estetik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
estetik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Ekim 25, 2013

Barthes ve Mitolojiler




Künye: Çağdaş Söylenler, çeviren: Tahsin Yücel, Metis Yayınları.

Roland Barthes, Walter Benjamin’in önünü açtığı gündelik yaşamın kültürolojisini en çok irdeleyen yazarlardan biri. ‘Çağdaş Söylenler’ adıyla Türkçe’ye çevrilmiş ‘Mitolojiler’ kitabı böyle bir örnek. Ondan vesile ile aklımıza gelenleri klavyeye döktük.

Barthes, kitaptaki metinleri 1954-1956 yıllarında yazmış. O zamanki ‘top’ gündelik yaşamın kültürolojisi konusu şöyle olabilirdi:

1.        Aile

2.        Okul

3.        İnen Fransız’lık

4.        Futbol

5.        Televizyon / sinema

6.        Popüler müzik (onun için Piaf)

7.        Moda

8.        Reklam

9.        Kilise

10.     Yemek

Günümüz için ise şöyle olur:

1.        Sosyal medya

2.        (Sl-)Aktivizm

3.        Sağlıklı yaşam

4.        Futbol (olimpiyat veya NBA değil)

5.        Televizyon / sinema

6.        Popüler müzik (bizim için pop, rak, caz)

7.        Moda

8.        Reklam

9.        Kilise / cami

10.     Yemek

Yani:

60 yıldır temel gündelik konular aynı. Aslına bakılırsa, bazıları 5 milenyumdur aynı.

Barthes, bu konuların azıcık açığından geçmiş.

Onun andıkları ise bugün popüler kültür olarak anımsanan şeyler değil. Simenon / Maigret polisiyesi yok örneğin. Eleştiri konusu ise, birden çok kez var ve sıradan-gündelik yaşamla ilintisi kuşkulu kalır.

Barthes bana hep sabun köpüğü gibi gelir. Bu kitabını okurken daha da boş geldi ama daha parlak değil.


Pazar, Ekim 20, 2013

Ünsal Oskay Nötrlemesi



Bugüne dekki güzelleme dizisinde bazı metinler doğrudan çirkinleme oldu. Oskay metni, onların arasında ilk ve tek nötrleme şimdilik.

Bu metin, onun ölüm yıldönümü ile ilgili yazılmış bir metin üzerine klavyeye alındı.

Öncelikle söylemek gerekir ki bu metin, 2 kez ve her kezinde ölüm yıldönümünde yayınlanmış belirtildiği kadarıyla. Bu çifte ölüsevicilik (nekrofili) demektir. Nekrofili, nedense ülkemizde çok makbul, sağcısında da solcusunda da.

Neden Oskay nötr?

Çünkü metnin belirttiği üzere, Oskay bir kültürel-fışkı ama zararsız veya az zararlı. 2 anlamıyla öyle: Kaymak olamadı bir, olsaydı da kaymak da yenip fışkı olmakta iki. Meziyet, fışkı yiyip kaymak mıçan akvaryum çöpçü balığı gibi olmak (böyle bir balık gerçekten var). Küçük burjuvalar ne yeseler, fışkılarlar, Oskay da öyleydi, hemi de ankaralı bir küçük burjuva: Kıt, sığ, güdük ya da koyunun bulunmadığı yerde Abdurrahman Çelebi.

Gelelim metin üzerinden irdelemelere:

“Evet, yeni bir dönemdeyiz. Ünsal Hoca’nın tarih, mastürbasyon şovunda orgazm fışkırığı atan kadını yazan gazetecinin ise var olduğu bir dönemde... Gidene ‘Rûhun şâd olsun’ diyelim. Gelene de ‘fikrinle değilse de, fışkınla var ol’ diyelim. ‘Fışkı ve dışkı tarlaya gübredir’ deyişinden hareketle...

Son söz, tabii ki her zaman olduğu gibi Hoca’nın (fışkıcılara ithafen):

‘Cinsellik sistemin bir mamulü olarak yaşanıyor. Giyim kuşamımızdan, en özgür yanımız olan cinselliğimize kadar her şey, sistemin kendini yeniden üretmesi için düzenlenen, imal edilen, dolaşıma sokulan bir şey. Bütün bunlarla yaşanan cinsellik, kastrasyonun aracı. Hadım oluyoruz!’ (Panzehir, Sayı: 1, Aralık 2004).

(Bu yazı ilk kez 18 Ekim 2009'da T24'te yayımlanmıştır.)”


Valla bravo: 77 hata birden.

Armut dibine düşmüş, 1: Kıtzihinlilik baki. Oskay da, fantazya ve bilimkurgunun ilerici gücünü hiç göremedi, 2.

Yeni dönemler iyidir, eski / geleneksel / muhafazakar dönemler kötüdür. Haa, yenilik daha çok yıkımla olur, ayrı konu. Devrimciler de o nedenle yıkıcıdır, 3, 4, 5.

Orgazm fışkırığı atan kadını yazmak sapıklık falan değil, 6.

Gidenin ruhu şad olmasın, hataları eleştirilsin, 7.

Dışkı denli, kaymak da fermentasyona uğrar, yani bildiğimiz üzere kültürel banal da (diyelim Siyah müzik caz olur ve bunu Adorno göremez) ve yüce de aynı sona uğrar, 8, 9.

Cinsellik sistemin bir mamülü falan değil. Porno da sistemin parçası seks falan değil, 10, 11.

Sistem hegemonları düzene o denli hakim değil ve Gramsci hesabınca proleterya o denli sınıf atlama merakında olmasa, işler bu denli fışkıya sarmazdı, 12, 13.

Cinsellik iğdişleştirmenin aracı değil. İğdişleşme de kötü bir şey değil. Kundera iktidarsız falan değildi, 14, 15, 16.

Gerisi 77’ye kadar tüm metinde ‘fill in the blanks’ netekim...

Dipnot: Oskay’ı 1984’te aldığım, ‘Estetik ve Politika’ kitabı ile tanıdım. 1.000 kitaptan 10 kitaba kadar düşürdüğüm kütüphanemde bu denli uzun kalabilen tek kitap da o. Yaklaşık 30 yıldır da onun hakkında yazmak isterdim, şimdiye kısmetmiş.


Salı, Ekim 15, 2013

Anti-Benjamin



Walter Benjamin’den çok şey öğrendim ama onu değilleyerek de çok şey öğrendim.

Kafka ayrılmayı hiç düşünemedi ve öldü ama Benjamin de, ayrılmak için Koestler gibi uygunsuz yoldaş seçti ve öldü.

Sağ kalmanın birkaç yolu da, Benjamin’i değillerek öğrendiklerimden...

Bu sıralar Benjamin, tuhaf alıntılarda (quotation) karşıma çıkıyor. İlkin, koleksiyonerlere ilişkin bir alıntı ile karşıma çıktı ama alıntı kaynığını bulamadım. Şimdi de şu alıntı:

“Nedir nihayetinde reklamları eleştiriden üstün kılan? Kırmızı, hareketli neon ışıklarıyla yazılan yazılar değil, yazıyı asfalttan yansıtan ateşli su birikintisi...”

Tamam, teşbih yapmış ve teşbihte hata olmaz ama hatasız da teşbih olmuyor işte...

Tabii ki eleştiri ve reklam metni arasında bağlantı var ama bu durum ancak post-4-modernist durumda çok güçleendi. Benjamin zamanı reklam metinlerini biliyoruz, freud metinlerinden hallice işte...

Reklam eleştiriden üstün değildir, bu bir.

Reklam ateşli su birikintisinden yansıması ile parlak olabilir ama o ışık eleştirinin kendi içinde vardır ve Benjamin eleştirinin babalarından biri olsa da, bu ışıktan epeyi yoksundur (gridir densin), bu iki.

En önemlisi de: Tüm metinler dilbilimsel ve göstergebilimsel açıdan birer dolayımdır, doğrudan metin ve anlatı yoktur, bu üç.

Aynı Benjamin metnini 27 yıl boyunca okuduğumu biliyorum. Ancak, bu 27 yıldır onda neyin eksik olduğunu tam ifade edemiyordum. Şimdi ettim işte.

Buraya kadar olan bölüm, Benjamin şerhlerine bir katkı oldu.

Ek katkı da şu:

Eleştiriden daha güçlü ve daha doğrudan anlatılı reklam metinleri ve filmleri artık mevcut. Hem de epeyi uzun süredir, diyelim 10 yıldır...


Pazar, Haziran 30, 2013

Post-4-Modern Popüler (Alt-)Kültüroloji Örnekleri



Popüler kültür bir altkültürdür ve onun da altkültürleri (arabesk, porno, futbol, vd) vardır.

Modern dönem 1895-1945 arasında yaşandı.

Post-modern dönem 1945-1990 arasında yaşandı.

Post-2-modern dönem 1990-2001 (11 Eylül) arasında yaşandı.

