isyan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
isyan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Kasım 06, 2013

V Kasım için V



Beşer şaşar.

Beşer hatalarında ısrar eder.

O nedenle de tarih kimi tekerrür eder

Bir haber:

“V For 5 Kasım!

...

Dünyanın en etkili ‘hacktivist’ grubu Anonymous’un çağrısıyla bugün, 5 Kasım 2013 tarihi Dünya Sivil İtaatsizlik Günü olarak kutlanacak. ‘#MillionMaskMarch’ ‘hashtag’iyle yapılacak çağrıyla, dünyanın farklı şehirlerinden aktivistler, bugün sokağa çıkmaya başladı bile.”


5 Kasım ne?

Guy Fawkes’un 1605 yılında Papa engizitörlüğünü İngiltere’de başa getirmek için yapmayı plandığı darbenin engellenme günü...

‘V for Vendetta’ ne?

Bunu öven bir film.

O maskeler de bunun simgesi hala.

Şimdi kim, neden, kime karşı?

Parlamentoyu havaya uçurmak, ergen eğlencesi. Devrim falan değil.

Sivil itaatsizlik, ABD’de icat edilmiş: Yanlış yer, yanlış zaman.

Bugün ve burada sivil itaatsizlik, ‘hacktivist’lere, salaktivistlere ve slaktivistlere kalmış: Yanlış yer, yanlış zaman.

Tarih yaşarken yazılabilir mi?

Evet.

Tarih yaşarken yapılabilir mi?

Evet.

Zaten herkes bu işlevi taşıyor, çünkü hepimiz kültürün parçasıyız.

Tarih bilinci var mı?

Entellektüeller dahil, kimsede yok.

Tarih, bilinçsiz ne yazılabilir, ne de yaşanabilir.

House ne demişti?:

“Bir bilgi varsa, sen onu bilmiyorsan, yine de ondan sorumlusun.”

Yani:

Ve için V.

Tarihteki ‘o yanlış yaptı ve bu yanlış yaptı ve şu yanlış yaptı’ gibi...


Cumartesi, Kasım 02, 2013

Terör ve Kontr-Terör


2 haber:

“Yunanistan’da yetkililer, solcu bir eylemcinin öldürülmesinden sorumlu tutulan aşırı sağcı Altın Şafak Partisi’ne karşı harekete geçme sözü verdi. Parti ise olayla ilgisi olmadığını söylüyor. Ancak parti, göçmenlere karşı yapılan onlarca saldırıdan sorumlu tutuluyor.”


“Yunanistan’ın başkenti Atina’da aşırı sağ parti Altın Şafak’ın bürosuna düzenlenen silahlı saldırıda parti üyesi kişi öldü, bir kişi ağır yaralandı.

Altın Şafak partisinden yapılan açıklamada ölenlerin binayı korumakla görevli üyeler oldukları belirtildi.”


Şimdi, bu 2 haber altalta okununca ne sonuç çıkıyor?

Birileri reaksiyon veriyor: ‘Action-reaction’ vaziyeti yani...

Bunu devletin veya muhatap solcuların yapmışlığının önemi yok bizce.

Şiddet şiddeti doğurur ama bu genel gidişat içinde kültür tarafından soğurulur ve etkisiz duruma getirilir.

Ancak, bu kavrama bugünkü anlamını kazandıran devrim sonrası Fransa’sında olduğu gibi, bazan terör kendi iç dinamikleriyle devinir ve bir girdap gibi sürer gider.

Bizim saptamamız şudur:

‘Terör Çağı’ adlı ve 4 bölümlü belgeselin imlediği üzere, 1945 ertesi dünyada, teröre çok fazla işlev ve anlam yüklendi (ve bu Soğuk Savaş sürecinden bağımsızdı).

Sonra 1980 neo-liberalizmi geldi ve hesapça onu gömdü ama onun kendi dinamikleri hala sürüyor bizce ve hala yumurtayla çekiç kırlıdığı için, hem terör, hem de kontr-terör hareketleri, konuya yeniden global bir ölçek ve ölçüt kazandırmakta gibi.

Buna mafya-terörist işbirliğinin de katkısı büyük. Her tür illegalite; global, çokülkeli ve tümleşik oldu çıktı.

En önemli saptama şu:

Bunda devletlerin payı % 50’den dana yüksek.

Bu, 21. Yüzyıl için önemli bir saptama, çünkü global potansiyel makro-krizlere, bir de kalıcı terörizm dalgası eklenmiş oldu.

Nokta.

Es.

Devamı olabilir.


Pazartesi, Eylül 23, 2013

Eşkiya Dünya’ya Aman da Hükümdar Olmaazzz




Acaba öyle mi?

Değil gibi...

Sonuçta, Türkler Mısır’da köle-asker iken iktidar olunca, eşkiya dünyaya pekala hükümdar olmuştu ama... Öyle olunca, şanlı tarihimiz oluyor ama... Böyle olunca su koyveriyorsunuz ama... Bu haltları siz yediniz ve bu işi buraya siz getirdiniz ama...

Günümüze bakalım:

“Beşiktaş - Galatasaray arasında oynanan derbi karşılamasının 90+3. dakikasında Felipe Melo'nun kırmızı kart görmesinin ardından ortalık bir anda karıştı... Beşiktaşlı taraftarların bir anda sahaya inmesi sonrasında, ortalık karıştı.”


Maç tatil edildi, hem de biterken...

Bekir Ağırdır diyor ki:

“Niçin gündelik hayat da ve toplum da şiddet yayılıyor? Bu toprakların insanları şiddete çok yatkın oldukları için mi?

Son otuz yıldır bu topraklarda hayat değişti. Hiçbir şey ne toplum, ne kentler, ne gündelik hayat aynı değil. Ne yazık ki bu ülkenin siyaseti, medyası, kanaat önderleri ve hatta akademik dünyası bile her şeyi siyasetten okumaya ve anlamlandırmaya çalışıyor.”


Soruyu yanlış soruyor. Veri tabanını yanlış koyuyor ortaya.

Önce saptamalar.

1980’den itibaren getirilen neo-globalist neo-liberalizm, devleti sömürü niyetli olarak aşırı zayıflattı. Buna siyasilerin sürekli sağ-sol zigzagları eklenince, kitlenin kıblesi kalmadı. Devlete biat kalmadı. Bu genellikle orta çağların dolaylı bir göstergesidir.

Benzeri örnekler, Osmanlı’da Yeniçeri’lerin boşta kalınca İstanbul’da sivil terör yaratması gibi olarak epeyi mevcuttur. Osmanlı’nın son zamanlarında da böyle olmuştu, kimse gecey sokağa çıkamaz olmuştu, yani bir devlet bu durumu çözemezse, biter, zaten devletler hep biter. Çocuğun adı da budur: Başıbozuk ve ayaktakımı.

