devrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
devrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Mart 20, 2015

Parlamenter Demokrasi + Anarşizm Melezi



Epeyi saptama birarada öncelikle:
1.      1789’dan beridirki parlamenter demokrasi uygulamaları, tam bir şarlatanlıklar silsilesidir. Yalan söylemlerdir.

2.      Hem reel sosyalizm, hem de neo-liberalizm, devleti ve dolayısıyla da halihazırdaki devlet biçimi olan parlamenter demokrasiyi tasfiye etme yönünde epeyi onyıllarlık icraat sergiledi.

3.      Sanıldığının tersine, anarşist düşünce de iktidar oldu, hem de taa 1871 Paris Komünü’nden itibaren ve birden çok kez.

4.      Son 5 yılda, özellikle Almanya’da ortaya çıkan, parlamenter demokrasinin temel dağılımı olan sağ-sol parti yelpazesi açmazı, bir biçimde zorlanmaya ve aşılmaya başlandı. Küçük / yeni / farklı / marjinal partiler devreye ve meclislere girmeye başladı.

5.      Bu koşullarda neo-anarşistler de, kendilerine bu yapılarda yerel ve/ya genel meclislerde yer arayabilir ve yer bulabilir duruma geldi.

6.      Seçmenin davranışı ise, bezginlik. Artık, birçok ülkede seçime katılım oranı % 50’nin altına düşmeye başladı.

7.      Yani, hem siyasal altyapıda, hem de siyasal üstyapıda yeni sorunlar ve yeni arayışlar sözkonusu.

8.      Artı, AB ülkelerinde krallıklar ve üzerine bir de Vatikan-Papa faciası var demokrasi açısından: Monarşiler ve teokrasi varken, parlamenter demokrasi olamaz, gerçekte yoktu da zaten.

9.      Buna karşılık ve koşut olarak, bir de sokak hareketleri ve arayışları var. Bunlar, 1789’dan öncesinden beridir değişen sikluslarla tarihi etkilemeyi sürdürme geleneğine sahip. Bu kezki yeni akım % 99.
Bu durumlarda:
Anarşistler herhangi bir (yerel veya merkezi) bir devlete girdiğinde, devleti tasfiyeleri değil, ironik ve paradoksal olarak devleti toparlamaları gerekecek.
Yani:
Bu kezki devlet restorasyonunu ve reformasyonunu anarşistler yapabilir pekala. Nasıl ki kutsal aileyi korumakla görevli muhafazakar yapılar, babalar gibi aileyi tasfiye ettiyse, anarşistler de devleti yeniden yorumlayabilir ve değişik açıdan tasfiye edebilir pekala.
Zaten:
Belli özel anarşizmler haricinde genel anarşizm, hiç yönetmemek peşinde değildir. Böyle (var olan biçimleriyle) yönetmemek ve yönetilmemek peşindedir. Yani bugünkü temel anarşizm, genelde 1870 sonrasında (ve resmi marksizmin fiili bir antitezi ve Marx sayesinde, resmi marksizmin de öcü gibi korktuğu bir şey olarak) bir çizgide tanımlıdır.
Şerh: Ki bu bugüne dek çok az dikkate çarptı.
Peki:
Bu olmayacak bir duaya bir amin midir, yoksa fiilen mümkün müdür?
Öncelikle, bugünün desantralize yerel yönetim anlayışı, farkına varılmadan, doğrudan anarşizm vektörüne gönderme yapar: Elit seçilmişler yerine, halk meclisi ve doğrudan yönetim, zaten anarşistlerin tezidir.
Sonralıkla, birbirine aykırı ve karşıt birçok anarşizm olsa da, hiçbiri devlet ve/ya iktidar olmamak tezini, (diyelim) parti programına almamıştır. Merkezi / patriyark / gerontokrat yönetim anlayışına antitez yazılmıştır temelde yalnızca.
Ancak:
Bugünün neo-anarşistleri, disiplinden ve oto-disiplinden feci yokun insanlar, özellikle de gençler. Oysa yönetmemek bile, feci disiplinli ve oto-disiplinli bir iştir. Çünkü insanın zihinsel konsantrasyonu ve oryantasyonu edimi zaten öyledir.
O zaman:
Bu olabilirse, nasıl olabilir?
Zaten:
1986’da fiilen bitmiş Birinci Post-Modernizm’in ‘ne olsa gider’ anlayışı var hala.
Yani:
Anarşistler bile gider bu koşullarda.
Emin olabilirsiniz ki iktidar seçkinleri de, kitle de yeni ve farklı şeyler önerebilecek anarşistleri bile dinleyecek durumdalar. Biraz naz yaparlar başta o kadar.
O nedenle:
Artık anarşistler, akıllarını başlarına toplayıp, eğer öyle yapmayı seçeceklerse, parlamenter demokrasinin içinde neler yapabileceklerini bir düşünsünler, deriz...
Nokta. Es. Şimdilik.

Dipnot: Bu durumu, kişisel olarak onaylıyor değilim, çünkü parlamenter demokrasiye fazla ikna olmuş biri değilim ve parlamenter demokrasiye entegre olmuş bir anarşizmin özünde zarar yaşanabileceğini biliyorum. Yalnızca, bu seçeneğin de düşünülmesi gereğini imlemek için bu metni yazdım. Yeni ve çok sayıda politik seçeneğe gereksinim duyulan bir zamandayız.

