darbe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
darbe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Mart 17, 2015

Çanakkale 1915 Düşünceleri


Bu düşüncelerim en az 10 yıllıktır, sözlü olarak çok dilegetirdim onları. Ancak yazılı dilegetirilmeleri, bu olayın yüzüncü yılında mümkün oldu tesadüfen.
Fragmanlar:
Birinci Dünya Savaşı’nı yitireceğimizi (ve dolayısıyla ona girmememiz gerektiğini) tüm erkan subaylar biliyordu önceden, Atatürk de. Dolayısıyla, Çanakkale’nin hiçbir önemi yoktu taa kasım 1914’te.
O nedenle yapılan şey, daha savaşın / maratonun başında depar atmak oldu Çanakkale ve bu da bizi bitirdi.
İster 25 bin, ister 250 bin kişi ölmüş olsun, Çanakkale’de ölenler, bu ülkenin en elit kesimlerindendi. Galatasaray Lisesi 2 yıl mezun veremedi o yüzden. Ondan sonra da, Cumhuriyet kurulunca Atatürk, Ankara Garı’nda İstanbul treninden inenler arasında, Fransızca bilen adam arattı.
Çanakkale Savaşı’nı kazanmış gibi gösteriliyor olabiliriz ama İstanbul her koşulda işgal edildi ve işbirlikçiler her koşulda düşmanla çalıştılar.
Eğer, 1917’de Rusya savaştan çıkmasaydı, biz Kurtuluş Savaşı’nı kazanamazdık. O zaman da küllüm mafiş olmuştuk.
Bizi Birinci Dünya Savaşı’na sokan Enver Paşa’nın terekesi, birkaç yıldır ‘çerçiliğin kulağına su kaçıranlar’ın ellerinde. Belki 18 Mart 2015’te, belki ondan sonraki 1-2 ay içinde, Enver Paşa’nın herşeyi satılacak haraç mezat. E, alma mazlumun ahını, çıkar aheste beste.
17 Mart 2015 günü bir mezatta, düşmanın İstanbul işgali sırasında, düşman gemilerinde verilen balolara katılma davetiyesi satıldı (ki o baloları ve oralara katılanları Atatürk, saraylı bir hanıma izlettirirmiş). Eh, bu da tarihin bir ironisi işte.
Yine de Çanakkale savaşı, savaş tarihine ‘adam geçer, top geçmez, top geçer adam geçmez’ gibi, gerçekten tuhaf bir savunma anlayışı hediye etti.
Ancak, Atatürk’ün Çanakkale’deki ‘ben size savaşmanızı değil, ölmenizi emrediyorum’ tavrının, bugün bile harp akademilerinde övünülerek anlatılan ve ders malzemesi olarak kullanılan bir önerme olması, feci bir şey.
Çannakkale’de bizim lehimizde değil ama düşmanın aleyhinde kanıtlanan, ‘mağrur olma emperyal, senden büyük Üçüncü Dünya var’ önermesi, herhalde tarihte bir ilkti. Ve ardından Kurtuluş Savaşı da.
Çanakkale’de savaşmasaydık, ne olurdu?
Bizcesi, pek bir şey değişmezdi tarihte açıkçası.
Savaşınca da, değişmedi.
Tarihin büyük sayılar kuramı, bazan büyük açılı dalgalanmalar içerebiliyor.
Yine de, Osmanlı’nın 1930’da sürüyor olmasını istemezdik. Çanakkale olmasaydı Osmanlı bitmezdi. (Gerek idi ama yeter koşul değil idi Çanakkale.)
Özetlersek:
Başlamadan:
Olmasaydı, daha iyiydi.
Olurken:
Astarı yüzünden çok çok pahalı bir zaferdi: Pirus’unkinden bile.
Bitti, hemen ertesinde:
Bir şey değişmedi.
Çok sonra:
Bir şeyler epeyi değişti.

Dipnot: 2 dedesi de Kurtuluş Savaşı’nda savaşmış (ama Birinci Dünya Savaşı’nda savaşmamış) ve anne ve babası İkinci Dünya Savaşı’nı yaşamış biriyim. Kendisi de, muhtemelen Üçüncü Dünya Savaşı’nı yaşayacak biriyim. Metin, biraz da bu gözle okunsa gerek.