Gelelim günümüze:

O nedenle Geziciler, bardağa son damlayı koyarak taşma yarattılar.

O nedenle Geziciler’in arasında futbol taraftarları da vardı ve o nedenle statlara siyaset taşınmış gibi oldu ve genelde kuzu tipli, ‘ne sağcıyım, ne solcu, futbolcuyum futbolcu’ kitle, birden zıbıttı.

Bundan sonra ne olur?

Ne AKP, ne de başka bir parti, bu bitirlmiş TC’yi toplayamaz ve 2. Cumpuriyet’e daha çok var. O vakte kadar, tarihsel zebehe gaden Fetret Fetret Fetret...

Bavulları toplayın küçük burjuvalar, yoksa son vapuru da kaçırırsınız...

Gitseniz de, Beyaz Ruslar ve hala tuvalet kağıdı niyetine kullanılan rubleleri gibi olacak. (Bakınız: 3 İstanbul.)

Ve evet, hala 3 İstanbul var: Cennet, cehennem, araf...

Siz hangisindensiniz ey kari?


Cumartesi, Ağustos 03, 2013

Alper Görmüş Güzellemesi

Önkoyut: Soru sormak, muğlak bilgi yaratmak değildir. Yanıtsız soruları sormak denli, sormamak veya başka türlü sorulmalarının kaydını tutmak daha önemlidir: epistemolojik, informatik, kognitif açıdan: Bilgi toplumu çağının kriteri budur.

Görmüş’ün bu metni, o açıdan muğlak-muğlak kalmakta. Soruları şunlar:

“Yeni '4. kuvvet' sosyal medya, yeni 'sandık' meydanlar mı?”


Belki.

Öncelikle, ‘4. kuvvet’ değil. İktidar seçkinleri zaten 5 tane: İşadamları, siyasetçiler, generaller, medyatörler, entellektüeller. 5,5.’su veya 6.sı olsa olsa, ünlüler oldu.

5. kol / ordu (arm/y: yani ordu), sayılan casuslar, yani dezenformatörler, zaten entellektüel kesimde yer alır. Medyatörler, casuslar gibi, dezenformatör olarak şlev görmekteler.

‘Omo beyazı kuvvet’ sayılan iktidar yanlısı medyatörler, çok çok yanlış bir tanımlamayla, neo-liberalizmin geldiği 1980’lerde icat edildi ve/ya keşfedildi sanılıyor. Medya-entellektüel kırması oldukları için de, 4.-5. kuvvet melezi sayılabilirler ama işin içine buçuklu ünlüler de katılmalı ki o zaman kaotik fraktallı buçuğun buçuğu hesap oluşur.

Sosyal medya, burada kitle-entelellektüel lümpen kırması bir oluşum. İnternet, entellektüelleri bile feci aptallaştırdı ve cahilleştirdi. İnsanlar, internette ikili sohbetlerde olduğundan daha aptal ve cahil davranıyor, hoş tüm toplumsal ortamlarda öyledir ya neyse.

ABD’yi yeni keşfetme olayı da var: Egruplar, 2000’de Türkiye’de bile, bugünkü Facebook’tan ve Twitter’dan çok daha etmiliydi. Buradaki kalabalık ve gürültü daha çok etki sanılıyor. Yani enternet, Türkiye’de Gezi olayları ile başlamadı.

“Milyonların haklılık duygusu meşruiyeti garanti eder mi?”

Hayır. Hitler’e oy vermişliğin ne yaptığını gördük. Alman halkı Hitler’e oy verirken haklıydı.

“Yoksa Batı'nın yeni 'bon pour l'orient'i bu mu?”

Bu, soru ve yanıt burada. Doğu-Batı sorununa, hala ve hala Tanzimat kafasıyla bakmamız yazık. Ne biz ve asıl Doğu eski Doğu, ne de Batı artık eski Batı. Bugün yeni bir Orta Çağ var, yani uygarlık odağı (kültürel kıble) filan ortada yok.

Devam:

Bir bakalım, Görmüş’ün hiç yanıtı var mı?

Son tümcesi eğlenceli:

“Müslüman Kardeşler’in, katliamlara rağmen barışçı gösterilerde ısrar etmesi karşısında Batı'nın bunu hiç beklemediğini açığa vuran şaşkınlığı, bu cevabın ne kadar etkili olduğunu göstermiyor mu?”

Hiç de bile: Müslüman Kardeşler’i ‘barışçı’ diye nitelemek, safdilliğin ötesine geçer. ‘Ne halt yediklerini bilmiyorlar’ diye nitelemek, tarafsız gözlem olur, o da belki.

Görmüş, kritik olgu olarak çok yanlış bir örnek seçmiş.

Seçilecek uygun bir örnek, Suriye’de Batı’nın, Doğu’nun ve Türkiye’nin zigzagları. İç kuvvetlerin zigzagları zaten kayıtlı. Hepsi ne olmaktta? Bifürkasyon diyagramları, yani kaosun haritası olmakta.

Siz kaosun resmini yapamazsınız Abidin-Alper kardeşlerim... Ne de olsa, aşırı devletçisiniz. Devletin kendiliğinden silindiği tarihsel anarşik dönemlerden birine girdiğimiz için tanımlarınız baştan sona geçersiz... (Bu arada ‘anarşi = karmaşa’ değildir ve tersine de, ‘devlet = karmaşa’ olan çok yer ve zaman gözlenmiştir tarihte, bakınız ABD ve şimdi.)

Görmüş’ün eksiği:

Atay ne demiş?:

‘Bir resim yaparız, için de kendimizi de yerleştiririz..’

Görmüş, ne resmi tam yapabiliyor, ne de kendini resimde görebilme yetisine sahip. Hesapça tarafsız ya, o kalkıyor, kendini yersiz kılıyor.

Bu metin de, yersiz bir güzelleme oluyor.


Pazar, Temmuz 21, 2013

Geziciler Evleniyor

Olaylar Muppet Show’u geçti.

“Gezi Parkı olayları sırasında tanışan Nuray Çokol ile Özgür Kaya'nın kıyılacak olan nikahına gelmek isteyen çok sayıda kişi Gezi Parkı'na alınmadı. Parka girmek isteyen göstericiler ile polis arasında arbede yaşandı. 1 kişi gözaltına alındı.”


Kutsal aile ha?

Lezbiyen bir çiftten dominantın, yani bıyıklı (gerçekten bıyıklı) olanın doğurmasından sonra, çift ayrıldı.