Pazar, Mart 08, 2015

2029 ve 2048



2029, 1929 Global Krizi’nin ardılını simgeliyor.
2048, 1848 Global Devrimi’nin ardılını simgeliyor.
Tarihin 25-30 yıllık dilimlerden başlayıp, 250-300 yıllık dilimleri uzayan 1-5 ölçekte / ölçütte çevrimleri var.
2000’den bu yana, 15 yıllık sürede hem gelecekbilim, hem de geçmişbilim (tarih) üzerinde yoğunlaşmış bulunmaktayız ve gördük ki bu çevrimler işliyor.
Şavalak tarihçilerin sandığı gibi, bir olayın irdelenebilmesi için, üzerinden en az 50 yıl geçmesi gerektiği kanısında değiliz.
Yine şavalak tarihçilerin kullandığı, tarihin belge yazımı olduğu kanısında da değiliz. Tarih yazımı, tümdengelimsel çıkarsamalar dizisidir. Üstelik temel bilimlerde bile bu böyledir. Var olan bilgilerin % 99,99’u çıkarasamadır, birincil veri değil, bu CERN verileri için bile böyledir: deney yapılır açıklama 2 yıl sonra gelir o nedenle.
Tarih için tümdengelimsel olarak, kendisi 50 yılda oluşturulmuş olan Dünya Sistemi kavramsal çerçevesi mevcuttur. Makro-makro değişmesi de pek mümkün değlidir artık.
Yani, TC dahil olmak üzere, tarihin tüm makro oyuncuları o dizge içinde panoramalıdır.
Gördük ki 2000-2015 arasındaki olaylar da, sanki planlıymışçasına, o dizgenin içinde kalmak üzere işledi.
1950-1980 arasındaki dönemde, 2. Dünya Savaşı’ndan ardından gelen yıkımdan kazanılmış özgürlük dönemi, özgürlüğün israf edilmesi nedeniyle, 1980-2010 arasında neo-global neo-liberalist kölelik / zulüm / işkence / sömürü olarak yaşandı.
Ara şerh: 1950, 1955 olarak; 2010, 2005 olarak kabul edilebilir. Böylelikle de, 30 yıllık dönem, 25 yıllık olabilir.
2005’ten veya 2010’dan beridir, sistemde bir süreksizlik mevcut. Bu, aşağı gidiş demek. Yani bu, 2030-2040 arasına kadar iniş demek.
Ara şerh: Gelecekte geçmişe bakıldığında, şu an olabildiği gibi, herhangi bir süreksiz olayın başlangıç tarihinde anlaşmazlıklar olabilir, 1. Sanayileşme’nin 1750’den başlatılıp başlatılmaması gibi. Dolayısıyla gelecekte de, sözünü ettiğimiz tarihler konusunda farklı fikirler ortaya mutlaka çıkacaktır. Bilimciler düşünce birliğini pek sevmezler, onun yerine varlık nedenlerini, uysa da kodum uymasa da kodum, modunda farklı düşüncelere dayandırırlar. Tabii hiç kimse de, tarihin akışını tek başına yorumla değiştiremez. Yani 2029 ve 2048, şimdiden orada lök gibi durmakta ve ışımakta.
1929 Krizi gibi krizlerin ardından, kapitalizmin kendini yiyen bir canavar olduğu ve krizin onun doğasında olduğu önesürülür hep.
Ancak:
Parayı kapitalizm icat etmedi.
Ticareti ve sömürüyü kapitalizm icat etmedi.
Büyük devletlerin genel denklemini kapitalizm icat etmedi.
Krizi kapitalizm icat etmedi, tarih sayılan şeyde krizler hep vardı, var ve var olacak da.
Tarihsel çevrimleri kapitalizm icat etmedi.
Yalnızca, makro bilginin oluşturulması için, 5 milenyumluk veri gerekti. Bir de epistemik alt kritik eşiğin aşılması ve birilerinin bu bilgiyi akıl etmesi gerekti.
Olan şudur 1945-2015 arasında:
ABD, Dünya’nın bir numarası oldu ve bunu harcadı.
Bu, bunun için kısa bir dönem sayılmaz. ABD 1900’lerden beridir çıkışa geçmişti ve bir devlet / ülke maksimum 100 sene depar atabiliyor. ABD de, 11 Eylül 2001’de deparını bitirdi ama bu 2010’da kesinleşti ve görüngüleşti. Eh ABD de, kabaca 1910-2010 arasında 100 sene yemiş.
Eskiden AB öyleydi, şimdi ABD öylesini yaptı:
% 1, Dünya zenginliğinin % 50’sinden çoğunu aldı. 7 milyarın 2-4 milyarı ise aç oldu.
Tarihte bile, köle isyanları, Spartakus’lar falan var. Şimdi de, daha kolay koşullarda olan % 99, Rin Tin Tin’den daha geç olarak intikal ederek isyana geçmekte.
Ara 3 şerh:
Bir: Eskiden cüzdanı sağda vicdanı solda olan Fransızlar, cüzdanı sola kayınca, vicdanını sağa kaydırdı ve neo-faşist partiyi % 30oy oranına çıkardı. Bu, tarih açısından ilginç, ironik ve sürpriz bir örnek oldu.
İki: Buna karşılık eski Doğu Avrupa’da eski komünist partiler hala % 20 oy alabildi. Eğer, Stalin zamanında serbest seçim olsaydı, SBKP % 20 oy falan alamazdı.
Üç. Bu, yeni bir Stalin-Hitler durumu değil, kesinlikle değil. Bu, Thatcher-Merkel-Le Pen durumu (ve bu da ayrı bir metnin konusu), yani matriyarkal faşzim durumu, tarihte ilk kez değil bizce (ve bu da ayrı bir metnin konusu).
Devam:
Yani, 2010’dan beridir var olan kriz, 2030’kadar sürecek gibi. 2007 Global Krizi kabul edildiğinden dolayı da 2032 (ABD başkanlık seçimi) bir dönüm noktası olabilecek pekala.
Sonra, 2055-2077 arasında, dene-yanıl ama mutlaka kaybet devrimcik denemeleri yaşanacak, bu kesin. Yitirecekler, çünkü SSCB-Çin derslerini hala kimse iyi okuyamadı.
Burada önemli olan şu:
21. Yüzyıl’ın yavaşlama, duralama, mayalanma, bulanma, belirsizleşme dönemi olacağı 1945’te kesin belliydi, çünkü 1914-1945 arası çok çok hızlıydı. Belki de tarihin en hızlı dönemiydi.
1986 post-modern dönemi ile de bu başlatıldı. 2001 11 Eylül ve 2013 Wikileaks, birer süreksizlik dönemi oldu ama ikincisinin önemi hala anlaşılamadı, Bilgi Çağı kendi rüştünü o zaman kanıtladı. Şu an, post-4-modern dönemdeyiz. Ancak, artık bu döneme yeni bir ad gerekiyor. Anımsayalım: Orta Çağ’a adı, o bittikten epeyi sonra kondu. Birileri koyar elbet.
Demek ki:
15 yıl iniş ve sonra 20 yıl çıkış gibi, önümüzdeki 35 yıl. Ancak, hep silkelemeli, sürprizli, belirsizlikli...
Yani kriz, hep sürecek...
Kriz, fırsat ve tehlike demek.
Meraklısına öneriler:
Krizin tehlike bölümünden kaçın. Fırsata girişmeyin. Marjinal değilseniz tabii ki.
Sakın risk almayın, özellikle de normal bireyseniz, çoluk çocuğunuz varsa.
Sakın,sistemi düzeltmeyin, kendinizi harcamayın (aydının sakrifay / kefaret dönemi bitti, aslında hiç olmadı) o kendi kendine düzelir. Kendi kendine de battı zaten. Batırmadığın bir şeyi düzeltmeye kalkma, düzeneğinden anlamazsın zaten.
Sistemin dışına çıkın.
Küçük ve yarı-kapalı ekonomik sistemler, yani komünler oluşturun. En boktan dönemlerde bile bunların işlediği tarihte kayıtlı ve kanıtlı.
Melezelenni, demeyeceğim. Younu şaşıranlar onu yapar zaten. Siz de yolunuzu feci şaşırdınız zaten...

Gerçeğin çöl-labirentine hoşgeldiniz...

