kült etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kült etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Şubat 14, 2012

Web 3.0

İnternet 20 yılını doldurdu. İlk 20 yıl Web 1.0 ile geçti.

Şimdi Web 2.0 ve Web 3.0 var:

Web 2.0, internetteki bilgi paylaşımı, arasüreçlilik, kullanıcı merkezli tasarım ve işbirliği için kullanılıyor.


Web 3.0 ise, biraz farklı ve değişkenler biçiminde, semantik ağ, öte-algı-duyu-dil, uç noktada internetin kllanıcı yerine hrşeyi yapması olarak anlaşılıyor / tanımlanıyor.


Her ikisi de eksik ve yanlış anlaşılıyor ve anlatılıyor.

Öncelikle, ilk kez internetin becerdiği atfedilen nitelikler, bilginin daha önceki formlarında da vardı. Örneğin, İngilizce ‘theasurus’lar zaten semantik sözlüklerdir. İnternet henüz bu kadarını bile beceremedi. Bir tek ilkeyi kaçırdıkları için: Arama motoru taramasının ileri-geri gidebilmesi gerekli ki birden çok anlamlı sözcüklerin birden çok eşleniklerinin uygun olanlarını motor seçebilsin, oysa aramalarda genelde tek yönlü metin akışı taraması var.

Ağ 2.0 için önesürülen nitelikler ise, zaten ağ 1.0’da da vardı.

14 yıldır hep yazdık:

Liste veya e-grubun bugünkü bloglardan ve/ya anında yazılan gazete yorumlarından aşağı değil, yukarıda olduğunu, yani yeni kuşağın eski kuyaktan geride olduğunu. Yaygınlaşan internetin, kullanıcıların ortalama zekasının ve bilgisinin yukarı çıkması değil, düşmesi demek olacağını da.

Asıl önemlisi şu:

Dünya nüfusunun en az % 50’si etkin okuryazar değilken, o insanların öte-okuryazarlık gerektiren internetin işlevlerini zihinlerine sokmaları ve dolayısıyla etkince kullanabilmeleri mümkün değil.

Örneğin: 1 internet sayfasında ortalama kalma süresi 4 saniye iken, 15 linkle dakikada 50-60 paragrafı / düşünce birimini, aynı sürede okuyup, anlayıp, meta-tekstleyecek babayiğidin, değil ortalama internet kullanıcısı arasında, dünya bilgisinin tamamına yakınını üreten, 1 milyonda birlik hepi topu 7.000 kişi arasında bile kolay kolay çıkamayacağını kabul etmek durumundayız. Edenler de zaten ‘meta-web’ konumundalar, yani 2. Sanayileşme’nin öncü altkültürlerininin ötesini yaratıyorlar, Gibson’un 30 yıldır hala ulaşılamayan ilk kurmaca bütüncül-siberuzayı gibi.

Diğer bir deyişle, interaktiflik çift yönlüdür. Mentalitenizi değiştirmeden, okyanusluk bilgiden okyanusluk bilgi dolabilen kafatası yaratamazsınız. Tam tersine bu devasalık, daha aptal ve cahil bir kuşak yetiştirir. Öyle de yaptı.

İnternetin olduğu bir dünyaya doğan, başka bir deyişle internetsiz bir dünyayı bilmeyen dijital yerliler, dijital doğanlar, dijital göçmenler, netizenler, nettaşlar denilenler için tam da böyledir: Onlar, internette adı yok diye, Einstein’ı bile yok sayabilirler. Bilgisayarın 1980 öncesi tarihini bilmezler, merak da etmezler. Dolayısıyla zamansal perspektifleri ve retrospektifleri çok dardır.

Onlar da dahil, asıl hiç kimsenin aklına gelmeyen bir durum var: İnternet ergeç çökecek. Bunun nasılı tartışmalı ve olacağını zaten interneti yaratanlar biliyordu ve daha önceden belirttiler. O çöküş onları da çökertecek, 1968’lilerin ve 1978’lilerin karşı devrimlerde çökmesi gibi. O çöküşe karşı, hiç kimse bağışıklık taşımıyor.

Diğer bir deyişle, internet çok kırılgan bir olgudur. Uydular, denizaltı kabloları çok kırılgan teknolojilerdir. Bugün bile dünyanın belli bölgeleri, 7-10 gün telefonsuz, elemktirksiz, vd kalabiliyor ve yaşam felç oluyor. Dijital doğanlar, suyun hep akacağını sanıyorlar, çünkü onlar suyun üretilmesi ve akması için hiçbir çabada bulunmuyorlar.

