özellerinden biri de bu çığsal çöküş efektidir. (Ve bu da, başka bir döngüsel neden-sonuç ilintisi (nedenlerin sonuçları da yarattığı ve tersi de) ağı durumunda.)

Tüm bu neo-ekonomik parametreler irdelemeler dizisindeki amacımız, tarihte ilk defa bir savaşın yitirilmesinin başındayken bunun nedenlerinin kayda açıkseçik geçmesidir. Yani, gelecekbilim açısından, geleceği kurtarma kaygımız ilkede yok. Zaten yeni orta çağlar da, tarihe fermentasyon getirdiği için yararlı sayılabilir.

Burada tarihi yapanların / yönetenlerin tarihi bilmesi veya tarihsel hataların tarih bilinciyle zararının azaltabilirliği durumu tartışmalı kalmakta ki genelde bunun tersi savunulur ki bu kayıt dizisinin novum epistemik değerlerinden biri de bu sayılabilir belki.

Günün özdeyişi: Yastık altındaki 1 kuş, daldaki çok kuştan yeğdir: Her zaman (yani yalnızca yeni orta çağlar dönemlerinde değil).

Dipnot: Yeni bir ekonomik döneme girilirken, bu denli çok eski parametrenin devreye sokuluşu, yeni parametre epistemik üretiminin ne denli zor olabildiğinin bir göstergesidir. Bir de, yeniler eskilerin orasından burasından patlak veren aşı tomurcukları gibi olmaktalığını daha çok, fermentasyon gazları gibi...

Cuma, Şubat 15, 2013

Yeni Ağızlara Eski Taamlar



Neo-Ekonomik Parametreler 19: Reel Sektörlere Geri Dönüş

Yeni ekonomik parametreleri tanımlarken, eski ekonomik parametrelerin kazandırıldığı yeni parametrik değerleri de irdeliyoruz. Daha önce bunu buğday türü reel metaların ileriye doğru alışlarla, nasıl sanal / finansal meta durumuna dönüştürüldüğünü irdeleyerek yapmıştık.

Şimdi ise, tümüyle klasik bir meta üzerinden irdeleme yapalım:

“Dünyanın en zengin isimlerinden biri olan Warren Buffett’ın sahibi olduğu Berkshire Hathaway ve 3G Capital’ın, sos devi Heinz’ı 23 milyar dolara satın almak üzere anlaştığı belirtildi. Satış miktarının borçlarla birlikte 28 milyar dolara yükseleceği belirtildi.”


Bu adam bunu kar etme amacıyla yapıyor. Bu ölçekte bir yatırım, dolar milyarderleri için bile büyüktür.

Peki, nasıl oldu da böyle oldu?

Süpermarket zinciri, ‘fast-food’ (Mc Donalds) veya slow-food’ (Sultanahmet Köftecisi) zinciri türü, insanların her gün para harcayacağı, ilk para harcayacağı ve her daim para harcayacağı, dolayısıyla da size her daim nakit akıtacağı sektörler, yeniden akla geldi.

Bunun, aslında bir yere gitmemiş olan (yani sanal yatırım dalgası sırasında da geçerli kalmış olan) nedenleri var:

Buraya harcanan para dip paradır, ya da reel paradır, ya da harcanması zorunlu değilse bile, çoğunluk kaçınılmaz olan paradır; yani, kesin paradır. Bu bir.

Eksi reel faiz şu anki ekonomik koşulların dışında da başka bazı koşullarda uygulanan bir yöntemdir. Dolayısıyla, peşin paranın düşük net kazancı bile, o nakitin de kullanılabilirliği nedeniyle  (sonuçta tüm reel ve/ya sanal sektörler kredi kullanır), göreli bir reel kesin kar demektir. Bu iki.

Bunların daha değişik bir görüngüleşmesi olan, düşük kar marjıyla ve peşin parayla çalışma, bu iş alanlarında mümkündür. (Hatta, bizdeki gibi uyanıklık edip, tarım alanında bile, birkaç yıllık vadeli alış yapabilirsiniz) Yani, bu yöntem kendini dayatır (Apple ve Microsoft bile nakite döndü). Bu üç.