Salı, Şubat 24, 2015

Suriye, TC, Irak, İran Analizi



İran demiş ki:
"Amerika, İngiltere ve Fransa; 'NATO patronları' olarak, Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün Krallığı ve Türkiye Hükümeti açıkça; terörist ve katil İsrail rejimi, bazen açık ve bazen gizli bir şekilde, Suriye'de Özgür Suriye Ordusu’nu kurdurup, ardından tekfirci terörist örgütleri geliştirdi. 'Özgür Suriye Ordusu' ise, Suudi Krallığı ile Katar petro-dolarlarıyla beslenip, Türkiye topraklarında karargah kurarak silahlandırılıp, Suriye halkına ve hükümetine katliam, terör ve yıkım dayattı. Özgür Suriye Ordusu, ardından bütün tekfirci terör örgütlerinin kurulup silahlanmasına kaynaklık etti. Böylece, Suriye'de terörizm ateşi yaygınlaştırıldı. Süleyman Şah Saygı Karakolu da son 2 yılda tekfirci vahşi IŞİD'in kontrolü altına girdi. IŞİD, bölgedeki Alevi, Sünni, Kürt ve Araplar'ı katliamdan geçirirken, Süleyman Şah Mezarı'na dokunmadı. Çünkü, Suriye'nin kuzey bölgeleri IŞİD ve diğer tekfirci terör örgütlerinin denetimindedir. Türkiye Hükümeti, Suriye devleti ve hükümetini düşman olarak nitelendirip, angajman kurallarını değiştirerek, sınır boyu tekfirci teröristleri koruma altına almış bulunuyor. Bu nedenle IŞİD, bu mezara ve saygı karakoluna hiç dokunmadı. AKP hükümeti defalarca Amerika ve batılı ülkeleri Suriye'yi işgal etmeye çağırdı. Hatta, Türkiye Dışişleri Bakanlığı gizli toplantısında Suriye'den Türkiye'ye füzeler fırlatılması planlandı. Bundan amaç, Türkiye'nin tek başına yapamadığını, NATO ve Amerika'yı devreye sokarak Suriye topraklarına girmek ve doğrudan savaş başlatmaktı. Fakat bu plan da suya düştü."
‘Böylece’ye kadar doğru. Ancak, bizcesi bu konudaki hesaplar yanlıştı ve tutmadı da. Dikkat edilirse, Afganistan’dan Irak’a ydjjs ABD ağırlıklı hiçbir plan, 1991’den sonra tutmadı, tutamadı. Reklam planı bile hedefini % 50 bulur ama burada % 50 isabet yok, % 25 belki.
‘Böylece’li tümce geçersiz:
Çünkü, Suriye’de isyan ateşi hep vardı, taa 1960’lardan beridir. Esed, Suriye’nin tamamına arada bir hakim olamadı. Dış yardım gelince, olay yaygınlaştı yalnızca. Yani, olay taşıma suyla yapıldı, o doğru.
‘Böylece’linin doğrusu şu:
Tümüyle teknik bir hata olan Arap Baharı planı kronolojik sıralamasında, Suriye yanlışlıkla İran’ın önüne alındı. Böylelikle İran paçayı kurtardı, şu an hayt hoyt yapıyor ama bir ara kılıcın epeyi altına girmişti kellesi. Ki yine oraya girebilir yakın gelecekte. Ki oradan da Pakistan’a doğru devam even bir projedir BOP ve Arap Baharı ertesi.
Türbe konusu, yeni gündeme sokuldu. TC açıkladı ki daha önceleri de 3-5 kez türbenin yeri değişmiş. Zaten şu an alınan Türbe değil, yalnızca içindekiler, Türbe binalarını TC yok etti.
Görüldüğü gibi, gereksiz bir sürü takla var. Konu kamuoyu ise, şu an verdikleri bilgiler onları ipe götürecek cinsten, nasıl bir kamuoyu oluşturma politikası uyguladılarsa, hangi akla hizmet ettilerse. Herhangi bir AB mahkemesi, bu yapılanlara ilişkin, bunu yapanlara çok rahat yakalama emri çıkartır. Bunları yapanlar da kaçarlar, Arap ülkelerinde sürgün yaşar üç buçuk üç buçuk.
Devam:
TC, Suriye hükümetini ve Esed’i düşman mı, dost mu sayacağı konusunda feleğini şaşırdı ki bu tümden Tayyip’in hatasıdır. Tayyip’in Beşar ile fotoları hala internette duruyor. Emine de Esed’in eşiyle elele diz dize pozlar vermişti.
TC, bir adım daha ileri giderek, Suriye ve Esed düşmanlığını abarttı. Şu an ABD ve AB, Esed’i yerinde tutmak istiyor ama Tayyip buna karşı. Neden karış olduğu da belli değil.
Gelelim metnin asıl konusuna:
TC, IŞİD, PKK işbirliklerine ve çatışmalarına:
Suriye’de ve Kürtler’de 3’er odak bulunduğunu yazmıştık daha önce.
Hesaplayın, onlarca permütasyon etmektte, düşmanlık ve işbirliği olasılıkları olarak. Bunların en az yarısı, yaşandı, yaşanıyor ve yaşanacak durumda. Hepsini tamamlamaya, ömür de tarih de yetmez, yoksa onu da denerlerdi, adı üzerinde: Dene ve yanıl ama öğrenme.
Bizim tezimiz şu: TC, hem IŞİD’i, hem de PKK’yi kendine düşman etmeyi başardı ve bu ikisi birbiriyle savaş halinde. Bu da TC’nin uluslararası / dış savaşı henüz beceremeyeceğini imliyor şimdilik. Ancak TC, yine dene-yanıl ile öğrenecek ama çok yavaş.Olsun, IRA savaşı 150 yıl sürmüştü, PKK savaşı henüz 31. yılında.
TC açısından en büyük sorun, bir gün olabilecek IŞİD-PKK  işbirliğinde: O zaman tuvalet kağıdı oluruz. Da şimdilik uzak olasılıklı bir durum bu.
PKK için en büyük sorun, kendi içlerindeki 3’lü bölünme ve bu sonun başlangıcı. Yani, ülke kuramama sonunun başlangıcı.
IŞİD ise geçici bir oluşum. Yerini kuşkusuz başka örgütler alacak ama o varlığını ve sürmesini yalnızca konjonktürün boşluklarına borçlu.
Yani:
PKK-IŞİD işbirliği çabası şu an başlasa, yine de IŞİD’in ömrü yetmeyebilir bunu becermeye.
Yani:
TC metamorfozlayacak.
PKK, bölünecek ve az metamorfozlaycak.
IŞİD tümüyle metamorfozlayacak.
Suriye, TC, Irak ve iran için baki kalan kaos olacak, en az 50 yıl daha.
Suriye ve Irak de facto bitti.
TC de facto bit(e)miyor. Global konjonktür buna uygun değil.
İran yakın gelecekte az bitecek. (İran’ın parçalanma planı, Büyük Azerbaycan’ı içeriyor ama o imkansız bir hayal bizce.)
Yani mecazla söylersek TC, Fetret Devri biter bitmez, İstanbul’u fethedecek. Neo-İstanbul’un fethi süreci, en az 10 devletçiğin TC’ye gönüllü ilhakı anlamında olacak (Acaristan, Gagavuzistan ve Nahcıvan, bu konuda TC’ye başvuralı onyılı geçti). TC emperyalist olacak ve bu Pirus Zaferi’nden daha ağır bedelli olacak.
İşte son piyon hamlesi (Türbe), satranç tahtası geneli panoramasında bunları imliyor.

Ve daha asıl maç yeni başladı.

Cumartesi, Ocak 24, 2015

Cumhuriyetsiz Yaşayabilenler



Eelecene, 100 küsur halk olmakta. TC’de değil de, rahmetli TC’de, rahmetli 1. TC’de. Hepicüğü de cumhuriyetsiz yaşayabiliyor, özgürlüksüz yaşayabiliyor, vs, vb...
AKP’nin kendisi, bir cumhuriyet tasfiyesi projesidir, bunu şu an gecikmeli olarak dillendirmeleri durumu değiştirmez. Mart 2003’te Tayyip ge(tiri)ldi. 17 Aralık 2013’te itibarıyla 1. TC küllüm mafiş oldu.
Cumhuriyetsizlik, eski Libya’daki cemahiriyye veya eski SSCB’deki halk cumhuriyeti değil. Cumhuriyetsizlik, Mithat Cemal Kuntay’ın ‘3 İstanbul’u, yeni Fetret Devri, devletsizlik demek.
Tuhaf bir biçimde, AKP’cilerin istediği ve yaptığı bu ama bundan ilk olarak kendileri zarar görecekler, çünkü feci mülklüler ve cumhuriyetsizlik, aynı zamanda (özel ve devletsel) mülkün talanı ve yağmasıdır. Tıpkı 10 yıl boyunca, AKP’lilerin bizzat yaptığı gibi. Talancıların talan edilmesi ise, tarihin ironisi olacak.
Tabii ki kültürde ve tarihte boşluklar doldurulur.
Selçuklu’nun boşluğunu 50 Anadolu beyliği doldurur, Osmanlı’nın boşluğunu 44 devlet doldurur. TC’den ilk aday da, Böyyük Kürdistan.
Fransa, 5. Cumhuriyet’te, 10 yıldır 6. Cumhuriyet bahsi var. Rahmetli TC’de henüz 2. TC bahsi yok (yani fiilen yok, yoksa 1960’tan beridir gazete başlıklarında dolanıyor konu).
Lazistan olur mu? Olmaz. Ankara’nın batısı olur mu? Olmaz. Kürdistan olur mu? Henüz olmaz.
Sonuçta; komşuları olan Ukrayna, Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, Irak, Kıbrıs gibi fiilen parçalı ama ismen tek ülke olur TC.

