film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Eylül 29, 2013

Starlar ve Filmler



Klasik anlayış, filmleri starların seyrettirdiği yönündedir ama bir bakalım öyle midir:

Eylül 2013 itibarıyla en çok para kazanan 10 star, film sayıları ve ciroları (milyon dolar):

Tom Hanks                            40            4.003

Harrison Ford                       34            3.557

Eddie Murphy                      36            3.344

Tom Cruise                            34            2.997

Johnny Depp                        38            2.612

Robert Downey Jr.               35            2.611

Bruce Willis                          43            2.566

Matt Damon                          32            2.553

Nicholas Cage                      52            2.474

Robin Williams                     34            2.473


En çok para kazanan filmler ve ciroları:

Rank      Title       Worldwide gross                 Year

1              Avatar    $2,782,275,172  
2009
2              Titanic    $2,186,772,302  
1997
3              The Avengers      $1,511,757,910  
2012
4              Harry Potter, Deathly Hallows – 2     $1,341,511,219  
2011
5              Iron Man 3 film currently playing      $1,214,713,994 
2013
6              Transformers: Dark of the Moon       $1,123,746,996  
2011
7              The Lord of the Rings: The Return of the King              $1,119,929,521   2003
8              Skyfall    $1,108,561,013  
2012
9              The Dark Knight Rises        $1,084,439,099  
2012
10            Pirates of the Caribbean: Dead Man's Chest   $1,066,179,725   2006

Görüldüğü gibi tek bir film, en iyi starın 15-50 filminin cirosunu kazanabiliyor.

İronik olan, bunun Holywood gibi bir yerde, yönetmen sineması demek olması. Oysa ki Holywood ‘eşşeği bağlasan, yönetmen olur’ anlayışındadır genelde.

Starların ve ciroların Oskar ile çok yakın ilintisi olmayabilir gibi görünüyor.

Film cirosu, aksiyon janrı ile yakın ilintili ama star cirosu tam öyle değil gibi.

Robert de Niro gibi biri, bu listede yok.

1 star 30 yıl star olsa, yılda 1 film çevirse, 30 film eder ki starların epeyi bunu aşmış durumda.Yani iş seri üretime (sürümden kazanmaya) geçmiş durumda çoktan.

En önemlisi: Listede kadın star yok. Dikkat edilirse, en çok ciro yapan filmlerin asıl starları da erkek.

Sonuç

Demek ki Holywood’da bir şeyler epeyi değişmiş çoktan.


Pazar, Temmuz 28, 2013

Reel Porno


Pornoları aşırı yapmacık ve yapay bulurum.

Bugüne dek hiç doğrudan çekimli bir porno film yapılmamıştı.

Sonunda porno sektörü, ‘Google Glass’ı da keşfetmiş:

“ABD porno sektörü, Google’ın ‘hayatımızı değiştirecek’ gözlükleri Glass ile ilk porno film çekimini yaptı. Google, gelişmeden hiç memnun değil.”


Meselası Google, kendi ürünleri ile porno çekilmesini yasaklar ve onu tessettüre sokarmış.

Ya da İslam ülkeleri için böyle bir uygulama geliştirirmiş.

Bu işin şaka yönü. Dönelim ciddiyete:

Youtube’da gerçek sevişme olarak lanse edilenlerin hiçbiri gerçek sevişme değil. Gerçek bir sevişme, çekici olur muydu acaba? Sonuçta, işin peşrevi epeyi uzun sürmekte. Asıl bölüm ise, genelde pek görülebilir ve/ya gösterilebilir gibi değil. O nedenle, pornolarda kamera açıları, tekrar tekrar çekimler var. Bu da işin reelliğini öldürüyor.

O nedenle:

Acabası, hiç reel porno film yapılabilir mi?