Salı, Şubat 24, 2015

Suriye, TC, Irak, İran Analizi



İran demiş ki:
"Amerika, İngiltere ve Fransa; 'NATO patronları' olarak, Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün Krallığı ve Türkiye Hükümeti açıkça; terörist ve katil İsrail rejimi, bazen açık ve bazen gizli bir şekilde, Suriye'de Özgür Suriye Ordusu’nu kurdurup, ardından tekfirci terörist örgütleri geliştirdi. 'Özgür Suriye Ordusu' ise, Suudi Krallığı ile Katar petro-dolarlarıyla beslenip, Türkiye topraklarında karargah kurarak silahlandırılıp, Suriye halkına ve hükümetine katliam, terör ve yıkım dayattı. Özgür Suriye Ordusu, ardından bütün tekfirci terör örgütlerinin kurulup silahlanmasına kaynaklık etti. Böylece, Suriye'de terörizm ateşi yaygınlaştırıldı. Süleyman Şah Saygı Karakolu da son 2 yılda tekfirci vahşi IŞİD'in kontrolü altına girdi. IŞİD, bölgedeki Alevi, Sünni, Kürt ve Araplar'ı katliamdan geçirirken, Süleyman Şah Mezarı'na dokunmadı. Çünkü, Suriye'nin kuzey bölgeleri IŞİD ve diğer tekfirci terör örgütlerinin denetimindedir. Türkiye Hükümeti, Suriye devleti ve hükümetini düşman olarak nitelendirip, angajman kurallarını değiştirerek, sınır boyu tekfirci teröristleri koruma altına almış bulunuyor. Bu nedenle IŞİD, bu mezara ve saygı karakoluna hiç dokunmadı. AKP hükümeti defalarca Amerika ve batılı ülkeleri Suriye'yi işgal etmeye çağırdı. Hatta, Türkiye Dışişleri Bakanlığı gizli toplantısında Suriye'den Türkiye'ye füzeler fırlatılması planlandı. Bundan amaç, Türkiye'nin tek başına yapamadığını, NATO ve Amerika'yı devreye sokarak Suriye topraklarına girmek ve doğrudan savaş başlatmaktı. Fakat bu plan da suya düştü."
‘Böylece’ye kadar doğru. Ancak, bizcesi bu konudaki hesaplar yanlıştı ve tutmadı da. Dikkat edilirse, Afganistan’dan Irak’a ydjjs ABD ağırlıklı hiçbir plan, 1991’den sonra tutmadı, tutamadı. Reklam planı bile hedefini % 50 bulur ama burada % 50 isabet yok, % 25 belki.
‘Böylece’li tümce geçersiz:
Çünkü, Suriye’de isyan ateşi hep vardı, taa 1960’lardan beridir. Esed, Suriye’nin tamamına arada bir hakim olamadı. Dış yardım gelince, olay yaygınlaştı yalnızca. Yani, olay taşıma suyla yapıldı, o doğru.
‘Böylece’linin doğrusu şu:
Tümüyle teknik bir hata olan Arap Baharı planı kronolojik sıralamasında, Suriye yanlışlıkla İran’ın önüne alındı. Böylelikle İran paçayı kurtardı, şu an hayt hoyt yapıyor ama bir ara kılıcın epeyi altına girmişti kellesi. Ki yine oraya girebilir yakın gelecekte. Ki oradan da Pakistan’a doğru devam even bir projedir BOP ve Arap Baharı ertesi.
Türbe konusu, yeni gündeme sokuldu. TC açıkladı ki daha önceleri de 3-5 kez türbenin yeri değişmiş. Zaten şu an alınan Türbe değil, yalnızca içindekiler, Türbe binalarını TC yok etti.
Görüldüğü gibi, gereksiz bir sürü takla var. Konu kamuoyu ise, şu an verdikleri bilgiler onları ipe götürecek cinsten, nasıl bir kamuoyu oluşturma politikası uyguladılarsa, hangi akla hizmet ettilerse. Herhangi bir AB mahkemesi, bu yapılanlara ilişkin, bunu yapanlara çok rahat yakalama emri çıkartır. Bunları yapanlar da kaçarlar, Arap ülkelerinde sürgün yaşar üç buçuk üç buçuk.
Devam:
TC, Suriye hükümetini ve Esed’i düşman mı, dost mu sayacağı konusunda feleğini şaşırdı ki bu tümden Tayyip’in hatasıdır. Tayyip’in Beşar ile fotoları hala internette duruyor. Emine de Esed’in eşiyle elele diz dize pozlar vermişti.
TC, bir adım daha ileri giderek, Suriye ve Esed düşmanlığını abarttı. Şu an ABD ve AB, Esed’i yerinde tutmak istiyor ama Tayyip buna karşı. Neden karış olduğu da belli değil.
Gelelim metnin asıl konusuna:
TC, IŞİD, PKK işbirliklerine ve çatışmalarına:
Suriye’de ve Kürtler’de 3’er odak bulunduğunu yazmıştık daha önce.
Hesaplayın, onlarca permütasyon etmektte, düşmanlık ve işbirliği olasılıkları olarak. Bunların en az yarısı, yaşandı, yaşanıyor ve yaşanacak durumda. Hepsini tamamlamaya, ömür de tarih de yetmez, yoksa onu da denerlerdi, adı üzerinde: Dene ve yanıl ama öğrenme.
Bizim tezimiz şu: TC, hem IŞİD’i, hem de PKK’yi kendine düşman etmeyi başardı ve bu ikisi birbiriyle savaş halinde. Bu da TC’nin uluslararası / dış savaşı henüz beceremeyeceğini imliyor şimdilik. Ancak TC, yine dene-yanıl ile öğrenecek ama çok yavaş.Olsun, IRA savaşı 150 yıl sürmüştü, PKK savaşı henüz 31. yılında.
TC açısından en büyük sorun, bir gün olabilecek IŞİD-PKK  işbirliğinde: O zaman tuvalet kağıdı oluruz. Da şimdilik uzak olasılıklı bir durum bu.
PKK için en büyük sorun, kendi içlerindeki 3’lü bölünme ve bu sonun başlangıcı. Yani, ülke kuramama sonunun başlangıcı.
IŞİD ise geçici bir oluşum. Yerini kuşkusuz başka örgütler alacak ama o varlığını ve sürmesini yalnızca konjonktürün boşluklarına borçlu.
Yani:
PKK-IŞİD işbirliği çabası şu an başlasa, yine de IŞİD’in ömrü yetmeyebilir bunu becermeye.
Yani:
TC metamorfozlayacak.
PKK, bölünecek ve az metamorfozlaycak.
IŞİD tümüyle metamorfozlayacak.
Suriye, TC, Irak ve iran için baki kalan kaos olacak, en az 50 yıl daha.
Suriye ve Irak de facto bitti.
TC de facto bit(e)miyor. Global konjonktür buna uygun değil.
İran yakın gelecekte az bitecek. (İran’ın parçalanma planı, Büyük Azerbaycan’ı içeriyor ama o imkansız bir hayal bizce.)
Yani mecazla söylersek TC, Fetret Devri biter bitmez, İstanbul’u fethedecek. Neo-İstanbul’un fethi süreci, en az 10 devletçiğin TC’ye gönüllü ilhakı anlamında olacak (Acaristan, Gagavuzistan ve Nahcıvan, bu konuda TC’ye başvuralı onyılı geçti). TC emperyalist olacak ve bu Pirus Zaferi’nden daha ağır bedelli olacak.
İşte son piyon hamlesi (Türbe), satranç tahtası geneli panoramasında bunları imliyor.