Yani Fetret Devri’ne 2003’te 10 yıl vade biçtik, yani 2013-2023 dedik. 2 yılı geçti, 8 yılı kaldı. CIA bastırması / imalatı, bir sahte-sosyal demokrat iktidar gelir 2019’da. 2023 sonrası ise, uzak bir hayal şimdilik.

Salı, Aralık 30, 2014

Almanya'da Asgari Ücret Başlıyor



Evet, yanlış okumadınız, yeni başlıyor:
Not: Bu  önemli durum, sevgili yandaş ve karşıdaş basınımız tarafından haber değerinde bile bulunmuyor son 1 yıldır.
Yaa, nerelerden nerelere geldik:
1968’de araba almak için grev yapan şavalak Fransız (FKP’li) Stalinist’lerden taa buralara...
Evet, Almanya Dünya’nın en has-faşist ülkesi ama şu son birkaç yıldır en yeni ve farklı politik gelişmeler nedense hep orada oluyor: AB’ye karşı olan  Alternatifler ve/ya Korsan Parti gibi.
Ara not: Yine de anımsayalım: 1980’lerde neo-liberalizm ilk gelmişken, yine Almanya’da asimile-oportunist-kollaboratist Yeşiller şavalakları devreye girmişken, ‘politik aktif’ diye bir şey vardı orada, şimdi tüm Dünya sathında mevcut.
Yani, olayın Almanya’da vuku bulması olağan.
AB halkları, nedense bir emekçi hakkı kazanmışlık rehaveti içindeydi ama birden emekliliğin hayal oluvereceği ortaya çıktı.
Şerh: Asgari ücret uygulamasının işsizlik yaratacağı savına ilişkin kesin bir gösterge olmadığına ilişkin bir veri:
Yani, döndük dolaştık, tüm haklar gitti, başa geldik: İşte, o nedenle devrim. 2029 krizine karşı 2048 gibi bir devrim denemesi.
Almanya’da asgari ücret saat başına 8,5 avro olacakmış. Ayda 1.700 avro maaş eder ve ancak geçindirir ki bu brüt miktar, net değil.
ABD’de ise bu, saat başına 7,25 dolar.
Bir anti-marksist, anti-komünist, toplumcu-değil olarak, 1992’den beridir söylediklerimizi yineliyoruz: Ne devrim biter, ne emekçi mücadelesi. Haa, şavalak devrimciler ve/ya işçiler bitebilir. Aradan 1-2 kuşak geçer, sonra uyanış yeniden başlar. Tarihin ve fütürolojinin ortak kuralıdır: 25, 50, 250 yıllık sikluslar.
Bu konu, çok geniş açılımlar yaratacak 2015’te, onları yazmayı erteleyelim.
Sonsözü ise şöyle belirtelim:
Eğer, müstakbel 2029 Krizi’nde marjinallere devrim yapma şansı verilirse, onlar emekçilerden daha az başarısız olurlar ve / ama duvarı daha çok deler / zinciri daha çok çatlatırlar.
Hoşgeldin yeni yıl, tüm kaybedenlere, tüm umutsuzlara...

Dipnot: Bu metin için gereken haberi bana ulaştıran İzzet Bey’e teşekkürler.

Pazar, Aralık 14, 2014

Proleterya, Prekarya, İleri Marjinallik, Ve Saire

ABD’de reel ücretler, 1968’den beridir artmıyor, hani şu meşhuur 1968’den beridir...
İşçi sınıfı tanımı, 1750 patentli...
Ondan sonraki devrimler; 1789, 1848, 1871, 1917, 1949 patentli...
1968’i devrim patentli sayamıyoruz uzun vadeli geçmişe ve geleceğe bakınca...
2011 başlangıçlı ‘Occupy Wall Street’ ve ‘We are 99 %’ hareketini de... (2015’e geldik bile çoktan, onlar neredeler şimdi?)
Ancak, 1980 sonrasındaki neo-globalist neo-liberal iteleme ile bir sonraki devrimsel vade oldukça öne alındı gibi...
1968’lerde G-7’de araba almak için grev yapan işçi sınıfı, henüz uzun süreli ve şimdilik kalıcı görünen kayıplarına ayamadı... Aydıktan belli bir süre sonra da, tepkisel isyanlara başlar...
Bugün proleteryanın bile bilincine varmadığı biçimde, prekarya ve/ya ileri marjinal sayılan bir emekçi kesimi var ki kaybedecek zincirleri bile olmamasını bırakın, epeyi de zinciri borçlanmış ve onların borcunu ödeyemeyecek durumda...
Aklıma, nedense Roma’da borcu nedeniyle köle yapılanların isyanı, Spartakus falan geliyor...

Tabii o durumda, dizinin çok güzel resmettiği üzere (ister mal anlamında, ister devlet anlamında) mülk sahipleri, ince kıyım doğranabiliyor...

