ayral etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ayral etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Ağustos 14, 2013

Tanıdığım Alkolikler



Kendim de bir alkoliğim. Daha doğrusu bir alkol dostuyum, yani aylarca içmeyebilip, sonra bıraktığı yerden devam edebilenlerdenim.

Deli deliyi bulurmuş, alkolik de alkoliği buluyor kesin. Yaşamıma yüzlerce alkolik girdi. Burada yazılanlar, yalnızca küçük bir demettir.

Tüm içenlerin sağlığına...

Söze ünlü bir alkolikle girelim:

Sene 1978 gibi. Bebek’te bir bardayım. Cümbür cemaat içiyoruz. Yaşlı bir adam geldi, masamızdaki kızlara sarktı. Ben kesin herife dalacaktım. Yekinince, millet güldü. Onun şair Özdemir Asaf ve de barın sahibi olduğunu söyledi. Gene de girişecektim, çünkü sarhoştum. Tabii, o zaman delikanlılık vardı serde.

Sonra sonra Asaf ile kısa sohbetlerimiz oldu, yine aynı yerde. ‘R’leri söyleyemezdi, içimden gülesim gelirdi. İnsanların onda ne bulduğunu hiç anlamadım, o zaman da, şimdi de.

Sarhoşluğu pis değilse bile, rahatsız edici idi.

En çok içtiğimiz mekan ise, Rumelihisarı sahili idi. 1977-1992 arasındaki 15 yılda kafadan bin gün içmişimdir orada.

35 yılı geçen bir süredir, orada bana çok içtiğimi ve erken gideceğimi söyleyenlerin epeyisi şu an mezarda.

İronik olanı, oradaki 2 camiden birindeki ortalıktaki musalla taşında arada bir, birlikte içtiklerimiz olurdu. Ben de onların şerefine şişe kaldırırdım.

Bir tane amcam vardı, engelliydi. İçki nedeniyle parça parça eksiliyor ve öte yana gidiyordu, adamı doğruyorlardı resmen. Yine de içmeyi bırakmadı.

‘Miran Baba’yı yazmışımdır.


40 yıllık alkol yaşantımda, hiç zıbıtmadan içen, hele hele onyıllarca böyle içen, belki de bildiğim tek kişi odur.

Erken gidenlerden bir Raşit vardı. Bir zamanlar Milliyet’te çalışırdı. Ansiklopedi savaşları dönemiydi. Ben Bayazıt’ta işportacı olduğumdan naşi, bana çalıntı ansiklopedileri sorardı. Oysa ona, o zamanlar birbirini öldüren Hizbullahçılar’ın ve PKK’lilerin elbirliğiyle, Haydarpaşa dokundaki depolardan ansiklopedileri konteynırıyla birlikte deve ettiğini anlatamazdım. Anlatsaydım, şu an ben de mezarda olurdum. Ben anlatamadan Raşit öldü gitti valla.

Tanıdığım en sıkı içen kadın, çok eğlendiğim biçimde, o zamanlar, yani birlikte içtiğimiz zamanlar, Hustler’a falan seks fantazileri yazardı. Sonraları ise, bir gazetede burç köşesi hazırlamaya başladı. E tabii, içkiyi çoktan bıraktı.

Tanıdığım en tuhaf içen kadın, boyama sarı saçlı mühendis Lüsyen idi. Ermeni idi. Sonradan Fransa’ya gitti. Daha 17 yaşındayken, beni donunda sallayabilecek 23 yaşındaki Lüsyen, bar taburesinde benimle bilim tartışırdı. Millet de ağzı açık bizi seyrederdi.

Geçmiş zaman olur ki hayali cihana değer...


Cumartesi, Ekim 20, 2012

‘Politically Correct’ Olma ve Nefret Soylemi



‘Siyasal doğru’ konum şöyle tanımlanıyor:

“Political correctness (adjectivally, politically correct; both forms commonly abbreviated to PC) is a term which denotes language, ideas, policies, and behavior seen as seeking to minimize social and institutional offense in occupational, gender, racial, cultural, sexual orientation, certain other religions, beliefs or ideologies, disability, and age-related contexts, and, as purported by the term, doing so to an excessive extent.”