Ve daha asıl maç yeni başladı.

Perşembe, Ekim 03, 2013

İsyan Üzerine




Söze bir alıntıyla girelim ve onu yorumlayalım:

Jacques Attali alıntısı:

(Kaynak: 21. Yüzyıl Sözlüğü.)

“Kentler savaş alanlarına dönüşecek. Yoksul semtlerden veya unutulmuş varoşlardan gelen aç ve cahil kent göçebeleri, Güney’deki büyük kentlerin şatafatlı vitrinlerini kıracak ve iktidarlar ile ayrıcalık sahipleri için yeni ve büyük tehditler oluşturacak. Güzel semtleri koruma altına almak gerekecek.

Kıtlık ortaya çıktığında (önce içme suyu kıtlığı) kentlerdeki birçok insan ölecek. Öngörülüp önlem alınabilecek felaketler gerçekleşecek.”

Eksikleri ve fazlaları var bu saptamaların...

İsyanın, halk isyanının, başıbozukluğunun, eşkiyalığın kültürel gergefleri mevcut tarih boyunca... Yazar, saptamalarında onları es geçmiş kanımızca... Bir bakalım cümle cümle, ne demiş?:

“Kentler savaş alanlarına dönüşecek.”

Zaten öyleydi ama bu belirtilmiyor.

2 anlamda öyleydi:

Bir: 1960’ların kent gerillası anlamında...

İki: Hem uzak geçmişte, hem de bu kitabın yazıldığı andaki yakın geçmişte benzeri olaylar çoktu. Yani, olaylar yazar bunu saptadıktan sona ve saptadığı için özellikle başlamış olmayacak. Yalnızca sürecek. Sürdü de... Sürüyor da... Sürecek de...

“Yoksul semtlerden veya unutulmuş varoşlardan gelen aç ve cahil kent göçebeleri, Güney’deki büyük kentlerin şatafatlı vitrinlerini kıracak ve iktidarlar ile ayrıcalık sahipleri için yeni ve büyük tehditler oluşturacak.”

Yine, zaten öyleydi. Yine, 2 anlamda da...

Yine de, yaşanmışlarda yazarın dikkat etmiş olması gereken bazı durumlar var:

Los Angeles isyanlarında ve talanlarında bazı Siyahlar, limuzinle gelip talan yapıp gittiler. Yani, zaten açların hepsi talan yapabilecek mecale ve arzuya sahip değiller.