Geliyoruz, onların sanal dünya ile gerçek dünyayı karıştırmasına:

Şizofrenler zaten dış gerçekliği yok sayarlar. Yani, insanın böyleliliğini, daha önceden de biliyoruz. Sanal gerçekliği de, dijital doğanlar başlatmadı veya ilk kez onlar öğrenmedi. Bir kitap da bir sanal uzaydır, bir film de, özellikle de 2000 sonrası yapılanları (3D’leri kastetmiyoruz, meta-realist olanları kastediyoruz)

Geriye pek bir şey kalmıyor doğrusu. Bir tek cahil cesareti kalıyor. Dijital doğanlar ona bile sahip değiller. Değil sürekli psikolojik işkenceye, gerçek bir tokada bile takatları yok. Savaşın sertliği nedir bilmiyorlar çünkü, yumuşak etliler.

Bilgi toplumunun muktedirlerinin ve hegemonlarının izledikleri stratejiyi anlayamıyorlar o yüzden. Sistemi değiştireceklerini sananlar, internet aracılığıyla dozları artan tüketici bağımlısı olmuş durumdalar yalnızca. Ha, bir de ‘ağız yaymalı konuşan cikslik’ yapabiliyorlar tivitte. O kadar.

Salı, Ocak 17, 2012

Sanal Bir Fotoğraf Sergisi

Acaiplikte üzerime olmadığı için, sergiye gitmem de acaip bir biçimde başladı. 16 Ocak günü Kasımpaşa’dan yayan yola koyuldum.Yolda aklıma, müzelerin ve galerilerin pazartesi günleri kapalı olabileceği geldi. Aklıma gelen başıma geldi. Hüsranla yine yayan geriye döndüm.

Ertesi günü yine yayan yola koyuldum. Galeriye vardım.

Bu arada, memleketimin kentlerine kağ yağmakta ve ortalık Kerbela’ya dönmekte idi. Kardan çok, kaya tuzu patinajı yaptım. Bankalar Caddesi, bazı yerlerde 3 sıra araba ile dolu idi.

Behzat Ç.’nin koruma görevlileri için söylediğinin geçerli olduğunu düşündürtebilecek bir biçimde, tuhaf bir yol tarifi ile içeri girdim.

İlk genel izlenimim şu oldu: Hani, küçücük bir hediyeyi kat kat kağıtlara sararlar da, kocaman bir paket olur ya, bina öyle bir yer işte.

Merdivenlerin en ve boy ayarı yok, ya da bizim yaşadığımız zamanların tasarımı değil. Öyle, çünkü bina yüzyıl öncesinden kalma. Yürüme biçiminizi değiştirtiyor ya da tökezliyorsunuz.

Tuhaf olan şu: Bina içinde yazılı veya görsel hiçbir yönerge yok. Merdivenlerin lokasyonu da standart değil. Yani, bir felaket durumunda, orada çalışanlar bile dışarı çıkana kadar, bina çöker.

Sürreel lavabo muhteşemdi: Giriş katında, dipte sağdaki erkek tuvaletinde. Tarif etmeyeyim, tadı kaçar.

Neyse, danışmayı buldum. Onlar da beni, serginin olduğu 3. kata yönlendirdiler. Metrolarda olduğu türden, önden binilip, arkadan inilen bir asansörle yukarı çıktım. Yine, yönerge yoktu. Önümdeki kapı açılmayınca, çevremde dönenmem gerekti.

Kare ‘U’ biçimi, 3 çeperli, 30 metrelik bir tur atıp, salona girdim.

Serginin tasarımı:

3 ekran var. 1’i dışarı ses veriyor, 2’si kulaklıklı. 1.’si kulaklık taksan bile, diğer ikisinden duyulacak denli güçlü olarak yayında. Yayınlar döngülü ve baş-son açıklaması yok.

‘Açık arşiv’ ile ne düşünülmüş bilmiyorum ama negatiflerin kutularının özgünlerinin oraya konması da, kopyaların oraya konması da anlamsız / sakil kalmış.

Tabii, ortada negatif yok. Yine, labirentperver birinin tasarımı olan bir biçimde, bir karanlık odaya girip, 40x10 = 400 gibi bir görüntü dizisini 10-10 birarada izliyorsunuz. Şekil yapmışlar, gruplamışlar ama yine yazı yok.

Bundan sonrası küçük bir skeç:

2 ekranlı salonun arasındaki salonda  3 sandalye ve 3 ekran var. Bilgisayarlarda, fotorafları pozitif olarak izleyebiliyorsunuz.

Önce, 2 yanımda 2 kişi vardı. Biri sağıma, diğerinin yanına geçti. 1’i babasının, dayısının ve annesinin fotoğrafını buldu. Üstelik, fotoğraflar etiketlenmişt, yani biri onlara doğru ad iliştirmişti.