Bence Buffet, bir finansal kurt olarak duruma geç aydı. 2007 veya en geç 2008 gibi, ufak ufak o olana kayabilirdi veya kaydı da henüz biz bilmiyoruz.

Bizimkiler, her zamanki gibi birkaç yıl geriden gelirler ama o zaman yine geç kalmış olurlar, çünkü global ekonomi iyici kısa menzillileşti.

İşte bu:

Eğer, sen banka tasarrufunu harcatmakla yetinmeyip, tüm tüketicileri, birkaç yıl ileriye doğru harcattırırsan, o bütçeler er veya geç iflas eder: Sürdürülebilir borçlanma yoktur. Üstelik, bundan başka tüketici de yok. Bu dört.

O zaman da, dönelim klasik tüketime...

En önemlisi bu: Globalleşmenin son 30 küsur yıldaki dalgası limite vardı. Dünyanın hala yarısının banka hesabı yok. Dünya’nın 7’de 1’i olan G-7’nin tüketiminin dibi kazındı. Dünya’yı Barrett planıyla tüm bir açık pazar durumuna dönüştürme planı tutmadı. Yerelleşmeler, küçülmeler, ulusallaşmalar, sistem içine kapanmaları, vd yeniden başladı ve epeyi de ilerledi bile...

Buffett yatırımı bunu imliyor işte. İrdelemenin konusu da buydu.

Pazartesi, Kasım 26, 2012

Sakla Samanı, Gelir Zamanı


2012’de yaşananlar, o ‘tarihi bitirdiği’ sanılan çook liberalizmin hiçbir yere varamadığını epeyi çok açıdan kanıtladı.

Öncelikle, sanal sektör değil, hala yastık altı altın, baki kalan tek ekonomik değer ve birikim durumunda, onu gördük.

İran’a ekonomik ambargo var hesapta. Tabii, biz uyanık Türkler ne yapıyoruz? İran’a altın satıyoruz, onlar da ödemeyi ülke içindeki hesaplarından yapıyor, oradaki para da bizim onlara ödediğimiz doğal gaz paracıkları: Al gülüm, ver gülüm...

Da, ondan sonra işler Arap saçına dönüyor biraz.

“Altın ve para piyasaları uzmanı Mehmet Ali Yıldırımtürk, bu yıl Türkiye’ye hurda altın girişinin çok olduğunu belirterek, ‘Ayrıca Türk tüketicisi de, altın fiyatlarındaki artış nedeniyle, çok fazla alım yapmıyor. Dolayısıyla azalan bu altın trafiğinde özellikle İranlılar’ın alımları piyasaya hareket getirdi. Yunanistan’dan gelen altınlarda Türk kesiminden özellikle Osmanlı dönemine ait, Reşat altınlarının, Kıbrıs Rum Kesimi’nden gelenlerde de İngiliz altınlarını görebiliyoruz. Bu da krizdeki Avrupalılar’ın yastık altındaki altınları ortaya çıkardıklarını gösteriyor’ diye konuştu.”


(O altıncıklar, belki 100 yıldır yastık altında, bu hesaba göre...)

Ayrıca, işin ekonomik boyutu şöyle:

“Türkiye’nin bu yıl geçen yıla göre iki katına çıkan hurda altın ithalatı, 50 bin tona yaklaşırken, toplam altın ithalatı 110 bin tonu ve ihracatı da, 170 bin tonu aştı. Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) verilerine göre Türkiye 2012 Eylül ayı sonuna kadar, 6,6 milyar dolarlık altın ithalatı gerçekleştirirken, 10,6 milyar dolar da ihracat gerçekleştirdi. Türkiye’nin geçen yılın tamamında gerçekleştirdiği altın ihracatı sadece 1,5 milyar dolara yaklaşırken, altın ithalatı ise, 6,1 milyar dolar olarak gerçekleşti.”