Salı, Aralık 09, 2014

Prekarya: Yeni Sınıf Şeysi

Biri bir kitaba Facebook’ta link koymuş:
Ben de şu yorumu yazdım:
“Başka biri buna, ileri marjinal diyor ama teknik bir hata var burada: Bu durum 1968'den beridir, ABD'de hiç artmayan reel ücret ile zaten vardı, yalnızca sosyologlar duruma yeni aydı. O ileri marjinal / prekarya ise, hala sınıf atlama hayali peşinde. ‘Riot’u onlar yapar ama ‘rebel’i onlar değil (% 99 da değil), bu da benim tarihsel saptamam olsun burada.”
Baktım, epistemik açıdan eksik oldu. Oturup bu metni yazdım.
İleri marjinallik şu kitapta var:
Burada tarihsel gözden kaçırmalar var:
Abidin Dino, Paris 1968 gibi, 1 Mayıs gösterilerine katıldığında, Fransız işçiler ona şunu söyler:
“Biz, araba almak için grev yapıyoruz”
(Kaynak: Anıları.)
İşte, burada dananın kuyruğu kopmuş çoktan:
Yani, birileri herhangi bir anda araba almak ve sınıf atlamak isterken, o andan itibaren reel ücretler hiç artmamış.
Bu, kaç tane lümpenlik ve sınıf bilinçsizliği yapar?
Bir: Adam, 3. Dünyalılar’ı karnını doyurma arzusu düzeyleri nedeniyle aşağılamış.
İki: Araba almak için grev yapılacabileceğini sanmış.
Üç: Bunu kazanabileceğini sanmış.
Dört: Bunu Stalinist bir parti ile yapabileceğini sanmış (ki bunu yapabilecek bir parti var mıydı veya oldu mu acaba hiç?)
Beş: Sınıf atlamak istemiş (1980’lerin bir ‘lümpen proleterya’ tanımı olarak).
Altı: 1968’de bile var olan Paris’teki evsizleri ve ‘clochard’ları proleter saymamış.
Yedi: Bu hataları çocuğu ve torunu da sürdürmüş ki buralara gelmişiz: Burada, 1968, 1993, 2018 (yani torunun çocuk sahibi olacağı yıl) gibi bir dizi var.
Sekiz: Bu arada, rakip boş durmamış, TÜSİAD, MÜSİAD ve sonra da TÜMSİAD olmuş. Haftalık çalışma saatı 40’a ineceğine, 70’e çıkmış azar azar (yavaş yavaş ısınan sudaki kurbağanın durumu gibi).
Evet, artık su kaynıyor ve proleterya kurbağası haşlanıyor. Demek ki haşlama proleterya bacağı yiyeceğiz bundan böyle.
Çıkış: Asıl feodal prekaryanın olsun, sanayisel proleteryanın olsun, sınıfsal haklarında tarihsel olarak her zaman böyle dalgalanmalar olmuştur. Bunun ne kadarının o sınıfı dejenere ettiği, ne kadarının isyana sürüklediği, işlenmesi gereken bir konu. Ayrıca, bunun ne kadarının içrek (immanent) / spontan, ne kadarının neden-sonuçsal ilintilerle gerçekleştiği de irdelenmeli.

(9 Aralık 2014)

Pazar, Aralık 07, 2014

'De Facto' Bir Oto-Anarşistin Sayıklamaları




100 kadar anarşist, 6 Aralık 2014 günü 14:00 civarında, siyah bayraklarla, Tünel’den Galatasaray’a yürüyüp, ‘isyan, devrim, yaşasın anarşizm’ diye slogan attılar. Bu 100 kişinin 10 yıl sonrasını hayal ettim, tabii ki çoluk çocuğa karışmış olacaklar çoktan. 40 yıl önce anarşist sayıldığı için, oturup anarşizmle ilgili herşeyi okuyan, ‘de facto’ (veya Kafkaesk’çe gönüllü zorunlu) oto-anarşist yaşamış ve Tayfun Gönül’den Kara Mecmua tayfasına kadar, TC’nin epeyi kendini anarşist sayanıyla doğrudan muhatap olmuş biri olarak, 10 yıl değil de, kendi 40 yıl sonramı da hayal ettim: Sürgün, hapis, mezar şıklarından mezar tabii ki, 15 bin kitap okumuş ve 400 kitap yazmış olarak... Dün, bugün, yarın: Orada yürüyen gençler, 1980 sonrasındaki neo-liberalizm ile (tıpkı 2. Dünya Savaşı ertesiki 1968’liler gibi) kendi kendine yükselen anarşizmin 7. kuşak üniversitelisi olarak, kendilerince oyunlar oynuyorlar. İçlerinden belki de 1 ve yalnızca 1’i, gerçek anarşizm yolunu tek başına yürüyecek ve telef olup gidecek: Ona selam olsun şimdiden...

(6-7 Aralık 2014)

Perşembe, Ekim 03, 2013

İsyan Üzerine




Söze bir alıntıyla girelim ve onu yorumlayalım:

Jacques Attali alıntısı:

(Kaynak: 21. Yüzyıl Sözlüğü.)

“Kentler savaş alanlarına dönüşecek. Yoksul semtlerden veya unutulmuş varoşlardan gelen aç ve cahil kent göçebeleri, Güney’deki büyük kentlerin şatafatlı vitrinlerini kıracak ve iktidarlar ile ayrıcalık sahipleri için yeni ve büyük tehditler oluşturacak. Güzel semtleri koruma altına almak gerekecek.

Kıtlık ortaya çıktığında (önce içme suyu kıtlığı) kentlerdeki birçok insan ölecek. Öngörülüp önlem alınabilecek felaketler gerçekleşecek.”

Eksikleri ve fazlaları var bu saptamaların...

İsyanın, halk isyanının, başıbozukluğunun, eşkiyalığın kültürel gergefleri mevcut tarih boyunca... Yazar, saptamalarında onları es geçmiş kanımızca... Bir bakalım cümle cümle, ne demiş?:

“Kentler savaş alanlarına dönüşecek.”

Zaten öyleydi ama bu belirtilmiyor.

2 anlamda öyleydi:

Bir: 1960’ların kent gerillası anlamında...

İki: Hem uzak geçmişte, hem de bu kitabın yazıldığı andaki yakın geçmişte benzeri olaylar çoktu. Yani, olaylar yazar bunu saptadıktan sona ve saptadığı için özellikle başlamış olmayacak. Yalnızca sürecek. Sürdü de... Sürüyor da... Sürecek de...

“Yoksul semtlerden veya unutulmuş varoşlardan gelen aç ve cahil kent göçebeleri, Güney’deki büyük kentlerin şatafatlı vitrinlerini kıracak ve iktidarlar ile ayrıcalık sahipleri için yeni ve büyük tehditler oluşturacak.”

Yine, zaten öyleydi. Yine, 2 anlamda da...

Yine de, yaşanmışlarda yazarın dikkat etmiş olması gereken bazı durumlar var:

Los Angeles isyanlarında ve talanlarında bazı Siyahlar, limuzinle gelip talan yapıp gittiler. Yani, zaten açların hepsi talan yapabilecek mecale ve arzuya sahip değiller.

Bu talanlar, özellikle sigorta şirketleri üzerinden ,büyük mülkiyet sahiplerine yarar sağlıyor. Örneğin. Paris’te 50 bin araba yakıldığında, tabii k 50 bin yeni araba daha satılmıştı ve bu sayede birileri daha zengin olmuştu ama o arabaları yakılanlar ve yeni araba alanlar daha çok fakirleşmemişti.

“Güzel semtleri koruma altına almak gerekecek.”

Bu, neo-globalist neo-liberalizmin daha işe başlamadan önceki tutumu. Çünük bunu ilk kez duyduğumuzda henüz o liberalizm dalgası gelmemişti.

Ayrıca zenginlik, kriminallerin iştahını çektiği için hep korunagelir.

Ara şerh: Kriminalin zengini vardır, fakiri vardır.

“Kıtlık ortaya çıktığında (önce içme suyu kıtlığı) kentlerdeki birçok insan ölecek.”

Hayır. Bu olay daha çok kentlerin küçülmesini veya kırsal kesime göçü tetikleyecek.

“Öngörülüp önlem alınabilecek felaketler gerçekleşecek.”

Tuhatır ama hep öyle oldu şimdiye kadar.

Çıkış-Toparlama:

İsyan üzerinde binlerce sayfa yazılacak bir konu. Burada daha çok, yakın gelecekteki perspektifle bakmaya çalıştık ve fazla bir şeyin değişmediğini gördük.

Dipnot: Gelecekbilim böyle bir şey: 10 yıl boyunca hiç tutmayan tahminlerde bulunulsa da, gelecekbilim sınır-önerme doğrularına  göre apsis-ordinat ayarlaması, bir sonraki 10 yıl için neredeyse sıfır hata ve apaçık bir panorama yaratır.