Ülkelerden birinde ilk evlenen erkek eşcinsel çift, aldatma nedeniyle boşandı.

Eşcinseller, ay biz farklıyız, der.

Normallerin yediği herzelerin aynısını yer. Başı dahil, sonu dahil.

Geziciler, biz farklıyız, der.

Normallerin yediği herzelerin aynısını yer. Bunun şimdilik başı dahil.

Bu çiftin boşanma haberini de göreceğiz kanısındayım.

Yine de, insanda hiç olmazsa azıcık izan olur da, böyle rezillikler yapmaz, kanısındayım aynı zamanda.

Yurdum marjinal geçinenlerinden utanıyorum açıkçası...

Dipnot: ‘Happy end’: Her derde deva Sarıgül’cüm, çiftin nikahını kıydırıvermiş.


Cuma, Temmuz 19, 2013

AKP ve Geziciler

AKP’nin Geziciler üzerindeki balyoz harekatı sürmekte.

Yaklaşık 1.000 kişinin yaşamı, bir daha çok zor düzelmecesine mahvoldu.

Bir cadı avı olacağı, cumhurbaşkanı bir cadı avı olmamasını istediğinde belliydi. (AKP’lilerin bu tür ters göstermelerinin yorumu, her ne kadar komplo teorosi gibi algılanabilirse de, sonuçta kalkıp da, ‘nı ha haa, oyacağız layn sizi’ demeyeceklerdi herhalde.)

Geziciler AKP’yi ve Tayyip’e hedef almamıştı aslında. Aslına bakılırsa, kendi açıkladıkları üzere, bir hedefleri de yoktu.

Bu konuda veya herhangi bir konuda düşünceleri de yoktu pek. (Bu ayrı bir metnin konusu ve o da yazılmakta.)

E tabii, boşluklar doldurulur hesabınca, önce sol cenah, sonra sağlı sollu herkes ipini kopardı ve ‘ne nedir?’ karman çorman oldu çıktı.

AKP için fark noke. Çatır çutur parçalar alimallah ve Allah’ın izniynen. Parçalıyor da.

Ne olacak şimdi?

AKP’nin Gezi olayları sırasındaki apışıp kalması fıkralara geçti ama asıl şimdi yaptıkları sonlarının imzası durumunda. Tamam, olaylar sırasında da bitmişlerdi ama üstüne (Çetin Altan yorumuyla) bukleli ve bilek kalınlığında etmemişlerdi henüz.

Evet, maziyi bırak, atiye bak: Önümüzdeki 2 seçim ve 1 referandum var. Durum şöyle gibi, hafiften Fakir Baykurt fıkrası gibi:

Bir köyde ağa, jandarma, imam zulmü vardır. Köy tırttırır. Bir gün ‘lan niye yan baktın?’ hesabınca, iç savaş çıkar. Akşama kadar birbirlerini döverler. İkindi vakti bir de jandarma gelir, üstüne cila çeker. Ondan sonra köy güllük gülistanlık.

3 darbede böyle olmuştu. Üzerine 3 liberalizmden sonra toptan 1 kerede böyle oldu gibi.

Hoş, küçük Türkiye’nin ‘big brother’ı ABD de ortalığı düzlemekle meşgul şu sıralar.

E tabi, Hitler-Krupp dersimiz var: Para, yani havuç biter, sopa başlar. Toplama kampı gelir.

Ara şerh: Türkiye bir ateist için ölünecek bir yer olmaktan çıktı. ‘80 politik AB sürgünleri gibi, yakın gelecekte bir de ateist sürgünler kuşağı olacak gibi.

Deniz bitti. Gemi karaya oturdu. Tayfalar isyan etti ama gemiyi ele geçiremedi. Geminin en büyük direği yeni bir işe yaramakta.

Geziciler için ne diyoruz?

Yenemediğin düşmanını güçlendireceğini bileceklerdi.

Hele hele meydana ancak yenmek için çıkılacağını, daha da önceden bileceklerdi.

Oh mu çekiyoruz?

Yoo. İşkence dersleri yeni bölümler kazandı, ellerine sağlık, diyoruz. Hayat bilgisi yeni ünite, diyoruz.

Evet bu, bilgisayar oyunu da değil, sitenin yüzme havuzu da.

Nasihat yerine, musibet gibi.


Pazartesi, Temmuz 15, 2013

Perihan Mağden ve Geziciler



Mağden’den günahım kadar hazzetmem, 77 yanlış birden barındırır ama nasıl olduysa, Geziciler hakkında şimdiye dek söylenmedik sözler sarfetmiş:

“Orada çok temiz bir atardamar var ama bunun dışında çok ciddi Ergenekon damarı da var. Mesela üç beş çocuğun gece 12’de, kalkıp Murat Belge’yi tartaklaması çok çirkin bir şey.”


Valla Belge, eşek yüküyle sopayı hak etti, son 10 yıldır eylemediği siyasal hata kalmadı. İlgilendiğimiz konu o değil burada. Basına yansıtılmayan gruplar-içi şiddet olayları önemli burada (polis provakasyonu olduğu söylendi ama ikna edici değildi, sonuçta çokluk-mokluk durumu).

Ara şerh:

Bu yorum başka bir yerde şöyle, üstelik kaynak aynı:

“Gezi olaylarının içinde çok çok temiz ve güzel bir damar var. Bir kere şehirlilik adına çok haklı bir reaksiyon var. Taksim çok sembolik bir yer, insanların kendini özgür hissettiği ve genç kuşağın hakikaten kendini var ettiği bir yer.”


Şimdi, kıtıra gerek yok:

Son 20 küsur yılın bilmem kaç bin günü Taksim Gezi’ye uğradım. Gezi’de olaylara katılanların hemen hiçbiri, transit geçmek dışında, gelip de orada zaman geçirmemişti. Oranın zaman geçirenleri, transit geçen turistler, dönmeler, tinerciler, evsizler, seyyarlar, bir de benim gibi berduşlar olur genelde.

Taksim’de zaman geçirmeye gelince:

Sinema festivalinin çekirdek devamlısı, son 30 küsur yılda hiçbir zaman on bin kişiyi geçmedi ama Gezi’ye binlerce kişi geldi gitti. Yani oraya gelenler de Taksim’in (kültürel) müdavimi falan değildi. Kokulu nargile içmeyi oynayan ergenleri kültürel sayamıyoruz.

Global slaktivistlerin, şimdi bizde de uygulanan ilkesi şu:

Kadro aynı, dönmeli ve kesirli olarak hep aynı kişiler ortada döneniyor. Yaşamında kıta değiştirmeyen kişilerin forumlar nedeniyle bunu yaptığını bizzat izledim.

