avangard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
avangard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Kasım 07, 2014

‘Holy Motors’ İçin Facebook Monologları



1.
İlk 10 dakika için:
Gösterip veremiyor.
Filmin konusu ayyuka çıktığı için, konusunu filmi seyretmeden biliyordum.
Ön şerh: ‘Pola X’i seyrettiğimde, bunun Carax için sapa, ayaz ama bir daha denemeyeceği bir yol-su olduğunu düşünmüştüm, şimdilik haklı çıktım. Zaten oldukça seyrek film çekiyor. Ayrıca artık, yaşlı ve yaratıcılığı eksilmiş biri.
Ara şerh: Juliette Binoche ile çalıştığı 2 filmin, onu zirveye çıkardığı ama aynı zamanda onu bitirdiği örnekler olduğunu hissettim hep. Öyle de görünüyor hala. Denis Lavant ise ayrı bir konu: Pekala aralarında eşcinsel-platonik bir bağdan söz edilebilir ama (Klaus Kinski – Werner Herzog arasındaki gibi) yaratıcı bir bağdan hayır.
Hele hele, ‘Cennet Sineması’ türünden bir jenerik / girizgah yapması, filmi kompelat ofsayta düşürmüş baştan.
Ancak konu muazzam: Sinema, en genç sanat adayı iken, kendisi hakkında düşünebilen, hissedebilen ve oto-kritik film / eser yapabilen en güçlü sanat dalı oldu. 30 yıldır hala da öyle.
+
2.
İlk 25 dakika:
9 randevunun ilk 2’si hiç yaratıcı değildi. Özellikle de birinci olan, dilenci kadın bölümü berbattı.
Sanal aksiyon ön planı, 2000’lerin dünyasına 1980’lerin Carax’sının bakış açısı gibi olmuş.
Deri  giysi yerine, tayt olmalıymış. Bu da, 1960’lar gibi olmuş.
Sanal sevişme planı, bana nedense Binoche’u anımsattı.
Sevişme aksiyonu ise, kamasutra ötesi bir zorlama içermiş. Yine de hatunu takdir etmek gerek, cimnastik ötesi idi.
Carax, 2. planı yapmadan önce, ‘digital alien hentai’ seyretmeliymiş. İnternette bol miktarda var.
+
3.
3. plan:
Carax, kastı aşan taammüd yapmış: Arbus’a yaptığının kendisine yapılmasını hazmedebileceğini hiç mi hiç sanmıyorum. Sanatı için yaşamını silen birine bu yapılmamalıydı bence.
+
4. Ara Nağme: Kültürel Semantik + Kültürel Sözlük: Sinema
Genelde sözlüklerin tarihi vardır ama bu yazılmaz nedense. Nicel olarak kaç sözcüğün, sözlüğün farklı basımlarına girip çıktığı listelenir ama aynı sözcüğün değişen / kayan anlamlarının listesi ve çaıklaması pek yapılmaz. Bu bir.
Herhangi bir yeranda, diyelim İstanbul 2014 Kasım 5’te, diyelim ‘ezik’ sözcüğünün birden çok anlamı olabilr / vardır ama bunun haritalanması da yapılmaz ki bu kültürel ve altkültürel sözlük anlamına gelir. Bu iki.
Bir halıyı ele alalım: Halıyı oluşturan farklı renkteki liflerle onların oluşturduğu desenler / örüntüler birbirinden oludkça farklı şeylerdir ve kültürel semantik her ikisini de çalışır ama sonul görüngü olarak desenleri daha çok çalışır. Bu üç.
Bunu bir filmin eleştirisine bağlarsak: Sinema tarihinin tüm geçmişiyle ve o andaki momentiyle oluşturduğu renkli lifler, yönetmenin kendi film rertrospektifi içinde oluşturduğu renkli lifler, bunların sinema semantikleri açısından taşıdığı örüntüler birbirinden çok farklıdır. Eğer gerçek bir kültüroloji ile uğraşıyorsak, hepsini birden ama ayrı ayrı / tek tek çalışırız. Bu dört.