Post-3-modern dönem 2001-2011 (Wikileaks) arasında yaşandı.

Şu an post-4-modern dönemdeyiz.

2013 dünya isyanları; 2011’in de parçası olabilir, yeni bir dönemin de imleyicisi olabilir.

Post-4-modern dönem aynı zamanda internet dönemiydi.

Aktivizm modern dönemden beridir vardı.

Slaktivizm, hep vardı olmasına karşın, özellikle post-4-modern dönemde öne çıktı ve tanımlandı. Çünkü 1980 ertesiki neo-liberal dalga da, bir tür internet altkülütürü yarattı: Bu kendi keyfi için , internet üzerinden (Facebook’ta Farmville oynar gibi) aktivizm yapan küçük burjuva tavrı gibi tanımlanabilir. (Başka biçimlerde de tanımlanabilir.)

Slaktivizm, post-4-modern’in bir parçası ama yalnızca bir parçası, onun da öncesine ve sonrasına sarkan parçaları ve gidişatının sonu henüz belli değil.

Blog yazarlığı başka bir örnek:

Osmanlı’dan beridir gazete köşe yazarlığının kabul gördüğü Türk kültüründe blog yazarlığı, yeni bir tür sanal köşe yazarlığı olarak yerleşti.

2013 momentiyle, Türk kültüründeki paçozluk da, yeni tür bir altkkültür: Mankenler paçoz, futbolcular paçoz (bu, başka bir metnin konusu olarak ayrıca irdelenecek).

Pornonun (daha çok internet aracılığıyla) yaygınlaşması post-4-modern dönemde 2 sonuç verdi: Olağan filmlerin pornolaşması (1970’lerin jargonuyla araya parça konması) ve olağan filmlerdeki bu abartılı cinsel sahnelerde porno oyuncularının oynaması ve hatta oyunculuk ödülü alması.

Pop müzik piyasasında ise, internet üzerinden müzik üretimi ve dağıtımı,‘Gangnam Style’lı Psy’nin çıkmasını sonuçsadı. Kendisi kısa sürede çabucak unutuldu, olağan olarak.

Çizgiromanda ‘Spiderman’in ‘11 Eylül’ özel sayısı her açıdan ilginç bir kültürel örnek olarak tarihe kaydedildi.

Bunları geçmiş dönemciklerle karşılaştır ve karşıtlaştır yaparsak:

Büyük söylem bitmiş gibi yapılıp, büyük söyleme geri dönüldü (uyguralıkların çatışması).

Avangardizm sona ermiş gibi yapılıp, yeni avangard sanat ürünleri görmezden gelindi.

Dünya sistemi ile neo globalist neo-liberalizm, ekonomik determinizm söyleminde ayırtsızlaştı.

En önemlisi ise şu oldu:

Dilbilim açısından çapraz medya, en baştan makro-meta-meta-tekst-söylem olarak baştan öyle tanımlandı ama henüz uygulamaları çok zayıf.

Böylelikle, yeni dönemin altkültür geometrisinin epeyi dağınık olarak kırınım saçaklı olduğunu modelleyebiliriz ki bu da çöküş dönemlerinin Barok veya Art-Nouveau türü son parıltılarını imliyor.


Pazartesi, Eylül 17, 2012

POST-3-MODERN KÜLTÜREL MOMENTİNDE GELENEKSEL-ÖNCÜ SANAT AYRIMININ POLİYALEKTİK HERMENÖTİĞİ



Metin Akış Çizelgesi

Geçmiş: Geleneksel-Öncü İkisemli, Gerçekçi Argümanlar
Şimdi: Richard Schehner’in Öncülük Tanımları
Gelecek: Geleneksel-Öncü Poliyalektikleri

Önnot

Bu metindeki tartışmalar, künyesi aşağıdaki derleme esere dayandırılacaktır:

Estetik ve Politika, Eleştiri Yayınevi, Eylül 1985, 328 sayfa, derleme. Yazanlar: Ernst Bloch, Georg Lukacs, Bertolt Brecht, Walter Benjamin, Theodor Adorno. Arasözler: Rodney Livingstone, Perry Anderson, Francis Mulhern, Fredric Jameson. Çevirenler: Ünsal Oskay, Taciser Belge.

Klasik Marksist Estetik ve Geleneksel-Öncü İkisemli, Gerçekçi Argümanlar

Söylem-argümantasyon düzlemi; öncü-geleneksel, bayağı-yüce, popüler-sınırlı, avam-seçkin, gerçekçi-hayalci, toplumcu-bireyci ikisemlerinde seyredecek.

Öncü-Geleneksel

Öncü sanat nedir?

Devrimci olması gereken marksist düşünce, gerçekçilik sözkonusu olduğunda tuhaf bir biçimde müthiş gelenekçidir. Öyle ki gerçekleri aslında para karşılığı, ‘hayatı roman’ türü bir roman dizisiyle yazan Balzac, marksist estetikçi macar Lukacs tarafından gerçekçi okulun baştacı sayılır.

Burada ironik bir durumu anımsayalım: Gerçekçilik; romantizme, sembolizme ve/ya idealizme karşı üretilip savunulduktan sonra, realistlerin yeterince gerçekçi olmadığı kanısıyla, naturalizm önesürüldü. Bugünün bakış açısıyla tersi, daha mantıklı olurdu. Gerçeği ama yalnız gerçeği, realizm söylese gerek, naturalizm değil: Doğada seraplar olduğunu unutmayalım. Bilgisel açıdan da öyle: Cevher mücevher yapılmadan önce işlenir.

Bunlara koşut olarak marksist estetikçiler, herhangi bir sanat dalındaki sanat akımlarının bütünlüğünü yeterince kavrayamamışlardır, çünkü disiplinlerarası ve çokdisiplinli değil, uzmandırlar. Bu konuda ıskaladıkları birçok kategorik eşleniksizlik var:

  1. Şiirdeki gerçeküstücülükle, resimdeki gerçeküstücülük eşzamanlı ve eşkavramlı olmamış.

  1. Gerçeküstücülüğü yaratanlarla, yaygınlaştıranlar ve genelleştirenler aynı kişiler olmamış.

  1. Dışavurumculuk-izlenimcilik karşıtlığı denli, dışavurumculuk-gerçeküstücülük karşıtlığı da olmuş. Yani, ortada triyalektik bir durum baştan beridir var ama gözden kaçmış ki realizmin sembolizme, idealizme ve romantizme karşı durumu da baştan poliyalektikti, zaten diğer üçü de birbirleriyle özdeş değildi.

  1. Tiyatrodaki dışavurumculukla resimdeki dışavurumculuk birbirini dışlayabilmiş. Biri marksistken biri faşist olmuş.

  1. Teknik olarak realist resim (örneğin Ingres’in oryantalist resimlerinin üslubu) ne ad olarak, ne de içerik yönelimi olarak gerçekle ilintili olmamış ve sayılmamış. Artı fotoğrafın icadı bu çeşit resmi geçersiz saymış. Artı fotoğraflar cismin suretini aynen vermiyor. Buna da aslında ‘nolektik’ ve/ya ‘alektik’ denebilir.

  1. Yukarıda sözü geçen eserde bunların hiçbiri tartışılmamıştır. Ana tartışma düzlemi yazınla sınırlı kalmıştır. Daha da önemlisi, o yıllarda bile bilimkurgu roman varken marksist estetikçiler, aslında tüm estetikçiler, bilimkurgunun yüzyıldır hala süregiden yazınsal öncülüğünü algılayamamışlardır. Üstelik SSCB’den Strugatski kardeşler gibi bilimkurguyu epeyi etkilemiş yazarlar çıkmış iken. Bunun yanısıra, Dr. Jivago’nun gerçekçi sayılmaması da ilginç.

Öncü sanat ne işe yarar?

Öncelikle, öncü sanat eserleri bir işe yarasın diye veya belli bir amaçla yaratılmazlar. Kültür ortamı içinde bir anlam kazanırlar.

Sonrasında, sinemadaki sıfıra doğru kısalan anların, fizikte doğrusal olmayan zaman çeşitleri tasarlatabilmesi gibi, disiplinlerarası bilgi üretiminde işe yararlar. Kafka gibi, en zor anlarda insanı yaşatabilirler, çünkü boğuntular normlardan gelir, onları bilinçsiz de olsa aştıran yazar öncüdür. Sonsuz özgür zihin uçuşu sağlarlar ki öncü sanatı izleyen biri kendi de öncü birşeyler üretebilir duruma gelir.

Öncü sanatın temel niteliği, devrimlerin kültürleri değiştirdiğinden daha yüksek bir oranda, bir sanat dalında bir yerzamandaki koyulu kuralları, paradigmaları, dogmaları, skolastizmi, alışkanlıkları, normları, toplu bilisizliği, vb yıkmasıdır. Kübizm figürü parçaladı. Escher perspfektifi parçaladı. Heykele delik sokuldu. Yazında öykü akışı terkedildi. Müzikte armoni (kontrpuan) anlayışı değiştirildi. Böyle onlarca örnek var.