Cumartesi, Temmuz 27, 2013

Sinemada Parça-Bütün İlintisi Örneklemeleri

Elimizde 2 uç, 1 olağan örnek var:

Bir:

‘Taxidermia’ yönetmeni Gyorgi Palfi’nin 500 filmi montajlayarak / kolajlayarak yaptığı, sıfır çekimli bir film ki benzeri bir örnek ‘Günaydın Vietnam’ ile de yapılmıştı.

(Yani, sıfır kamera çekim film var, sıfır oyunculu film de var.)

İki:

‘Dexter’in baş ve son jeneriklerinde, aşağı yukarı aynı parçaların değişik kombinasyonlarla, değişik öykücük bütüncüklerini anlatığı kurgulamalar.

Üç:

‘Dexter’in 3. sezonunun 12. bölümünde, bir adamın öldürülmüşlüğü sonrası planında,  coğrafya çekimi sabitken, değişen görüntüler.

Sonuç:

Bunlar, aynı parçalardan sinemasal (aslında tüm modellerde) olarak farklı bütünler kurgulanabileceğini gösteriyor.


Pazar, Aralık 02, 2012

Türkiye’de İnternette Sinema Eleştirisi


Elimizde 2 metin odağı var:

Bir: Sinemabloglari.com’daki sinema metinleri.

İki: Radikal Blog ve Milliyet Blog gibi, yeni moda olan, gazetelerin blog köşesi açması atağının sonucu gelmiş olan sinema metinleri.

Sinemabloglari neredeyse sanal SİYAD olmaya niyetli bir kurum. Derlenmiş sitelerin en güzel yanı, çok sapa filmlerin buralarda karşımıza çıkabilmesi. Bir de dürüst ve açıkseçik yazmanın getirdiği bir farklılıklar sergilemesi. Herkesin aşırı standartlaştığı bir 3. dalga neo-liberalizm batağındayken, bu iç serinleteci bir durum. Gençlerin farklılığı da oldukça ortalama (1-3 standart sapma içinde tanımlı) ama olsun, hiç olmamasından yeğdir.

Blogcular ise, sinema yazımını da tümüyle moda / ‘trend in’ çizgisinde izliyor. Özellikle MB’un 6 yılı aşkın bir süredir, limit olarak açıkça sergilediği üzere, internet insanları daha zeki ve bilgi kılamadı henüz ve ne yazık ki gençleri de. 1968 kuşağının dünyadan aymazlığı, torunlarına bile sirayet etmiş gibi görünmekte.

Her 2 grubun da ortak özelliği, İstanbul Film Festivali bilmem kaçıncı kuşağı, global sinema hakkında bedavaya bilgi sahibi yapmışken, sinema tarihinin klasikleri hakkında inanılmaz az sayıda metnin yayınlaması. Eğer, o filmleri değersiz buluyorlarsa, o filmler onların eleştirilerini çok daha değersiz bulacaktır eminim. Burada yine bir aymazlık, ‘bana ne, bana ne, ilgilenmiyorum’ tavrı sözkonusu gibi.

Gelelim eleştirinin özüne:

Türkiye yarı-aydınları, eleştiriyi küfür olarak algılama geleneğinin 90. yılını idrak etmek üzereler neredeyse. Yapıcı eleştiri gibi, kokmaz bulaşmaz, başsız poposuz anlayışlar icat etmeye debeleniyorlar.

Oysa:

Eleştiri yıkar.

2000’lerin dünyasının kültürünün tümü yıkılmaktan öte, 3-5 kez sıfırlanıp ‘reset’ edilmesi gereken bir faşizmde ve engizisyonda. Yani, uzlaşma veya idare etme olanağı hiç yok.

Ayrıca, devletlerin çözülmesinin getirdiği bir ayaktakımı kökenli anarşizm de egemen ve/ya genelgeçer moda durumunda şimdilerde.

Tüm bunlara karşın, ‘sevelim sevilelim’ ve ‘birbirimizi kırmayalım, lütfeeğn’ tarzı ergen çıkışları hala ağırlık taşıyor.