“Mücevher İhracatçıları Birliği başkanı Ayhan Güner de, İranlılar’ın para transferine yönelik ambargoyu, Türkiye’den altın alıp, başka ülkelerde satarak aşmaya çalıştıklarını söyledi. Güner, Dubai’den günde en az 200 teknenin İran’a gittiğini belirterek, şöyle konuştu: ‘Türkiye’den giden altınların çok büyük bir çoğunluğu kayıt altında ülkeden çıkıyor. Ancak direk İran’a değil, İranlıların satmak istedikleri diğer ülkelere gidiyor. Daha sonra Dubai, Suudi Arabistan, Kuveyt gibi ambargoyu uygulamayan ülkelerden İran’a para transferi gerçekleştiriliyor.’”

Türkiye de, bu parayı İran’dan doğal alımında kullanıyor.

Altının Türkiye’den İran’a veya diğer ülkelere nasıl gittiğini Babacan bile bilmiyor veya görmezden geliyor. Yani, ortada ciddi bir yasal ihlaller dizisi var. Birileri 10 milyar dolarlık ve parayı malı birden çok kez kayıtsız olarak döndürüyorlar.

ABD de bizi seyrediyor, hegemon hegemon, jandarma jandarma...

Bu para da sıcak para falan değil, kaynar para... Sonuçta, iran ile neredeyse savaş halindeyiz aynı zamanda...

Tabii, paranın dini imanı yok. 2. Dünya Savaşı’nda da, birbiriyle savaşan Almanya ve ABD, kömür ve çelik ticaretini üçüncü ülkeler üzerinden pekala sürdürmüştü.

Tabii, illegalite varsa ortada, işin içine er veya geç kriminaller de girer. Sonuçta, bilmem kaç bin ton altından ve tırla taşımadan söz ediliyor. Neo-korsancıklarımız, o tırları yakında otoyollarda ve/ya denizlerde buharlaştırmaya başlar.

İşte böyle oluyor, ‘neo-liberalizm’ dedikleri deli saçması oyun...

Cumartesi, Kasım 17, 2012

Sömürü Şeysi




Sömürü var mıdır?

Vardır.

Ancak, sömürünün doğruluğundan daha çok, sömürü yanlış tanımları vardır.

Bu, Marx’tan Smith’e dek uzanan tüm ekonomik determinist ideologlar için böyledir.

Ondan önce de, kendisinden ve baş belası eseri ‘Nüfus Üzerinesi’nden 40 yıl sonra, matematiksel yanlışlığı Verhulst tarafından kanıtlanmış Malthus için böyledir.




Ancak, yine de Marx da, Darwin de, Verhulst’a değil, Malthus’a ikna olmuştur.

Sömürü nedir?

Üretimin ve toplam ekonomik değerin gerçekte üretim yapmayan oldukça küçük bir azınlığın (%o 1 ila % 1’in) elinde birikmesidir.


Ancak, 5.000 yıllık tarih ve devlet denilende, reel değeri 1 ila 1.000 arasında değiş(tiril)en altın ve benzeri değerli metaller dışında, hiçbir ekonomik kalıcı birikim yoktur ve olmamıştır. Bu bir.

Ticaret her zaman sömürülü olmaz. Her 2 taraf da birbirini sömürebilir ya da 2 taraf da artı ekonomik değer kazanabilir. Diğer bir deyişle, oyunların toplam değeri eksi, sıfır veya artı olabilir. Bu iki.

Sömürülmek, en azından artık, sömüren denli, sömürülene de sorumluluk yükler; tıpkı yönetilmenin yönetenler denli, yönetilenlere de (seçmenlere de) sorumluluk yüklemesi gibi. Bu üç.

Bir de şu yandan bakalım:

Şu anda dünyada 1.000 küsur dolar milyarderi sömürgen var. Bunlar ne yapıyor? Uzaya falan mı yerleşiyor? Hayır. Salak sepet konulara para harcayıp, diğer birilerine daha para aktarıyor ve genelde 3-4 kuşak sonra mirasçılarına hiçbir reel değer kalmıyor. Daha da önemlisi, o liste 10 yılda bir üçte bir oranında değişiyor.