Bu talanlar, özellikle sigorta şirketleri üzerinden ,büyük mülkiyet sahiplerine yarar sağlıyor. Örneğin. Paris’te 50 bin araba yakıldığında, tabii k 50 bin yeni araba daha satılmıştı ve bu sayede birileri daha zengin olmuştu ama o arabaları yakılanlar ve yeni araba alanlar daha çok fakirleşmemişti.

“Güzel semtleri koruma altına almak gerekecek.”

Bu, neo-globalist neo-liberalizmin daha işe başlamadan önceki tutumu. Çünük bunu ilk kez duyduğumuzda henüz o liberalizm dalgası gelmemişti.

Ayrıca zenginlik, kriminallerin iştahını çektiği için hep korunagelir.

Ara şerh: Kriminalin zengini vardır, fakiri vardır.

“Kıtlık ortaya çıktığında (önce içme suyu kıtlığı) kentlerdeki birçok insan ölecek.”

Hayır. Bu olay daha çok kentlerin küçülmesini veya kırsal kesime göçü tetikleyecek.

“Öngörülüp önlem alınabilecek felaketler gerçekleşecek.”

Tuhatır ama hep öyle oldu şimdiye kadar.

Çıkış-Toparlama:

İsyan üzerinde binlerce sayfa yazılacak bir konu. Burada daha çok, yakın gelecekteki perspektifle bakmaya çalıştık ve fazla bir şeyin değişmediğini gördük.

Dipnot: Gelecekbilim böyle bir şey: 10 yıl boyunca hiç tutmayan tahminlerde bulunulsa da, gelecekbilim sınır-önerme doğrularına  göre apsis-ordinat ayarlaması, bir sonraki 10 yıl için neredeyse sıfır hata ve apaçık bir panorama yaratır.


Çarşamba, Mayıs 02, 2012

1946-1980 ve 1980-2014


Tarihte alınan aralık ölçeği görülen panoramayı doğrudan etkiler.

Buna Türkiye’den bir örnek verelim.

Yukarıda anılan dönemler eşit uzunlukta ve ikincisi henüz tamamlanmadı ama bazı açılardan denklik taşıyorlar:

1946-1980 arasıki 34 yıllık dönemde, Türkiye çokpartili döneme geçti, sıfırıncı liberalizmi denedei ve 3 askeri darbe oldu.

1980-2014 arasındaki 34 yıllık dönemde ise, 3 liberalizmi hegemonyacılar başarılı olarak dayattılar. Global gelişmeler nedeniyle de, libelarizm de tükendi.

Sonuçta demokrasi her 2 dönemde de en son öne alınan süreç oldu.

Cüneyt Arcayürek’in toplamda 20 cildi ve 7.000 sayfayı aşan, güncel gazetecilik bakış açısından yazılmış olan, bu dönemlerin tarihçesine baktığımızda, iktidar seçkinlerinin hiçbirinin öncelikli yeğleminin demokrasi olmadığı görülüyor. Onun yerine, görülen alaturka bir tavır: İdare etmek (mecaz anlamında). Demokrasi, ortada top çevirip idare edilmeyip, üzerinde militanca mücadele etsen de, 100 milyon nüfuslu bir ülke ve 10 milyon nüfuslu büyükkentler için, gerçekleştirilmesi zor bir proje veya başka bir deyişle dünyada da durum bizimkine benzer, hem 1., hem de 3. Dünya’da böyle.

Bu 68 yıllık panorama, 90 yıllık Cumhuriyet tarihçesinin bir parçası olmasına karşın, bu daha dar referans, 9 dönemli (3 adam 3 darbe + 3 libelarizm) açılımdan daha açıklayıcı olmakta.

Bu açıdan bakıldığında 1. Cumhuriyet’in biteceği de, bitmişliği de, onun sürmesi için cidden hiç uğraşılmamış olduğundan ve generaller gibi uğraştığını sananların da onu yıkmaları nedeniyle, açıkça ortada imiş gibi gözleniyor.

Bu da farklı bir bakış açısı işte.

Dipnot: Okur göremese de, bu bakış açısı aynı zamanda AKP’nin 2013-2023 hayallerinin geçrsizliğini de imliyor.

(2-3 Mayıs 2012)

Cumartesi, Ocak 28, 2012

2050 Türkiye Ekonomisi

“Goldman Sachs’ın yeni verilerine göre, 2050’ye giden süreçte, ülkelerin ekonomik büyüklüklerine göre sıralaması büyük ölçüde değişiyor ve 2007’de dünyanın 18. en büyük ekonomisine sahip olan Türkiye 2050’de Japonya, Fransa ve Almanya gibi ülkeleri geride bırakarak, dünyanın 9. en büyük ekonomisi haline geliyor.