Öncü sanat akımlarına baktığımızda, genelde siyasal açıdan kritik zamanlarda ortaya çıktıklarını görüyoruz. 20. Yüzyıl’da 9 temel sanat dalında neredeyse yüzlerce öncü akım yaratıldı ama 2 dünya savaşı da bu dönemde yaşandı. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra öncü akımlar yerine, daha öncekilerin yeniden yorumu denendi. Bu bir gösterge. Cumuhriyetin kurulması, Rusya ve Çin devrimleri kadar güçlü bir siyasal dönüşümken 80 yıl boyunca TC’den öncü sanat akımı çıkmadı. Bu da bir gösterge.

Öncü sanat, amaç değil, araçtır. Yeni düşünce / duygu araçlarının yaratımına yardımcı olur. Kimi de dışavurumculuk gibi dekadansa uğrar ve faşistleşir. Tüm araçlar gibi standart kullanımları yoktur. Ataşla kapı da açabilirsiniz, oğul Fukasaku ile ABD’yi de açabilirsiniz.

Marksist estetikçiler tüm bunları ıskaladı ama birşeyi yakaladı: Eser-tarihçe ve sanatçı-tarihçe arasında, değişik mantıklarda kurulabilen gerçekçi neden-sonuç ilintileri vardır ve sanatın amacı güzel değildir. Estetikçinin işlevi bunları saptayabilmektir.

Bayağı-Yüce

Marksistlerin söylemsel düğümlerinden biri de bu alan: Marksizm’in proleteryanın biricik ideolojisi olduğunu önesürdükleri için, işçi sınıfına ilişkin hiçbir şeyin bayağı olamayacağı gibi, onları baştan yanlışlayan bir koyut kullanmışlar. Bu yanlış onları, fabrika marşları, bizim Atatürk-cumhuriyet heykelleri fecaatini andıran işçi sınıfı heykelleri, ‘salya sümük çocuk + burum buruş ihtiyar’ fotoları gibi bayağının bayağısı imgelere sürüklemiş.

Alıntı: Adorno Benjamin’e diyor ki: “Eğer nitelikli filmlere karşı ‘kitsch’ filmleri tutuyorsan, benden daha fazla hiç kimse senden yana olamaz. Ancak, ‘sanat için sanat’ın da savunulması gerekir.” (S: 177)

Yorum: İkilem mi? Bence, tümüyle bir geçersizlik. Benjamin, sıradan insanların mektuplarından oluşturduğu ‘Berlin İnsanları’yla, melodram filmleri veya duvara asılan acaip bibloları birbirine karıştırıyor. Benjamin zamanında sanat filmi henüz yoktu, çünkü sinema festivali pazarı yoktu. Adorno ise, ne yardan ne serden vazgeçemez durumda. Cazı dışlarken, atonal müziği yüceltiyor ki bunun nedeni burjuva kökeni. Burada şunu düşünelim: Pir Sultan’ın 50 türküsünden ancak 5’i niteliklidir, gerisi ‘Şah da Şah’ döngülüdür. Kültürolog, tıpkı Benjamin’in mektuplara yaptığı üzere, anlamlı göstergeleri milyonlarca ham veri tabanı içinden ayıklar. Aslına bakılırsa, Klasik Avrupa Müziği gerçekten gürültüyü sık sık ihlal eder: Kemanın vıyıltısı, davulun dangırtısı, zillerin şangırtısı. Bayağı-yüce gergefinde Doğu-Batı ayrımı olmadığını belirtmek için eklendi.

Popüler-Sınırlı

Bugün hala tartışılan bir gülünçlük var: Popüler olan bayağı mıdır, yüce midir? Yoksa, başka bir deyişle Kafka’nın çok az okunması mı onu değerli kılar?

Oğuz Atay, ‘neredesin, ey sevgili okur?’ diye diye öldü. İlk kitabını basacak yayıncı, ilk ve tek oyununu sahneleyecek bir sahne bulamadı. Bugün, muhafazakarından post-modernine birçok altkültür dilimi ona hayran ve o şimdi çoksatar. Karısı ve kızı, onun elyazısı güncesini pazarlamak için uğraştı. Sonunda kitap müşterisini buldu ama sansürlü yayınlandı. Bu kanıt-ikilem, zorla dayatılan popüler söylemi değiller.

Cumhuriyet dönemi Türk klasikleri, okullarda ödev zorlaması kitap okunduğu için milyonlarca satar ama bu onları değersiz (veya değerli de) yapmaz, keza Sait Faik’i hiç mi hiç. Ancak, Türkiye’de ilk kez 1 milyon satan Ahmet Altan kalıcı bir yazar değildir, Barbara Cartland’ın olmadığı gibi. 19. Yüzyıl’ın çok satan yazarları ve Nobel kazananlar bugün kendi ülkelerinde bile basılmıyor. Burada, Eco’nun az satarken çok satılanın niteliksiz eser olduğunu söyleyip, ‘Gülün Adı’ ile çok satılınca, yanıldığını belirtmesi bayağılığını anımsatmakta yarar var. Dönekler yalnızca bizde çıkmıyor. Bir de ters örnek verelim: Mina Urgan’ın bir ömür boyu tanınmamış bir akademisyen olarak kalıp, 85 yaşında çoksatar olunca, kendi niteliksizliğinden kuşkuya düşmesi için bir neden yoktu.

Avam-Seçkin

Sınıfsal ayrımda kültürolojik bir hata var: Aristokrasi hiçbir zaman soylu bir sınıf olmadı, önünde sonunda o da köylüydü. İşi alıp satmak olan burjuvazinin ise, kentli de olsa, öyle olması zaten beklenemezdi, çünkü yaşam ekseni paraydı. Diğer bir deyişle seçkin sınıflar soylu değildi.

Türkiye’de olduğu gibi, para ile eğitim aynı sınıflara uğramayabiliyor. Resmi eğitimli akademisyenlerin soylu olması ise zor, çünkü devletin kapıkulu durumundalar. Ne de olsa, soylular bağımsız ve özgür olurlar ya da isterlerse olabilirler.

Geriye ne kalıyor? Proleterya mı? Çalışmaktan uyumaya zaman bulamayan, 6.000 yıllık yazı tarihi ertesinde ancak devlet zoruyla okuryazar olan, işçi sınıfının ideologu tarafından paçavralığı saptanmış olan bir sınıftan seçkinlik beklemek zor. Proleter entellektüel olamayacağı kastedilmiyor, sınıfsal konum kastediliyor.

Gelelim siyasalbilimsel seçkinlere: Ordu, siyasetçiler, medyatörler, işadamları ve entellektüeller. Tanımlandıkları dönem olan 20. Yüzyıl’ın ikinci yarısının  tarihi onların bayağılıklarıyla dolu. TC’nin 1960-1997 arasındaki 4 darbelik tarihçesi buna yeterli kanıt oluşturur.

Avam kitledir ama % 98,5 çoğunluk 10’ar yıllık ölçeklerde aynı parametrede birbirine karşıt görüngüler verebilir. Bizde arabeskin poplaşmasını, Özcan Deniz’in metroseksüelleşmesini düşünelim. 2 yıl önce olsa adama eşcinsel sıfatı vurulurdu, şimdi herkes ona özeniyor. Üstelik bu medyanın seçimi değildi. Üstelik bu Deniz’in, Emrah gibi, Kırmızıgül gibi bir süreliğine de olsa, demode olmasına neden olacak bir davranış.

Gerçekçi-Hayalci

Bilimkurgu roman örneğinden hareketle, kimi zaman düşlerin gerçeklerden daha gerçek olabildiğini biliyoruz. Kuramın eylemden, tasarımın üretimden önce mi, sonra mı geldiği tartışması baştan geçersizdi.

Hangi toplum ki hayallerini yitirmiştir, gerçeği faşizm, delilik ve ölümdür. Mayakovski 1930’da öldü, SSCB 1990’da. Tersi olsa, elimizde ölümsüz birkaç şiir kitabı olurdu hiç olmazsa. ‘Ex-SSCB’ ölü ülkeler tarihinde soluk bir yaprak oldu bile.

O nedenle gerçekçiliğin, idealizmi, sembolizmi, hatta romantizmi tümüyle dışladığı sanımasın. Arakesitleri de var ve olabilecek. Gelecekbilim gerçekçilikse, bilimkurgu hayalciliktir ve birbirleriyle çelişmezler: Diyalektikten poliyalektiğe, negatiften pozitife, düzden terse doğaçlama olarak, birçok düşünce dansı gergefi işlerler. Kaydedilen örüntüler, yeni gerçekçilik normları olabilir, olmayabilir de.

