marjinal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
marjinal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Ağustos 14, 2013

Tanıdığım Alkolikler



Kendim de bir alkoliğim. Daha doğrusu bir alkol dostuyum, yani aylarca içmeyebilip, sonra bıraktığı yerden devam edebilenlerdenim.

Deli deliyi bulurmuş, alkolik de alkoliği buluyor kesin. Yaşamıma yüzlerce alkolik girdi. Burada yazılanlar, yalnızca küçük bir demettir.

Tüm içenlerin sağlığına...

Söze ünlü bir alkolikle girelim:

Sene 1978 gibi. Bebek’te bir bardayım. Cümbür cemaat içiyoruz. Yaşlı bir adam geldi, masamızdaki kızlara sarktı. Ben kesin herife dalacaktım. Yekinince, millet güldü. Onun şair Özdemir Asaf ve de barın sahibi olduğunu söyledi. Gene de girişecektim, çünkü sarhoştum. Tabii, o zaman delikanlılık vardı serde.

Sonra sonra Asaf ile kısa sohbetlerimiz oldu, yine aynı yerde. ‘R’leri söyleyemezdi, içimden gülesim gelirdi. İnsanların onda ne bulduğunu hiç anlamadım, o zaman da, şimdi de.

Sarhoşluğu pis değilse bile, rahatsız edici idi.

En çok içtiğimiz mekan ise, Rumelihisarı sahili idi. 1977-1992 arasındaki 15 yılda kafadan bin gün içmişimdir orada.

35 yılı geçen bir süredir, orada bana çok içtiğimi ve erken gideceğimi söyleyenlerin epeyisi şu an mezarda.

İronik olanı, oradaki 2 camiden birindeki ortalıktaki musalla taşında arada bir, birlikte içtiklerimiz olurdu. Ben de onların şerefine şişe kaldırırdım.

Bir tane amcam vardı, engelliydi. İçki nedeniyle parça parça eksiliyor ve öte yana gidiyordu, adamı doğruyorlardı resmen. Yine de içmeyi bırakmadı.

‘Miran Baba’yı yazmışımdır.


40 yıllık alkol yaşantımda, hiç zıbıtmadan içen, hele hele onyıllarca böyle içen, belki de bildiğim tek kişi odur.

Erken gidenlerden bir Raşit vardı. Bir zamanlar Milliyet’te çalışırdı. Ansiklopedi savaşları dönemiydi. Ben Bayazıt’ta işportacı olduğumdan naşi, bana çalıntı ansiklopedileri sorardı. Oysa ona, o zamanlar birbirini öldüren Hizbullahçılar’ın ve PKK’lilerin elbirliğiyle, Haydarpaşa dokundaki depolardan ansiklopedileri konteynırıyla birlikte deve ettiğini anlatamazdım. Anlatsaydım, şu an ben de mezarda olurdum. Ben anlatamadan Raşit öldü gitti valla.

Tanıdığım en sıkı içen kadın, çok eğlendiğim biçimde, o zamanlar, yani birlikte içtiğimiz zamanlar, Hustler’a falan seks fantazileri yazardı. Sonraları ise, bir gazetede burç köşesi hazırlamaya başladı. E tabii, içkiyi çoktan bıraktı.

Tanıdığım en tuhaf içen kadın, boyama sarı saçlı mühendis Lüsyen idi. Ermeni idi. Sonradan Fransa’ya gitti. Daha 17 yaşındayken, beni donunda sallayabilecek 23 yaşındaki Lüsyen, bar taburesinde benimle bilim tartışırdı. Millet de ağzı açık bizi seyrederdi.

Geçmiş zaman olur ki hayali cihana değer...