Artı:

Eleştiri sinemayı yeniden (kimi aşırı) yorumlar ve inşa eder.

Bir moment daha mevcut:

2010’ların dünyasında sinema öyle vektörler kazandı ki onların tamamını disiplinlerarası ve çokdisiplinli eleştirmenler olmadan anlamak imkansız duruma geldi. (Disiplinlerarası ve çokdisiplinli olmanın avangardlığı şimdiliki eleştirmenlerin üzerinde, sanatçıların pek değil nedense).

Türkiye’de bunlar gözden kaçıyor. İngilizce yazan dünyada da öyleye benzemekte.

Dolayısıyla ağır bir tarih, kültür, sanat, sinema bilinçsizliği, egemen tüm eleştirilerde. Suda yaşayıp suda yaşadığını bilmeyen balıklar gibiler insanlar.

Bu metin, bu durumu değiştirmeyi ummuyor, yalnızca imlemeyi umuyor.

Pazar, Kasım 04, 2012

Fidelite





Künye: Yönetmen: Andrzej Zulawski, 2000, 105’.


Marceau kendini aşan bir oyunculuk sergilemiş. Tek başına buna bakınca bu olumlu ama filmin tamamına bakınca değil.

Film anlatı açısından % 10 verimlilikte. Böylesi az derişik bir sanat ürünü hakkında ilk kez yazıyorum. Ancak negasyon bu kez bunu gerekli kıldı. Burjuvaların burjuvaları eleştirisi, marksistlerin (ve Marx’ın kendisinin de) burjuvaları eleştirmesinden daha verimli oluyor ve tabii ki burjuvaziyi eleştiren burjuva, ‘on binde bir dahi’den daha az bulunuyor.

İsteri 21. Yüzyıl’a yakışmıyor.

Bu film, fotoğraf sanatının estetiği ve burjuvanın sosyopolitiği üzerine bir film.

Bu filmi seyrettiğimde Susan Sontag aklıma geldi ve onun fotoğraf üzerine söylediği herşey değilse bile, tamamına yakını yanlıştı.

Filmin konusu: Sophie Marceau kıstırılır. Fotoğraf çeken kendisinin gizleri fotoğraflanmaktadır. O ne yapar? Çiftleşmeye kaçar ve şöyle der: “Yardım et, yolu göster.” Yola bakar mısınız? Kimin neresinden geçiyor? Ve devamında: “Bana bebek ver.” Nedir bebek? Çarşıdan mı alınır, yoksa erkek penisinden mi? Anti-maskulin ne yapar? Onu bebek peydahlarken de fotoğraflar.

Bu film tam da, Sontag’ın neden fotoğraf konusunda yanıldığını imler: O da çocuk peydahlamıştır. O da çocuğuyla fotoğraflatmıştır kendini. Çocuğunu meta-şey kılmıştır, Hülya Avşar gibi.

Marx sınıf mücadelesi konusunda gerçekten yanıldı ve/ya yalan söyledi ki farketmez. Sınıf mücadelesi, gerçekten kümesteki tavukların birbirini gagalamasına benzer: Kimin kimi gagaladığının önemi yoktur, altta kalanın canı çıkar.

Fransız burjuvazisi ve katmanları:

Büyük burjuva, küçük burjuva, (sonradan tanımlanan) orta burjuva, (bir Portekizli’nin tanımladığı) lümpen burjuva.

Burjuvazinin Fransız Sineması’nda filmleştirilmesi:

Claude Sautet, Jean Gabin ve Komiser Magiret, Claude Chabrol.

Metin de, % 10 sıkılıkta örüntülü oldu.

Salı, Eylül 18, 2012

Erotik Animeler Geldi Hanıım


Porno ve erotik film seyretmeyi severim. Seksopat olduğum için değil. Anti-feminist olduğum için değil (öyleyim ama erotik film sevme nedenim bu değil). Keyif aldığım için.