Türkiye’nin 5,9 trilyon doları aşan bir milli gelire sahip olacağı ve şimdi önünde olan pek çok ülkeyi geride bırakacağı görülüyor.”


Osman Ulagay böyle alıntılamış ve yazmış.

Öyle mi bir bakalım:

Sayılar 2007 dolarına göre hesaplanmış.

Dolar son 30 yılda 1/5 oldu ya da o zamanki 1 dolar şimdi 5 dolara eşit. 42 yılı 45 yıl sayalım ve 5’in 1,5. üssünü alalım: 11 küsur çıkıyor.

Bu da 2007’nin 5,9 trilyon doları, 2050’nin 60 trilyon doları demek. Bu da Türkiye ekonomisinin şimdikinin 100 katı olması demek. Bu da, 42 yıl boyunca % 11-12 büyüme demek.

Önümüzdeki 42 yılda 3 kriz kesin: Su, global ısınma ve gıda. Türkiye’nin artık su ve gıda açığı var. Çevresel ısınma ise, şimdiki coğrafi bölgelerde yetiştirilen bazı ürünlerin o zaman yetiştirilememesi demek. Bu bir risk etkeni.

Türkiye 85 yıllık Cumhuriyet’te yılda ortalama % 6 büyüdü. Bunu epeyi krizle ve Osmanlı’nın bugünün parasıyla 30-90 milyar dolar arası eden borçlarını ödeyerek gerçekleştirdi. İnönü döneminde 10 yılda % 0 büyüdü, çünkü o borçların % 15’i, 1943 gibi bir yılda, savaşın göbeğinde ve kıtlıkta yapıldı (ikinci büyük ödemenin ise 1929 global kriz yılında ve % 10 olarak yapılması da ilginç).

Şu anda 470 milyar dolar borcumuz var. Bu da diğer bir risk etkeni.

Eğer neo-globalizm, yumurtlayan tavuğu kesmezse, sorun yok. Dünya’da 10.000 dolara otomobil ihraç edip, 100.000 dolara otomobil ithal eden ve satışlarının 2/3’ü yabancı araba olan bir ülke daha yok.

Ancak, Dünya’da nakit sıkıntısı başladı. Bir de kapitalizmin savaş ve global kriz gibi, garantili 2 negatif yönü var. Savaşları görüyoruz, 1929’u da görmüşler.

Bu koşullar altında yukarıdaki hesap, Nasreddin Hoca’nın ‘beleş parayı gördün, ondan gülüyorsun, değil mi?’ fıkrasına benzer.

TÜSİAD, 85 yılda ve 4. kuşakta montaj sanayisini aşamamış durumda.

Tabii, bir olasılık var:

Militarist ekonomi. (Bunu daha önceki metinlerimizde epeyi açımlamıştık.)

Askeri iktisat, 10 yıl sonra, yılda 100 milyar dolarlık bir ciroyu yakalayacak. (Krizler olsa bile böyle, çünkü OYAK’ın denetiminde olan paranın ne olduğunu kimse bilmiyor, sormak bile yasak, yani asker peşin parayla büyüyecek.)

Bu da savaş ihraç etmemiz demek. TSK bunu öğrendi. Kuzey Irak’ta uyguladı ve uyguluyor. Talabani ve Barzani bunu hak ediyor ama siviller, liderleri nedeniyle, mezbahalık koyun oluyor.

Fuller de, Attali de söyledi: Türkiye emperyalist olmazsa parçalanır.

Bir de şu gerçek var:

3 liberalizmin son 25 yılında 1’er çocuk daha az yapmış ve hiç ithal araba almamış olsaydık, o borç olmayacaktı.

Önümüzdeki 42 yıl boyunca bunu yaparsak, 1 trilyon dolar yatırım kazanmış oluruz.

Zaten daha önceleri de belirtmiştim: 3 darbe ve 3 liberalizm olmasaydı, şu anda 10. ekonomi olmuştuk çoktan.

50 yıl gecikme, 1950-1960 doğumlu bizlerin hiç yaşanmamış 80 yıllık yaşamları demek.

Kendi hesabıma bunu üstlendim. Bana işkence yapan devletin bütün olarak kalması yönünde irade kullanıyorum. Kapıkulu olduğumdan değil, öbür türlüsünde 1 milyar kişinin kanı akacak. Orman yangınını durdurmanın bir yolu, bazı ağaçları kesmektir. Onlar da biz olduk netekim.

Helal olsun demiyorum, haram olsun diyorum ama yine de oyumu değiştirmiyorum.

Kendine gel Türkiye, ayaklarının üstüne kalk artık, elalemin değneğiyle yürünmez.