Meali:

“Herhangi bir azınlığa yönelik bir ifadenin olumsuz vurgusunu minimize etmek.”

Bakalım nefret söylemi tanımına:

“Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı'nın (AGİT) tanımını hatırlatıyor ardından: ‘Bir şahsa veya mülküne karşı işlenen herhangi bir suçun kaynağı, o kimsenin ırkı, rengi, etnik kökeni ya da uyruğu, dini, cinsiyeti veya cinsel yönelimi, cinsiyet kimliği, yaşı, fiziksel veya zihinsel engelleri yahut buna benzer bir aidiyeti ise, bu suç nefret suçudur.’ Buna göre ‘aidiyetleri’ nedeniyle birine sözlü tacizde, tehdit edici davranışlarda, fiziksel saldırıda, cinsel taciz ve tecavüzde bulunan; ad veya lakap takan, sarkıntılık eden, gözdağı veren, eşyalarına zarar veren, gasp eden kişi nefret suçu işlemiş sayılıyor.”


Serbest uçuş:

Türk şaap ama hibino deme, demişler. Ve bu bir atasözü.

Çingene’yi kral yapmışlar, babasını astırmış, demişler. Ve bu da bir atasözü.

Bunların da nefret söylemi içerdiği önesürülebilir.

Peki, bu söylemlerin kastettiği durum gerçekten varsa, ne olacak?

Şu olacak:

Fahişeler fahişelik yapma hakkına sahip olacaklar ama sen onlara fahişe diyemeyeceksin. Birincisi suç olmayacak, ikincisi suç olacak. Ve hırsız, ve diğerleri...

Ciddi uçuş:

Ben Kürtler’i faşist sayarım. 1983’ten beridir.

Neden?

Çünkü, onlarla o zaman 1. Şube’de ve Selimiye’de 1 ay birlikte yattım. Elit kadrodandılar. Halklarını ayak, kendilerini baş görüyorlardı. (aynı klikten biri, bugünlerde Kürt ayak takımının (gençlerinin) hareketlerini faşist buluyor.) Epey sohbet ettik, gayet iyi geçindik. Burada sorun yok ama onların entellektüel olarak, Türk olarak, vd olarak, beni öldüreceğini 22 yıllık Beyoğlu mukimliğimden bizzat biliyorum.

Ben dönmelerden hiç mi hiç hoşlanmam.

Çünkü, Ülker Sokak’ta 1997-2006 yılları arasında 9 yıl oturdum. Bana çektirdiklerini unutmam mümkün değil. 1960 doğumlu bir erkek olarak, onlarca kez cinsel tacize uğradım.

Şimdi ben, siyasal düzgün olacağım diye, geçekleri dile getiremeyecek miyim? Yani, bu yaşadıklarımı Kürt veya eşcinsel nefret söylemi oluyor diye ifade edemeyecek miyim?

Yok ya, anan güzel mi?

Daha da ciddi uçuş:

Ne demek ‘aidiyetleri’ ve hak?

Kapıkulu olan biri özgürlükten söz edemez, özgür olmayan biri de haktan söz edemez. Her kimlik faşistçedir. Kendini ve başkalarını köleleştirmeye yarar. Azıcık hamile olunmayacağı gibi, azıcık özgür-değil de olunmaz.

Allah’a kul olan biri de özgürlükten söz edemez.

Tüm bunlar siyasal yanlış ve/ya nefret söylemi filan değildir.

Gidip de kimseye saldırmam ama Kürtler’e ve/ya eşcinselle peçetecilik yapmam da. Yapanlara da bir tarafımla gülerim. Türk yarı-aydınları elinde tuzlukla hıyarım var, diyene koşar dururlar bildik bileli.

Örneğin, Gün Zileli’nin anlattığı üzere, 1968’liler sevgili gecekonducularımıza gecekondu yaparkene, onlar da o sırada sırtüstü yatarkene, 12 Eylül’den sonra da zengikondulular  1968’lileri ihbar ederkene, yine anan güzel miydi?