Gelelim Mağden’e katıldığım yerlere:

“Gençlerin Gezi’deki sloganları çok beğenildi. Siz nasıl buldunuz?

Küçük kısa menzilli bir zeka var orada. Twitter’da görüyoruz bunu, sözlük yazarlarında görüyoruz. Çık çık atıp kaçıyorsun ve bence bu sloganlar “ah ne yaratıcı” ‘vay yerlere yattım’ değil. Hiçbirini şahane bulmadım. Onlara olmayan bir derinliği ithaf etmeyelim. Bir de beni bir slogan öyle derinden etkilemiyor. Ben bir metin görünce etkilenirim. Zekanın menzilidir, derinliğidir, benim için önemli olan. Türkler’in çocuğun b.kunda boncuk bulma hastalığı zaten benim müşteki olduğum birşey, o yüzden ben de çocukların sloganında boncuk bulamayacağım. Ne yazarsa yazsınlar, önemli olan siyasi olarak evrilmeleri, siyaset adına kaygı duymaları... Bu alfabeyi daha yeni sökmeye başlıyorlar. Dökülsünler sokaklara, düşe kalka büyüyecekler.”


Haklı.

Geziciler interneti kendilerinin icat ettiğini sanıyorlar.

Twitter dilinin, graffiti ve Penguen diliyle aynı olduğunu gözden kaçırıyorlar ve kaçırtıyorlar.

140 karakterle bir şey anlatılmaz mı?

Anlatılır.

1 şey anlatılır, belki pek pek 10 şey anlatılır ama 100 şey, 1.000 şey anlatılamaz. Oysa, anlatılacak binden çok şey var ortada.

Ayrıca, Geziciler’in bir şey anlatma derdi de yok. Graffiticilerin de. Şekil yapma dertleri var. Süs de denebilir.

Mağden’in devamındaki dileklerinin tutacağını sanmıyorum. Geziciler işlerine geri döndü bile. Şu andakiler, 2 ayda 3. veya n. kuşak. Hız zamanı ya, ondan işte.

Gelelim Geziciler için sonul saptamaya:

Oraya katılanların yaş ortalaması 28 idi, yani 18’den 10 yaş büyük, yani 2008’liler ve/ya 2013’lüler değil de, 1998’liler, yani kayıp kuşak, yani 1968’lilerin torunları ve/ya 1978’lilerin çocukları. Onlar, haklarını 10 yıl önce kullanmadan yitirdiler.

Yani, kaçan trene son bir kezlik atlama çabası ama hepsi reklamcı, küratör, evli ve çocuklu idi. Baştan ve sondan kaput yani.

Dilerim Erdoğan ve onun gibileri, Mağden ve gibilerinin kalbini kırmaya, ezmeye, un ufak etmeye devam eder. Amin.

Mağden kendi ölçeğini kendi koyuyor:

“Ben küçük cümlelerin kadını değilim.”

Aynen öylesin Mağden. 35 yıldır tanırım seni, aynen öylesin.


Salı, Temmuz 09, 2013

Şu Benim Güzel Anti-Marksizmim

1974’ten beridir marksistlerin arasındayım. (Ateist olduğum için muhazakarların ilk işi, katl-i vaciptir, olmakta, dolayısıyla onların arasında olamamaktayım.)

40 yıldır inatla anti-marksist kaldım.

Kimse beni zorla bile bir mitinge veya (o zamanlar bol olan) bir cenazeye götüremedi.

O zamandan beridir bunu açımlamam günümüze kaldı. Kısmet.

Konuyu ikiye bölelim: Öznel ve nesnel. Ve devam edelim:

Öznel:

Bireyciyim.

Bencil değilim. Dahi olduğum için bireyciyim. Düşünce nakli henüz becerilemediği için, beynimi korumak için yalnız kalmak zorundaydım ve zorundayım. Öyle de öleceğim.

1974’te dahiliğim, 1 milyon 300 bin kişide 26.’lık, yani yüzbinde 5’lik bir dilimde kanıtlandı. Kural, on binde bire girmektir, hala da öyledir. O zamandan beridir zekam, birçok vesileyle kanıtlanagidiyor.

Negatif ve antipatik biri olduğum hep söylenir ama bundan hiç mi hiç rahatsız olmam. Çünkü bana en büyük zararları beni sevenler verdi. Bu negasyon da (yakın çevremdekileri değilleyerek) beni anti-marksist kılmış olabilir. Olmayabilir de.

Bilgi ve zeka takıntım var. Bunlar hiç mi hiç toplumcu değil, marksizm ise koyutsal olarak toplumcu.

Nesnel:

Diyalektik berbat bir mantık düzensizliği. Geçersiz. Başı sonu bir değil. (Kant üçlemesinden alınmış Hegel triyalektiğini, güya ayakları üzerine oturtup diyalektik yaparsan, böyle olur.)

Onun antitezi ise kompleks poliyalektik.


Marx, iktidarperverliği marksizme sokarak, kendi ideolojisinin faşistliğini baştan koyutladı. Bunu geçiyorum.

Uygulamada ise:

Dünya’nın ilk devrimini yapan Lenin, Troçki ve Stalin üçlüsü, inanılmaz tiran bir üçleme idi. Troçki, Kronstadt 1921’i düzledi. Oranın artıkları Lenin’i zehirledi. Stalin Troçki’yi öldürttü. Orjiden beter bir hikaye yani.

Haa, evet reel sosyalizm böyle olmak zorunda idi, yoksa devrim güme giderdi. Stalin’in Rusya’ya az çektirdiği, 1989’dan beridir ortada.

Ancak Luxemburg’un eleştirisi haklı: Bu denli ve bu biçimde (acımasız) olunmak zorunda değildi.

Devamında, ne Rusya Devrimi’ne, ne de Çin Devrimi’ne karşı değilim. Başarısızlığa uğramış falan değiller. SSCB uzaya ilk gitti ve Putin diktatörlüğü sayesinde hala sağ ve esen, Çin ise şu an dünyada 1 numara.

Amma ve de lakin: Devrim, ilk olarak benim gibileri gömüyor. Mayakovski gibileri yani. Ya da intihar edebiliyorsun tabii ki. (Yesenin intiharı, Mayakovski’nin ona karşı  şiiri ve onun da intiharı, bir devrim ağıdıdır bence.)

Dolayısıyla beni gömecek türden bir devrime ve marksizme, sağ kalma içgüdülerim nedeniyle karşıyım. Yoksa devrim beni gömse, olur böyle şeyler, derdim yalnızca.