Yani sömürü, sömürene de pek bir yarar sağlamıyor aslında, ne maddi olarak, ne de manevi olarak. Örneğin şu anda mümkünken, hiçbir dolar milyarderi kendini klonlatma ve beden nakli araclığı ile şu an teknolojik olarak mümkün ve (Papa’ca ve BM’ce) yasak olan ölümsüzlüğün peşine düşmedi.

Yani sömürü, sömürülenlerden de pek bir şey almıyor. Bizde jentrifikasyonla (kentsel dönüşümle) gecekonduluyken zenginkondulu olanların eski ve yeni halleri ve Brezilya’da uyuşturucu ticareti parasıyla 10 yılda sınıf atlattırılan 40 milyon kişinin eski ve yeni halleri bunu açıkça kanıtladı: Ortalama yaşam beklentileri artmadı, tam tersine Yankiler’de olduğu üzere, obezitelik gibi yaşamlarını kısaltan birçok hastalıklar edindiler.

Ayrıca, Venezüella’da olduğu gibi muz ve yağmur suyu ile bedava yaşamak, neredeyse 1 milyar kişi için mümkünken, onlar ne yapıyor?. Teneke evlere kentlere gecekondulara koşuyorlar: Sınıf talmayan, günda 16 saat çalış(tırıl)maya.

Tamam, depdeli tüketici toplumu kültürü onları çılgıncasına  koşullandırıyor ama 500 yıl önce, kendi zengin olup, hiç gereksinimi yokken, yalnızca o şavalakları resmetmek için, kendini sokaklara (daha doğrusu panayırlara vuran) Yaşlı Bruegel sayesinde, görsel olarak çok açıkseçik izlediğimiz üzere, sıradan kitle zaten hep şavalaktı, sonradan öyle yapılmadı: Eh, sen eşek olursan, semer vuracak birileri her zaman çıkar sonuçta.

Tüm bunlar bugün sağlıksız ve eğitimsiz yüz milyonları haklı mı çıkarıyor? Hayır. Ancak, 40 yıl yaşayacağına 100 yıl yaşayanların da, o 40 yıldakinden farklı hiçbirşey yapmadığını da gördük; tüm dünyada neredeyse 60 yıldır bilmek kaç yıllık zorunlu eğitim varken, dünyanın belki % 80’inin aktif okuryazar olmadığını da.

O zaman soru şu:

Sömürü yüzünden bugün Yeryüzü’nde ne eksik?

Göründüğü kadarıyla hiçbirşey: Ne bilim eksik, ne sanat, ne de düşün. (1930’larda Köy Enstitü’lerin de, 1960’larda tüm AFL’lilerin de Türkiye’de hepsini gördük, tüm biyografileriyle.)

İnsanların insanca yaşaması mı?

O o (insanca yaşayamadığı önesürülen) insanların sorunu, elinde tuzlukla hıyarı olana (kitleye veya iktidar seçkinlerine) koşan entellektüel şavalakların değil...

Evet, sömürü bir savaş ve bir devrim nedenidir ama kimin kimlerle savaşı ve kimin devrimi?

Ebay, Tezgah, Takas ve DEVRİM




Bir haber:

“Ünlü elektronik ticaret sitesi eBay, ünlü markalarla birlikte Kanada'nın Toronto kentinde 24 saatlik bir sokak pazarı kurdu.”


Bir haber daha:

“Yunanistan'da, ekonomik krizin olumsuz etkilerini her geçen daha etkili bir biçimde hissetmeye başlayan Yunan halkı ihtiyacı olan eşya ve ürünleri satın almak yerine kendi aralarında değiş tokuş yapmaya başladı.”


(Bu haberleri, tam da ‘Açlık Oyunları’ filmini izlemeye kısa bir ara vermişken okudum.)

