kargaşa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kargaşa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Eylül 23, 2013

Eşkiya Dünya’ya Aman da Hükümdar Olmaazzz




Acaba öyle mi?

Değil gibi...

Sonuçta, Türkler Mısır’da köle-asker iken iktidar olunca, eşkiya dünyaya pekala hükümdar olmuştu ama... Öyle olunca, şanlı tarihimiz oluyor ama... Böyle olunca su koyveriyorsunuz ama... Bu haltları siz yediniz ve bu işi buraya siz getirdiniz ama...

Günümüze bakalım:

“Beşiktaş - Galatasaray arasında oynanan derbi karşılamasının 90+3. dakikasında Felipe Melo'nun kırmızı kart görmesinin ardından ortalık bir anda karıştı... Beşiktaşlı taraftarların bir anda sahaya inmesi sonrasında, ortalık karıştı.”


Maç tatil edildi, hem de biterken...

Bekir Ağırdır diyor ki:

“Niçin gündelik hayat da ve toplum da şiddet yayılıyor? Bu toprakların insanları şiddete çok yatkın oldukları için mi?

Son otuz yıldır bu topraklarda hayat değişti. Hiçbir şey ne toplum, ne kentler, ne gündelik hayat aynı değil. Ne yazık ki bu ülkenin siyaseti, medyası, kanaat önderleri ve hatta akademik dünyası bile her şeyi siyasetten okumaya ve anlamlandırmaya çalışıyor.”


Soruyu yanlış soruyor. Veri tabanını yanlış koyuyor ortaya.

Önce saptamalar.

1980’den itibaren getirilen neo-globalist neo-liberalizm, devleti sömürü niyetli olarak aşırı zayıflattı. Buna siyasilerin sürekli sağ-sol zigzagları eklenince, kitlenin kıblesi kalmadı. Devlete biat kalmadı. Bu genellikle orta çağların dolaylı bir göstergesidir.

Benzeri örnekler, Osmanlı’da Yeniçeri’lerin boşta kalınca İstanbul’da sivil terör yaratması gibi olarak epeyi mevcuttur. Osmanlı’nın son zamanlarında da böyle olmuştu, kimse gecey sokağa çıkamaz olmuştu, yani bir devlet bu durumu çözemezse, biter, zaten devletler hep biter. Çocuğun adı da budur: Başıbozuk ve ayaktakımı.

Gelelim günümüze:

O nedenle Geziciler, bardağa son damlayı koyarak taşma yarattılar.

O nedenle Geziciler’in arasında futbol taraftarları da vardı ve o nedenle statlara siyaset taşınmış gibi oldu ve genelde kuzu tipli, ‘ne sağcıyım, ne solcu, futbolcuyum futbolcu’ kitle, birden zıbıttı.

Bundan sonra ne olur?

Ne AKP, ne de başka bir parti, bu bitirlmiş TC’yi toplayamaz ve 2. Cumpuriyet’e daha çok var. O vakte kadar, tarihsel zebehe gaden Fetret Fetret Fetret...

Bavulları toplayın küçük burjuvalar, yoksa son vapuru da kaçırırsınız...

Gitseniz de, Beyaz Ruslar ve hala tuvalet kağıdı niyetine kullanılan rubleleri gibi olacak. (Bakınız: 3 İstanbul.)

Ve evet, hala 3 İstanbul var: Cennet, cehennem, araf...

Siz hangisindensiniz ey kari?


Pazar, Haziran 16, 2013

İsyan, Genel Grev, Devrim



İsyan oldu, yenildi. Olabilir, bir sonraki isyan lütfen.

Genel grev oldu. O da bu kezliğine yenilecek. Olabilir, bir sonraki genel grev lütfen.

Tarihe bakarsak;

Radikal Blog yazarlarından Demir Küçükaydın’ı 1963 / TİP kuşağı sayıyorum.

Saptama: 1963 ve 1968 biraz farklı şeylerdi. Ulusalcılık ve enternasyonalizm açısından ve eylem dozu açısından.

Eylem dozu açısından 1968 ilkti, Dünya’da da öyleydi.

Sonra, benim de dahil sayıldığım 1978’liler geldi. 1968’lileri hiç mi hiç takmadılar. Çünkü 1980’lerde uyuşturucu işine giren uç kanat sol ve PKK çizgisinin peklala işlevsel olabileceği ve yine PKK, ETA, RAa ilişkileri açısından, tıpkı global mafya gibi, global terörizmin dedelerini oluşturma sürecinin başlangıcını 1968’liler kuramazlardı ve hatta onu (eylemin bu dozunu ve biçimini) dışladılar. Yani, güncel savaş (karşı tarafın deyimiyle ‘asimetrik savaş’) modelini 1978’liler denedi. Ama bunun bilincinde olamadılar, çünkü bellerinin ortasına 1980 darbesini yediler. Ama o bilgiler hep vardı. Hep de var olacak. Makyavelli ve Neçayef bilgileri gibi.