Alıntı: Brecht Lukacs’a karşı diyor ki: “Lukacs’ın gerçekliğe uzak düştüğünü sezmemek elde değil... Bu bakımdan burjuvazinin sınıflarının üstüne çıkması beklenemez. Bunlar kaçınılmaz olarak roman tekniğinde bir çürümenin de kanıtlarıdır.” (S: 95)

Yorum: Brecht’in kendisi hiçbir zaman gerçekçi olmadı, bunu söylemek ona düşmez. Epik tiyatro kesinkes gerçekçi değildir. Başlarda ise Brecht o zamanki dışavurumculuktan etkilenmişti. Aslında yaşanan şudur: Savaşa doğru dörtnala giden toplumsal değişimlerin, tam da Freudcu anlamda sanatçılarda yarattığı hezeyanlar vardı. Bunlar gerçekti ama abartılılıkları ve dolaylılıkları absürd düzeyindeydi. Berlin Alexandr Meydanı’nın hem romanını, hem de filmini düşünürsek, aradığımız kanıt bulunmuş olur: Faşizm dıgıdak dıgıdak gelir ama kimse, Hitler’le birlikte bira içen roman başkaharamanı da, felaketin adını koyamaz, Kafka’nın da koyamadığı ve ayrılmayı başaramadığı gibi. Brecht, Benjamin, Lukacs ve Adorno 40 yıl boyunca sanatçılıklarıyla ve biyografileriyle bunu filmleştirmiştir. Brecht Batı Almanya için Doğu Almanya’da tiyatro yaptı. Benjamin çok absürd bir biçimde öldü. Lukacs SBKP’ne yamandı ama yine de dışlanmaktan korunamadı. Adorno CİA parasıyla komünist dergi çıkardı. Tam bir gerçekçi, yani bir gelecekbilimci ya da azıcık sezgili bir sanatçı tüm bunları önceden ayırsardı, ayırsayıp yazan da oldu. SBKP’nin parti faşizmini Rosa Luxemburg yazdı. Gelen toplama kamplarını Kafka yazdı, eski sevgilisi Milena yaşadı, o da yazdırdı. Asimov’un bir saptaması var: Tez ve antitez ne zaman karşılaşsa ikisi de yok olur ki kastettiği bir tür Sparta-Pers ikilemidir: SSCB yok oldu ama aslında 2001’den beridir ABD de yok.

Buraya denk düşmeyebilecek bir argümantasyon: “Roman toplumbilimsel bir çalışma olmamalıdır veya bilim ve sanat ayrı şeylerdir.” Gerçeği yazmayacaksa, yazar neden roman yazıyor? En hayalci roman türü olan bilimkurgu gerçeğin tam da kendisini yazmıştır. Yazınaltı sayılan polisiye türünde Christie’den Connely’ye tüm polisiye yazarları işlenebilir cinayetler yazmışlardır, aşk romanı türünde beyaz diziler bile yaşanabilir aşklar yazıyor.

Soru aslında şu: Gerçek nasıl yazılır? 50 çeşit belgesel olduğunu düşünün. Sanatçı, ister var olan yollardan birini seçer ya da yeni bir yol yaratır ki onlara ‘öncü’ diyoruz.

Toplumcu-Bireyci

Marksizmin temel hataları çoktur. Ancak, sanatta birkaç temel hatası vardır:

Bir: Siyasal marksizmde Marx’tan itibaren ve sonra birçok kuramcı çıkarken, sanatın kültürbilimi ve siyasalbilimi olarak estetikte yetkin kuramcı çıkışının taa 1930’ları bulması ve bunun 2. Dünya Savaşı’nın büyük yıkımının ardından gelen toplumsal dönüşümlerle inanılmaz bir biçimsel başkalaşım yaşaması, tarihin ironlerinden biri olsa gerek. Çünkü Marx, marksizmin insanı insan yapacak biricik kuram olduğunu savunurken, binyıllarla ölçülen sanatın varlığını dışlamış (aslında ıskalamış) oluyordu.

İki: Rusya Devrimi’nden başlayarak marksist siyasetçilerin, yani iktidardaki yöneticilerin marksist sanatçılara eyledikleri gözönüne alınınca (koskoca Mayakovski’yi intihara sürükleyebilmek örneği yeter de artar bile), Marx’a inanmak oldukça zor kaçıyor.

Üç: İkisinin toplamı bir durum: İrdelenecek marksist estetikçilerin birbirlerine yaptıkları, aynı egemenlerin onlara yaptıklarına benzemekte, örneğin Adorno’nun Lukacs’a. Kendilerini marksist sanarken, aslında kökenlerinin bağlı olduğu burjuva sınıfının değerlerini uyguladılar, örneğin Adorno’nun Klasik Avrupa Müziği’ni gayet ırkçı biçimde en üstün müzik kültürü olarak empozesi. Balzac gerçekçiydi ama hiç sosyalist olduğunu önesürmedi. Eisenstein, marksist olduğunu düşündü ama parti onu burjuva biçemciliğiyle suçladı ve onu suçlayıp mahkum ettiren de aynı sona uğradı. İroni üstüne ironi.

Sonuç: Toplumcu burjuva olunabildiği gibi (‘emek kavramını ilk kez Fransa’da papazlar kullanmış, Henri Lefebvre, Marksizm, Alan Yayınları), bireyci marksist de olunabiliyor.

Konu, poliyalektik açılımıyla, bırakılan yerden sürdürülecek.

Richard Schehner’in Geleneksel-Öncü Yorumu

Richard Schechner, beş tür öncü (: avant-garde) sanat tanımlar (The Twentieth Century Performance Reader, sayfa: 308-326):

1.        Tarihsel ‘avant-garde’, 19. Yüzyıl boyunca / sonunda Avrupa’da biçimlenmiştir. Sinema ve fotoğraf, yoktan var edildi. Resimde, modern sanat oluşturuldu ve gerisi geldi: Sembolizm, empresyonizm, ekspresyonizm, fütürizm, kübizm, dadaizm, sürrealizm, vd. Dansta, modern dans oluştu. Tiyatroda, İbsen’den Meyerhold’a bir çok yazar, yeni anlayışlar yarattı. Yazında, naturalizm ve realizm doğdu. Müzikte atonal müzik icat edildi. Mimaride gökdelenler yaratıldı.

2.        Halihazırdaki ‘avant-garde’, şu an neler yapıldığına bağlı olarak değişir. 2 yıl önceki artık eskidir. Uzunca bir süre hep yeni şeyler denenecek ve su er geç durulacak. Halihazırda, ‘video-art’lar moda…

3.        İleriye bakan ‘avant-garde’, şaşırtıcı ve mahşeri (genelde yıkıcı) bir gelecek görür. İleri teknoloji, hem sevindirici, hem de korkutucudur. ‘Total Recall’ (: Gerçeğe Çağrı) filmi, bu tür anlayışa bir örnektir: İç-hayal dünyası ile, dış-gerçek dünya arasındaki ayrım muğlaktır (ki ‘Matrix’ de, tümüyle bu tema üzerine kuruludur).

4.        Bir gelenek arayan ‘avant-garde’, tiyatrocu Jerzy Grotowski ve Eugenio Barba’da çok belirgindir. Aslında bu bir formülasyon arayışıdır ki 1980’lerin ve 1990’ların dünyasında bu imkansızdı. O yüzden, Grotowski de arayışını tiyatro dışı alanlarda sürdürdü. Bu açmaz, olduğu gibi 21. Yüzyıl’a taşındı: Sanat ne yapamaz?

5.        Kültürlerarası ‘avant-garde’: Epeyi yanlış anlaşıldırılarak kullanılıyor. Özellikle performans grupları, çok ülkeli olmayı çok sesli olmak sanıyorlar (Atatürk’ün 30 sazlı orkestraya dediğini anımsayalım). Sinemada ise, çifte açmaz yaşanıyor: Holywood, John Woo’sundan Bille Auguste’üne, tüm dünyanın avant-garde / farklı yönetmenlerini yutuyor ve asimile ediyor (: uyruklaştırıyor). Böylelikle, kendi açmazını globalleştiriyor. Yanısıra, sinema limit sıfır zamanlı filmlere parçalanıyor. Sentez henüz ufukta görünmüyor.

Schehner 1980-2000 arası için ve bakış açısıyla geçerli saptamalar yapmış. 2000’de Japonya’ya 1945’te ABD tarafından atılmış atom bombalarının mazlumluğunu üstlenmeyen entellektüeller olduğu için, onun düşüncelerini üzerine temellendirdiği Japon modern dansı ‘buto’ da değillenmiş oldu. Bunun soğuk savaşın bitişiyle örtüşmesi bir gösterge. Bunun İsrail karşılığı, toplama kamplarının mazlumluğunun terki, TC karşılığı ise 1960-1997 arasındaki 4 askeri darbenin mazlumluğunun terki olurdu. İşbu metin biraz da bunun için çabadır, yazar 1980 darbesi ertesinde işkence görmüş birisidir. Dayak yiyip kendini daha çok haklı hisseden mürit olmak yerine, TC AB’’ye girmeden, zihince ve kültürce AB’ye girmiş bir TC’li olmanın sorumluluğunu üstleniyor.