Bir gelecekbilimci olarak, A’dan Z’ye tüm planları sergilemiş durumdayım. Tuvalet kağıdı olmak istemiyorsan, Avrupa’dan kaçan Musevi olacaksın ama sonra İsrail olup da, sana zulmedenlerle işbirliği yapıp, sana iyilik edenlere zulmetmeyeceksin. İşte o zaman Türkiye, senin 100 milyonluk bir mezarlık olman seçeneğini kullanırız. Cengiz Han’ın Yeryüzü’nden bir kalemde sildiği 50 devlet gibi olursun. Kur artık şu 2. Cumhuriyet’i ve 17. devleti. 1. Cumhuriyet kalmadı artık.

Salı, Ocak 17, 2012

Siyasette 2010 Momenti

AKP tükeneli epeyi oldu. Ancak, daha önceki ANAP ve DYP tükenişleri gibi, kitle ve iktidar seçkinleri bu tükenişin bilincine henüz varamadı, dolayısıyla önlenebilir, kalıcı ve fazladan zarar, gereksiz yere büyüyor.

Ne yapılabilir?

İşçiler grev yapıyorlar ama destek az. Memurların bir günlük direnişi türden, kitleyi gerçekten sarsacak (bilincini demiyorum, günlük yaşamını diyorum) eylemlerden bir dizisi gerek.

Olur mu?

Olabilir ama az olasılıkla. İnsanlar korkak.

12 Eylül’den ve Evren’den korkmayı anlarım ama Erdoğan’dan korkmayı anlamam.

Düşünün ki ordu bile sindi, yoksa 1997’deki gibi darbeyi çoktan dayamışlardı. Demokrasi sevdaları nedeniyle değil, generallerin erken emeklilik korkusu nedeniyle.

Liberal-muhafazakar geçinen 3 kuşak iktidar nedeniyle, Türkiye’nin (aile gibi) geleneksel tüm yapıları çöktü. Değişime direniş kalmadı. Yalnızca zayıf bir vızıklanma kaldı geriye.

Bu durumda marjinallere ekstra-larj (XL) bir yol açıldı. Ortada fiilen devlet filan yok. Keşler yakında AKP binasında altın vuruş yapacak durumda.

Kendi biyografim için konuşursam, geçmişte (gençken) gerçekten gereksinim duyduğum bir yaşama hacmi bu. Şimdi bu kadarı bana fazla geliyor ayrı konu. Geçmişte yer darlığından canımı çok yaktılar. Şimdi toplumun yarıdan fazlası marjinal olduğu için, kimsenin kimseye diyecek sözü kalmadı.

Bir de, Fassbinder tipi, melokomik / melotrajik biyografi çöküşleri örnekleri, sağanak yağmur gibi gelmeye başladı. Düşünün ki son 5 yılda kendimden 1-5 yaş genç, en az 10 kişiyi gömdüm. Yakın çevremdeki (100’de) 10’dan çok kişi, ölümcül hastalıklarla mücadele ediyor, üstelik öyle yaşamlarının sonunda filan da değiller. Toplum ve Cumhuriyet gerçekten çöküyor. Bunun ‘3 İstanbul’ romanındaki 100 yıl önceki benzer örneklerden biliyoruz.

Ne olacak?

‘Winds of change’ gürül gürül esecek. Kendini sağlama bağlayan, epeyi sallanıp sağ kalacak, gerisi enkaz olacak. Sonrasında, Berkes’in gözlediği, fırtına ertesi ve yeni dönem oluşurkenki intihar dalgaları gelecek.

Türkiye 3 x 3 = 9 tam dönemi geride bıraktı. Şimdi küsurlu, kırınımlı ve Fetret’sel dönemlerdeyiz. 2023’e kadar böyle gideriz.

Pazartesi, Ocak 16, 2012

30 Yıl Sonra Fark Noke

‘Fark noke’, Kürtçe’de ‘fark yok’ demektir.

Benim açımdan, 12 Eylül 2010 referandumundan evet veya hayır çoğunluğun çıkmasının bir anlamı ve farkı yoktur. Anayasa yapıp uygulamayan nadir ülkelerden biriyiz; maddeler değişse ne olacak, işkencenin biteceğini mi sanıyorsunuz? (Hoş, yasalar da öyle ya: İmam nikahından ceza almış kaç kişi var Cumhuriyet tarihinde?)

Artı 4 neden daha var:

Bir:

Daha önceki, Özal’ın eski siyasetçilerin siyaset yasağının kalkıp kalkmaması veya cumhurbaşkanını halkın seçip seçmemesi referandumlarında da böyleydi. O zaman da, şimdi de, oylanacak taslağı tam okuyana henüz raslamadım. Kendim de okuyamadım  ama ileriki sayfalarda mideme kramp girdiğinden dolayı.

İki:

Yargı bağımsızlığının kaldırılmaması için bas bas bağırırken, 2003’te Erdoğan’ın siyaset yasağının kalkıp şakkadanak Meclis’e girivermesinde % 100 payı olan YSK’nin aynı yargıç ve savcılardan oluştuğunu anımsamak gerekir.