Otobiyografik notlar:

1960’larda özgürlüğü yaşadım. Sonraki tüm yaşamımı pasta için satılmaktansa ve bir sömürge valisi olmaktansa, özgürlük için ayırdım ve bedenen ve zihnen kezlerce öldüm. Tüm devrimciler de öyle oldu ama 1960 doğumlu biri olarak ancak 2000’den sonra donanımlı bir devrimci idim. Ondan öncesinde lümpen apolitik sayılan, anarşist, Birikim’ci, varoluşçu sanılan biriydim. (Evet, bunlar da vardı, 1970’lerde.)

Devrim zor iştir. Hatta kimi imkansızdır ama olsun.

İsyan, genel grev, kargaşa katliam, vd: Çook bela demektir. O da yalnızca gerçekleşene kadar. Sonra, genelde devrim çocuklarını yer.

Ancak, devrimler bitmez. Metamorfoza uğrar ama bitmez. (Rusya ve/ya Çin yanılmış falan da değil, reel sosyalizm de öyle.)

Çünkü, insan türünü etobur Neanderthal İnsan’dan omnivor (hem etobur, hem otobur) Düşünen İnsan’a çeviren Neolitik Devrim’den sonra, son 500 yıllık koloniyalizm ve emperyalizm süreci sonunda, insan türünün hem yok olması, hem de başka bir türe evrilmesi süreçlerini içiçe ve ilk kez yaşadığımız, 2. Sanayileşme ile yepyeni bir metamorfoza girmiş durumdayız. Bunun rönesansları da var, engizisyonları da. Şu an engizisyon kuburuna ve kabirine gırtlağımıza dek batmış durumdayız. (Unutmayın, yeni edebiyat türü denemeyi, Montaigne bu koşullarda yaratırken, erken ölen arkadaşı Etienne de la Bootie’nin ‘Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’ini basmak da ona düşmüştü: Tarihte olur böyle şeyler.)

1980’lerin neo-globalist neo-liberalizmi 1968’lilerin ve 1978’lilerin geri tepen değişim rüzgarından yorulmuş kitleleri, yeniden bir yüzyıl daha geriye çekti. Öyle ki 1950-1980 arasında kazanılmış olan global okuryazarlık olanağı, 1980-2010 arasında tasfiye edildi. Bu da, kitlenin şu an neden bu denli cahil ve aptal olduğunu açımlıyor.

1988’lileri ve 1998’lileri pas geçtik ve onları tarihin çöp tenekesine yolladık. Şimdi elimizde, 2003-2013’lüler (Taksim’de) var, bir de benim gibi 1968’li ve 1978’li olanların tekne kazıntıları mevcut. Bir tür, ‘Fahrenheit 451’deki, her bir birer kitap belleği olan son kalanlar gibiyiz. Tıpkı onlar gibi, sistemin, düzenin ve tarihin dışına çıkmamız gerek (ki ben hiç tarihin içine giremedim, şizofrenik yapım nedeniyle, son olayları yalnızca izledim örneğin).

Tarihi bu denli açıkseçik şematiklikte göremeyenler hezeyanlara kapılıyor ve hezeyan devrime feci zarar verir. Bu bitmeyen bir kavgadır, şakkadank kazanılacak bir maç değil.

Bizler bir kez daha yenileceğiz ve gelecek için başkalarına yol açacağız. Taksim’dekiler de genel greve vesile oldular ve işlevleri bitti. Sağolsunlar.

Gelelim günümüze:

Can Dündar yumurtlamış:

“Savaşın bile asgari ahlakı vardır!”

El cevab:

“Savaşın asgari ahlakı yoktur. Birçok şeyin asgari ahlakı yoktur. Özellikle de şimdiki gibi yeni Orta Çağ'larda. Apartman çocuğu tipi aydınlanma tripleri geçersiz. Bu, başta yenilecek olduğumuz bir savaşın başlangıcıdır. Sonunda gene kazanılacak ama şimdilik yenilgi var, olsun. Sırada genel grev var. En risklisi ise 'riot' ki buna 'kargaşalı isyan' diyebiliriz. Tarihi bilmek yararlı. Bu oyun dizileri kezlerce oynandı, elimizde yeterince anatomik ve patolojik veri var. Onları kullanmayı bilelim. Kaybedelim ama hiç olmazsa geleceğe veri bırakalım.”

Dündar ve Küçükaydın, doğrusal prorgamlama açısından, önümüze epeyi sınır çizgisi koydular.