Gelelim zurnanın zırt dediği yere:

Bugün, marksist tarihçilerin kurduğu dünya sistemi modeli de, anti-marksist neo-globalist neo-liberallerin kurduğu 30 yıllık bu düzen de ekonomik determinist. Yani, her iki tarafın da dinleri imanları para. Oysa, tarihsel sabit-kesin bir ekonomik birikim hiç olmadığı için, aslolan yalnızca altın ve dünya ekonomosinde üretilen herşey 10 yıl çinde sıfırlanıyor. O nedenle, bakilik anlamında aktarılan tek şey düşünce: Bilim, sanat ve felsefe olarak.

Haa, her 2 tarafa da sor: İnsanı insan yapanın düşünce olduğunu önesürer ama özgür düşünceyi gömmek için katliam dahil herşeyi yapar her ikisi de.

Zaten Hegel bile, karşıtların ayırtsızlaşabildiğini daha 1850’de görmüştü. Onlar da bu konuda ayırtsız.

Şerh: Makyavelli-Neçayef ayırtsızlığı (özellikle de hesaba Hasan Sabbah katılırsa), belki bir milenyum daha geçerli kalacak gibi. artı, her üçüne de saygım sonsuzdur.

Eh, insanları mesai ile yargılarsan ve boş zamanlarında yarattıklarıyla yargılamazsan, onları yalnızca para makinası olarak görürsün, marksist bile olsan. Eh, güya Marx bunu 1844’te yazmştı ama kendi yaşamına bakarsınız, imamın dediğini yap, yaptığını yapma, durumunu izlersiniz açıkça.

Geriye kalan bilim, sanat ve felsefe; ne satın alınabilir, ne de yönetilebilir.

Doğrudan sonuca gittim. İşin özü budur. O nedenle anti-marksistim.

Özgürce düşünürüm, özgürce yazarım, öyleyse anti-marksistim.


Cuma, Temmuz 05, 2013

Mursi, Tayyip, Tahrir, Gezi, Vs

Mısır’da Mursi 8 günde devrildi.

Türkiye’de Tayyip 30 günde devrilemedi.

Arap Baharı, Mısır Baharı olarak kakalandı. Tutmadı. Geri tepti.

(Bu arada, tüm olayların ışığında, ABD’nin Arap ülkelerinde ne halt yemek istediği konusu, Arap saçı oldu çıktı. Tüm bu olanlardan Yankiler çıkar sağladıysa, çıkar kavramı epeyi değişmiş demektir.)

Arap Baharı, Arap Kışı oldu, sonra Kış Sonu’su oldu. Güneş çıkıyor da, kaçıyor gibi.

Yeni Orta Çağ’ın buzulları baki.

Özgürlük nanay.

Türkiye’de ise 30 yıldır neo-liberalizm kışındayız.

1968’liler, 1978’liler, 1968’lilerin çocukları, 1978’lilerin çocukları, 1968’lilerin torunları gelip geçmekte...

Öküzler treni hep seyretmekte.

Gezi olayları ‘out’. Cadı avı ‘in’.

İçeride 4 bin küsur genç vardı, 10 bin küsur olacak.

Gezi olaylarında 4 kişi öldü. 1968’lilerin döneminde belirsiz ama binden çok değil. 1978’lilerin döneminde 4 bin. Oysa bugün yılda 4 bin küsur işçi, iş kazalarında; 4 bin küsur kadın, erkek faşizmi katliamlarında ölmekte. Cinayet her daim cinayet.

Ağaç, orman...

Hür, kardeşçe...

Bla bla bla...

Hatice’yi geçtik de, netice ne?

Tayyip, Süleyman’ı da geçecek gibi...

Cumbabadan sonra, cumimamın da turşusunu kuracağız gibi...

Tamam:

Kılıçla gelen kılıçla gider...

Amma ve de lakin:

Yenemediğin düşmanın daha da güçlenir.

Öyle de oldu gibi.

Şimdilik.

Ne zamana kadar?

Sıra size geldi, 2018’liler size sordum:

Ne zamana kadar?


Çarşamba, Haziran 12, 2013

Aslan, Zebra, Gezi, Medya, Kitle

Son Gezi olaylarında medyamızın durumu, Şekil 1-A’da görüldüğü gibi, güçlünün ve iktidardakinin yanı oldu.

Medya zaten genelde bu konumda ama bu kez saçmalama silsilesi senkoplu oldu:

Medya önce saçmaladı, sonra özür diledi, sonra yine daha çok saçmalamaya geri döndü.

Gelelim Şekil 1-A’nın özüne:

Hitler, kitleye en çok yalan söyleyenin kazanacağını imlemiştir ve haksız da çıkmamıştır.

Sevgili halkımız da, doğruyu söyleyeni kovup, yalanı söyleyene oy verip onu iktidara taşımada pek bir becerikli geçmişe sahip durumda.

Böylelikle ortaya, zebrayı yemek için debelenen aslanın tarafını tutan yanlı yayıncılık yapanlara inanan bir AKP seçmen kitlesi çıktı.

Tayyip’in anavatanı Kasımpaşa’da 7 yıldır oturuyorum ve her gün bunun böyle olduğunu kezlerce gözlüyorum.

Geçen gün molotof kokteyli parodisi oynanırken, STV türü olduğuna karar verdiğim bir kanalı bangır bangır açmışlardı. Sunucu kadın, hain göstericilerin sevgili polisimizin görev yapmasını nasıl engellediğini anlatıyordu ve alt kat komşularım da arada komik yorumlar yaparak onu izliyordu. Hiç de yalana inanmamış gibi bir halleri falan yoktu.

Ayrıca, haftalık olağan koleksiyoner-satıcı görüşmelerimizde, şimdilik ikiye olmak üzere mayoz bölünen müşterilerimiz, seçme saçmalar paletini genişletiyorlardı.

Gerçek ama gizlenen nokta şu.

Kimse ekonominin hönkürdemesini istemiyor, çünkü açıktan para kazanıyor. Herkes de biliyor ki son olaylar borsanın canına okudu ve bundan tırstılar.

Uç bir örnek olarak, borsacı ve Devlet’e feci gıcık kapan ama hala şevkle MHP’ye oy veren bir arkadaşımız var: Yerli yabancı metal paraları alıp, içindeki gümüşleri eritip, gümüşü 1 liradan alıp 2 liradan satıp açıktan gelir etti. Çok değil, bunu 6 ay içinde yaptı ve sonra gümüş fiyatları eski durumuna döndü (değerli metal borsasında da keriz silkeleme operasyonları çok, bunu son günlerde altındaki senkoplu fiyatlardan görüyoruz). Bunun tefecilikten farkı olmadığını söylediğimde, ne alakası olduğunu söyledi ve kendine yönelik yalanlarına ve takıyyelerine geri döndü, yani devekuşu gibi kafasını kuma gömdü ki bu, yalan yutmanın ve yutturmanın İslam-Türk versiyonunun birinci kuralı oldu çıktı.