Sen eşek olursan, semer vuranın çok olur.

Azınlıklar kendileri (Nazım’sal biçimde) hakir, zalim, korkak, kul ruhlu oldukları için, başkalarını da öyle sanıyorlar.

Yanılıyorlar. Bu böyle biline...

Çarşamba, Ekim 03, 2012

Mazlumluk Parodisi


Ali Öz’ün Tarlabaşı foto-senfonisi bir mazlumluk parodisi olmuş.

Sizlere benim gerçek Tarlabaşı’mı anlatayım bakalım:

Son 20 yıldır Taksim civarında mukimim. Merkez olarak meydanın çevresinde bir uydu gibi dolanan noktalarda oturma fırsatı buldum. Son 6,5 yıldır da, belden aşağı Kasımpaşa seviyesindeyim.

Zenciler, son 20 yılda ilginç bir etnik azınlık öyküsü yaşadılar buralarda. 20 yıl kadar önce, uyuşturucu satıcısı olarak mimlenip, epeyi linç edilip, sonra da topluca Silopi toplama kampına sürgün edildikten sonra, nedense ortam gevşedi. Şu anda Türkiye’nin parfüm ve saat kaçakçılığı onların tekelinde sayılır. Tüm semt pazarlarında Afrikalılar’ın tezgah açtığını görebilirsiniz. 35 yıl önce onlarla ilk muhatap olduğumda, daha çok Afrika’nın Hristiyan güney ülkelerinden ikenlerken, şimdilerde tüm ülkelerinden geliyorlar.

Kürtler, hemen her konuda yaptıkları gibi, bu konuda da Tarlabaşı’nı sözcüğün tam anlamıyla talan ve yağma ettiler. Bu yağma süreci devleti de kapsadı, çünkü 1965 ertesi Türk Hristiyan azınlıklara gayrımenkullerini satmaları yasaklanınca, onlar da önce onları Hristiyan vakıflarına devrettiler ama öykü uzayınca, ölümler ve mirasçısızlıklar filan eklenince, bu durum Beyoğlu ilçesinde binlerce sahipsiz bina yarattı ve Kürtler onların epeyisini resmen asp ettiler. İlk bedava gasp edenler birkaç kuşak boyunca, giderek artan fiyatlarda mallarını satıp, daha iyi semtlere doğru emekli oldular (zırvaca nöbetleşe yoksulluk sayılan durum). Tabii sonunda devlet gelip, ulu manitu olarak, mallara istediği fiyata el koyunca da, çıngar çıktı.

Çingeneler göçer bir halk olmalarına karşın, ironik olarak buralarda en eski halk durumundalar. Fatih zamanında gemilere mıh yapacak tek zanaatkar kesim onlar oldukları için, hizmetleri karşılığında Kasımpaşa bölgesine yerleşme hakkı aldıkları rivayet edilir. Kasımpaşa bölgesinde 3 Çingene yerleşim alt-bölgesi vardır ve buralardakiler birbirlerini pek sevmezler (zaten tenleri de farklı renklerdedir). Dolapdere Çingeneler’i ise göreli yeni nesil Çingeneler. Kriminal Çingene söylencesine katkı daha çok onlardan geliyor.

Tarlabaşı, bunların halklar orjisi bölgesi durumunda son 20 yıldır. En son gelen ve en aşağı seviyedeki grup Zenciler olmasına ve en kötü evlerde oturmalarına karşın, inanılmaz barışçı mafyasal bir kesim olarak, diğerlerini ticarette feci kazıklayıp, bir de cahilmiş ve kazıklanıyormuş gibi alttan alttan sırıtmalarını binlerce kez seyrettim ve içten içe çok güldüm. (Bende de bilmem kaçıncı kuşak Afrika geni var siyah siyah, onu da burada belirtmiş olayım.)