Dolayısıyla, çokkültürlü öncülük dışında birşeyler 1990’dan beridir var. Henüz tanımlanmadı ve adı konmadı ama kültürlerde saklı olarak duruyor. Tersine poliyalektik belki bir panzehir olabilir ama kesin konuşulamaz.

Öncü sanat tarihçesine baktığımızda, bire on gibi düşük bir oranda beceri görürüz. Buradan çıkarsamamız, öncü sanatın öncülüğünün, biraz da birebir belirlenemeyen anlık koşullarla ortaya çıktığıdır. Örneğin, 1995-2005 arasında TC müzik türleri arasındaki DJ remiksleri, tümüyle başka işlev için uygulansalar da, kırıntı düzeyinde sentez-novum müzik örnekleri verdi: Kırmızıgül’ün ‘Bebeğim Benim’i, Tansu Çiller’in nutuklarına montaj-remiks-fanzin parça ve Orhan Gencebay-İtalyan pop şarkıcısı remiksleri ilginç örnekler. (Dahası, Gencebay’ın ‘Ya Evde Yoksan’ parçası, ‘Neredesin Firuze?’ filmi için 5 ayrı (aslında şarkıcı olmayan) oyuncunun yorumuyla, ‘a capella’-lineer-remiks-‘jam’ eylenirken, yine Gencebay’ın onca yıl sonra parçayı yeniden yorumlaması grift örneği var ki aynı anda dekadansa ve senteze vektör veren bir eğer sırtı geometrisinde ve bu da esnek olmayan kültüre deprem çatlağı getirir, getiriyor da: AB’den uzağa, AB’ye ve AB’den öteye doğru.) Koşut ama helis-uzak bir örnek de: Pentagram ile başlayan mehter marşı ‘hard-rock’ yorumları: Bu çabalar kimi alkışlandı, kimi MHP’lilerden ölüm tehdidi aldı: Almanya’dan ‘Hamgurger Concerto’ koşut biçimde geleneğe sert biçimde vuran bir örnekti ve Pentagram mensuplarının onu bilip bilmemesi edimlerini değerini etkiler.

Bu örnekler, geleceğe yönelik tasarımlar yaparken bize çok yararlı olacak.

‘Post-3-modern’ olarak tanımladığımız kültürel mod, 11 Eylül 2001 sonrası dönem 3 yıl gibi, kısa bir süredir geçerli. Bu olayla, Hasan Sabbah’tan beridirki, dünya egemenlerine şiddet yoluyla kafa tutma edimi, yeni bir yorum kazandı. Sanatçılarsa, bu durumda apaçık olarak tırstılar, sıradan insanlardan daha çok, sıradan insanlar sevindiklerini saklamadılar bile ama sanatçılar sevindilerse bile bunu medya korkusuyla gösteremediler. Şeriatın ölüme mahkum ettiği yazar Salman Rüşdi ABD’ye secde etti. Orhan Pamuk kendini Manhattan’lı ilan etti.

Ancak, kafa tutanlar da var: Oğul Fukasaku Japon ikiz kulelerini de yıkarak ve ad vererek ABD’yi suçlayarak ‘Ölüm Oyunu 2’de bunu becerdi. 11 yönetmenin yaptığı ‘11’09”01’ filminde en radikal tavrın ABD’li bir yönetmen olan Sean Penn’den gelmesi ironiydi. İtfaiye belgeseli çeken 2 sinemacının İkiz Kuleler yıkılırken naklen çekimi belgesel anlayışına sürpriz bir örnek oluşturdu. Yine ABD’li olan belgeselci yönetmen Moore’un filmi ise, ciddi-gayrıciddi arasında kaldı.

Şerh: 150 yıllık kurumsal bir süreç olan İRA hakkındaki filmlerin ancak 1990’larda öncü-gerçekçi olabildi ve 1990’lardaki eski-Yugoslavya savaşlarını öncü-gerçeküstücü anlatmayı yaklaşık 20 yönetmenden bir tek Goran Paskalyeviç’in ‘Barut Fıçısı’ (Balkan Cabaret) becermesi örneklerini aklımızda tutmamız yararlı olur.

Tüm bunlar da, henüz yeni de olsa, geride kaldı. 2001 öncesinde geçerli olan sanatsal / yaratısal durağanlık geriye dönmekte. Animeler ve buto tıknefes kaldı. Sarı sinema klasikleri yeniden yorumluyor. Sanat filmi festivalleri enflasyonla (AB’de her yıl 300 festival, 3.000 ödül) tükendi. Holywood tüm sanat filmi yönetmenlerini uyruklaştırıyor ve yaratıcıklarını öldürüyor. Plastik sanatlar aslında 1945’ten beridir tükenmiş durumda. Buto’nun antitezi tanztheater’ Bausch’un matriyarkal faşizme yönelmesi sayesinde sıfırlandı. Popüler (yalnızca pop değil, ‘rock’ şu bu dahil) müzik tek başına. 20. Yüzyıl’ın öncü tiyatro akımları gnümüz insanının dertlerine seslenmiyor. Bir tek yazın, daha doğrusu bilimkurgu roman var ayakta kalan. Hugo veya Nebula öüllerini kazanmış neredeyse her eser birer başyapıt, insana bakış açımızı kezlerce değiştirdiler.

Diyalektik-Poliyalektik Açılımları

Aristo’nun analitik diyalektiğinde, bir şey ya erdemlidir, ya da erdemsizdir. Lao Tzu’nun sentetik diyalektiğinde erdem erdemsizliktir.

Hegel’in (Kant’tan devralınmış) triyadik diyalektiğinde sentez denli, dekadans da bir olursaldır (contingency). Marx’ın diyalektik materyalizminde karşıtlar çelişir, çatışır ve sentezlenir.

Buraya kadar hepsi pozitif diyalektikti.

Adorno’nun negatif diyalektiğinde karşıtlıklar ve çelişkiler birbirine karıştırılmadan birarada tartılır; karşıtlığın iki tarafı diğeri üzerinden dolayımlanmadan, en keskin ucuna doğru sürüklenir.

Buraya kadar hepsi düzüne diyalektikti.

Tersine diyalektikte, karşıtlıklar birbirine yaklaşmaz, mesafeli kalır veya birbirinden uzaklaşır. (Daima savaş olacak değil ya.) Bu tutarlı değil, geçerli bir durumdur. Çokkültürlü toplumlarda, örneğin cumhuriyet dönemindeki Türkiye’de, tüm ayralların birbirine anlayış değil, düşmanlık ve saldırı gösterdiği gözlenir. 1985-2000 arasının en mağdur ayralları sayılan Kürtler’in, bırakın eşcinsellere veya uyuşturucu bağımlılarına karşı, kendi halkından astlarına karşı bile sürekli faşistçe davrandığı bilinir. Keza köylülerin zenginkondulaşması, 1983-1998 arasında diğer gecekonduluların mal varlığını tam bir talan ve yağmaydı. Öyle ki: Anadolu toprağının bu nedenle yüzyıllarca çölleşmesi gündemde.

Buraya kadar hepsi diyalektikti.

Ursula K. Le Guin’in çoğul (üçlü) diyalektiğinde 3 tane karşıt 2’li sav vardır. ‘Mülksüzler’ romanında bunlar çelişir, çatışır ama sentezlenmez. Alana 4. kategori-novum girer ve öykünün sonu boşlukta kalır. O demez ama biz buna ‘triyalektik’ diyebiliriz.

2’den 3’e yol varsa, 3’ten 4’e, 4’tan çoka ve/ya sonsuza da gidebiliriz ya da o yolu tanımlayabiliriz. Konulu tanımlarla, diyalektikten ve 2’den sonrasına ‘poliyalektik’ diyoruz. Tanım gereği, poliyalektikte ‘n x (n-1)’ adet 2’li karşıtlıklar, yani diyalektikler koyabiliriz. Şerh: Bir kategorinin kendisiyle çelişkileri, özdeşlik ilkesinin sorunsalıdır. Diyalektik, Aristo’dan Adorno’ya dek, özdeşlik ilkesini sorgulamaz. Buradaki parçalarda, Adorno’dan sonrasında sorgular ama o başka bir metnin konusu olur.

Artı-ekstra çıkma: Bu karşıtlıklar bir düzlemde 180 derece açılı 2 ışın olarak tanımlıdır. Bunları 90 derece açılı, yani birbirine dik olarak yeniden tanımlarsak ve yeni bir öğeyi alana sokarsak, birbirine karşıt olan 3 adet 2’li yine olur ama bu durum biraz daha farklı bir triyalektik / poliyalektik olacaktır. Birim, ters ve geçersiz işlemler farklı tanımlanacaktır. Karşıtlıklar birbirine tersinmez işlemlerle dönüşebilir olacaktır ki Le Guin bir bakıma bu tür bir triyalektik tasarlamış oldu, çünkü Anarres bir bakıma Urras ile, bir bakıma A-İo ile özdeştir ama hiç biri verili yerzamanda diğerine çevrilemez, başka bir deyişle en keskin devrim bile %o 5-100 tümel değişim demektir.