Cumartesi, Ekim 20, 2012

‘Politically Correct’ Olma ve Nefret Soylemi



‘Siyasal doğru’ konum şöyle tanımlanıyor:

“Political correctness (adjectivally, politically correct; both forms commonly abbreviated to PC) is a term which denotes language, ideas, policies, and behavior seen as seeking to minimize social and institutional offense in occupational, gender, racial, cultural, sexual orientation, certain other religions, beliefs or ideologies, disability, and age-related contexts, and, as purported by the term, doing so to an excessive extent.”


Meali:

“Herhangi bir azınlığa yönelik bir ifadenin olumsuz vurgusunu minimize etmek.”

Bakalım nefret söylemi tanımına:

“Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı'nın (AGİT) tanımını hatırlatıyor ardından: ‘Bir şahsa veya mülküne karşı işlenen herhangi bir suçun kaynağı, o kimsenin ırkı, rengi, etnik kökeni ya da uyruğu, dini, cinsiyeti veya cinsel yönelimi, cinsiyet kimliği, yaşı, fiziksel veya zihinsel engelleri yahut buna benzer bir aidiyeti ise, bu suç nefret suçudur.’ Buna göre ‘aidiyetleri’ nedeniyle birine sözlü tacizde, tehdit edici davranışlarda, fiziksel saldırıda, cinsel taciz ve tecavüzde bulunan; ad veya lakap takan, sarkıntılık eden, gözdağı veren, eşyalarına zarar veren, gasp eden kişi nefret suçu işlemiş sayılıyor.”


Serbest uçuş:

Türk şaap ama hibino deme, demişler. Ve bu bir atasözü.

Çingene’yi kral yapmışlar, babasını astırmış, demişler. Ve bu da bir atasözü.

Bunların da nefret söylemi içerdiği önesürülebilir.

Peki, bu söylemlerin kastettiği durum gerçekten varsa, ne olacak?

Şu olacak:

Fahişeler fahişelik yapma hakkına sahip olacaklar ama sen onlara fahişe diyemeyeceksin. Birincisi suç olmayacak, ikincisi suç olacak. Ve hırsız, ve diğerleri...

Ciddi uçuş:

Ben Kürtler’i faşist sayarım. 1983’ten beridir.

Neden?

Çünkü, onlarla o zaman 1. Şube’de ve Selimiye’de 1 ay birlikte yattım. Elit kadrodandılar. Halklarını ayak, kendilerini baş görüyorlardı. (aynı klikten biri, bugünlerde Kürt ayak takımının (gençlerinin) hareketlerini faşist buluyor.) Epey sohbet ettik, gayet iyi geçindik. Burada sorun yok ama onların entellektüel olarak, Türk olarak, vd olarak, beni öldüreceğini 22 yıllık Beyoğlu mukimliğimden bizzat biliyorum.

Ben dönmelerden hiç mi hiç hoşlanmam.

Çünkü, Ülker Sokak’ta 1997-2006 yılları arasında 9 yıl oturdum. Bana çektirdiklerini unutmam mümkün değil. 1960 doğumlu bir erkek olarak, onlarca kez cinsel tacize uğradım.

Şimdi ben, siyasal düzgün olacağım diye, geçekleri dile getiremeyecek miyim? Yani, bu yaşadıklarımı Kürt veya eşcinsel nefret söylemi oluyor diye ifade edemeyecek miyim?

Yok ya, anan güzel mi?

Daha da ciddi uçuş:

Ne demek ‘aidiyetleri’ ve hak?

Kapıkulu olan biri özgürlükten söz edemez, özgür olmayan biri de haktan söz edemez. Her kimlik faşistçedir. Kendini ve başkalarını köleleştirmeye yarar. Azıcık hamile olunmayacağı gibi, azıcık özgür-değil de olunmaz.

Allah’a kul olan biri de özgürlükten söz edemez.

Tüm bunlar siyasal yanlış ve/ya nefret söylemi filan değildir.

Gidip de kimseye saldırmam ama Kürtler’e ve/ya eşcinselle peçetecilik yapmam da. Yapanlara da bir tarafımla gülerim. Türk yarı-aydınları elinde tuzlukla hıyarım var, diyene koşar dururlar bildik bileli.