İşin içinde bir de transvestiler / transseksüeller var. 1997-2006 arasında mukimi olduğumu Ülker Sokak mukimliği serüvenim beni bu gruptan nefret ve tiksinti ettirdi. Bana gerçekten en berbatları komşu olarak kısmet oldu ve onlar sayesinde tam cehennem yaşadım. Şu anda Gaziosmanpaşa ve Dolapdereüstü civarında biraz daha yaygın durumdalar gibi.

İmdi bu halklar hakir, zalim, korkak. Çingeneler’in Zenciler’e, eskiden kendilerine söylenen ‘Arraapp’ sözünü ağız dolusu saydırmalarına hala alışamadım desem yeridir. Dolapdere Bit Pazarı’nda kaç kez Kürtler’in Zenciler’i dövmesini (yani mallarını gasp etmesine karşı çıkılınca oluşan durumda) İngilizce’m ile engelledim bilemem.

Tarlabaşı, şu anda Türkiye’nin gündelik olarak en alkollü, en kurulu, en fuhuşlu, en kriminal bölgesi. Polisçim orada karakollarında oturuyor işte.

AKP’nin DP damarı tutup buraları bir kez asimile etmesi kararı ve bunun sonucunda ortaya çıkan yıkık binalar öyküsü, benim yaşamımda ikinci kez vuku buluyor. Kim neyi nasıl kar edecek bu öyküde belrsiz, eminim kimsenin evdeki hesabı çarşıya uymayacak.

Benim 2012 momentli Tarlabaşı öykümün sinopsis özeti budur.

Öz’ün öyküsü ise, ‘aney aney’ ağıdı dozunda, bir his histerisi dalgasıyla kaplı bir görsel öykü dizisi.

*

Yukarısı toplumbilimsel öykü idi.

Duruma bir de sergi açısından bakalım:

Öz, bu sergi için 30.000 kare çekmiş. 100 civarındaki kare ise sergide yer lamış.

Sergi açılışına Tarlabaşı halkı da glemiş. (Orasını kaçırdığıma üzüldüm, sıkı mavra olmuştur.)

Bunları sergi görevlisi, histerik-hümanist bir sergi izleyicisi hanıma anlatıyordu. Bendeniz ise, sergiyi ikinci kez (bir ters bir düz) izlemeyi bir buçukuncu ortasında kesip, o abuksabuk sohbeti dinlememeyi yeğledim.

Sergi ve teknik ayrıntılar:

Eksikler:

Minimalizm

Realizm

Düz / sade anlatı

Konusunu bilme

Tüm antropolojik palet (engelli, sivil, entek, sanatçı, vd)

Fazlalar:

Oryantalizm

Bazan renk

Öğe kalabalığı (bu minimalizmden ayrı)

Uygunsuzlar

Çoğunluk kadrajlama

Uygunlar

Çoğunluk kadrajlama

Tarlabaşı belgelemesi

En kötü örnek

Karlı sokak (Ara Güler’vari olan)

Toplam not

2 / 10

*

Yaptığım eleştiri, sanatsal ürüne saygısızlık değil, en az düşman denli sert vurma antremanı. (Öz ile ne dostum, ne de düşmanım.) Sonuçta yazdığım gerçeklerin bilgisel varlığı, Öz’ün onları bilmeme lüksünü yaratmayacak denli kesin ve keskin durumda. Öz de bir foto muhabir (etimolojik olarak haberden ve bilgiden gelen muhabir). Kendini ve insanları yanıltma lüksüne sahip değil bence.

*

Gelelim mazlumluk parodisine:

Hemen tüm mazlumlar güçsüzken mazlum, güçlüyken zalimdir.

Hiçbir marjinal, ayral, azınlık kümesi veya bireyi, yalnızca öyle olduğu için sevgiyi, şefkati, hümanizmi hak etmez. Hiç kimse hak etmez. İnsan haklarını alabilmek için, önce insan sorumluluklarını ödemiş olmak gerekir.