Geleneksel-Öncü Poliyalektikleri

Geleneksel-öncü arasındaki ilintide (Aristo olsun, Lao Tzu olsun) klasik diyalektikten, tersine poliyalektiğe kadar her çeşitleme olalıdır. Ancak sanat ürünleri, çoğunluk tümdengelimsel yoldan değil, tümevarımsal yolla, yani yap-boz ve dene-yanıl ile yaratılır. (Eisenstein gibi, kuram-edim praksisini deneyen ender bir iki örnek çıkmıştır ama onların da bunu becerdiği pek söylenemez.) Bu nedenle sonuç anlamsal açıdan biraz gürültülü olur.

Derleme kitabına bir daha bakalım:

Alıntı: Tarihçi Ernst Bloch Lukacs’a diyor ki: “... Yaratılan herşeyin klasizmin imgelerine denk düşmesi ya da onlardan yapılmış soyutlamalarla oluşturulması gerektiği düşüncesiyle öncü sanat üzerine değerlendirme yapılamaz, yargıda bulunulamaz.”

Yorum: Güzel bir totoloji değillemesi ama kendisi de bir totolojik önerme.

Sanat tarihine şöyle bir kuş uçuşu bakalım:

Resim:

Orta Çağ’ın budalalar gemisinde Bosch, Bruegel ve Dürer başyapıt resimler üretti. Bosch henüz baskının yoğun olduğu yerzamanda yaşadığı için dinsel ama soyut resimler yaptı, ‘gerçek soyut resimler’ ama insanlık durumunu tümüyle gerçekçi olarak resmediyorlardı. Bruegel Bosch’un yaptığını başağı çevirdi: Sıradan insanın gündelik yaşamını resme soktu, Hollanda köylüsünü resmetti. Daha da öteye geçti, soyut atasözlerinin (ilk kez olarak) çoklu resimlerini yaptı. Dürer, her ikisinin ustalığı karşısında ezildi. Renkli resim yerine, siyah-beyaz gravüre yöneldi ve asıl görüntüyü resme geçirmek için geometrik araçlar ve teknikler icat etti. Yine de ‘Melancholia’ gibi bir soyutlamayı yüzyıllar öncesinde sanata soktu.

Batı böyleyken Doğu nasıldı? Bahnamelerin gayet gerçekçi pornografisi vardı. Mehmed Siyahkalem’in yarıgerçeküstü, yarıgerçekçi minyatürleri vardı. Çin’in eksik boyanan ama tamamından daha gerçek manzaraları vardı.

Tüm bunları hangi referansla değerlendireceğiz?

O zamanlar eleştiri ve estetik yoktu. Bir bakıma ‘gerçekçilik’ diye bir şey yoktu. Öncü sanat da yoktu. Ancak, Bosch’un gerçeküstücülüğü ve Bruegel’in gerçekçiliği bugün bile aşılamamış bir öncülükte. Onları öncü kılan şey, konularında sonraki yerzamanlarda bile ustalıklarına erişelememesi.

Fotoğraf icat edildi ve resmin Ingres’de belirginleşen fotoğrafsılığının anlamı kalmadı. İlk kuşak marksist estetikçiler bunu gözden kaçırmış ama ikinci kuşak estetikçi Berger saptamış (ki kendisini Benjamin’in artçısı sayar). 20. Yüzyıl’da gerçeği veren ressam var mıydı? Olmalı mıydı? Olamaz mıydı? Bir resmi boyamak 1 ay alırken 1 saatlık fotoğraf mı yeğlenmeli?

Müzik:

‘New Age’ denilen müzik türü 1980’lerde öncü ve deneysel bir müzik türü sayılıyordu. Bugün aşırı basmakalıplaşmış durumda. Arp (Wallenweider) veya fagot gibi çalgıların, klasik müzik yerine cazda kullanılması yine o yıllarda bir yenilik sayılıyordu ama bugün o da basmakalıp bir durum. Org-klarinet elektronik geçişimleri (Spyro Gyra) yine o yıllarda bir ilginçlikti ama bugün tüm eserler çıplak kulakla algılanamayacak nüanslarda aslından dijital ortama geçirilmiş durumda.

500 yıl öncü kalan resimlerin üzerine, 20 yıl dayanamayan müzik eserlerini nasıl öncü sayacağız?

Heykel:

Christo’nun paketlemeleri sanatın ve yaşamın geçiciliğini imlediği için öncü sanat sayıldı ama on bin yıllık heykeller ve milyar yıllık kozmolojik göktaşı-yontuları var. Yaşam sanatı geçince ne olacak? Hangisi öncü sayılacak? (Burada sanatçıların olağan insanlardan daha önde oldukları varsayımı mevcut.)

Keza, tartışma konusu olan yazarlardan biri olan Zola’yı ne denli gerçekçi sayacağız? Onun zamanında artık gazeteler yaygındı. Klasik romanlardaki gereksiz ayrıntı bolluğu o zamanlar henüz gazetenin yaygın olmamasına, dolayısıyla okurun bilgi eksikliğini doyurma yönelimine atfedilir. Gerçekçilikte melodramın yeri nedir? Kaldı ki bir roman 1-10 milyon kişilik bir panoramayı vermeye yönelebilir mi? Roman deyince, nedense hep birey akla geliyor.

Keza, avam konusu yazına taa Magna Carta zamanında sokulduğuna göre, bunu 19. Yüzyıl’da yapanlar nasıl öncü olacak?

Genel:

Öncü sanat baştan tikeldir, hoş hemen tüm sanat eserleri tikeldir, dolayısıyla ‘öncülük mutlak-tümel olamaz’ denmesin de, ‘biraz zor olur’ densin. Picasso’nun Guernica’sı Şeker Ahmet Paşa’nın ‘Orman’ı yanında çok klasik kalır. Bu resim, o denli biriciktir ki ressamının bile ikincisi yoktur, hatta ressamı oldukça klasiktir, hatta kimi figürü aksatan (bir natürmortu) beceriksizlikte klasik altıdır. Öncü eser öncü akımdan bağımsız olarak daha ileriye gidebilir, sanatçısını da geçebilir. Bu da ‘tikelin tikeli’ bir durum demek olur.

Öncü sanat kendi totolojisini baştan koyar. Picasso’nun kübizmi mavi dönemini dışlar ama ikincisi birincisinden daha öncüdür. Mavi dönem tekrenklilikle karşıtlıktır, kübizm defigürizasyonla karşıtlıktır ve Klasik Afrika heykelinde mevcuttur, dolayısıyla bir alıntıdır yalnızca, oysa Mondrian tekrengi de öncü kılmıştır. Defigürizasyon tiyatroda şizofrenik, mental regressif yabancılaşma için kullanıldığından dolayı öncü olamaz. Çok sonraları spastiklerin modern dans için sahneye çıkarılmasıyla bu açmaz aşılmıştır, aynı zamanda klasik balenin ‘güzellik takınağı çirkinliği’ de. Karşıtlıklar her zaman sentez yaratmadığı gibi, iki değilleme asıl etmez, bir novum eder ki o epsilon da yalnızca bir kıvılcımdır. Sanatta bir suda bir kez bile yıkanamazsınız. Öncü sanatta akıp giden suya yalnızca bakakalırsınız, Benjamin gibi. Kimi cehennemi tek başına çıplak deriyle hissetmek de öncülüktür, Kafka gibi.

1930’larda klasik marksist estetikçilerin elinde 3 kuşak sanatçı vardı, bizim elimizde de onlardan sonraki 3 kuşak sanatçı var. Onlar da benzeri sonuçları çıkarsayabilirlerdi. Sorun, bizim bizden sonraki 3 kuşak sanatçıyı çıkarsayabilmemiz ki ‘sanatsal gelecekbilim’ buna deniyor.

+

Alıntı: Brecht Benjamin’e Konfiçyus’un bir tragedya, Lenin’in bir roman yazmış olması durumunda ne olacağını soruyor ve iki saptamada bulunuyor: Konfüçyus’un tragedya yazdığını öğrenmek, mesellerinin değerini azaltmaz. Bir romanı Lenin’in yazdığını öğrenmek romanın değerini azaltır.

Çok güzel bir artı-değer düşünce-problematik. Gerçekten böyle midir?

Herşeyden önce, Konfüçyus’un dengi Lao Tzu’nun kendi kitabını yazıp yazmadığı kesin değildir. Yine ikisinin dengi, Aristo’nun düşünceleri başkaları tarafından ama kesinkes onun çizdiği çizgide tamamlanmıştır. Bunlar, ‘Yüce Aklın Erdemi’nin veya ‘Metafizik’in değerini azaltır mı? Kesinkes hayır. Ha tek yazar, ha anonim yazar. Kutsal kitaplar için kimse ‘tek kişi yazdı mı?’ diye soruyor mu?