Birilerinin eylemlerde düşünmesi gerekli. (Yönetmesi değil.) İşte bu aydıncıklar, yol açacağına, yolun ortasında yatan bozuk greyder gibiler.

Çok antipatik baktığım Çarşı bile ne yaptı?

Kamyon ve/ya greyder kullandı. (Taksim’ciler sopa yedi.)

Haa, tutuklandılar. Yani, iktidar futbolculara bile girişecek derecede tırstı, onu gördük.

Bu kadar uzun bir metin, dağınık gibi görünebilir ama değil.

Çok basit bir durum:

Eylemin, hurucun, eksodusun; yönü, büyüklüğü, zamanlaması hesaplanacak ve uygulanacak. Sonra durulacak. Yeni hesap yapılacak. Bu sırada kuşak değişebilir, devrimi kendimiz için istemiyoruz.

Hesap doğruysa, ikinci veya üçüncü adımda, iktidar kopar.

İkinci adımdayız:

Genel grev.

Meydanlara hoşgeldiniz işçi sınıfı.

Es.


Cuma, Haziran 07, 2013

Dünya Sistemi ve Yeni Orta Çağ



Dünya sistemiciler, farklı ekollerde nüanslanarak, 5.000 yıllık dünya tarihinin, ekonomik determinist bir ölçütle tekparça bir sistem olduğunu savunurlar.

Bu sistem göreli yeni olduğu için, henüz tamamlanmadı. Bu da ona epeyi açık verdiriyor.

Bu azıklardan biri de, geçmişbilim için çok aşırı yorum sayılabilecek çıkarsamalar kullanırlarken, bunu günümüze ve yakın geleceğe uygulamaktan özenle kaçınmaları, bunun yerine imalar ile yetinmeleri.

Özet bir neden-sonuç ilintileri dizgesi:

Yerleşik / Aristo’sal mantıkta, 1 neden 1 sonuç getirir. Oysa, neden ve sonuç birbirini de getirebilir ki buna ‘döngüsel neden-sonuç ilintisi’ diyoruz. Bir de birebirlik bozulabilir: 2 neden 1 sonuç ve 1 neden 2 sonuç oluşturabilir.

Bunu asıl Orta Çağ açısından bir örnekleyelim:

Zamansal ardışıklık olarak, ‘Roma, Kavimler Göçü, Orta Çağ ve AB dünya hegemonyası (1500-1945)’ geldi.

Roma Roma iken, ‘Pax Romana’ diye uyduruk bir terim olmasına karşın, (Batı) Roma MÖ 200 – MS 400 arasında Avrupa’nın ve halklarının savaşlarla tam anlamıyla canına okudu.

Buna biz sevgili (öyle denilen ama kesin olmayan) proto-Türkler’in Orta Asya’dan dıgıdak dıgıdak taa (o zamanlar) Macaristan’a dek gelip, geriye Roma’nın sonunu getiren Hun Attila’yı çıkaracak bir askeri miras bırakması eklenince, kıyım arttı.

(Açıkçası, kavimler, göçleri ve birbirleri içinde erimelerine yönelik tarihlerin hiçbirine güvenemiyoruz. Tüm modeller, tüm gerçekleri ve olguları açıklayamadığı gibi, tersine onlarla çelişiyor ama tarihçiler de insan olduğu için, buna çare olarak, yeni ve farklı bilgi üretmektense, birbirleriyle dogmatik savaş yapmayı yeğliyorlar. O nedenle, biz de güneşin altında söz söyleyebilmek için, saçmalama hakkını kullanacağız.)

Şimdi, bu durumda:

Roma’nın çöküşünün değil de, uzun süreli varlığının Avrupa’yı tüketip Orta Çağ yaratması, Kavimler Göçü’nün Orta Çağ’ı yaratmasından daha olası ve bu da klasik neden-sonuç dizisini bozuyor ve arada neden-sonuçsal bir senkop oluşuyor.

Le Goff’un ‘Orta Çağda Entellektüeller’ kitabında açımladığı üzere, Orta Çağ bilgisel açıdan rönesansı öncülleyecek duruma, entelektüellerin halkın içinden kopup, kampüs-üniversite içinde elitist bir yalıtıma girmesi (ve bunun da olağan olarak sıradan insanları bilime düşmanlaştırması ve yabancılaştırması) sürecinin de imlediği üzere, çok dar bir çevrede bilgi birikimi, hem Orta Çağ’ın (simyacılık), hem de (prenslerin sanatçı beslemesi yoluyla) rönesansın göstergesi olabiliyor.

Günümüz içinse, hiçbirşey yaratmayan Roma ile hiçbirşey yaratmayan ABD çakışıyor.