Entellektüeller, tümüyle malforme / malpsike olarak bu azınlıkları yüceltme, sevdirme, imajlama, paketleme, pazarlama, vd hizmetlerini bilinçsizce yerine getiriyorlar Dünyada kültür pazarı gibi, azınlık hakları / sivil toplum etkinlikleri pazarı var ve bundan epeyi kişi madden ve manen nemalanıyor şu sıralar.

Elinde tuzluğuyla hıyarı olana koşmanın alemi yok. Elleri suç işlemek için armut tutanın, insan olmak için de elleri armut toplar.

Gelelim, Tarlabaşı mazlum parodisine:

Oradakiler mazlum filan değil. En azından tamamına yakını değil. Bundan 15 yıl önce, Tarlabaşı’na girdiğimde, 7-8 yaşındaki Kürt veletler yolumu kesip ‘narıyon lan burada?’ geyikleri yaparlardı. Şimdi (devletsel veya başka bir) tokadı yiyince ‘aney aney, mazlumum ben’ parodisi yemiyor.

Eğer bir sanatçı bunları bilinçleyemiyorsa, (fıkradaki gibi) yeri toplama kampında tuvalet kağıdı olmaktır.

Ya da:

4 Eylül 2012 itibarıyla savaştayız, uyuyun nennii nenni...

(2-4 Ekim 2012)

Çarşamba, Ağustos 29, 2012

Liberalizm ve Marjinaller


1980’lerin neo-liberalizmi ve neo-globalizmi ilginç panoramalar ortaya çıkardıı:

Liberalizm her kesimi sömürdüğü gibi, marjinalleri de sömürmek istedi ama ilginç biçimde ortada marjinal kalmadı.

Neden?

Bizde de dünyada da neo-liberalizm dalgalar halinde geldi yaşandı. Bizde 3 dalganın periyodu kesin: Özal, Çiller ve Erdoğan.

Daha önceleri de, taa modern resim döneminden beridir, acaipler, marjinaller, ayrallar, anormaller satış konusu olagelmişti zaten.

Şu anda ilginç olan durum şu: 1980’lerin liberalizmi 1990’ların başında piyasada ilginç insan bırakmamıştı. Komünizmi bile, Bertham Gross’un 1980 deyimiyle dostça bir faşizm (Friendly Fascim) ile soğuran neo-liberalizm, normal faşizmini abarttı, çünkü tüm dünyanın tek bir tüketim toplumu kılınmasını amaçladı. Bunu 30 yıl ve 3-5 dalga ile yaptığında, bizde de onlarda da 2001 ve 2008 krizlerinde olduğu üzere, zaten özünde kriz dolu olan kapitalizm, daha da ilginç bir biçimde marjinalleri ya normalleştirdi ve (Che amblemli tişörtler gibi) tüketim metası yaptı, ya da onları cezalandırarak ‘ileri marjinal’ kıldı (bakınız konu ile bu başlıktaki kitaplar), kısaca Shakespeare oyunları gibi ya öldürdü, ya da delirtti diyebiliriz aslında. Böylelikle krizi çözecek beyin fırtınasına anormal elde kalmadı: AB ve ABD akil adamlarını görüyoruz: Yerlerde sürünüyorlar.

Konunun girizgahından anlaşılacağı üzere ben bir ileri marjinalim, yani marjinallerin cezalandırılan safından. 52 yaşıma kadar dayandım ve daha fazla ölmeye katlanamayarak, normallerin dünyasına girdim.

Karşılaştığım durum bu oldu:

Normalleştirilmiş marjinaller benim hala bakir marjinalliğimden nefret ettiler, asıl normaller ise hala ölmemiş olmamdan nefret ettiler.

Benim marjinalliğim ağırlıklı olarak zeka ve bilgi üzerine kuruludur, disiplinlerarası ve çokdisiplinli olanlarından... Neo-liberalizmin tekno-liberalliği oldukça sahtekardır: Ya 3 kuruşa maaşlı genç mühendis icadının patentini gaspederler, ya da yalnızca boyalı bir marjinalliği pazarda tutarlar. Beni de öyle yapmaya kalttılar.