1960 doğumlu bir erkek olarak, 2005’ten beridir nötroseksüelim. Yani, sekse karşı nötrüm. En azından zihnen. Ancak bedenim, gereksiz dirimsel etkinliklerini sürdürüyor hala.

Sanal deneyimlerin gerçek deneyimlerden daha gerçek olabileceğini epeyi önceden biliyordum. Rüyalarımı yıllardır gerçekten daha gerçek şeyler yaşadığımdan dolayı. Gölge düşüncelerimin bir bölümünün sanrısallıklarına karşın, geleceğin gerçeği olduğu bilen bir gelecekbilimci olduğum için. İnsanların dünyasının indirgenmiş olduğunu bilen bir anti-hümanist olduğum için.

Dolayısıyla, porno filmleri de sanal deneyimler sayıyordum daha PC kullanmaya başlamadan epeyi önce. Zaten sinemayı da bir siberuzay sayanlardanım.

Yine de, biyografimin içinden geçtiği teknolojik koşullar nedeniyle, sanal erotik ve porno filmlere ancak 40’ımdan sonra bolca ulaşabilir duruma geldim.

İnsan yaşlanınca herşeye farklı bakıyor, sekse de öyle bakıyor.

Son zamanlarda anime erotik filmlere de sardırdım. Gibson’un anime mavisi dediği türden, bir tür ‘anime seks yapay sanallığı’ gibi bir şeyle karşılaştım: Rengiyle öyle, formatıyla öyle, konusuyla öyle, çizimiyle öyle.

Örneğin, bir aksiyon bilimkurguda sakil kaçmayan çizgiler, bir seks filminde epeyi güldürücü oluyor doğrusu. (Yaşlanınca, sekse gülebiliyorsunuz.)

Japonlar’ın sübyancılıkları alaturka olanı aşıyor ve oranın sinemacıları bunu dışavurmakta hiçbir beis görmüyorlar.

Böylelikle, ortaya at tarrağı almaya çalışan kadın konulu, absürd olmak peşinde olmayan ama absürd-komedileşmiş görüntülü xxx+ pornolar akla geliyor.

Seks filmlerinin dublajı ve altyazıları (Sermet Serdengeçti filmleri gibi) absürd-komedileri akla getiriyor. Japonya veya Türkiye gibi ülkelerde kadınlar sevişirken genelde çok sessiz olmalarına karşın, bu tür filmlerin dublajı, sürekli inleme sesi çıkarmaktan dolayı,  seslendiricinin nefesini tüketici oluyor.

Erotik ve porno filmleri neden sevdiğime gelince:

Orada bir nebze olsun dürüstlük var. Sonuçta, kendimizi ne denli kandırırsak kandıralım, seksi yalnızca seks için yapıyoruz: Gereksiz içgüdülerimiz biraz yamularak öyle çalıştığı için. Aşk, kurlaşma gibi gereksiz ayrıntılar pornolarda yok. Hoş, bu da makinistin konuya doğrudan girmesinin absürd-komikliklerini yaratıyor ayrı konu.

Son zamanlardaki seyirlerimi daha çok Google videoda yapıyorum. Malumunuz, oralardaki bu konulu filmler ya açılmaz, ya kel alaka şeyler açılır, ya bloklanırsınız, vd, vb. Açılanlar da, onlarca sitede aynıdır. Sanal makinist abimizin kulaklarını sıkça çınlatırsınız dolayısıyla.

Böylelikle, Google videodaki porno internet sörfü, abidik gubudik yürüyor. Arada ereksiyon ve ejakülasyon konusu, 5 dakikada Beşiktaş oluveriyor.

Ha evet, ben bu filmleri aslında bu nedenle seyrediyorum: Masturbasyonu asıl sekse yeğlediğim için.

Cuma, Mayıs 04, 2012

Holywood Anarşistleri Neden Öptü?


Yeni 2 filmin (J. Edgar ve Sherlock Holmes 2) ana konusu / tematiği anarşistler:



Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü?