25 yıllık seyyar satıcıyım. 38 yıllık entellektüelim. Her 2 bilgi-duyum da bana, yeni bir orta çağa girildiğinin göstergelerinden birinin de, devletli, kurallı, yerleşik market düzeninin dağılmaya başlaması olduğunu kezlerce gösterdi. Bir de, paranın yerini takasın almaya başladığını... Bir de, o yeni orta çağın artık göbeğinde olduğumuzu... Bir de lakaplarımdan birinin zekat keçisi olduğunu...

E, 2’si de gerçekten olmuş da, ne olacak o zaman?

Yeni bir durum bu:

Hem internet marketleri var, hem internet marketi seyyar tezgah açtırıyor, hem de tüketici çılgınlığının son aşaması da yetmemiş, daha da ötesi arzulanıyor, yoksa sistem çökecek. Aslında çöktü ama kimse bunu kendine ve başkalarına itiraf edemiyor.

25 yıldır sokaktayım ve 25 yıl da okula gittim. Ve geceleri çöp tenekelerini karıştırıyorum. Bulduklarımı tezgahımda satıyorum.

Neden böyle yapıyorum?

Fakir doğdum ve fakir öleceğim. Yani, cebim ve beynim boş doğdum. Beynim şimdi dolu ama cebim hala boş.

Bu bir seçim mi?

Kierkegaard’a göre evet, Kafka’ya göre hayır.

Aç kalınca, çalar mıyım?

Gerek kalmıyor.

Aç kalınca, öldürür müyüm?

Sağ kalabilmek için çok kendimi (kendimi çok değil) öldürdüm.

Kendini çok öldüren biri, başkalarını da öldürmeye hak kazanır mı?

Yanıt okurdan olsun.

Siberuzay uzmanı Oshii’nin ‘Food Grifters’taki kıssadan hissesi: Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar. Kıyamet kopunca da, herkes herkesi öldürür: ‘Battle Royal 1-2’deki gibi, ‘Açlık Oyunları’ndaki gibi...

İnsanlar açlıktan birbirini film icabı değil de, gerçekten öldürmeye başladı çoktan: İstanbul’da, Atina’da, Toronto’da...

Yeni pazarsız pazar gergefi, kültürel olarak bir novum olabilir ama işlevsel olmayabilir.

Ne yapmalı?

Bu soruyu, ilk dünya devriminin başına ilk geçen kişi olan Lenin de zamanında sormuştu ama ilk ölen o oldu, sonra Troçki, sonra Stalin (yani devrimin 3 adamı). Yani, onun alacağı ve vereceği yanıt çoktan geçersizlendi bile...

Benim şimdiye dek hiç verilmemiş bir yanıtım var mı ve/ya olabilir mi?

İnanın, onu ben de merak ediyorum.

Ancak bildiğim kesin bir şey var: Bu yeni bir devrimin ayak sesleri. Bildiğim bir şey daha var: Bu devrim de başarısız olacak. Ancak bu başarısız devrim, son başarısız devrim olabilir.

İşte ben o son başarısız devrimin, yani 100 denekle kesin sonuç alınacak bir deneyin, 99. başarısız deneğiyim.

Seçim yok, en azından benim için...

Cuma, Ekim 19, 2012

1929 Buhranı ve 2013 Müstakbel Krizi


Şöyle bir açıklama yapılmış:

“Bertelsmann Vakfı tarafından hazırlanan rapora göre, Atina’nın Euro Bölgesi’nden atılması halinde beklenen en kötü senaryonun maliyetinin 22 trilyon dolara ulaşabileceği belirtildi. Rapor iflasın 2013’te meydana gelmesi halinde etkilerinin 2020 yılına kadar dünyanın tamamını etkileyeceğine işaret ederek, ABD ve Çin gibi ülkelerin de bu dalganın etkisine gireceğini savundu.”


Global yıllık GSMH = 70 trilyon dolar.

G-7 = Dünya’nın % 50’si = 35 trilyon dolar.