Başka örnek: Vaclav Havel değerli (öncü ve absürd) bir oyun yazarı sayıldı. Çek cumhurbaşkanı olunca, yazar olarak değeri azaldı mı? İnsan olarak değeri kesin azaldı ama oyunları o öldükten sonra da okunuyor ve oynanıyor değerde kalacak. Hatta o oyunları ondan nefret edenler sahneleyecek.

Çıkış noktasını belirledik. Devam edelim.

Koestler, SSCB aleyhindeki kitabı nedeniyle, Stalin’in emriyle Benjamin’i öldürmüş olabilir. Zaten öldürdü ama bunu birlikte intihar etmek için değil de, cinayet için yaptı diyelim. Bunu zaten biliyoruz. Peki öyleyse, ‘13. Kabile’ değersiz mi olur?

Brecht’in kadınlardan düşünce çaldığını biliyoruz. Eserler değersiz mi oluyor? Onun olmuyor yalnızca, eserleri anonimleşiyor.

Benjamin öldü. Bu onu değerli mi yaptı? Kesinkes hayır. Kafka gibi, ‘libido kifayetsiz’ yaptı yalnızca.

Bir duralım:

Öncülüğün vektör momentleri hakkında, öncü eserler vermiş, öncü biyografili yazarlar bile yanlış düşüncelere sahip olabiliyor, tıpkı deha hakkında dahilerin yanlış düşüncelere sahip olması gibi. Örneğin, Planck’ın dehanın deha olduğunu belirtmeyeceğini belirtip, kendisinin deha olduğunu dolaylı yoldan belirtmesi ve diğer dehaları kıskandığını ortaya koyması gibi.

Buradan dehaların ve öncülerin durumları hakkında bilinçsiz olması gerektiği sonucu çıkmıyor. 20. Yüzyıl, sanatçıların artık neden ve nasıl sanat eylediklerinin de hesabını verdikleri bir dönem oldu. 21. Yüzyıl ise, öncü sanatın kültürolojisini yazmak aracılığıyla, öncü sanatın yolunu açık tutmak bile öncülük olabilecek. Oldu bile.

+

Başka bir kanaldan açılım:

Bilimkurgu zamanı ‘geçmiş-şimdi-gelecek’ olarak, kayan veri tabanlı bir triyalektikte irdeler. Şimdi hemencecik geçmiş olur. Hayırlar evetlenir, evetler hayırlanır. Uzak yakınlaşır, bugün aya yolculuk bir bilimkurgu romanı konusu değildir. Yakın uzaklaşır, ışık hızından hızlı yolculuk için gerekli denklem ipuçları 1905’te vardı ama denklem yalnızca Einstein’ın inadı yüzünden 2005’te bile hala bilimkurgunun konusu durumunda.

Yanısıra, yazarların biyografilerinin yerzaman koordinatları onları neredeyse birebir belirler. Örneğin Ray Bradbury, ‘Fahrenheit 451’i ancak ve ancak McCarthy döneminde ABD’de yazabildi. Örneğin, İsaac Asimov’un ‘Robot+Vakıf’ 12’lemesinin ilk bölümleri ancak ve ancak 2. Dünya Savaşı öncesinde yazılabilirdi, 40 yıl sonra yazılanlar ona hiç yakışmayacak bir biçimde aşkın metinlerdi, hatta öyle ki kendisi metinlerinin gelecek için öngördüklerini kabullenmekte zorlanacak denli geçmişe ait biriydi.

Gelelim asıl sorularımıza:

Geleneksel olan, avam, bayağı, popüler midir? Yüce olan sınırlı mı kalacaktır? Böyledir veya tersidir diyelim. Peki, geleneksel olan gerçekçi midir, hayalci mi?

İkisemler burada ve şimdi geçersiz. Yüce sanat da, avam, bayağı ve popüler olabilir. Eşit eğilimde hayalci de olabilir, gerçekçi de. (Bizde emekli öğretmenlerin sürekli devlet konserlerine gidişini bir düşünün: O müzikten zevk aldıklarını veya anladıklarını sanıyor musunuz?)

Nereden mi biliyoruz?

Astor Piazzolla’nın kerhane dansı olan tangonun müziğinden aşkın bir müzik dalı yaratabilmesinden... 1977’de İsviçre’de Arkadaş müzik grubunun, 1 Türk ve 5 yabancı cazcıyla icra edilmiş geleneksel türkülerle, caz emprevizasyonunu ve/ya ‘velvele+karabatak’ alaturka sentezini başarabilmesinden ya da bir deyişle tek çalgının ormanın içinde hem orman, hem de hür bir ağaç olabilmesinden ya da ezginin armoni ve ritmle sonsuz kez yeniden yoğrulabilmesinden ama ancak bir veya birkaç novum sonuç bulunabilmesinden... Ravi Shankar’ın Sitar Konçertosu’ndan. Dollar Brand Quartet’in Kuran üzerine daha 1970’lerde cesurca caz yapabilmesinden... Benzerini Talking Heads’in ‘My Life in the Bush of Ghosts’ albümünde ‘Jezebel’ ile becerebilmesinden. Al di Meola’nın ‘İstanbul’unun İstanbul’u ıskalamasından... (Negasyonsuz aşkınlık olmaz.)

Geçelim fütürolojik praksis tasarımlara:

Tüm sanat dallarında kadın sentezi gelebilir. Belki kadın-erkek sentezi de gelir. Sorun, erkek kategorilerinin neredeyse tamamının değillenecek olmasında.

Dansta kadın-erkek mesafeliliğinin, helis dansının mümkünlüğü olabilir.

Fassbinder’in Kafka’ya tecavüz ettiği bir klip-dans (veya dans kısa filmi) olabilir, ‘Karamazov Kardeşler’de püriten Alyoşa’nın votka içip salam yediği plandaki duyguküre ile.

Kızkardeşler Duygu Aykal ile Sevgi Soysal’ın ‘pas de deux’ü olabilir, Aykal erkek ve balet giysisi ile. Sürekli ayakları takılıp düşerlerdi, arada birer birer memeleri de düşerdi.

Ayrallıkların birbirlerine şiddet gösterdiği danslar olabilir.

Müzikte orgdan daha dolu bir seste ezgi-armoni-ritm sentezi olabilir.

Saura’nın tangosunda faşist tango oldu, Trier’ın Europe’undan hareketle neo-AB’nin faşizmi tangosu olabilir.

Yazında bilimkurgu-gelecekbilim sentezi olabilir.

Eğer durağan kültürden / dönemden söz edersek, Mars Üçlemesi’nin birinci cildi (çok yakın tarihli gerçekçi bilimkurgu) olabilir.

Sinemada fizik için doğrusal olmayan zaman tasarımları oldu. Yüzlerce olasılıktan birkaçının filmini yapmak olabilir.

Aristo-Lao Tzu animesi olabilir: Lao Tzu 21’in Güneş Sistemi dışına yolculuğu ve Aristo the Neo’nun oğul Bush’a Yunanistan’ı bombalattırması olabilir.

Oğul Fukasaku’nun TC’de film çekmesi olabilir.

Hitler’in ‘Kavgam’ının klibi olabilir.

Pentagram’ın ‘Mehter Marşı’ kilibi kesinkes olur.

Çıkış : Hermenötik

Hermenötik yorumbilimdir, metinleri birincil anlamkürelerinin dışında da yorumlar. Bu anlamıyla bu metnin tamamı hermenötikti. Herşeyden önce, dünya dillerinin hiçbirinde henüz ‘poliyalektik’ diye bir sözcük yok, internet öyle diyor. ‘Triyalektik’ benim kullandığım anlamıyla olmasa da, internette var ama ‘poliyalektik’ yok. Bir bakıma bu, bilimkurgu romanda ‘siberuzay’ sözcüğünü icat etmek gibi birşey. 1984’te hiçbir dünya dilinde böyle bir sözcük yoktu, 2004’te Türkçe dahil birçok dilde ve sözlükte var, 1994’te yaratılan internet de bir siberuzay. Keza, bildiğim kadarıyla ‘post-post modern’ yeni yeni kullanılıyor ama ‘post-3-modern’ veya diğer bir deyişle ‘post-post-post modern’ de yok. Bu durumda eylediğim, sürekli devrim gibi eleştirel bir sürekli öncülük oluyor ki bu tam anlamıyla kişisel bir yorumdur, çünkü eylemimin ikinci bir kişi referansı henüz yok.