Örneğin, Gün Zileli’nin anlattığı üzere, 1968’liler sevgili gecekonducularımıza gecekondu yaparkene, onlar da o sırada sırtüstü yatarkene, 12 Eylül’den sonra da zengikondulular  1968’lileri ihbar ederkene, yine anan güzel miydi?

Sen eşek olursan, semer vuranın çok olur.

Azınlıklar kendileri (Nazım’sal biçimde) hakir, zalim, korkak, kul ruhlu oldukları için, başkalarını da öyle sanıyorlar.

Yanılıyorlar. Bu böyle biline...

Çarşamba, Ekim 03, 2012

Mazlumluk Parodisi


Ali Öz’ün Tarlabaşı foto-senfonisi bir mazlumluk parodisi olmuş.

Sizlere benim gerçek Tarlabaşı’mı anlatayım bakalım:

Son 20 yıldır Taksim civarında mukimim. Merkez olarak meydanın çevresinde bir uydu gibi dolanan noktalarda oturma fırsatı buldum. Son 6,5 yıldır da, belden aşağı Kasımpaşa seviyesindeyim.

Zenciler, son 20 yılda ilginç bir etnik azınlık öyküsü yaşadılar buralarda. 20 yıl kadar önce, uyuşturucu satıcısı olarak mimlenip, epeyi linç edilip, sonra da topluca Silopi toplama kampına sürgün edildikten sonra, nedense ortam gevşedi. Şu anda Türkiye’nin parfüm ve saat kaçakçılığı onların tekelinde sayılır. Tüm semt pazarlarında Afrikalılar’ın tezgah açtığını görebilirsiniz. 35 yıl önce onlarla ilk muhatap olduğumda, daha çok Afrika’nın Hristiyan güney ülkelerinden ikenlerken, şimdilerde tüm ülkelerinden geliyorlar.

Kürtler, hemen her konuda yaptıkları gibi, bu konuda da Tarlabaşı’nı sözcüğün tam anlamıyla talan ve yağma ettiler. Bu yağma süreci devleti de kapsadı, çünkü 1965 ertesi Türk Hristiyan azınlıklara gayrımenkullerini satmaları yasaklanınca, onlar da önce onları Hristiyan vakıflarına devrettiler ama öykü uzayınca, ölümler ve mirasçısızlıklar filan eklenince, bu durum Beyoğlu ilçesinde binlerce sahipsiz bina yarattı ve Kürtler onların epeyisini resmen asp ettiler. İlk bedava gasp edenler birkaç kuşak boyunca, giderek artan fiyatlarda mallarını satıp, daha iyi semtlere doğru emekli oldular (zırvaca nöbetleşe yoksulluk sayılan durum). Tabii sonunda devlet gelip, ulu manitu olarak, mallara istediği fiyata el koyunca da, çıngar çıktı.

Çingeneler göçer bir halk olmalarına karşın, ironik olarak buralarda en eski halk durumundalar. Fatih zamanında gemilere mıh yapacak tek zanaatkar kesim onlar oldukları için, hizmetleri karşılığında Kasımpaşa bölgesine yerleşme hakkı aldıkları rivayet edilir. Kasımpaşa bölgesinde 3 Çingene yerleşim alt-bölgesi vardır ve buralardakiler birbirlerini pek sevmezler (zaten tenleri de farklı renklerdedir). Dolapdere Çingeneler’i ise göreli yeni nesil Çingeneler. Kriminal Çingene söylencesine katkı daha çok onlardan geliyor.

Tarlabaşı, bunların halklar orjisi bölgesi durumunda son 20 yıldır. En son gelen ve en aşağı seviyedeki grup Zenciler olmasına ve en kötü evlerde oturmalarına karşın, inanılmaz barışçı mafyasal bir kesim olarak, diğerlerini ticarette feci kazıklayıp, bir de cahilmiş ve kazıklanıyormuş gibi alttan alttan sırıtmalarını binlerce kez seyrettim ve içten içe çok güldüm. (Bende de bilmem kaçıncı kuşak Afrika geni var siyah siyah, onu da burada belirtmiş olayım.)