(Arada şerh: Liberal ekonominin istikrara dayalı olması gerekirken, neo-liberal ekonominin ‘forward’ işlemlerle tük ekonomiyi riske atması son 20 yılın olgusu.)

Yani 2 saptama:

Bir: Kitlenin yalan için, medyaya fazla gereksinimi yok.

İki: Medya yalan rüzgarını kendine zarar verecek duruma taşıdı.

Gerisi mi?

Karikatür işte: Ağlayacağınıza gülün gitsin...


Mental, Kültürel, Siyasal Konfüzyon

Son 2 haftanın olayları, halkımızın feci olarak mental, kültürel, siyasal konfüzyon durumunda olduğunu açımladı.

Tamam, ülkemizde zaten kavramsal açıkseçiklik yok. Bir şeyci olmadan önce, onun tanımını veya tanımlarını bilmek gerektiğini, kimse henüz öğrenemedi.

Tamam, ülkemiz halkları mayoz bölünmeye çok yatkındır.

Da arkadaşlar, bu kadar da dağıtmayaydınız, toplaması epeyi zor olacak.

Halkımız, liberal-muhafazakar birarada olunamayacağını bilmiyordu.

Halkımız milliyetçi solun da gerici olduğunu, Ecevit’ten bu yana öğrenemedi.

Uç solcularımızın önemli bir bölümü, 3 darbeyi desteklerken, ilerici bir ordu olamayacağını öğrenemedi, hem de işkencelere karşın (reformizm ilericilik değildir).

Halkımız, Özal ile gelen bol paranın veya bol tüketimin özgürlük olmadığını öğrenemedi.

Son 20 yıldır da, internetin özgürlük arttıramayabileceğini öğrenemedi.

İnternetin içine doğmanın, onu en etkin / en işlevsel kullanan olmayı gerektirmediği öğrenemedi.

İnternette örgütlenmenin belli açılardan dingildek olduğu öğrenilemedi.

Siyasal muhalafetin illa mitingle olmayacağını öğrenemedi.

Sisteme veya düzene entegre olmamanın tüm bir yaşamı kapsadığını öğrenemedi.

Maratonda depar atılmayacağını öğrenemedi.

Sonra, bir yiğit (kitlesi) çıktı meydane...

E, güzel. Peki, ne oldu, ne oluyor, ne olacak?

Gelelim mayoz bölünmelere:

Mitinglere taraftar olan AKP’li gördüm.

Mitinglere taraftar olan MHP’li gördüm.

Kürtler, yeni olayların barış sürecini bozmasından çok, medyanın gündemini kaptırmaktan rahatsız olduğu için, karşıysa mitinglere karşı... (81 – 77 = 4 ilin neden gösteri yapmadığını açıklayan haberleri okuyun.)

CHP’linin mitinglere taraftar olanı var, olmayanı var.

Herkes birer ama gibi, olayların yalnızca eline gelen tarafını tutmuş onu önemsiyor.

Şimdi: Türk Baharı’ndan söz edince, kafadan kendi eylemini küçümsemiş ve onun dış kaynaklılığını kabul etmiş olursun.

Şimdi: Futbolcu tayfasını arana alırsan, şikeyi de baştan kabul etmiş olursun. (Taraftarlar meydana girdi, ertesi günü 2 takım şikeden ceza aldı.)

Hikaye böyle uzar gider.

Tamam, Tayyip’in pili tükendi ama Barack’ın da pili tükendi de ondan. Tayyip’in pilini bizimkiler tüketmedi.

Peki, Tayyip gitse, Tayyibe gelse, ilk kadın cumhurbaşkanımız diye onu alkışlamayacaklar mı? (Tansu’ya ‘ilk kadın başbakan’ dediler, o da bize tarihsel rekor enflasyon ve devalüasyon hediye etti, ekonomi profesörü ekonomi profesörü olarak.)

Peki, neden şu peşpeşe gelecek olan 4 seçim için şimdiden örgütlenip de, her seçim sandığına ve her AKP’li görevliye birebir sürekli markaj uygulamıyorsunuz? Tayyip yeniden kazanırsa, yaptıklarınız boşuna gitmeyecek mi? O değiştirilmiş 10 milyon seçmen kaydını unuttunuz mu?

Seçimi kazanmak mı, devrim mi / isyan mı / deşarj mı?

Dipnot: Doğrucu Davut’luğun dönüp dolaşıp üzerimize kalmasından hiç hazzetmiyoruz, çünkü yazdıklarımızdan önce kendimiz hazzetmiyoruz.

Sıktı yahu bu avanaklık...


Salı, Haziran 11, 2013

Sakil Post-Akiller



Bunlar da bizim sakil akillerimiz olmuş:

“... Başbakan Tayyip Erdoğan ile Çarşamba günü görüşecek heyetin içinde mimar Korhan Gümüş, akademisyen Betül Tanbay, yazar Oral Çalışlar, işadamı Osman Kavala, tiyatrocu Ahmet Mümtaz Taylan, Prof. Mücella Yapıcı, Hayko Bağdat, Greenpeace ve Helsinki Yurttaşlar Derneği temsilcileri yer alacak.


Mimar Korhan Gümüş ve Boğaziçi Üniversitesi’nden Betül Tanbay Taksim Dayanışma’nın 85 alt bileşeni içinde yer alan Taksim Platformu’nu temsil ediyorlar.”

Yahu, bunlar kim?

Çalışlar’ın o listede yeri yok, Tayyip akil listesinde işi var.

Osman Kavala’nın geçmişi için, bakınız Sevan Nişanyan’ın ‘Aslanlı Yol’ otobiyografisi...

YÖK profunun ne anlamı var? Ağır abla mı yani?

Gençler nerede?

100 grup temsilcileri nerede?

Yani bu kadar olur, eski has eski hamam:

Komünizm gerekiyorsa, onu da biz yaparız: Bu, klasik deyi.

Görüşme gerekiyorsa, onu da biz yaparız: Bu, nev deyi.

Yahu, insanda biraz ar haya olur, oraya çıkmaya utanır biraz...

İlk akiller bile utanmaya başladı...

Tam da alkol yasasının onaylandığı gün oluyor bu...

Protesto ediyorum...

Dipnot: Hem akil, hem post-akil insan önerim, Şekil 1-A’da görüldüğü gibidir.


Pazartesi, Haziran 10, 2013

Sonunda...


... Gezi olaylarını greçekten doğru dürüst açımlayabilen biri çıkmış.