Gerisi pek eleştirel öncülük sayılmaz. Gerçek değişse de, gerçeği tanımlama çabası gerçekçi, dolayısıyla çokça geleneksel kalıyor. Gerçeği anlatmanın ve/ya yeni bir gerçek yaratmanın yeni bir yolunu bulmak kolay değil. Yani: Gerçekçiyim; hem bireyci gerçekçi, hem de toplumsal gerçekçi; hem zihinsel gerçekçi, hem de kültürel gerçekçi; hem fizik gerçekçi, hem de metafizik gerçekçi (sanırım henüz var olmayan 3 kavram daha kullandım). Yeni diller arayışı nedeniyle, örneğin delilerin metinleri özel antolojilerde toplanıyor ki bir deli dili sözlüğü derlensin ve bu akıllıların dilini geliştirsin. Benim aşkın-yorumbilimsel olarak yaptığım, gelecekbilimi tam bilim kılmak için bilimkurgunun olanaklarından yararlanmak ve bunu bilimkurgunun var olduğu yazın ve sinema dışındaki diğer sanat dallarına ötedillemek, araç olarak da dil alaşımlama tekniklerinden yararlanmak.

Biyografi tarihçe içiçeliği nedeniyle, öznel-nesnel eleştiri de içiçedir. Köksüz bir gerçekçi olarak, hiçbir ideolojinin tutsağı olmaksızın ama onların uslamlama araçlarını kullanarak, duygularımla düşüncelerimi eleştiri aracılığıyla bireşimleyebilirim. Okur, duvarı geleceğe doğru geçeceği merdiven-metinlerimi sırtında taşımak zorunda değildir.

Uzun oldu. Gerisi bir başka bahara.

Pazartesi, Haziran 11, 2012

Neo-Avangardizm


1960’ların avangardizmi aslında hç bitmemişti (olsa olsa yavaşlamıştı ve/ya klasik söylemle bakış açısından saklılaşmıştı) ama 1990’lardan başlayarak 2010’lara dek artarak süregelen yeni bir avangard akım(cık)lar dizisi sözkonusu.

Örneğin siberuzayın sanattaki ilk tasarımı 1960’lar tarihli idi ama bu dikkatleri çekmemişti ya da o ürün ana akım avangard yola girmemişti.

Kaynak:

Roman:


Film:


Neo-avangardizm ilk zirvesini ‘Ghost in the Shell 1-2’ yaptı. Mangalar ve animeler 2010’lu yıllarda artık regresyonda iken, 1990’larda inanılmaz bir çıkış yapmışlardı ve bu 2 filmin ilki, aradan geçen 20 yıla yakın sürede bile, avangardizm açısından hala eskimemiş durumda.

Bu eserlere baktığımızda, ortak yanlarının hayal güçlerindeki, klasik tekilleşme söylemini, birkaç epistemolojik kritik eşiği öteye birden aşmalarının olduğunu görürüz (1’en 4’e giderken 2 ve 3’ten geçmeme, kuantum süreksizlik).

Zaten klasik anlamda avangardizm budur: Meta-, trans-, post- örnekler.

Neo-avangard eserler bunları da aşıyor:

Çin’in 2005-2015 arasında knedi tarihiyle ilgili, daha önceleri (1911, 1949 gibi) tabu sayılan konuları yeniden ve aşırı yorumlamaları ve sonucun bir gelecekbilim örneği oluşturması.

Kaynak:

Çin 1911 Cumhuriyeti:


Çin 1949 Devrimi:


En önemli nokta, neo-avangard ürünlerin de, çoğu klasik avangard eser gibi, attığı taşla vurduğu kuşun birbirine uymaması türünden, sanatçısal tarihsel bilinçsizlik taşımaları ki ‘Ghost in the Shell 1-2’nin yönetmeni bu tanıma cuk oturuyor.

Bu durumda, bizim klasikleşmiş ‘eser miktarda deneyselliğin olağan sanat ürünlerine yedirilip, popüler kültürün kitlesel bilisizliğine şırıngalanması’ yöntemimiz hala işlevsel görünmekte.

Bunun işlevselliğinin maksimum menzili 2020 olacak.

(11 Haziran 2012)

Çarşamba, Mart 28, 2012

Demontaj ve Remontaj

Walter Benjamin yalnızca alıntılardan oluşacak bir kitap yazmak ister. Bunun için bir koleksiyoncu olması gerekir ve öyledir de: Öl(dürül)düğünde 400.000 parçası vardır.

Bu düşünceyi ondan alıntılayıp, yalnızca sıradan insanların yazdığı mektuplardan bir kitap derledim: ‘İstanbul Mektupları’. (Binlerce mektup toplamıştım ama bir ‘yeniden arınma cinneti’ sırasında,  hepsini yok ettim.)

O da ‘Berlin İnsanları’ adında bir mektup kitabı derlemiş ama uzun yıllar onun sıradan insanlarınkini değil de, yazarların mektuplarını içerdiğini öğrenememiştim. Yani Benjamin bile, ondan esinlenerek yaptığımı, kendisi kendi düşüncelerini kullanarak yapabilecekken yapmamış, büyük olasılıkla bunu akıl da edememiş.

Kültür 2 düzeyden oluşur:

Elit kültür ve sıradan kültür.

Elit kültür; bilim, sanat ve düşün ürünlerini içerir.

Sıradan kültür, antropolog Murdoch’un 1.000’li sayısal kodla kodladığı biçimde sınıflandırılabilecek, yaygın / niteliksiz konularda ürünler içerir.

O nedenle kültüroloji, bu ürünleri derler, ayıklar ve yeniden ve yeniden sınıflandırır; artı yorumlar, hatta aşırı yorumlar: Hem  Murdoch anlamında, hem Huizinga anlamında, hem de Benjamin anlamında.

Demontaj ve remontaj budur:

Kültürel ürünlerin ve metinlerin parçalarını yerinden söküp, ‘dene-yanıl’ ile yeni-kompozisyon metinlerde biraraya getirmek.

Bu bizi epistemolojik olarak aynı zamanda, ‘hiper-tekst’e (üst-metin, sıkı-örüntülü-yeni metin) taşır.

Bu yaptığımız da, Benjamin’in ve Huizinga’nın düşüncelerini demontaj ve remontajdır. Onlar üst-metinden haberdar değildi, çünkü ikisi de 2. Dünya Savaşı’nda ölmemeyi beceremedi. Hiper-tekst, daha sonraki tarihli bir moment taşıyor.

Tarihten 1 örnek:

Dünya sisteminin birçok demontajları ve remontajları var. Biz de ona, Türkiye’nin tarihini 9 dönem (3 adam + 3 darbe + 3 liberalizm) olarak, demontaj-remontaj ile yerleştirip, bir de Türkler’in 15 devleti ve 1. Cumhuriyet’i yıkmışlığını ekleyerek, 2. Cumhuriyet’in ne menem bir şey olabileceğine ilişkin demontajlar ve remontajlar deniyoruz ve yanılıyoruz.

Şu sonuç ortaya çıkıyor kabaca:

1. Cumhuriyet’i katılmayıp onu inkar edenler, şeriat devletini de beceremedi ve biz (1838’den) Tanzimat’tan beridir durduğumuz, ‘2 arada 1 derede’ ve ‘2 cami arasında, 0 namaz’ durumunu koruyor olarak kaldık.

Bu gerçekten övülecek bir durum. İroni yapmıyoruz, gerçekten öyle: Çin, yalnızca 20 yılda, aradaki 2.000 yılı kapattı ama ‘batılılaşmanın en ağır bedelini ödeyen ülke’ olarak tarihe geçti (ikincisi Vietnam’dır). (Çin’in durumu, Amerikalar’ın zencileri ve kızılderililerinden daha acınacak bir örnek durumunda: Her 2 grup da hala doğal konumlarında.)

Demek ki batılılaşma örneğinde olduğu üzere, insanlar tarihte ve biyografilerinde, aynı şeyleri birden çok kez yaşayarak, sonul bilgiye erebiliyorlar. Sonra, kuşak farkı gelince, o bilgi de buharlaşıyor ve tarih kolayca tekerrür ediyor durumda kalıyor.

Bir gelecekbilimci olarak biz de, bir oyun ve sıradan kültürü, ‘demontaj + remontaj’ kullalarak, 1 model kurma ve uygulama yolunu deniyoruz: İlginç ama modelimiz 6 yıldır işliyor. Kullandığımız yol, Çin-Türkiye arasında bir yerlerde vektörlü ve bu konum bir raslantı değil: Matematikteki ara değerler artı büyük sayılar kuramını kullanıyoruz ve model şimdilik işliyor.

1960’ta doğduğumda, M.Ö. 1000 tarihli bir takvime doğup, 38 yılda 10.000 yıl filan geçmek zorunda kaldım. Yine de biyografim, tarihe bir türlü nakşolamadı; yani o türden bir şizofrenim ve o türden bir gelecekbilimciyim.

Dolayısıyla deneylerimi kendi üzerimde ölene dek sürdürebilirim. Huizinga-Benjamin kerterizini / dikmesini gözden kaybetmeyeceğim, çünkü hala işe yarıyor.

Dipnot: Bundan sonrası başka metinlerin konusu.