İşin içinde bir de transvestiler / transseksüeller var. 1997-2006 arasında mukimi olduğumu Ülker Sokak mukimliği serüvenim beni bu gruptan nefret ve tiksinti ettirdi. Bana gerçekten en berbatları komşu olarak kısmet oldu ve onlar sayesinde tam cehennem yaşadım. Şu anda Gaziosmanpaşa ve Dolapdereüstü civarında biraz daha yaygın durumdalar gibi.

İmdi bu halklar hakir, zalim, korkak. Çingeneler’in Zenciler’e, eskiden kendilerine söylenen ‘Arraapp’ sözünü ağız dolusu saydırmalarına hala alışamadım desem yeridir. Dolapdere Bit Pazarı’nda kaç kez Kürtler’in Zenciler’i dövmesini (yani mallarını gasp etmesine karşı çıkılınca oluşan durumda) İngilizce’m ile engelledim bilemem.

Tarlabaşı, şu anda Türkiye’nin gündelik olarak en alkollü, en kurulu, en fuhuşlu, en kriminal bölgesi. Polisçim orada karakollarında oturuyor işte.

AKP’nin DP damarı tutup buraları bir kez asimile etmesi kararı ve bunun sonucunda ortaya çıkan yıkık binalar öyküsü, benim yaşamımda ikinci kez vuku buluyor. Kim neyi nasıl kar edecek bu öyküde belrsiz, eminim kimsenin evdeki hesabı çarşıya uymayacak.

Benim 2012 momentli Tarlabaşı öykümün sinopsis özeti budur.

Öz’ün öyküsü ise, ‘aney aney’ ağıdı dozunda, bir his histerisi dalgasıyla kaplı bir görsel öykü dizisi.

*

Yukarısı toplumbilimsel öykü idi.

Duruma bir de sergi açısından bakalım:

Öz, bu sergi için 30.000 kare çekmiş. 100 civarındaki kare ise sergide yer lamış.

Sergi açılışına Tarlabaşı halkı da glemiş. (Orasını kaçırdığıma üzüldüm, sıkı mavra olmuştur.)

Bunları sergi görevlisi, histerik-hümanist bir sergi izleyicisi hanıma anlatıyordu. Bendeniz ise, sergiyi ikinci kez (bir ters bir düz) izlemeyi bir buçukuncu ortasında kesip, o abuksabuk sohbeti dinlememeyi yeğledim.

Sergi ve teknik ayrıntılar:

Eksikler:

Minimalizm

Realizm

Düz / sade anlatı

Konusunu bilme

Tüm antropolojik palet (engelli, sivil, entek, sanatçı, vd)

Fazlalar:

Oryantalizm

Bazan renk

Öğe kalabalığı (bu minimalizmden ayrı)

Uygunsuzlar

Çoğunluk kadrajlama

Uygunlar

Çoğunluk kadrajlama

Tarlabaşı belgelemesi

En kötü örnek

Karlı sokak (Ara Güler’vari olan)

Toplam not

2 / 10

*

Yaptığım eleştiri, sanatsal ürüne saygısızlık değil, en az düşman denli sert vurma antremanı. (Öz ile ne dostum, ne de düşmanım.) Sonuçta yazdığım gerçeklerin bilgisel varlığı, Öz’ün onları bilmeme lüksünü yaratmayacak denli kesin ve keskin durumda. Öz de bir foto muhabir (etimolojik olarak haberden ve bilgiden gelen muhabir). Kendini ve insanları yanıltma lüksüne sahip değil bence.

*

Gelelim mazlumluk parodisine:

Hemen tüm mazlumlar güçsüzken mazlum, güçlüyken zalimdir.