Olası kriz = Yılda 3-3,5 trilyon dolar.

Öyleyse:

G-7 ülkelerinde 7-8 yıllığına yıllık % 10 küçülme.

Dünya’yı krizden toptan etkilenir sayarsak, % 5 küçülme.

1929 krizine bakarsak:

ABD, 1929-1937 arasındaki 4 yılda ekonomik açıdan reel olarak toplamda % 28  küçülmüş. Sonraki 4 yılda o kadar büyümüş ve 1937’de 1929’daki noktaya gelmiş. Sonraki 2 yıl arada salınmış, 1939’da da 2. Dünya Savaşı başlamış. O zaman da ekonomi, ‘yürü ya kulum’ olmuş.



Böylelikle, 7-8 yıllık dönemin yılda ortalama % 3,5 küçülme ile geçtiğini buluruz.

Eh, şimdi yaşayanlar bilmezler ama kayıtlar o dönemde insanların açlıktan intihar ettiğini yazıyor.

Onun 1,5-3 katı bir kriz, hemen akabinde büyük olasılıkla gelebilecek (GDO’sal ve/ya kuraklıksal) bir gıda kriziyle eşleşirse, ancak ‘suyundan da koy kooy’ olur. Bu 2. kriz, 2013 olası ekonomik krizine göre, gerçekleşeceği daha kesin olan bir kriz ama zamanı kesin değil. Ancak, savaşların salgın hastalık yaratması ve onun da getirdiği ölümlerin savaşın katliamlarını geçmesi gibi, ekonomik krizin getireceği açlığın üzerine gelecek bir kıtlık ortalığı telef eder , denebilir yalnızca.

Bir durum daha var:

1929’deki GSMH’lerin % 95’i reel sektörden geliyordu. 2012’deki GSMH’lerin % 50’sinden fazlası sanal / finansal sektörden geliyor. Eskiden GSMH’nin % 70’i harcanabilir gelir idi, şimdilerde % 33’ü-40’ı harcanabilir gelir durumunda. Örneğin Türkiye 2010 için, aylık harcanabilir para 500 TL (= yıllık 6.000 TL) gibi iken, GSMH 15.000 TL gibi idi (= % 40).


Dolayısıyla çıkarsama:

Ekonomi için yeni parametreler gerekiyor. Krizler yeni türden olacak. Dolayısıyla yeni türden çözümler tasarlamak gerekli.

Ne ABD, ne de AB, buna hazırlıklı değil. Savaş ekonomisi ile bu işin yürümeyeceğini görmedikleri, ABD’nin Irak’a petrol hesabına gidip, çarşıdaki pirince gidip evdeki bulgurdan oluşu gibi, trilyonlarca dolar gömmesinden ve Arap Baharı sayılandan belli.

Türkiye mi?

Başını kuma soktu ama kuyruğu yukarıda...

Perşembe, Temmuz 26, 2012

AB ve Avro Çökerse Ne Olur?


Son durum şu imiş:

“Dünyaca ünlü para spekülatörü Macar asıllı Amerikalı Yahudi işadamı George Soros tarafından desteklenen, Yeni Ekonomik Düşünce Enstitüsü (INET), ‘Avrupa bir uyurgezer edasıyla boyutları tahmin bile edilemeyen bir felakete doğru sürükleniyor’ uyarısında bulundu. INET bünyesinde 17 tanınmış ekonomi uzmanının bir araya gelmesiyle oluşturulan Euro Bölgesi Kriz Konseyi (INET Council on the Euro Zone Crisis-ICEC) tarafından hazırlanan raporda, ‘Tüm domino taşları birbiri ardına yıkılıyor. Krizin sonsuza dek süreceği hissine bir an önce son verilmesi kritik önem taşıyor’ denildi.” (Kalınlaştırma bize ait.)