Ancak 2 noktayı hesaba katmadılar:

Bir: İnternet tuhaf bir ortam: Sanıldığı kadar özgürleştirici olmasa da, bilginin anonimleştirilmesi açısından büyük olanaklara sahip (Wikileaks’i kastetmiyorum): Örneğin, poliyalektiğin mucidi olarak ben ve kuadralektiğin mucidi olarak Marten Kuilman internette birbirimizi bulabildik ve insanlar geçmişte bizimle dalga geçmiş olsalar da, düşüncelerimizi yağmalamaktan kaçınmadılar ama bunun bir kültürel ve zihinsel dölleme olduğuna da aymadılar: Patentli düşüncelerimiz ölümsüzleşti ve anonimleşti.

İki: Holywood, AB sanat filmi ve sarı sinemanın (anime gibi) şiddet virtüözü janrlarını asimile ettiğini sanırken, kendi asimile oldu: Yani, marjinaller normalleri asimile etti ve bildiğim kadarıyla bu tarihte ilk kez oldu. Bunun popüler kültürdeki kanıtları, DC ve Marvel’in çoklu evrenli ve süper kahramanların yeniden yeniden ve aşırı yorumlu öykülerinin çizgiromanları ama bunlar artık Yanki değil, bizim Anadolu’ya gelip 1.000 yılda Türk’lüğümüzü yitirmemiz gibi, kanımız fazla sulandı çünkü, onlarınki de öyle hesap.

Bu yaşadıklarım ölmeye ve delirmeye değerdi. Ayrıca, gerçek yitirenlerin mezartaşı ve ağıdı olmak için de değerdi.

Tamam, liberalizm her alanda kaybetti ama onların geleceği gaspedici gelecekbilimleri ancak ve ancak böyle onların hükümranlığından çıktı. Bu duruma, ya yeni aydılar, ya da çok yakında ayacaklar, yani akil adamları, normallerse globalleştirilmiş ABD rüyasında yaşamayı sürdürecekler: Biz marjinaller açısından hiç mi hiç sorun yok.

Perşembe, Şubat 02, 2012

İleri Marjinallik

Giriş:

Bu bir kitap adı. Tam künye:

Kent Paryaları: İleri Marjinalliğin Karşılaştırmalı Sosyolojisi, Loic Wacquant, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi.

Bu bir durum. Konum değil. Benim durumum.

Bu sıralar parasızım, bu nedenle kitabı kitapçıda hızlı okudum. Olay büyükkentte geçiyordu.

Doğru kitaplar, beni hep doğru zamanlarda bulur. Bu da öyle oldu.

Açımlama:

Standart biyografiler vardır. Onların normları, rolleri ve statüleri vardır.

Astandart nekrografiler vardır. Onlar genelde marjinaldir ve ayraldır.

Ben fakir doğdum ve bugünkü bedeli toplamda 1 milyon dolardan pahalı olan, 25 yıllık bir eğitimi bedavaya aldım. Yani, entellektüel bir proleteryayım.

Benzerlerim sınıf atlamayı seçti. Ben başladığım sınıftan da aşağıya inmeyi seçmiş oldum. Ben yalnızca bilgiyi seçtim, ölümler (öldürülmeler) ve düşüşler ardından geldi.

Doğal olarak, kendim gibilerin arasına düştüm. 6 yıldır Kasımpaşa’da oturuyorum. Burası, jentrifikasyona tabi tutulan ve onlarca azınlığın birarada yaşayamayıp, birbirleriyle savaştığı bir semt. En azından, benim orada bulunduğum 2006-2012 için böyle durum.

Toplumbilimin katılmadığım çok örtük koyutu ve varsayım-kabülü vardır. Bunlardan biri de, ‘birarada yaşayabilirlik’tir. Ailem dahil, hiçbir toplumsal altkümenin 1960-2010 arasında barış içinde birarada yaşadığını görmedim. Şiddeti hep gördüm, İzmir Alsancak 1973-1977’de, İstanbul Kasımpaşa 2006-2012’de.