Bu durumda Leo Carax’nın ‘Holy Motors’unu, sinema hakkında düşünen bir film olarak eleştireceksek, bu filmi plan plan diğer film planlarıyla / episodlarıyla karşılaştırabiliriz, onu sinema tarihi içine yerleştirebiliriz, onu Carax filmleri spektrografisine yerleştirebiliriz ve artı en son da bunun (eğer mümkünse) gelecekbiliminin vektörlerini (örneğin sinema sanatında yapılmamışı yapmışsa, onların potansiyel kullanımlarını) tartışırız. Bu beş.
Bunu yaparken, filmimn % 90’u çöpe gidecektir, çünkü kültürel ürünlerin tamamına yakınının ancak % 1-5’i göstergesel olarak anlamlıdır, gerisi yineleme ve saçmalıktır. Bu altı.
İşte burada, bu filmin 3. Planında, Carax’nın Arbus’a yaptığı sanatçı-meslektaş ihanetini, kendisinin uğradığı ihanetlere karşı (özellikle de Binoche’un ona karşıki varsayımsal ihanetine karşı) dejenere bir duygusal tepki olarak yorumlayabiliriz. Bu yedi.
Dipnot: Buraya kadarki bölüm, filmin ilk 40 dakikasının bitimine dekki izlenimlerle yazıldı.
+
5.
41:08:
Çok çok ilginç: 1 filmin içinde 1 tablo anı = Caravaggio-Velasquez kırması bir ressam, sanal bir ressam gibi Carax. Jerek Darman’ın ‘Caravaggio’su ile, Peter Greenaway’in ‘Draughtsman’s Contract’ arası bir yerde durmuş oluyor Carax böylelikle de, kendisi şu ana dek hiçbir biçimde bu yönde bir imleç veya izlek koymadı ki.
Daha da ilginç: Kesinlikle öyle olmadığını bile bile, ‘Triton’daki çok güzel bir kızın, çok çok çirkin bir erkek ile ilişkisizliğin ilişkisi gibi bir durumu seçmesi gbii bir durumsuzluk aklıma geldi ki Carax, bu yönde de hiçbir imleç veya izlek koymadı. Tam tersine, romarntik aşk, aşk için ölüm falan gibi, oldukça geyik bir çizgide seyretti.
Şerh: ‘Pola X’te bir kadın-erkek çıkmazı imlemişti.
Yani Carax, sapa sularda yitmiş ve yalnızca duygusal kalediyoskop renkler ile oynamış. (Bunun epeyi seyirci için yeterli olacağını biliyorum ama değil.)
+
6.
4. plan başlangıcında, Trier’ın ‘5 Engel’i geldi aklıma. O film için, filmde oynayan oyuncu-yönetmenin, ‘bu film, film yapma hakkında bir belgesel’ deyişini ve Trier’ın hiç belgesel yapmadığını ama Werner Herzog’un Klaus Kinski deneyiminden sonra, epeyi bir belgesel sularına yelken açtığını anımsadım.
Ki bu, meta-sinemaya, meta-anlatıya ve hiper-tekste açılan kapılar demek oldu.
Ki Carax için bu konular, çook geeç oldu.
+
7.
50. dakika ve 5. plan çok sıkıcı idi.
Planların birbirine geçişlenmesi, bağlanması ve/ya koparılması çok ilgisiz olmakta.
Trier, buna ilginç bir özüm getirmişti: ‘Krallık’ta farklı çekimli planları kısa atlamalı biçimde üstüste bindirmişti.
Trier ve Carax’yı aynı söylem düzleminde irdelememizin temel nedeni, 1984 ertesindeki kısa bir AB sanat filmi yönetmeni genç ustalar kuşağında ikisinin de yer almasıydı. Trier, Holywood’da ‘Karanlıkta Dans’ saçmalığını geveledi. Holywood, Einstein’dan beridir tüm sanat filmi yönetmenlerinin yamyamı oldu ama onlar da kendi kendilerini gönüllü kurban ettiler nedense, sinemacı olamayan epik tiyatrocu Brecht dahil.