Bakalım aslında ne imiş?:

Bir:

Kapitalizm, 2. Dünya Savaşı sorasında yeni bir evreye girdi: Dezenformasyona dayalı spekülasyona dayalı, yalnızca para ile oynamak için para ile oynamak oyunu. Bu, aslında bir tür tefecilik.

Para kapitalizmden daha önce de vardı.

Tefecilik de kapitalizmden daha önce de vardı.

Ancak tefeciler, geçmişte iş yaparken kendi kellelerini de yitirebilirdi veya borç verdikleri kişiler kellerini yitirebilirlerdi. Yani, savaş ve ticaretin biraradalığı gerçeği yürürlükteydi.

1945-1990 arasındaki dönemde, 1. ve 2. Dünya birbiriyle sıcak savaşa girmediği için AB oluşabildi ve bu tür para spekülatörleri palazlanabildi: Spekülatörler için sıfır risk yaratıldı. (Örneğin Soros, sterlin operasyonunda beyaz yaka suçu işledi ama kimse ona dokunmadı.)

Yani, kelle korkuları olmadığı için, bu denli pervasız davranıp dünyayı yokoluşa sürüklediler ve sonra da kurtarıcı rolüne soyundular.

Dünya’yı Soros ve onun gibiler batırdı doğru ama o kurtaramaz. (Onları destekleyenler ve onların destekledikleri de, Nixon’dan oğul Bush’a bir dizi siyasi kukla idi.)

İki:

Burada yeni bir olguyu daha gözlüyoruz:

Eskiden nicel değişimler kendiliğinden nitel değişimlerdi.

Şimdi, birbirine özdeş öğeler, örneğin bir yumurta, farklı yerlerde ama aynı zamanda, birbirinden farklı ekonomik anlamlar taşır, oldu.

Öncelikle, 1 dolarla farklı yerlerde farklı sayıda yumurta satın alabilirsiniz.

Sonrasında, 1 yumurta ile bir yerde sağ kalırken, diğer bir yerde 1 yumurta sabah kahvaltınızda dişinizin kovuğuna bile gitmeyen bir aperatif olabilir, oldu.

İşte burada, gelir dağılım eşitsizliğinin ve işsizliğin, ekonomik sayılar olmaktan başka gerçekler taşıdığı gözlemine varıyoruz.

Üç:

Tarihte döngüler vardır:

10, 25, 50, 100, vd yıllık döngüler.

Bu döngülerin birincil nedeni, salınımları sağlayan öğelerin arasında faz farkı girmesiyle genlik salınımlarının büyümesidir. Yani, kaotik bir yapıda çok küçük öğeler ya sistem tarafından soğrulur, ya da çığ etkisi yaratır.

Bu döngülerin ikincil nedeni, döngülüğün üst yarısı olan çıkış, yataylaşma, ve inişin, organizmalara benzer biçimde hep gözlenmesidir (ama bununla organik modeli kullanmayı imlemiyoruz).

Bu yarım sinüs eğrisi, başka bir parametreyi ters-yarım sinüs eğrisi olarak etkileyebiliyor. Sonuçta, bir ülke zenginleşirken, genelde bir ülke de fakirleşiyor, gibi bir durum sözkonusu.

Dört:

AB 1945 sonrası koşullarda kurulabildi. Ancak bunun için çok geç olduğu 65 yılda kanıtlandı ki bu da aslında o düşüncenin hemen hiç uygulanamaz olduğunu da kanıtladı.

27 ülkenin şu an ekonomik veya kültürel ortak çıkarları olmadığı ve tek kıtalığı pek benimsedemedikleri (ya da bunun için gerekenleri yerine getirmekte pek istekli olmadıkları) ortaya çıktı: 10 yılda diyelim.

Ancak, son 10 yıldır, özellikle de 2007’den beridir ABD’nin AB’nin yok olması için çok özel bir çaba gösterdiği ortada ve bunu açıklamaya kimsenin cesareti yetmiyor.

Avronun başına gelenlerin birincil müsebbibi ABD. Hem bunu yapabilecek güçteki tek ekonomik güç onunki, hem de kendi batışını ertelemek için AB’nin batışını öne almakta beis görmedi.