Hiçbir marjinal, ayral, azınlık kümesi veya bireyi, yalnızca öyle olduğu için sevgiyi, şefkati, hümanizmi hak etmez. Hiç kimse hak etmez. İnsan haklarını alabilmek için, önce insan sorumluluklarını ödemiş olmak gerekir.

Entellektüeller, tümüyle malforme / malpsike olarak bu azınlıkları yüceltme, sevdirme, imajlama, paketleme, pazarlama, vd hizmetlerini bilinçsizce yerine getiriyorlar Dünyada kültür pazarı gibi, azınlık hakları / sivil toplum etkinlikleri pazarı var ve bundan epeyi kişi madden ve manen nemalanıyor şu sıralar.

Elinde tuzluğuyla hıyarı olana koşmanın alemi yok. Elleri suç işlemek için armut tutanın, insan olmak için de elleri armut toplar.

Gelelim, Tarlabaşı mazlum parodisine:

Oradakiler mazlum filan değil. En azından tamamına yakını değil. Bundan 15 yıl önce, Tarlabaşı’na girdiğimde, 7-8 yaşındaki Kürt veletler yolumu kesip ‘narıyon lan burada?’ geyikleri yaparlardı. Şimdi (devletsel veya başka bir) tokadı yiyince ‘aney aney, mazlumum ben’ parodisi yemiyor.

Eğer bir sanatçı bunları bilinçleyemiyorsa, (fıkradaki gibi) yeri toplama kampında tuvalet kağıdı olmaktır.

Ya da:

4 Eylül 2012 itibarıyla savaştayız, uyuyun nennii nenni...

(2-4 Ekim 2012)

Cumartesi, Aralık 17, 2011

4. Dünya

İlk informatik ve kognitif faşist, bilim felsefeci Popper 3 Dünya tanımlamış: Bedenimiz, zihnimiz ve kültürel üstyapılar olarak bilim, sanat, düşün.

Ancak, ta onun zamanında bile 4. Dünya’lar mevcuttu.

Bilgisayar yapılmıştı.

Bilgisayar programları da yapılmıştı.

Bunlar, meta-bilim, meta-sanat ve meta-düşün demekti.

Yani, onlardan ötesi demekti. Yani, 4. Dünya demekti.

1976’da siberuzay ve 1992’de internet geldi.

Bunları 5. Dünya mı sayacağız, yoksa 4. Dünya olan donanımların ve yazılımların bir parçası mı sayacağız?

İnternet 15 yılda, henüz 5. Dünya olacak bir siberuzaylık beceremedi.

Asıl 5. Dünya; organik, mekanik, siborg ve yazılım ölümsüzlükte. Bunlar henüz fiilen deneme aşamasında.

Bir de, uzaycılıkta. Bu becerildi. İnsan ürünü bir araç Güneş Sistemi dışına çıktı. Yani, 5. Dünya Samanyolu Gökadası ölçeğinde ve ölçütünde, o da şimdilik. En az 2.500 yıl kadar daha...

İnsan türünün Samanyolu Gökadası’na tümüyle yayılması için 1-2,5 milyon yıl arasında değişen öngörüler yapılmış durumda. Ancak, bunun toplamda milyonlarca ışık yılılık yolculuk ve bunun da Andromeda Gökadası’na olan uzaklık olduğunu gözönüne alan yok. Diğer bir deyişle, Samanyolu Gökadası’nın sömürgeleştirilmesi bitmeden, Andromeda Gökadası’na varılmış olsa olasılığı çok yüksek.

Açımlarsak: Avustralyalı Aborijinler, bugün hala 1 milyon yıl önceki kültürel aşamada yaşıyorlar ve bazı-biz 100 yıl sonraki aşamada yaşıyoruz. Şu anda dünyada yaşamakta olan bazı insanlar 1.000 yıldan uzun yaşayacak, bu kesin.

4. ve 5. Dünya’lar mümkün ve bunlar demek.