+
8.
Müzikal plan için, yine bir sanat filmi genç usta yönetmeni olmuş olan (ve sonra feci kubura düşen) Kusturica’ın Çingeneler Zamanı’sı ve bandoneon ustası Astor Piazzolla ve hatta onun müziğinin kullanıldığı, vasat-altı bir yönetmen ama (koyunun bulunmadığı yerde keçi Abdurrahman Çelebi durumunda) modern dans filmlerinde bir ustaya yakın pozisyondaki Carlos Saura yapımı ‘Tango’ var.
Bu durumda Carax, kendinden önce çok daha iyilerinin yapıldığı örnekler arasında, berbat bir resmi geçit yapıyor gibi olmuş.
Vurgu: Carax, kesinlikle bir tür (janr) parodisi denememiş ama (deneyimsiz ve/ya belleksiz seyirciye) pekala öyle de görünebilir.
+
9.
6. plan ve 60. dakika:
İşte ilginç bir moment:
Tam da Denis Lavant gerçek / kurmaca tipine / oyunculuğuna uygun bir altplan: (Spoiler) 1 erkek, kendine benzeyen diğer 1 erkeği öldürür ve maktul değil, katil ölmüş süsü /görüntüsü verir, sonra maktul canlanır, katili öldürür ve onun yerine geçer: Oyun içinde oyun, ölüm içinde ölüm, kurmaca içinde kurmaca, gerçek içinde gerçek, gerçek içinde kurmaca, kurmaca içinde gerçek. Sinema insanı böyle yapıyor işte, feleğini şaşırtıyor: Ancak bazı seyirciler, 1.000 film seyrinden sonra, bunu çoktan aştı ki Carax’nın bilmediği epeyi şeyden biri de bu. Örneğin, ‘1 Nolu Katil / Ichi’de maktul-katil önce ikilenir, sonra üçlendiği ima edilir. Keza, 1 Hong Kong senaryosunda, profesyonel suikastçı / katil, cinayetleri / suikastleri öyle bir mizansenler ki olay tümüyle kaza gibi görünür.
En önemli sinema derslerinden biri: Bir eleştirmen bir yönetmene diyor ki: Ünlü / başarılı bir yönetmen olduktan sonra da dahil, sürekli film izlemek gerekir, tersi durumda rakiplerin seni sollar ve sen hala orijinal bir şeyler yaptığını sanırsın.
Carax’ya sinema dersi 1:
Film, aksiyonun / davranışın /edimin güzelliği değildir, sinema görünmeyeni gösterir. Bu, önce yavaş ve hızlı çekimle oldu. Şimdilerde olay tekniği aştı. Film durguyu gösterir (‘300’deki kahin kızın dansı gibi). Ondan öteye geçince de, film var olmayanı gösterir, ister var olabilecek ve olacak olan olsun (Oshii’nin ‘Ghost in the Shell 1-2’de yaptığı gibi), ister asla var olamayacak olan olsun (Fassbinder’in ‘Berlin Alexandr Meydanı’nda yaptığı gibi).
+
10.
7. plan:
Eh, dönüp dolaşıp geliyoruz kürkçü dükkanına, yani sinemanın kürkçü dükkanı melodrama.
Eh, Carax yapa yapa, aynalarda ters olması gerekmeyen / ters olmaması gereken yansımalarda yaparak, illüzyon metaforuna sığınmış: Pek bayat, yavan, sığ, güdük, vd, vb.
Eh, tek bir odada geçen en az 10 İngiliz filmi, bunu çok çok daha iyi yaptı önceden: Hem de tüm film boyunca.
Carax, 30 yılda şuna karar verememiş: Sahte mi, gerçek mi; yanılsama mı, gerçek mi; kurmaca mı, gerçek mi?
Peki Kafka, ‘ya, ya da’ diyen Kierkegaard’a ne demiş?:
‘Seçim yoktur.’
Not: 7. Plan en uzun plandı sanırım.
+
 11.