Cumartesi, Ağustos 03, 2013

Alper Görmüş Güzellemesi

Önkoyut: Soru sormak, muğlak bilgi yaratmak değildir. Yanıtsız soruları sormak denli, sormamak veya başka türlü sorulmalarının kaydını tutmak daha önemlidir: epistemolojik, informatik, kognitif açıdan: Bilgi toplumu çağının kriteri budur.

Görmüş’ün bu metni, o açıdan muğlak-muğlak kalmakta. Soruları şunlar:

“Yeni '4. kuvvet' sosyal medya, yeni 'sandık' meydanlar mı?”


Belki.

Öncelikle, ‘4. kuvvet’ değil. İktidar seçkinleri zaten 5 tane: İşadamları, siyasetçiler, generaller, medyatörler, entellektüeller. 5,5.’su veya 6.sı olsa olsa, ünlüler oldu.

5. kol / ordu (arm/y: yani ordu), sayılan casuslar, yani dezenformatörler, zaten entellektüel kesimde yer alır. Medyatörler, casuslar gibi, dezenformatör olarak şlev görmekteler.

‘Omo beyazı kuvvet’ sayılan iktidar yanlısı medyatörler, çok çok yanlış bir tanımlamayla, neo-liberalizmin geldiği 1980’lerde icat edildi ve/ya keşfedildi sanılıyor. Medya-entellektüel kırması oldukları için de, 4.-5. kuvvet melezi sayılabilirler ama işin içine buçuklu ünlüler de katılmalı ki o zaman kaotik fraktallı buçuğun buçuğu hesap oluşur.

Sosyal medya, burada kitle-entelellektüel lümpen kırması bir oluşum. İnternet, entellektüelleri bile feci aptallaştırdı ve cahilleştirdi. İnsanlar, internette ikili sohbetlerde olduğundan daha aptal ve cahil davranıyor, hoş tüm toplumsal ortamlarda öyledir ya neyse.

ABD’yi yeni keşfetme olayı da var: Egruplar, 2000’de Türkiye’de bile, bugünkü Facebook’tan ve Twitter’dan çok daha etmiliydi. Buradaki kalabalık ve gürültü daha çok etki sanılıyor. Yani enternet, Türkiye’de Gezi olayları ile başlamadı.

“Milyonların haklılık duygusu meşruiyeti garanti eder mi?”

Hayır. Hitler’e oy vermişliğin ne yaptığını gördük. Alman halkı Hitler’e oy verirken haklıydı.

“Yoksa Batı'nın yeni 'bon pour l'orient'i bu mu?”

Bu, soru ve yanıt burada. Doğu-Batı sorununa, hala ve hala Tanzimat kafasıyla bakmamız yazık. Ne biz ve asıl Doğu eski Doğu, ne de Batı artık eski Batı. Bugün yeni bir Orta Çağ var, yani uygarlık odağı (kültürel kıble) filan ortada yok.

Devam:

Bir bakalım, Görmüş’ün hiç yanıtı var mı?

Son tümcesi eğlenceli:

“Müslüman Kardeşler’in, katliamlara rağmen barışçı gösterilerde ısrar etmesi karşısında Batı'nın bunu hiç beklemediğini açığa vuran şaşkınlığı, bu cevabın ne kadar etkili olduğunu göstermiyor mu?”

Hiç de bile: Müslüman Kardeşler’i ‘barışçı’ diye nitelemek, safdilliğin ötesine geçer. ‘Ne halt yediklerini bilmiyorlar’ diye nitelemek, tarafsız gözlem olur, o da belki.

Görmüş, kritik olgu olarak çok yanlış bir örnek seçmiş.

Seçilecek uygun bir örnek, Suriye’de Batı’nın, Doğu’nun ve Türkiye’nin zigzagları. İç kuvvetlerin zigzagları zaten kayıtlı. Hepsi ne olmaktta? Bifürkasyon diyagramları, yani kaosun haritası olmakta.

Siz kaosun resmini yapamazsınız Abidin-Alper kardeşlerim... Ne de olsa, aşırı devletçisiniz. Devletin kendiliğinden silindiği tarihsel anarşik dönemlerden birine girdiğimiz için tanımlarınız baştan sona geçersiz... (Bu arada ‘anarşi = karmaşa’ değildir ve tersine de, ‘devlet = karmaşa’ olan çok yer ve zaman gözlenmiştir tarihte, bakınız ABD ve şimdi.)

Görmüş’ün eksiği:

Atay ne demiş?:

‘Bir resim yaparız, için de kendimizi de yerleştiririz..’

Görmüş, ne resmi tam yapabiliyor, ne de kendini resimde görebilme yetisine sahip. Hesapça tarafsız ya, o kalkıyor, kendini yersiz kılıyor.

Bu metin de, yersiz bir güzelleme oluyor.


Pazar, Temmuz 21, 2013

Geziciler Evleniyor

Olaylar Muppet Show’u geçti.

“Gezi Parkı olayları sırasında tanışan Nuray Çokol ile Özgür Kaya'nın kıyılacak olan nikahına gelmek isteyen çok sayıda kişi Gezi Parkı'na alınmadı. Parka girmek isteyen göstericiler ile polis arasında arbede yaşandı. 1 kişi gözaltına alındı.”


Kutsal aile ha?

Lezbiyen bir çiftten dominantın, yani bıyıklı (gerçekten bıyıklı) olanın doğurmasından sonra, çift ayrıldı.

Ülkelerden birinde ilk evlenen erkek eşcinsel çift, aldatma nedeniyle boşandı.

Eşcinseller, ay biz farklıyız, der.

Normallerin yediği herzelerin aynısını yer. Başı dahil, sonu dahil.

Geziciler, biz farklıyız, der.

Normallerin yediği herzelerin aynısını yer. Bunun şimdilik başı dahil.

Bu çiftin boşanma haberini de göreceğiz kanısındayım.

Yine de, insanda hiç olmazsa azıcık izan olur da, böyle rezillikler yapmaz, kanısındayım aynı zamanda.

Yurdum marjinal geçinenlerinden utanıyorum açıkçası...

Dipnot: ‘Happy end’: Her derde deva Sarıgül’cüm, çiftin nikahını kıydırıvermiş.


Cuma, Temmuz 19, 2013

AKP ve Geziciler

AKP’nin Geziciler üzerindeki balyoz harekatı sürmekte.

Yaklaşık 1.000 kişinin yaşamı, bir daha çok zor düzelmecesine mahvoldu.

Bir cadı avı olacağı, cumhurbaşkanı bir cadı avı olmamasını istediğinde belliydi. (AKP’lilerin bu tür ters göstermelerinin yorumu, her ne kadar komplo teorosi gibi algılanabilirse de, sonuçta kalkıp da, ‘nı ha haa, oyacağız layn sizi’ demeyeceklerdi herhalde.)

Geziciler AKP’yi ve Tayyip’e hedef almamıştı aslında. Aslına bakılırsa, kendi açıkladıkları üzere, bir hedefleri de yoktu.

Bu konuda veya herhangi bir konuda düşünceleri de yoktu pek. (Bu ayrı bir metnin konusu ve o da yazılmakta.)

E tabii, boşluklar doldurulur hesabınca, önce sol cenah, sonra sağlı sollu herkes ipini kopardı ve ‘ne nedir?’ karman çorman oldu çıktı.

AKP için fark noke. Çatır çutur parçalar alimallah ve Allah’ın izniynen. Parçalıyor da.

Ne olacak şimdi?

