fantazya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fantazya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Ekim 20, 2013

Ünsal Oskay Nötrlemesi



Bugüne dekki güzelleme dizisinde bazı metinler doğrudan çirkinleme oldu. Oskay metni, onların arasında ilk ve tek nötrleme şimdilik.

Bu metin, onun ölüm yıldönümü ile ilgili yazılmış bir metin üzerine klavyeye alındı.

Öncelikle söylemek gerekir ki bu metin, 2 kez ve her kezinde ölüm yıldönümünde yayınlanmış belirtildiği kadarıyla. Bu çifte ölüsevicilik (nekrofili) demektir. Nekrofili, nedense ülkemizde çok makbul, sağcısında da solcusunda da.

Neden Oskay nötr?

Çünkü metnin belirttiği üzere, Oskay bir kültürel-fışkı ama zararsız veya az zararlı. 2 anlamıyla öyle: Kaymak olamadı bir, olsaydı da kaymak da yenip fışkı olmakta iki. Meziyet, fışkı yiyip kaymak mıçan akvaryum çöpçü balığı gibi olmak (böyle bir balık gerçekten var). Küçük burjuvalar ne yeseler, fışkılarlar, Oskay da öyleydi, hemi de ankaralı bir küçük burjuva: Kıt, sığ, güdük ya da koyunun bulunmadığı yerde Abdurrahman Çelebi.

Gelelim metin üzerinden irdelemelere:

“Evet, yeni bir dönemdeyiz. Ünsal Hoca’nın tarih, mastürbasyon şovunda orgazm fışkırığı atan kadını yazan gazetecinin ise var olduğu bir dönemde... Gidene ‘Rûhun şâd olsun’ diyelim. Gelene de ‘fikrinle değilse de, fışkınla var ol’ diyelim. ‘Fışkı ve dışkı tarlaya gübredir’ deyişinden hareketle...

Son söz, tabii ki her zaman olduğu gibi Hoca’nın (fışkıcılara ithafen):

‘Cinsellik sistemin bir mamulü olarak yaşanıyor. Giyim kuşamımızdan, en özgür yanımız olan cinselliğimize kadar her şey, sistemin kendini yeniden üretmesi için düzenlenen, imal edilen, dolaşıma sokulan bir şey. Bütün bunlarla yaşanan cinsellik, kastrasyonun aracı. Hadım oluyoruz!’ (Panzehir, Sayı: 1, Aralık 2004).

(Bu yazı ilk kez 18 Ekim 2009'da T24'te yayımlanmıştır.)”


Valla bravo: 77 hata birden.

Armut dibine düşmüş, 1: Kıtzihinlilik baki. Oskay da, fantazya ve bilimkurgunun ilerici gücünü hiç göremedi, 2.

Yeni dönemler iyidir, eski / geleneksel / muhafazakar dönemler kötüdür. Haa, yenilik daha çok yıkımla olur, ayrı konu. Devrimciler de o nedenle yıkıcıdır, 3, 4, 5.

Orgazm fışkırığı atan kadını yazmak sapıklık falan değil, 6.

Gidenin ruhu şad olmasın, hataları eleştirilsin, 7.

Dışkı denli, kaymak da fermentasyona uğrar, yani bildiğimiz üzere kültürel banal da (diyelim Siyah müzik caz olur ve bunu Adorno göremez) ve yüce de aynı sona uğrar, 8, 9.

Cinsellik sistemin bir mamülü falan değil. Porno da sistemin parçası seks falan değil, 10, 11.

Sistem hegemonları düzene o denli hakim değil ve Gramsci hesabınca proleterya o denli sınıf atlama merakında olmasa, işler bu denli fışkıya sarmazdı, 12, 13.

Cinsellik iğdişleştirmenin aracı değil. İğdişleşme de kötü bir şey değil. Kundera iktidarsız falan değildi, 14, 15, 16.

Gerisi 77’ye kadar tüm metinde ‘fill in the blanks’ netekim...

Dipnot: Oskay’ı 1984’te aldığım, ‘Estetik ve Politika’ kitabı ile tanıdım. 1.000 kitaptan 10 kitaba kadar düşürdüğüm kütüphanemde bu denli uzun kalabilen tek kitap da o. Yaklaşık 30 yıldır da onun hakkında yazmak isterdim, şimdiye kısmetmiş.


Cuma, Temmuz 05, 2013

Taht Oyunları: Buz ve Ateş Şarkısı: Film ve Roman



Taht oyunlarının televizyon dizisinin ilk 2 sezonunu önce seyrettim.

Sonra roman dizisinin ilk cildini okudum.