Çok ilginç bir tarihsel duble momentteyiz:

Bir: Neo-globalistler ve dünya sistemiciler birbirinden ayırtsızlaştı.

İki: Neo-liberaller ve anarşistler de birbirinden ayırtsızlaştı.

Tarh çökerken büyük devlet hegomonyaları da çöküyor. Bunun tamamına yakınını kendileri yaratmış durumdalar. Azıcık da, ‘Battle Royal 2’nin takdire şayan küçükleri.


Anarşistler herkesi korkutur, Marx’ı bile. Marksist bir yazar tarafından yazılmış ‘Marx ve Anarşistler’ kitabının gösterdiği üzere, marksiszm bile anarşizmin doğrularını tahrif ettmiştir ve ona karşı gerçek bir polemik oluşturamamıştır.

Asıl anarşistlerden daha sert nihilistler de vardı. İlginç bir biçimde nihilistler, ‘bırakınız tarih göçsün, bırakınız hep birlikte barbarlaşalım’ demediler, diyemediler. Onun yerine, gönüllü zekat keçisi gibi kendilerini feda ettiler yalnızca. E, ne de olsa Rus kanı. En azından o zamanki Rus kanı.

Tarihten ders alırsan tekerrür etmez. En azından, Beckett’in deyimiyle, ‘yine yenilirsin ama daha iyi yenilirsin’, benim deyimimle ‘tarihin deneyinde 100 denekten 80.-90.’sı olursun’. Sonuçta tarih her zaman limite varır ve ok hedefini vurur.

Yalnızca, insanlık denilen embesil yığın çok yavaş öğreniyor. 5.000 yıl ona yetmedi, 5.000 yıl daha gereksiniyor ve 1 trilyon embesil daha.

Holywood panikliyor, Yankiler panikliyor, büyükler panikliyor. Küçük anarşistler devreye girdi. Neo-liberalizm tüketim toplumu yaratacağım derken, yönetemeyeceği ‘muğlak anarşist 3-6 genç kuşağı’ yarattı. Evet. ‘yeni nesil, yeni seçim’ ama koka değil.

Ne olacak?

Hiçbirşey olmayacak.

Ne yapacağız?

Hiçbirşey yapmayacağız.

Düşmanımızın saçmalasını ve kitlenin ayıplarının, suçlarının, günahlarının bedelini ödemesini seyredeceğiz.

Tarihin çökmesi için, anarşistlere bile gerek kalmadı ve Holywood embesilleri bile buna aydı, yani Clint Eastwood Abi’miz gibiler...

Hoşgeldin kaos...

(4 Mayıs 2012)

Pazar, Nisan 29, 2012

Dr. Jekyll and Mr. Hide = Dr. House and Mr. Holmes


Giriş

Filmlerin künye bilgileri linkleri:

En son ‘Dr. Jekyll and Mr. Hide’ (2008):


Dr. House (2004-2012)


Son 2 ‘Sherlock Holmes’ (2009 ve 2011):



Geliştirme

Herhalde bu durum sinema tarihinde ilk kez görülüyor:

Sinemadaki bir tipleme, daha önceki sinemadaki ve romandaki bir tiplemeden esinlenip, onu serbestçe aşırı yorumluyor (Dr. House).

Ardından, birinci tiplemenin yarattığı toplu bilisizlik (ki bunun bilinçlice yapılmamış olduğuna ikna olduğum anlamına gelir ki yeni bilgiler bu düşünceyi değiştirebilir), sonucu etkilenen sinema altkültürünün orijinal ve ikinci tiplemeyi yeniden yorumlayıp çekerken, birinci ve kopya tiplemeyi (Sherlock Holmes) yeniden ve aşırı yorumlaması.

Bu kadarını gerçekten post-modernizm bile akıl edemezdi ama post-4-modernizm / post-5-modernizm ve 2. Sinema akıl etti.