Almanya'da Heidelberg Üniversitesi'nde siyasetbilim ve uluslararası ilişkiler eğitimi alan Savaş Genç şöyle demiş:

“Korsan Parti’yi destekleyen kitle ile Gezi gençliğini benzetiyorum. Aslında siyasetten çok büyük beklentileri yok, ideolojik değiller. Bu gençlik özetle şöyle diyor: 'Biri yönetsin ama doğru dürüst iş yapan yönetsin. Ben ona oy vermeyebilirim ama çıkıp ona savaş açmam. Herkes işini doğru yapsın. Evrensel değerler çerçevesinde herkes işini yönetsin, ama kimse sınırı zorlamasın. Zorlarsa ben hiyerarşik yapıyı yeni enstrümanlarla delebilirim.' Öfkelendiklerinde bunu yapıyorlar da. İnterneti çok iyi kullanıyorlar. Anonymous'le ortak hareket ederek devletin sitelerine saldırıp içine girebiliyor, bilgi alabiliyor aldığı o bilgileri de kitlelerle paylaşabiliyor. Yani, yeni yöntemler kullanıyor. Kullandığı yöntemlerde belki alternatif bir karşıt duruşları var ama alternatif bir söylemleri yok. Bunlar farklı ülkelerde partileştikleri zaman çok güzel muhalefet yapıyorlar. Çok sempatik çok etkin muhalefet yapıyorlar ama siyasi rolleri o kadar derin ve güçlü değil. Bundan dolayı da siyasallaştıklarında çok hızlı bir yükseliş yaşıyorlar ama inişleri de çok hızlı oluyor.”


Adım adım gidelim:

Alıntı:

“Korsan Parti’yi destekleyen kitle ile Gezi gençliğini benzetiyorum. Aslında siyasetten çok büyük beklentileri yok, ideolojik değiller.”

Yorum:

Gerçekten öyle. Zaten Türkiye Korsan oluşumunun izleyici olarak içindeyim. Korsanlar da Taksim’de idi haftasonu.

Sorun şu: Post-modern dönem, büyük söylemlerin, dolayısıyla büyük ideolojilerin bittiğini önesürürken, kendi zaten büyük ideoloji idi, en azından modernizme karşı...

Ancak, ABD kökenli olduğu için, ister istemez (bir anlamda) apolitik olmakta.

Gezi gençleri için, bir foto-röportaj esnasında gördüğüm ve yazdığım üzere, süslü olduklarını söyleyebilirim.

İşte eylemleri de, tıpkı slaktivistler’inki gibi, bir süs yalnızca.

Tarihi değiştirmek, yalnızca politik yollardan olmaz ama bu yeni kuşağın ne tarihi değiştirmek, ne de politik olmak gibi br yönelimleri yok: Ne yaparlarsa, gideceğini sanıyorlar, Feyerabend Feyerabend. Zaten herhangi bir yönelimleri (oryantasyon) yok: en büyük sorunları da bu.

Burada vurgulu saptama: İnternet, insanları daha aptal ve daha cahil yaptı, bu gençleri de. Yani, bu eylemin sınırını baştan internet çizmişti.

Alıntı:

“Anonymous'le ortak hareket ederek devletin sitelerine saldırıp içine girebiliyor, bilgi alabiliyor aldığı o bilgileri de kitlelerle paylaşabiliyor. Yani, yeni yöntemler kullanıyor.”

Yorum:

Hayır. Bir tek burada itiraz. Bu kontr-dezenformasyondur ve daha önceleri, bu formu da dahil, birçok formu kllanımıştır.

Alıntı:

“Kullandığı yöntemlerde belki alternatif bir karşıt duruşları var ama alternatif bir söylemleri yok.”

Yorum:

Aslında bir söylemleri yok. En zayıf noktaları da bu: Laçkalaşmış siyasiler gibi, bol sözleri ama içi boş koflukları var.

Alıntı:

“Bundan dolayı da siyasallaştıklarında çok hızlı bir yükseliş yaşıyorlar ama inişleri de çok hızlı oluyor.”

Yorum:

9 Haziran haftasonunda futbolcu taifesi işin içine girdiğinde, asıl eylemciler deşarj olmuştu ve konunun açısı değişmiş oldu.

Sorun, hem internet gençliğinin, hem de futbolcu gençliğinin konsantrasyonlarını çabuk yitirmek gibi bir ortak özellikleri olmasında yatıyor.

Bir vurgu daha:

Kesinlikle, (yeni söylemle öyle adlandırılan) % 99’un bir dizi isyanlarına girdik. Kesinlikle bu, devrime giden yoldur.

Ancak:

Zaman menzili; bizim 1968’lilerinki ve 1978’lilerinki gibi, ‘3 vakte kadar’ gibi kesinkes’likte olamaz.

Artı:

Tarihten ders almama, bu isyan disinin de bir derdi (oldu bile).

En berbatı da şu:

Hegemonlar, hala çok çok güçlü durumdalar; daha da berbatı, eskisinden de çok daha acımasızlar.

Yani:

Epey katliam dizisi bizi beklemekte...

Buradan neler çıkarsanabilir?

Bir: Yenilecek de olsan, devrim çabasından vazgeçilmez ya da kendin için devrim istenmez.

İki: Devrim başarısız olmaz (ve olmadı da), devrimciler başarısız olur (oldu da).

Üç: Devrimi başlatanlarla bitirenler çok farklı kişiler veya sınıflar olabilir (oldu da).

Yani:

Heyecanlı zamanlara hoşgeldik... Ha, bir de bol bol senkopa... (Mehter adımları da denebilir.)


Salı, Haziran 26, 2012

Muhafazakar ve/ya Devrimci



Muhafazakarlığın temel 10 ilkesi şöyle kabul edilmiş:

1.        Muhafazakârlar, süreklilik arz eden bir ahlakî düzenin varlığına inanmaktadır.

2.        Muhafazakârlar, geleneklere, teâmüllere (âdetlere) ve devamlılığa inanırlar.

3.        Muhafazakârlar, itiyat (alışkanlıkları devam ettirme) prensibi olarak adlandırabileceğimiz bir prensibe inanırlar.

4.        Muhafazakârlara, ihtiyat prensibi rehberlik eder.

5.        Muhafazakârlar, çeşitlilik prensibine dikkat ederler.

6.        Muhafazakârlar, mükemmel olunamazlık prensibine inanmaları sebebiyle çok sert eleştiriler almışlardır.

7.        Muhafazakârların, özgürlük ve mülkiyetin birbiriyle yakinen ilişkili olduğuna inanmalarıdır.

8.        Muhafazakârların, gönüllülüğe dayanmayan kolektivizme karşı olmaları sebebiyle, gönüllü bir toplumu desteklemeleridir.