Toplumbilimin geçersiz varsayımlarından birisi de, küme içi dayanışmadır. Araplar’ın atasözünde olduğu gibi, kardeşin kardeşe düşmanlığı ile başlayıp, büyüyen ölçekte kabilelerarası kan davasına kadar kayan, yaşayan kanlı canlı bir savaştır benim tanık olduğum.

Kent paryası, marjinal, ayral, beyaz zenci, siyah Türk… Bunlar hep habire, yeni yeni ortaya çıkan, değişik altkültürlerin adlandırılmasına yaramıştır.

Ancak ileri marjinallik, benim yıllardır tam da aradığım deyimdi. Anormal tanımının kapsamı, çan eğrisi dağılımlı bir toplumda, 2 uçtaki toplam % 1,5’u temsil eder ama 2012 Türkiye’sinde % 5 alkolik, % 5 depresyonda ve ilaç alan, % 5 de keş marjinal var. % 5-10 eşcinsel, % 13 engelli, % 10 Kürt, % 10 Alevi de eklenince, geriye pek bir şey kalmıyor doğrusu. Tüm bu azınlıkların arakesitlerinin olması gerekmiyor. Tabii ki var ama kural olarak gerekmiyor. Diğer bir deyişle, % 50’sinden çoğu anormal / marjinal olan 74 milyonluk devasa bir kitleyiz.

Bu durumda, ülkemizin genel panoraması, bir ‘ileri marjinallik’ sergilemesi oluyor. Kitapta bu durum, aynen ama başka ülkelerden örneklerle anlatılıyor, hatta orada da ana nedenlerden biri jentrifikasyon ama orada toplumun veya insanlığın genel durumu için bu tanım kullanılmıyor. Bu bir.

İkincisi kitap, 1987-1997 arasında, yani dünyanın neo-globalizmin ve neo-libelarizmin pençesinde bu duruma geldiğini panoramalayamıyor. Yani, son siyasal momentin kendisi zaten ileri marjinal bir ideoloji. Muhafazakarlar durup dururken dağıttı, geçmişte hiç bu kadar çıldırmamışlardı ve asıl önemlisi, muhafazakarlar eskiden liberal değildi. (Bugünün İngiltere’sinde ikisi için ayrı 2 parti vardır hala.)

Üçüncüsü kitap, dünya nüfusunun % 50’sini geçen biçimde temsil edilen 3. ve 4. dünya ile ilgilenmiyor. Oysa ki tutucu kurumlar olan BM, DB ve IMF bile, global toplumsal çöküşün belirtilerine ilişkin, son 30 yılda onlarca global rapor hazırlamış durumda.

En sonuncusu da şu: Benim de dahil olduğum biçimde, ileri marjinalliğin isteyerek ve seçilerek yaşanması ki kitap tam tersini savunuyor. Kardeşim, gerçek şudur: 1848’den beridir tüm devrimciler, anarşistler ve nihilistler, en keşten  bile daha aşağıda muamemeleye maruz bırakılmıştır; üstelik keşler bile devrimcilere normaller gibi aynısını yapmıştır. Devrimcilerin çoğu da, tarihsel bilgileri nedeniyle bunu bilirler ve durumlarının bedelini bilerek ve isteyerek seçerler. (Örneğin, 1980 öncesinde apolitik sayılan ben bile işkenceyi biliyordum ve 1980 sonrasında karşılaşınca da şaşırmadım, onu görmek istemezdim ayrı konu.)

Marjinal gruplar arasındaki savaş, benim mi ilk yazdığım bir şey, bilmiyorum ama literatürde bunu yazmış birine henüz raslamadım. Diğer bir deyişle, marjinaller kıstırıldıkları dar alana sığışamayınca, birbirlerini daha ileri noktalara doğru süpürürler ve birbirlerini ezerler. Benim biyografimde de böyle oldu. Tabii ki bu işin asıl faili normallerdir. En asimile edilebilir az anormalleri bir uçtan sıkıştırdın mı gerisi genelde çorap söküğü gibi gelir, gelmiştir de zaten. Kaotik matematik model böyle işliyor, domino kuralınca.