Bir söz dilinin ve/ya sanat dilinin soyutlama düzeyinin yüksek sayılabilmesi için, onun kendi hakkında düşünce üretebilmesi gerekir ama bunu bilinçlice yapacak diye bir kuralımız henüz yok.

Gelelim tüm yorumlamalara:

Diziler artık düşünce üreten ve problem çözen duruma evrileli beridir, tuhaf bir biçimde kitleler tarafından daha çok izlenmeye başladı, Türkiye’de bile.

Bu durumda, o dizileri açıklayan kitaplar yayınlanmaya başladı.

Ve gördük ki diziyi yaratanlar da, yorumlayanlar da, popüler kültürün belli yorumlama gerçekliklerini tanımıyorlar. Ya da başka bir deyişle kendi eserlerini yanlış yorumluyorlar ki bu aşırı bir yorumdur.

Bloch’tan ve Huizinga’dan 100 yıl sonra bu tuhaf kaçıyor.

1’i 2’li olmak üzere, 2 kahramanın da ortak yanı şu:

Çok fazla düşündükleri için, zihinsel ve duygusal sorunları var. Ancak bu sorunlar çözülebilir olmanın çok ötesinde: Normal bakış açısıyla tedavi gerektiriyor durumda. (Bu, normal faşizmini aşan bir ideoloji: 1. Sanayileşme’nin ölümünü ve 2. Sanayileşme’nin doğum sancılarını imliyor.)

Bu anlayış, taa romantiklerin intiharperver 19. Yüzyıl’ından kalma köhne bir anlayış.

İnsanlar düşündükleri için sorunlara sahip olmazlar, diğer insanların hiçbiri düşünmediği için sorunlara sahip olurlar.

O nedenle de Dr. House ve Mr. Holmes, sürekli eksizekalı ve eksi bilgili birilerine açıklama yapar dururlar.

Oysa bizzat Dr. House’ın çok güzel ifade ettiği üzere:

Tıpkı hukuk ilkeleri gibi, bazı bilgiler ve düşünceler varsa, onları bilmeseniz de, onların getireceği sorumluluktan kurtulamazsınız. Eh bu açmaz, tıp ve (Holmes’ın polisiye yönüyle ilgilendiği) hukuk (yani ölümcül-yaşamcıl ayrımdaki) sorunlarda daha da apaçık ortadadır, yani aslında durum en sıradan durumlarda bile apaçık ortadadır ama neyse.

Karşılaştır ve Karşıtlaştır (Compare and Contrast)

Dr. House                                              Holmes

Sür-rasyonel                                         Duygusal (sub-rasyonel)

Apolitik                                                  Politik

Ateist                                                     ? = (Agnostik ?)

Bağımlı                                                   Bağımlı

Zeka: 9/10                                              Zeka: 7/10

Bilgi: 9/10                                               Bilgi: 11/10 (abartı)

Yalnız                                                     Potansiyel eşcinsel

İyi İngiliz aksanı                                   Kötü İngiliz aksanı

Aksiyonsuz                                           Aksiyonlu

Vital-fatal: 10/10                                    Vital-fatal: 7/10

Alter ego: Amber                                 Alter ego: Watson

Sonuç

Bu metnin başka çıkarımları ve bağlantıları da olacak. Bu açıdan bu metin, bir proto-hiper-tekst oldu. Burada görülen, yalnızca giriş-çıkış bağlantı çerçevesidir.

Tüm örnekler, sinema tarihinden başlayarak toplanırsa, menzili 2. Sinema’yı aşan potansiyel bir sonuç sergilendi demektir. Tüm o filmleri tasarlayan temel kişilerin bunu biliyor olması imkansıza yakın bir olasılık.

Yorumbilim yeni tanımlar kazandı.

Estetik yeni tanımlar kazandı.

Sinema yeni tanımlar kazandı.

Avangard yeni tanımlar kazandı.

Epistemoloji yeni tanımlar kazandı.