9.        Muhafazakârlar, iktidarın ve insanın ihtiraslarının ihtiyatlı bir şekilde sınırlandırılması gerektiğine inanırlar.

10.     Düşünen bir muhafazakâr görmüştür ki güçlü bir toplumda süreklilik ve değişim üzerinde uzlaşma sağlanmalı, her ikisi de kabul görmelidir.

(Russell Kirk)


Eğer, devrimcilerin bunlara karşı yorumu ne diye düşünülse, şöyle sonuçlar çıkabilir:

1.        Devrim bir gereksinimdir ve gelenekselin sürekliliğini kesmektir. Geleneksellik toplumun yaşam damarlarını kurutur, onu çürütür, dekadansa sürükler.

2.        Bu da bir öncekinin devamı bir sav.

3.        Bu da bir öncekinin devamı bir sav.

4.        Muhafazakarların tamamına yakının fetihçi, emperyalist, vd olduğu düşünülürse ve bunun da o muhafazakar yönetimlerin devletlerinin sonunu genelde getirdiği düşünülürse, geçerli bir sav olarak bunu kabul etmemiz zor kalır. Devrimcilerin temel özelliklerinden birinin ihtiyat olmayacağı kesin ama devrimciler arasında iktidar mücadelesi başlayınca, Fransa ve Rus Devrimi’nde gözlendiği üzere, bazı devrimcilerin ihtiyatlı, bazılarının ise tutum ve davranışları onları ölüme götürecek denli ihtiyatsız olduğunu görüyoruz.

5.        Muhafazakarların tamamına yakınının normal standartçılığını, normal faşizmine dek ilerlettikleri düşünülürse, bunun da geçerli bir sav olduğunu kabul etmemiz zor kalır. Devrimcilikle çeşitlilik ilkesi arasında, gözlemsel ve/ya kuramsal istatiksel bir ilinti olması gerekmez. Pratikte onlar da standartçı davranmıştır (en azından 1917 Rusya’da ve 1949 Çin’de), epeyi avangard sanatçıyı tele etmişlerdir.

6.        Bu ilke her 2 tarafça da kabul edilmesi gerektiği halde, nedense her ikisi de mutlakiyetçi olduğu için olsa gerek, mükemmel olmamayı kendilerine pek yediremezler gibi.

7.        Mülkiyet nadiren hırsızlık olmayabilecekse de, mülkiyetin insanı köleleştirdiği, insanların mal mülk karşısında ölüme giderken bile tutkulu kalabilmelerinden, muhazakarların buna pek uyduğu söylenemez gibi: Son 10 yılda AKP’lilerin para ve kadınla sınavını ve çakışlarını bizzat gördük.

8.        Kolektivizm gönüllü de olabilir, zorla da olabilir. Bunun her 2 çeşidini de, her 2 tarafın da yapmış olduğu düşünülürse, elimizde 4 kombinasyon var demektir.

9.        İktidar ve diğer insan hırslarına sınır koymayı, ne bu 2 ideoloji, ne de diğerleri henüz beceremedi.

10.     Değişimin ve sürekliliğin biraradalığını da, her 2 taraf da henüz eyleyemedi. Bunlar, birbiriyle ilkede / temelde çelişmese de, uygulamada epeyi sorun yaşanıyor gibi.

Genel olarak bakınca:

1.        Bir ideolojinin veya siyasal paradigmanın kendinden gelen bir öldürücülüğü ve diğerlerine yaşam tanımayıcılığı vardır. Bu, kuramsal değil, pratik bir durumdur. Ayrıca, farklılığın sürmesine izin vermek pekala mümkündür ve becerilmiştir de ama o ikinci farklılık gelip er veya geç birinciyi siler ki bu da sıkça raslanan tarihsel bir gözlemdir.

2.        Ne muhazakarlığın, ne de devrimciliğin yalnızca 10 ilkeyle açıklanması zor. Haa, her türden muhafazakarlığın ve her türden devrimciliğin ayrı ve kendi 10 ilkesi olur, o olabilir. Artı olarak, her 2 taraftan da ideolojilerin ilkesiz / omurgasız olduğu çok vakidir.

3.        Her 2 taraf da, genelde kendilerini hümanist olarak sergilemeye özen gösterseler de, yine tarih bu ilkenin hegemonyalarının en başlarında çiğnendiğini de bize göstermiş durumda.

4.        Tarihe bakınca, sürekli değişim var ama bu önce geleneksel / muhazakar uzun dönemin açmazının duvara dayanması, ardından devrimci dalganın o duvardan çok (veya o duvak kadar) kendi varlık nedenlerini yıkması, dolayısıyla tarihin oldukça ‘Brown devinimi’li biçimde yaşanması gerçeğini gözlüyoruz.

5.        Her ikisinin de, ne teolojisi (varlığını mutlak nedenlerle haklı gösterme ve zorunlu sayma), ne de teleolojisi (insanlık için sonul amaç olma) geçerli olamaz.

6.        Muhazakarlık dengeli dönemlerde, devrimcilik kaotik dönemlerde daha işlevsel oluyor gibi. Tarihteki kaos-kozmos dönemsellikleri (her yerel, hem global öçekte), dünya sistemi bakış açılarıyla, biraz kendiliğinden ve rasgele oluşuyor gibi.

7.        Muhafazakarlığı öldürücülüğü nedeniyle, kimseye hiç mi hiç önermem.

8.        Bireysel olarak devrimciyim ama onu da öldürücülüğü nedeniyle kimseye önermem. O nedenle, devrim yapılamıyor, devrim olunuyor.

9.        Önceki 2 önermeden çkan sonuç şu: Muhafazakarlığın cemaatçiliği pek kimseyi şaşırtmıyor ama devrimciliğin pratikte aşırı bireyci olması insanlara şaşırtıcı geliyor, çünkü neo-liberal-muhafazakarlar (‘neo-con’lar) bireysel özgürlüğü tekellerine alma arzusundalar.

10.     Tarih bitmedi, çünkü başlamadı ama 1945 atom bombaları ve 1957 yapay uydusuyla, öte-tarih çoktan başlamış durumda. Bu durumda, hem muhafazakar, hem de devrimci söylem, çoktan (60 küsur yıldır) geçersizlenmiş olmakta ki bunu her 2 taraf da reddecektir. Ek: Her 2 ideolojininin uygulama durumunda da, marjinaller ve ayrallar değişimin % 99’unu gerçekleştiriyor ve her 2 tarafça da öldürülüyor ama bu öyle olmanın amaçlaştırılması gerektirmez.

Seçim okurun.

(25-26 Haziran 2012)