İkiliyi sinema açısından bakarak irdeleme arzusundayım:

Öncelikle bu dizi, ‘Spartacus’ ile birlikte, tüm dizi film ve tarihi film kalıplarını altüst etti.

Douglas’lı ‘Spartacus’ ile bu yeni ‘Spartacus’ arasında dağlar ve çağlar kadar fark var.

‘Taht Oyunları’ ise, bir bakıma onun açtığı yoldan ilerlemiş oldu.

‘Spartacus’, sekse ve şiddete aşırı yer vermesi (ve bunun Holywood sansürünü tümüyle bürokratik olarak aşabilmesi), bunun yanısıra aşırı açıkseçik gerçekçiliği ile çok göze çarptı.

Tarihte proto-feudal döneme denk gelen dönemleri ve dönemcikleri, işin içine masal katarak anlatmak yüzyıllardır moda.

Dolayısıyla bu çevrim yeniden bir yorum ve aşırı bir yorum.

‘Taht Oyunları’nda iktidar oyunları çok açıkseçik anlatılabilmiş.

Ancak gerisi sünmüş, sarkmış, aksamış.

Hem filmde, hem romanda böyle.

Böyle olunca aşırı klişe kullanımı var. Bunun okuru itmesi gerek ama burada ‘Harry Potter’ ve ‘Yüzüklerin Efendisi’ ile gelmiş bir aşırı eblehleştirme dalgası durumu var.

‘Yüzüklerin Efendisi’, roman dizisinin açıkseçik faşizmi bir yana, fantazyayı onyıllarca geri götürdü bence.

Bir adamın yola çıkması 2 saat sürmez. Sürerse de, Yaşar Kemal’in bir kelebeğin havalanmasının 50 sayfa sürmesine benzer.

Ancak, ‘Taht Oyunları’nın filmi konudaki açığı kapatıyor.

İktidar oyununun muktedir aday adaylarını sürekli ters köşeye yatırması, yani mağlupların galiplerin 99 katı olması durumu, çok belirgin anlatılıyor.

Dizide bu, sürekli önemli oyuncuların ölmesi olarak görünüyor ki tam sinema trüğü: Sürpriz bol.

Romanın adında ateş ve buz olunca, bu zorunlu olarak bir ‘spoiler’ oluyor. Hangi 2 muktedirin buluşacağını baştan öğrenmiş oluyoruz.

Filmin 3. sezonu feciydi. Bunun nedeni de çok basit: Başrole yükselen cüce bir biçimde rolünde yorulmuş. Karşısındaki Sibel Kekilli ise hep dökülüyordu zaten. Olay resmen Türk filmine döndü sonunda.

O nedenle, övgülü irdelememizi 2 sezon için sınırlı tutuyoruz.

İlk 2 sezonu 4 günde 5’er saattan 20 saat olarak izledim. Kulaklarımdan ateş çıktı. Çok şaşırdım.

Tarihi filmler olsun, romanlar olsun, tükenmiş bir kaynak. ‘Taht Oyunları’ da bu açmaza girmiş zaten. Ancak film sinema adına döktürdükçe döktürmüş.

Zaten çok kişili ve çok mekanlı bir akış var. (Zaten 3. sezon bu akışı dağıttığı için başarısızlık var.) Durum buna uygun.

Ancak filmde tek tek oyuncular, en önemsizleri bile, anlık çekimlerde gerçekten virtüöze ulaşan döktürmeler yapmıştı.

En önemlisi ise, biçim-içerik praksisinin ilk kez uygulanan bir deneme ile cuk oturtulmasıydı. Yani bu konu, ancak ve ancak böyle anlatılabilirdi. Bu anlatı başarısız olabilirdi, hatta bu daha yüksek olasılıklıydı ama sonuç başarılı oldu.

Gelelim en büyük boşluğa:

Film-roman hesapça fantastik.

Oysa filmde, realist sahnelerde tıkır tıkır işleyen akış, hayalde  birden takırdamaya başlamış. Büyü ve metamorfoz planları sıfır alacak kadar kötü. İnsan hiç olmazsa kopya çeker.

Romanda ise, hayvan-insan metamorfozu orta karar anlatılmış. Le Guin’in insan-şahin ikilisi bile daha iyiydi.

Filmin tarihle çakışmasının bir nedeni de şu:

Hep olduğu üzere, kılıçla gelenin kılıçla gittiği bir dönemdeyiz. Bir de Çingeneler’in kral olup babasını astırdığı bir dönemde.

Film bunu ironik olarak güzel anlatmış.

Sonuç?:

Filmin 2 sezonu izlenir. Romanlar ise okunmamalı.