Demek ki dünya sistemcilerin tersine davranan bir neo-dünya sistemici olarak, ABD’nin yeni Orta Çağ’ı ve geleceksel ardılı neo-(n)-rönesansı yaratması süreçlerine bakabiliriz ki bu metin bunun yalnızca girişinin girişi olabilecek.

Yani, elimizde neo-Roma olarak ABD ve yeni kavimler göçü mevcut. (Bu süreç; ABD ve SSCB’nin farklı tarafları desteklemesi sonucu oluşan, 3. Dünya’nın ilk kez sanayileşmesi (ki o zaman buna ‘2. Sanayileşme’ denmişti) ile birleşip de, yeni kentleşme ve ardından (örneğin 1970’lerin devi olan Japonya’da 1990’lardan beridir) yeni çökme çığı yaşanması olarak da yaşandı ve yaşanıyor.)

Jacques Attali, ‘Yakın Geleceğin Tarihi’nde ABD’ye bir şans tanır ve uzlaşma yolunu seçebileceğini önesürer ama şimdiye dek, tarihte uzlaşmış bir en büyük hegemon devlet yok.

Kaldı ki ABD, 2007 ile gerçek bir yeni-çöküş sürecine (bizim deyimimizle 2029 Neo-Global-Krizi’ne) doğru gidiyor.

Burada ilginç bir gözlem var:

Bazı insanlar, hala Dünya’yı İngiltere’nin veya Rockfeller’in yönettiğini sanıyor. Oysa ki global makro-makro fonlara baktığımızda., bunun Norveç gibi kimsenin bilmediği odaklarda toplandığını görüyoruz. Keza, yeni açıklanan 32 trilyon dolarlık en zenginler kara parasının listesinde tüm ülkelerden insanlar var, tıpkı dolar milyarderleri listesinde olduğu gibi ki bu bir Rockfeller kartelini mümkün kılmıyor; öyle olsaydı 5 yılda 1 milyarder listesi üçte bir oranında değişmezdi. Haa, Google’ın veya Apple’ın başındakilerin, Rockfeller kültürel dedelerine benzer davrandığı da bir gerçek ve bu onların sonu demek olacak er veya geç. Zaten ‘forward’ işlemli ekonomi artık frensiz. (Bunun da sonu, onun yasaklanması ve altının er veya geç yeniden yükselişi, hatta parada altına geri dönüş olarak yaşanacak.)

Girişin girişi için, son vektör:

Acaba; yeni Orta Çağ’ın yıkımlarını, tarihte ilk kez olarak yavaşlatmak, gelecek olan yeni rönesansın potansiyel yaratıcılıklarını engelleyecek mi?

Koyut: Bunu yazıp yayınlamak değil, aklından bile geçirmek, gelecekbilim açısından bunun etkili olması demek.

Ara veri:

Asimov sanatsal / bilimkurgusal / Roma tabanlı gelecekbilimi, buna yanıt vermez (bakınız ‘Vakıf’ yedilemesi). Ancak, düşüncenin akla gelip ilk ifade edildiği dönem olan, 2. Dünya Savaşı’nın yıkımlarından çok sonra, 1980’lerde (Asimov’un hiç algılayamadığı) neo-globalist neo-liberalizmin, aslında 2. Dünya Savaşı’ndan beter olan yeni yıkımları başladığında, kendi kendine değil de, editör zoruyla yazdığı yeni eklerde, hiç de kendisinden beklenmeyen biçimde, (Vakıf x anti-Vakıf’lı) düalizmin dışına çıkar, üçüncü, dördüncü ve beşinci şıkları da sisteme katar.

Asıl gelecekbilim kurucusu / patentçisi Alman Flechtheim ise, gidip Almanya Sosyal Demokrat Partisi’ne yıllarca danışmanlık yapar, tıpkı Attali’nin bunu Fransa’da Fransa Sosyalist Partisi için yaptığı gibi. Oysa gelecekbilim ilkesi, tarihi yapanların tarihi bilmemesi varsayımına dayalı olduğu gibi, gelecekbilimi yaratanların sisteme dahil olmadığı varsayımına da dayalıdır. Yani Attali ve Flechtheim, daha ilk adımlarını attıklarında epistemolojik olarak bitmişlerdi.

Konuya kaos matematiği açısından bakarsak, göründüğü kadarıyla elimizde tarihsel olarak çok fazla (Popper gibi, hatta Feyerabend gibi) epistemelojik faşizmli müdahale olduğu gerçeğine varıyoruz.

Bunun panzehiri henüz yok. (Uygulanabilir ama yanılabilir alternatif yol(lar) tasarlanabilir.)

Burada duruyoruz. Es.