AKP’nin Gezi olayları sırasındaki apışıp kalması fıkralara geçti ama asıl şimdi yaptıkları sonlarının imzası durumunda. Tamam, olaylar sırasında da bitmişlerdi ama üstüne (Çetin Altan yorumuyla) bukleli ve bilek kalınlığında etmemişlerdi henüz.

Evet, maziyi bırak, atiye bak: Önümüzdeki 2 seçim ve 1 referandum var. Durum şöyle gibi, hafiften Fakir Baykurt fıkrası gibi:

Bir köyde ağa, jandarma, imam zulmü vardır. Köy tırttırır. Bir gün ‘lan niye yan baktın?’ hesabınca, iç savaş çıkar. Akşama kadar birbirlerini döverler. İkindi vakti bir de jandarma gelir, üstüne cila çeker. Ondan sonra köy güllük gülistanlık.

3 darbede böyle olmuştu. Üzerine 3 liberalizmden sonra toptan 1 kerede böyle oldu gibi.

Hoş, küçük Türkiye’nin ‘big brother’ı ABD de ortalığı düzlemekle meşgul şu sıralar.

E tabi, Hitler-Krupp dersimiz var: Para, yani havuç biter, sopa başlar. Toplama kampı gelir.

Ara şerh: Türkiye bir ateist için ölünecek bir yer olmaktan çıktı. ‘80 politik AB sürgünleri gibi, yakın gelecekte bir de ateist sürgünler kuşağı olacak gibi.

Deniz bitti. Gemi karaya oturdu. Tayfalar isyan etti ama gemiyi ele geçiremedi. Geminin en büyük direği yeni bir işe yaramakta.

Geziciler için ne diyoruz?

Yenemediğin düşmanını güçlendireceğini bileceklerdi.

Hele hele meydana ancak yenmek için çıkılacağını, daha da önceden bileceklerdi.

Oh mu çekiyoruz?

Yoo. İşkence dersleri yeni bölümler kazandı, ellerine sağlık, diyoruz. Hayat bilgisi yeni ünite, diyoruz.

Evet bu, bilgisayar oyunu da değil, sitenin yüzme havuzu da.

Nasihat yerine, musibet gibi.


Pazartesi, Temmuz 15, 2013

Perihan Mağden ve Geziciler



Mağden’den günahım kadar hazzetmem, 77 yanlış birden barındırır ama nasıl olduysa, Geziciler hakkında şimdiye dek söylenmedik sözler sarfetmiş:

“Orada çok temiz bir atardamar var ama bunun dışında çok ciddi Ergenekon damarı da var. Mesela üç beş çocuğun gece 12’de, kalkıp Murat Belge’yi tartaklaması çok çirkin bir şey.”


Valla Belge, eşek yüküyle sopayı hak etti, son 10 yıldır eylemediği siyasal hata kalmadı. İlgilendiğimiz konu o değil burada. Basına yansıtılmayan gruplar-içi şiddet olayları önemli burada (polis provakasyonu olduğu söylendi ama ikna edici değildi, sonuçta çokluk-mokluk durumu).

Ara şerh:

Bu yorum başka bir yerde şöyle, üstelik kaynak aynı:

“Gezi olaylarının içinde çok çok temiz ve güzel bir damar var. Bir kere şehirlilik adına çok haklı bir reaksiyon var. Taksim çok sembolik bir yer, insanların kendini özgür hissettiği ve genç kuşağın hakikaten kendini var ettiği bir yer.”


Şimdi, kıtıra gerek yok:

Son 20 küsur yılın bilmem kaç bin günü Taksim Gezi’ye uğradım. Gezi’de olaylara katılanların hemen hiçbiri, transit geçmek dışında, gelip de orada zaman geçirmemişti. Oranın zaman geçirenleri, transit geçen turistler, dönmeler, tinerciler, evsizler, seyyarlar, bir de benim gibi berduşlar olur genelde.

Taksim’de zaman geçirmeye gelince:

Sinema festivalinin çekirdek devamlısı, son 30 küsur yılda hiçbir zaman on bin kişiyi geçmedi ama Gezi’ye binlerce kişi geldi gitti. Yani oraya gelenler de Taksim’in (kültürel) müdavimi falan değildi. Kokulu nargile içmeyi oynayan ergenleri kültürel sayamıyoruz.

Global slaktivistlerin, şimdi bizde de uygulanan ilkesi şu:

Kadro aynı, dönmeli ve kesirli olarak hep aynı kişiler ortada döneniyor. Yaşamında kıta değiştirmeyen kişilerin forumlar nedeniyle bunu yaptığını bizzat izledim.

Gelelim Mağden’e katıldığım yerlere:

“Gençlerin Gezi’deki sloganları çok beğenildi. Siz nasıl buldunuz?

Küçük kısa menzilli bir zeka var orada. Twitter’da görüyoruz bunu, sözlük yazarlarında görüyoruz. Çık çık atıp kaçıyorsun ve bence bu sloganlar “ah ne yaratıcı” ‘vay yerlere yattım’ değil. Hiçbirini şahane bulmadım. Onlara olmayan bir derinliği ithaf etmeyelim. Bir de beni bir slogan öyle derinden etkilemiyor. Ben bir metin görünce etkilenirim. Zekanın menzilidir, derinliğidir, benim için önemli olan. Türkler’in çocuğun b.kunda boncuk bulma hastalığı zaten benim müşteki olduğum birşey, o yüzden ben de çocukların sloganında boncuk bulamayacağım. Ne yazarsa yazsınlar, önemli olan siyasi olarak evrilmeleri, siyaset adına kaygı duymaları... Bu alfabeyi daha yeni sökmeye başlıyorlar. Dökülsünler sokaklara, düşe kalka büyüyecekler.”


Haklı.

Geziciler interneti kendilerinin icat ettiğini sanıyorlar.

Twitter dilinin, graffiti ve Penguen diliyle aynı olduğunu gözden kaçırıyorlar ve kaçırtıyorlar.

140 karakterle bir şey anlatılmaz mı?

Anlatılır.

1 şey anlatılır, belki pek pek 10 şey anlatılır ama 100 şey, 1.000 şey anlatılamaz. Oysa, anlatılacak binden çok şey var ortada.

Ayrıca, Geziciler’in bir şey anlatma derdi de yok. Graffiticilerin de. Şekil yapma dertleri var. Süs de denebilir.

Mağden’in devamındaki dileklerinin tutacağını sanmıyorum. Geziciler işlerine geri döndü bile. Şu andakiler, 2 ayda 3. veya n. kuşak. Hız zamanı ya, ondan işte.

Gelelim Geziciler için sonul saptamaya:

Oraya katılanların yaş ortalaması 28 idi, yani 18’den 10 yaş büyük, yani 2008’liler ve/ya 2013’lüler değil de, 1998’liler, yani kayıp kuşak, yani 1968’lilerin torunları ve/ya 1978’lilerin çocukları. Onlar, haklarını 10 yıl önce kullanmadan yitirdiler.

Yani, kaçan trene son bir kezlik atlama çabası ama hepsi reklamcı, küratör, evli ve çocuklu idi. Baştan ve sondan kaput yani.

Dilerim Erdoğan ve onun gibileri, Mağden ve gibilerinin kalbini kırmaya, ezmeye, un ufak etmeye devam eder. Amin.

Mağden kendi ölçeğini kendi koyuyor:

“Ben küçük cümlelerin kadını değilim.”

Aynen öylesin Mağden. 35 yıldır tanırım seni, aynen öylesin.