Üç:

Asıl sorun, 2011 genel seçimleri ve 2012 cumhurbaşkanı seçimleridir. Herkes birşeyler söyleyip duruyor ama henüz Gül’ün görev süresi kesinleşmiş değil. AKP, 2011 seçimlerinde çoğunluğu yitirirse, Gül’ün görev süresini 7 yıl sayacak bu kesin. 2011’de değişecek TBMM sandalye dağılımının, erken genel seçim sonucunu 2007’deki gibi doğurabileceği olasılığını hiç kimse hesaba katmıyor. O zaman siyasal ortam kilitlenir.

Dört:

31 Ağustos 2010’da ABD Irak’tan çıkıyor. Büyük Kürdistan hayalleri devreye girdi bile. Ordu PKK ile savaşmazsa ne olacak?

Evet, tartışmamız gereken, kısır ‘evet-hayır’ ikilemi değil, bunlardır. Daha da var ama onlar da sırası gelince yazılır.

(30 Ağustos 2010)

Cuma, Ocak 13, 2012

2008'liler ve 2018'liler

Önce 1968’liler vardı, tarihi ıskaladılar. Sonra 1978’liler vardı, onlar da ıskaladılar. Şimdilerde her ikisi de, nostaljiperver ve terakkisevmez takılıyorlar.

Şimdi 2008’liler var. Yakında 2018’liler de var olacak.

Ben bir 1978’liyim. 1980 öncesinde üniversiteydim. Silah zoruyla bile beni hiçbir miting veya cenazeye götüremediler. O zaman da bireyciydim, şimdi de bireyciyim ama liberal değilim.

40’ımdan beridir, yani 2000’den beridir devrimciyim.

Devrimin kan, ter ve gözyaşı demek olduğunu bal gibi biliyorum, çünkü yaşamı barış koşullarında savaş koşullarınkinden kimi daha zor geçen biriyim. Yine de devrimciyim, çünkü burjuvazi ancak devrimden anlıyor. Bakınız tarih.

Bugünlerde medyayı izliyorsanız, Türkiye’de öğrenci olayları arttı. Bununla birlikte, takma dişlerini takırdatan, nasihatçıbaşı yurttan sesler ihtiyarlar korosu da inildemeye başladı.

1968’lilerin ve 1978’lilerin, 2008’lilere ve 2018’lilere söyleyecek hiçbir sözleri yok, susmaları gerek. Haa, onlar bir talepte bulunur, bilgi servisi zorunlu görevimizdir ayrı konu. Ancak onlar kendi hatalarını kendileri yapacaklar, yollarını tıkamanın gereği yok.

Bakınız İngiltere’de olanlara:

“İngiliz parlamentosunun üniversite harçlarını üç kat artırma kararının ardından Londra sokaklarında binlerce öğrenci protesto düzenledi.

...

Olaylar parlamento ve çevresinden alışveriş sokakları olarak bilinen Regent ve Oxford Street'e de yayıldı. Buradaki mağazaların bazılarının vitrinleri kırıldı. Bu sırada aracıyla bir davete gitmek üzere Regent Street'ten geçen Prens Charles ve eşi Cornwall Düşesi Camilla da saldırıya uğradı. Araçlarına boya atılıp, camı kırılırken, Prens Charles ve eşinin olaydan zarar görmediği açıklandı.”


Dikkatinizi çekerim, bu adam şu an kral da olabilirdi ve krallığın kaldırılmasının teklif edilmesinin bile yasak olduğu bir ülkedir İngiltere.

Neden böyle?

Çünkü bıçak kemiğe dayandı: Burjuvazi, kar marjları düşünce, ilk iş olarak emekçilerin, emeklilerin, öğrencilerin haklarını kısıtlama yolunu seçti. Ancak şunu unuttu: Orada 250 yıllık bir devrim ve isyan tarihi yazılı durumda tarihte. Gençliğin elleri armut toplamıyor, yumurta topluyor. O yumurtaların da adresi belli: Lacivert burcu burnu büyükler.

Hep söyledik, yine söylüyoruz:

Gelecek biziz, devrim biziz, sizi de bekleriz ama er olarak, general olarak değil.

Pazartesi, Kasım 21, 2011

3. Cumhuriyet'in Sorunları

Türkiye Cumhuriyeti tarihçesi tuhaflıklarla dolu bir ülke. O nedenle, henüz 2. Cumhuriyet kurulmamışken, 3. Cumhuriyet’in sorunlarını tartışmak da, bu tuhaflıklara bir katkı olsun.