Gelelim sevgili ülkemize: Diğer ülkelerde marjinaller işi azıtıp sokak çetelerine dönüşürken, bizde normaller hırsızken, marjinal açlar hırsızlık yapamaz, çünkü bunu yapmayı bilmez, çünkü araçlarına erişememiş durumdadır. Bir de idare etme durumu çoktur.  İronik, değil mi? Anti-Calvino bir vaka diyelim buna.

Gelelim işin güzel yanına: Toplama kampından çıkanlardan, yani bir tür ileri marjinallerden inanılmaz beyin parlaklığı taşıyan ürünler çıkmıştır. Diğer bir deyişle, en ileri marjinallerden bir bölümü, asla silinemeyecek yaratı örnekleri bırakırlar, bırakmışlardır da… Bu da, normallerin tarihini bile değiştirir.

Nasıl ki Flechteim gelecekbilimi kurarak, bir zekat keçisi olarak benim, kendini topluma feda etmesini ve erken ölmesini önlemiştir; ben de öyle bir gelecekbilim kurdum ki insan türünü gelecekten silip süpürdü ve o model işlemeye başladı bile…

Evet, marjinalleri ve hatta en ilerilerini öldürebilirsiniz ama tek tek,  hepsini değil…

Ondan sonrası, kaotik epsilon yalpanın makro-makro bir devrime dönüşüp dönüşmeyeceğinde…

Siz normaller, yüzyıllar boyu marjinallere süper eziyetler ettiniz ama onlardan biri, hepinizin mezarını kazdı bile…

Dipnot: Bu ‘marksist olmayan devrimcilik’ de, ekstradan ileri marjinal bir durumdur.

Cumartesi, Aralık 17, 2011

4. Dünya

İlk informatik ve kognitif faşist, bilim felsefeci Popper 3 Dünya tanımlamış: Bedenimiz, zihnimiz ve kültürel üstyapılar olarak bilim, sanat, düşün.

Ancak, ta onun zamanında bile 4. Dünya’lar mevcuttu.

Bilgisayar yapılmıştı.

Bilgisayar programları da yapılmıştı.

Bunlar, meta-bilim, meta-sanat ve meta-düşün demekti.

Yani, onlardan ötesi demekti. Yani, 4. Dünya demekti.

1976’da siberuzay ve 1992’de internet geldi.

Bunları 5. Dünya mı sayacağız, yoksa 4. Dünya olan donanımların ve yazılımların bir parçası mı sayacağız?

İnternet 15 yılda, henüz 5. Dünya olacak bir siberuzaylık beceremedi.

Asıl 5. Dünya; organik, mekanik, siborg ve yazılım ölümsüzlükte. Bunlar henüz fiilen deneme aşamasında.

Bir de, uzaycılıkta. Bu becerildi. İnsan ürünü bir araç Güneş Sistemi dışına çıktı. Yani, 5. Dünya Samanyolu Gökadası ölçeğinde ve ölçütünde, o da şimdilik. En az 2.500 yıl kadar daha...

İnsan türünün Samanyolu Gökadası’na tümüyle yayılması için 1-2,5 milyon yıl arasında değişen öngörüler yapılmış durumda. Ancak, bunun toplamda milyonlarca ışık yılılık yolculuk ve bunun da Andromeda Gökadası’na olan uzaklık olduğunu gözönüne alan yok. Diğer bir deyişle, Samanyolu Gökadası’nın sömürgeleştirilmesi bitmeden, Andromeda Gökadası’na varılmış olsa olasılığı çok yüksek.

Açımlarsak: Avustralyalı Aborijinler, bugün hala 1 milyon yıl önceki kültürel aşamada yaşıyorlar ve bazı-biz 100 yıl sonraki aşamada yaşıyoruz. Şu anda dünyada yaşamakta olan bazı insanlar 1.000 yıldan uzun yaşayacak, bu kesin.

4. ve 5. Dünya’lar mümkün ve bunlar demek.