Salı, Temmuz 09, 2013

Şu Benim Güzel Anti-Marksizmim

1974’ten beridir marksistlerin arasındayım. (Ateist olduğum için muhazakarların ilk işi, katl-i vaciptir, olmakta, dolayısıyla onların arasında olamamaktayım.)

40 yıldır inatla anti-marksist kaldım.

Kimse beni zorla bile bir mitinge veya (o zamanlar bol olan) bir cenazeye götüremedi.

O zamandan beridir bunu açımlamam günümüze kaldı. Kısmet.

Konuyu ikiye bölelim: Öznel ve nesnel. Ve devam edelim:

Öznel:

Bireyciyim.

Bencil değilim. Dahi olduğum için bireyciyim. Düşünce nakli henüz becerilemediği için, beynimi korumak için yalnız kalmak zorundaydım ve zorundayım. Öyle de öleceğim.

1974’te dahiliğim, 1 milyon 300 bin kişide 26.’lık, yani yüzbinde 5’lik bir dilimde kanıtlandı. Kural, on binde bire girmektir, hala da öyledir. O zamandan beridir zekam, birçok vesileyle kanıtlanagidiyor.

Negatif ve antipatik biri olduğum hep söylenir ama bundan hiç mi hiç rahatsız olmam. Çünkü bana en büyük zararları beni sevenler verdi. Bu negasyon da (yakın çevremdekileri değilleyerek) beni anti-marksist kılmış olabilir. Olmayabilir de.

Bilgi ve zeka takıntım var. Bunlar hiç mi hiç toplumcu değil, marksizm ise koyutsal olarak toplumcu.

Nesnel:

Diyalektik berbat bir mantık düzensizliği. Geçersiz. Başı sonu bir değil. (Kant üçlemesinden alınmış Hegel triyalektiğini, güya ayakları üzerine oturtup diyalektik yaparsan, böyle olur.)

Onun antitezi ise kompleks poliyalektik.


Marx, iktidarperverliği marksizme sokarak, kendi ideolojisinin faşistliğini baştan koyutladı. Bunu geçiyorum.

Uygulamada ise:

Dünya’nın ilk devrimini yapan Lenin, Troçki ve Stalin üçlüsü, inanılmaz tiran bir üçleme idi. Troçki, Kronstadt 1921’i düzledi. Oranın artıkları Lenin’i zehirledi. Stalin Troçki’yi öldürttü. Orjiden beter bir hikaye yani.

Haa, evet reel sosyalizm böyle olmak zorunda idi, yoksa devrim güme giderdi. Stalin’in Rusya’ya az çektirdiği, 1989’dan beridir ortada.

Ancak Luxemburg’un eleştirisi haklı: Bu denli ve bu biçimde (acımasız) olunmak zorunda değildi.

Devamında, ne Rusya Devrimi’ne, ne de Çin Devrimi’ne karşı değilim. Başarısızlığa uğramış falan değiller. SSCB uzaya ilk gitti ve Putin diktatörlüğü sayesinde hala sağ ve esen, Çin ise şu an dünyada 1 numara.

Amma ve de lakin: Devrim, ilk olarak benim gibileri gömüyor. Mayakovski gibileri yani. Ya da intihar edebiliyorsun tabii ki. (Yesenin intiharı, Mayakovski’nin ona karşı  şiiri ve onun da intiharı, bir devrim ağıdıdır bence.)

Dolayısıyla beni gömecek türden bir devrime ve marksizme, sağ kalma içgüdülerim nedeniyle karşıyım. Yoksa devrim beni gömse, olur böyle şeyler, derdim yalnızca.

Gelelim zurnanın zırt dediği yere:

Bugün, marksist tarihçilerin kurduğu dünya sistemi modeli de, anti-marksist neo-globalist neo-liberallerin kurduğu 30 yıllık bu düzen de ekonomik determinist. Yani, her iki tarafın da dinleri imanları para. Oysa, tarihsel sabit-kesin bir ekonomik birikim hiç olmadığı için, aslolan yalnızca altın ve dünya ekonomosinde üretilen herşey 10 yıl çinde sıfırlanıyor. O nedenle, bakilik anlamında aktarılan tek şey düşünce: Bilim, sanat ve felsefe olarak.

Haa, her 2 tarafa da sor: İnsanı insan yapanın düşünce olduğunu önesürer ama özgür düşünceyi gömmek için katliam dahil herşeyi yapar her ikisi de.

Zaten Hegel bile, karşıtların ayırtsızlaşabildiğini daha 1850’de görmüştü. Onlar da bu konuda ayırtsız.

Şerh: Makyavelli-Neçayef ayırtsızlığı (özellikle de hesaba Hasan Sabbah katılırsa), belki bir milenyum daha geçerli kalacak gibi. artı, her üçüne de saygım sonsuzdur.

Eh, insanları mesai ile yargılarsan ve boş zamanlarında yarattıklarıyla yargılamazsan, onları yalnızca para makinası olarak görürsün, marksist bile olsan. Eh, güya Marx bunu 1844’te yazmştı ama kendi yaşamına bakarsınız, imamın dediğini yap, yaptığını yapma, durumunu izlersiniz açıkça.

Geriye kalan bilim, sanat ve felsefe; ne satın alınabilir, ne de yönetilebilir.

Doğrudan sonuca gittim. İşin özü budur. O nedenle anti-marksistim.

Özgürce düşünürüm, özgürce yazarım, öyleyse anti-marksistim.


Cuma, Temmuz 05, 2013

Mursi, Tayyip, Tahrir, Gezi, Vs

Mısır’da Mursi 8 günde devrildi.

Türkiye’de Tayyip 30 günde devrilemedi.

Arap Baharı, Mısır Baharı olarak kakalandı. Tutmadı. Geri tepti.

(Bu arada, tüm olayların ışığında, ABD’nin Arap ülkelerinde ne halt yemek istediği konusu, Arap saçı oldu çıktı. Tüm bu olanlardan Yankiler çıkar sağladıysa, çıkar kavramı epeyi değişmiş demektir.)

Arap Baharı, Arap Kışı oldu, sonra Kış Sonu’su oldu. Güneş çıkıyor da, kaçıyor gibi.

Yeni Orta Çağ’ın buzulları baki.

Özgürlük nanay.

Türkiye’de ise 30 yıldır neo-liberalizm kışındayız.

1968’liler, 1978’liler, 1968’lilerin çocukları, 1978’lilerin çocukları, 1968’lilerin torunları gelip geçmekte...

Öküzler treni hep seyretmekte.

Gezi olayları ‘out’. Cadı avı ‘in’.

İçeride 4 bin küsur genç vardı, 10 bin küsur olacak.

Gezi olaylarında 4 kişi öldü. 1968’lilerin döneminde belirsiz ama binden çok değil. 1978’lilerin döneminde 4 bin. Oysa bugün yılda 4 bin küsur işçi, iş kazalarında; 4 bin küsur kadın, erkek faşizmi katliamlarında ölmekte. Cinayet her daim cinayet.

Ağaç, orman...

Hür, kardeşçe...

Bla bla bla...

Hatice’yi geçtik de, netice ne?

Tayyip, Süleyman’ı da geçecek gibi...

Cumbabadan sonra, cumimamın da turşusunu kuracağız gibi...

Tamam:

Kılıçla gelen kılıçla gider...

Amma ve de lakin:

Yenemediğin düşmanın daha da güçlenir.

Öyle de oldu gibi.

Şimdilik.

Ne zamana kadar?

Sıra size geldi, 2018’liler size sordum:

Ne zamana kadar?