55-60 yaşında oldukları için, konuyu anlamaları mümkün olmadı. Elimden geldiğince, kendi anladığım bilgileri onlara aktardım.

Bu arada vazifeşinas bir görevli gelip, biraz açıklamada bulundu.

Yine bu arada, bir çift geldi. Diğer 2 kişiye açıklamalarımı dinlerken, bana bazı sorular sordular.

Sonuçta, kısa ve güzel sohbet oldu.

Ancak sorun şu:

Kimse orada kendi kendine yol bulamaz. Özellikle de, bu fotoğraflara meraklı olabilecek, nostaljifilik ama teknofobik 50 yaş üstü kuşağı.

Tüm bunlar sunumla ilgili kişi olan ve geçmişte hocam da olmuş olan Vasıf Kortun’a ait olan bu tasarımmlar, ona epeyi eksi puan yazdırdı. Bu arada müzecilk lisansüstümü okurken, bunları da mı düşünemeyecek eksiklikte mi olunabileceğini düşündüğümden daha eksikçe, bilgisizdi sergiyi gezenler. Özellikle, karanlık odada duran 2 genç çift, sergiden hiçbirşey anlamadan sıkılıp gittiler.

Gelelim içeriğe:

10 üzerinden 11.

Eskiden yılda 100 sergi gezerdim. Yeni moda, gecikmiş post-modernist, şeyselleşmiş yığmaları görmekten gına geldiği için, yılda 10 sergiye düştüm. Ancak son 25 yılda, epistemolojik, kognitif, informatik açıdan bu denli yoğun birikimli bir sergiyi görmedim.

Neden böyle?

Çünkü orada sıradan insanlar var. Hani, Benjamin’in marksist-sosyalist estetiğe kattığı, gündelik yaşamın kültürolojisi olarak proleter-popüler-banal kültürün doğrudan ürünleri.

Sergiden önümüzdeki 100 yıl içinde, 1.000 kitap çıkarılabilir. Kastettiğim, tek başına fotoğraflar değil, onları okuma sonucu elde edilecek eserler. Bir olasılık, eğer hepsi internete konursa, 10 tanesini ben yazacağım.

25 yıllık seyyar kitapçılık yaşamımda milyonlarca kare fotoğrafı beynime kaydettim. Bu konuda 2012 itibarıyla tekim. Tek olduğum başka bir durum var: Disiplinlerarasıyım. Yani, o negatiflerin tekniğini, fotoğrafların konularını, asıl önemlisi fotoğraf konusu olan insanları, kanlı canlı olarak, görsel, işitsel veya yazılı olarak tanımam ve bunlardan sentezler ve praksisler üretebilmemin mümkünlüğü.

Sergi bu nedenle biricik örnek.

Arada, sergi sırasında aldığım notlarımı özetleyeyim:

Aras Yayıncılık’taki konuyla ilgili kişi, aşırı azınlıkperver, kimlik faşizminden habersiz, o fotoğraflardan çıkarılacak bilgileri bilse, o arşivi yok edecek biri. İnanılmaz tarih bilinçsiz biri. Yani yanlış insanlar, doğru işler yapabiliyor.

Bu işi yapması gerekenlerden bri olan Gültekin Çizgen, acaba kendi arşivini bu denli titiz koruyabildi mi?

Nasıl ki 2.000 sözcük bir dile başlamak için temel tabansa, 2.000 fotoğraf da fotoğraf okuması için temel taban. Bu sergide böyle en az 100 tane taban var.

Bu kadar eşcinsel erkek fotoğrafı olması, hele bazı pozlar inanılmaz. 2012’de bile, bir fotoğrafçıda o pozları veremeyecek çok eşcinsel erkek tanıyorum.

Fotoğraflar her demografik gruptan örnek taşıyor.

Videolardaki teknik işleri yöneten de, foto-realist işler yapan da, sanat ve tarih bilinci taşımıyor. Denizdeki balık denli denizden habersizler.

Dönelim sonraki çıkarsamalarımıza:

Ayna yansıması dışında, daha önce başka yerlerdde gördüğüm fotoğraflardan çok farklı grup örnekler yoktu. Grup içi çeşitlilik çok yüksek yalnızca.

Benim daha önce elime geçen ve dağınık olarak sattığım biçimde, aynı kişinin 3-5 yılda birlik portreler dizisi yoktu.

Fotoğraf dizilerinde daha önce çalışılmamış bir konu olan, kadınların ağda biçimi, bu negatiflerden çıkabilir. Bu denli ayrıntılı çalışma yapılabilecek mi, bilmiyorum.

Son olarak:

Bu metni bana yazdıran 20 kişiye ve emeklerine teşekkürler.