Aslına bakılırsa, 3 adam, 3 darbe ve 3 liberalizm, 1. Cumhuriyet’i toplamda 9 kez bitirmiş durumda. Bu durumda, 2. Cumhuriyet’in çoktan kurulmuş olması gerekirdi. Ancak, nasıl ki Osmanlı’nın bitişine Cumhuriyet döneminde bile intikal edemeyen çoktuysa, 3. Cumhuriyet döneminde bile, 1. Cumhuriyet’in bittiğine intikal edemeyen çok olacak.

Asıl sorun tarihsel intikalsizliklerde:

Marksist devrim 1789’da olacağına, 1917’de ve 1949’da olunca, geç kalmış oldu.

Bizim Cumhuriyet de, Tanzimat’ta (1839’da) olacağına, 1923’te olunca, geç kalmış oldu.

Geçelim parametrelere:

Bugünkü anlamıyla, parlamenter demokrasiye dayalı cumhuriyetlerin bazı varsayımları mevcut:

Güçler ayrılığı:

Yasama, yürütme ve yargı ayrılığının yeni bir biçimde yorumlanması mümkün. Milletvekilleri, bakanlar ve yargıçlar ayrı ayrı seçilebilir. Hiçbiri, emekli olsa bile, diğeri olamaz.

Cumhurbaşkanlığı-başkanlık:

Bu mevki tümüyle ortadan kaldırılabilir veya ‘en az 20 kitap yazmış olmak’ gibi, yeni niteliklilik önkoşulları uygulanabilir.

Temsili, kozmopolit, katılımcı demokrasi:

Batılılar, bizim gibi kendilerini kandırmayı pek sevmedikleri için, şu anki durumuyla demokrasinin işlerliğinin pek kalmadığını (belki de hiç olmadığını), dolayısıyla tüm halkın yönetime bir biçimde dahil olmasının (ya da edilmesinin) yeni yollarının aranıp bulunması, yoksalar da, icat edilmesi gibi seçenekler peşindeler. Bizde de, hiç olmazsa tüm seçmenlerin yaşamsal kategorileri (emekli, öğrenci, özürlü gibi) nezdinde kurulmuş veya ilkelerini ona göre ayarlamış partiler aracılığıyla temsil edilebilmeleri yolu denenebilir. Bizde, Kürtçü parti sözde yasak, ortalık ve geçmiş Kürtçü parti dolu. Demek ki daha reel politik deneyimler gerekiyor.

Kültürel mod çelişkileri:

72 milyonluk Türkiye, 18’erden 4 moda bölünmüş durumda: Göçer, tarım, sanayi, internet. Bunlar birbiriyle arakesiti olmayan ve birbirine yaşam hakkı tanımayan modlar. Zaten dünya da, bunu ikili veya üçlü olarak yaşıyor. Tüm bunların dışında kalan 7’de 1,5 milyarlık bir kitle, globalistler tarafından yeryüzünden silinmeye uğraşılıyor. 3. Cumhuriyet’in anti-globalist olması zorunlu, çünkü G-7 kaynaklı globalizmde, ‘Türkiye Cumhuriyeti’ adlı ülke haritadan silinmiş durumda.

En temel sorun:

Henüz doğmamış, var olmamış, tasarlanmamış olana yaşam hakkı. Çocuklarımız bizim malımız değil. Gelecek de bizim malımız değil. 12.000 yıldır yediğimiz tüm herzeler ertesinde, insan türü yok olma aşamasında. Nükleer tehdidin gevşemesi bizi aldatmasın, artık herkes ona ulaşabilir duruma geldi.

Tamam, uzaya gidenler kurtuldu ve yepyeni bir ütopya denediler. Ya, geriye kalanlar ne olacak? 12 milyarda duracak ve belki yüzlerce yıl o düzeyde kalacak global popülasyon için, yaşanabilir bir gelecek ve hacim yaratmak durumundayız.

Örneğin, bugüne bakarsak, aslında bilgi toplumu bireylerine yaşama hakkı bu toplumda yok. Standart biyografiler, yaşamının 30 yılını öğrenmeye ayıracak kognitif-informatik kişilere herhangi bir olanak sunmuyor, sunmadığı gibi onları ölümüne cezalandırıyor.

Görüldüğü gibi, bazı sorunlara ortaya çıkmadan bakmanın, halk sağlığı ve epidemiyoloji gibi yararları var, sorunları oluşmadan önleyebiliyorsunuz.

2. Cumhuriyet, henüz yaratılmadan yaşama şansını yitirdi. Tarihte böyle ironik durumlar olmuştur. Sonuçta, Aboricinler’in veya Yanomamöler’in de bir anlamları yok, onlar da kültürlerini sürdürme şansını yitirdi.

Hain bir sürprizle, bize aslında gerekenin 4. Cumhuriyet olduğunu belirterek, ufkumuzu bugünde bırakalım.