ABD-AB savaşı mümkün değil biliyoruz ama artık ekonomik ittifak da mümkün olamaz duruma getirildi.

AB ve avro çökerse, bunun ilk önce altında kalacak ülke ABD’dir. ABD borçlanamazsa batar ve AB bu borç çemberini döndürecek tek etken idi. Artık değil.

Böylelikle saptamamız şu:

Global simgesel yeni makro ekonomik kriz, 2029’dan öne alındı, belki 2019’dan da öne.

Bunun sonucu, halihazırdaki 200 ülkenin 400 ülke olması olmayacak, global pazarın çöküşü olacak. Global GSMH 5-7 yılda beşte / onda birine düşecek, öncelikle de dış ticaret.

Burada ara bir ikaz: Global illegal pazar, legal pazarın % 10-20’si idi. Yeni durumda o da küçülebilir ama pekala büyüyebilir de. Enternasyonal mafya, kendi ekonomisini çoktan kurdu bile: Kendi altınları / paraları, kendi silahları, kendi orduları var. En önemlisi kendi global ‘web’leri var.

Sonuç?:

Göz göre göre getirilen kriz kapıdan içeri sokuldu.

Ancak, tüm sonuçları o denli açıkseçikçe öngörülümez.

Bir tek:

Çevrenizdeki dumanlı havayı sevecek kurtların dost ateşine dikkat. (Soros gibiler dahil.)

Salı, Mayıs 01, 2012

Yunan Halkı Devletini Dava Ediyor


“... Yunanistan'ın başkenti Atina yakınlarında bir grup yurttaş, Yunan hükümetine uluslararası mahkemede dava açmaya çalışıyor.
Suçlama ise oldukça ciddi: Yunan hükümetinin uygulamaya koyduğu kemer sıkma önlemlerinin soykırım ve insanlık suçu teşkil ettiği iddia ediliyor.”


İşte bu:

Krup faşizmini durdurmanın yolu, yeni hukuksal yollar aramaktan geçer. O yollar da biterse, yitirecek de olsan, devrime girişirsin.

Devletlerin halkları halkların devletleri, daha önce uygulanmamış hukuksal yollar. Ancak bu, çok daha önce akıl edilmeliydi.

Akıl edilmeliydi ki işe yarasın.

Sanki artık iş işten geçmiş gibi:

Yunan halkı davayı kazansa, ne olacak? Yunan hükümeti mahkum olsa, ne olacak?

Onu oraya sürükleyen 26 devlet daha var.

Onlara ne olacak?

(Buradaki Yunan halkını ve devletini israf nedeneyle, durumdan keni sorumluğu tartışma dışı bırakıldı, çünkü eğer o israf olmasaydı veya olmayınca da, böyle ‘insanlık suçulu ekenomik önlemler’ zaten daha önceleri kezlerce yaşanmış ve örneklenmiş durumda.)

Kapitalizmin parayı, sömürüyü, vd icat ettiği, en acımasız sistem türünün kapitalizm olduğu türü önyargılara katılmadığımızı daha önce kezlerce yazdık.

Önemli olan saptama şu:

Sistem bir kez direksiyonunun kilitledi mi, kendi zararına da olsa, yıkımı / gidişi sürdürüyor.

1980’de başlayan ve kitleleri sınıf atlama rüyasına sürükleyen libelarizmler dalgasında 2010’da deniz bitti. Oyun da bitti. (Muhakkak bitmek zorunda değildi.)

Böylelikle, sistemin daha önce de vakaladığı 25-30 yıllık döngülerin zorunlu olmadığı ortaya çıktı. Zaten böyle döngülerin düzensiz olduğu dönemler de, yerler de mevcut tarihte.

Önerimiz şu:

Artık tarihten ders almayı öğrenelim ve deniz bitmeden çözüm aramaya başlayalım.

Nasreddin Hoca, kızını testiyi kırmadan önce boşuna dövmüyor.