Bir ara nağme daha:
Sinema, modern dans ve tiyatronun ortak çoklamları şudur:
Yabancılaşarak özdeşleşme ile özdeşleşerek yabancılaşmanın çapraz medyası.
Bunu da çapraz medya zaten kendiliğinden ve içkin olarak çözer, tüm formlarıyla değil zaten; bu çoklamları da sözü geçen 3 sanat dalının tüm altdalları ciddiye / kaale almıyor zaten.
(Teşekkür: Kastı ve attığı taşla vurduğu kuş aynı olmasa da, bu bölümü bana yazdırdığı için, Carax’ya teşekkür ederim. Sonuçta, Oshii de atmadığı taşla epeyi kuş vurdu, yani en taptığım filmlerin yönetmeni olarak.
+
 12.
Kyle Monugue’nun Jean Seberg’e bu kadar benze(til)diğini hiç ayırsamamıştım. Dolayısıyla bu filmin en azından bu bölümü, ‘Serseri Aşıklar’a ‘hommage’ olarak gidiyor.
Ek bilgi: O filmin kadın oyuncusu Seberg intihar etti ve öldü ama erkek oyuncusu Jean-Paul Belmondo 70’inde çocuk yaptı, şu an 80’inin geçti hala sağ.
İşte bu, yaşamın kurmacayı geçmesidir.
+
13.
8. plan müzikal melodramdı. Sıkıcıydı, hem de çok.
Yeşilçam da, 50 yıl sonra yeniden seyircilerin ‘aman bir ağladık bir ağladık, çok güzel filmdi’diye sosyal medyada beğenilerini sundukları filmeler geri döndü. Armut dibine düşüyor sonuçta. Düşmeyenlere de ‘avangard’ deniyor ve avangard olmayan film, film olamıyor hala.
+
14.
9. ve son randevu:
Film icat olmadan önce de insanlar, gerçek sayılan yaşamlarını, yani standart biyografilerini, bir piyesle ilkokul müsameresi arası bir beceride oynuyorlardı. Sinemanın 100. yılından sonra da hala aynı durumdalar: Avangard yaşamlara, yani astandart nekrografilere ‘marjinal’ diyoruz. Carax marjinal bir yaşamı hiç denedi mi bilmiyorum ama avangard yönetmen olmayı epeyi kez denedi ama hep ıskaladı / ıskalamış gibi.
Son nokta:
1 filmi hala 200 kişi ile yapabilirsin veya artık 1 kişi ile de yapabilirsin. 200 kişi ile yaparsan, bu filmde olduğu ve gülün adının konduğu gibi, ‘Holy Motor’ olursun; 1 kişi ile yaparsan, Otomo ve ‘Akira’ olursun. Carax, 200 kişinin içinde debelenip debelenip boğulup gitmiş çoktan.
Film notu: 4,45 / 10. Kanaat notumu, sınıfı geçmesi için kullanmıyorum.
+
15.
Öznellik notları:
Bu film, son 40 yılımdaki 20 sevgilim ve (çoğuna bir zamanların tuhaf davranışı olacak bir biçimde, yüzlerce (toplamda 3 bin) sayfa mektup yazdığım, (bir türlü dostum olamamış ve hiçbir geriye kalmamış) 20 kadın arkadaşıma yönelik vicdan muhasebemi hızlandırdı ve sonuca çok yaklaştırdı: En azından, kendime karşı adil ve kadirşinas olmaya karar verdim ama bu ‘önce can, sonra canan’ durumu değil.
Bir potansiyel-şizofren olarak, bu filmin tartıştığı, zaman içinde ileri geri gidip gelmeyi eyleyebiliyorum: 40 yaşımda 70 idim, 55 yaşımda 35’im. Sinemanın bunu ıskalaması çok tuhaf, çünkü ben bazı yaşamcıl kopyaları filmlerden çektim, yani epeyi şeyi yaşamayı ve yaşamamayı filmlerden ve yönetmenlerden öğrendim.
Bir gelecekbilimci olarak, olmuş olan ile olmamış ama olabilirdi olan içinde, olabilirdi olanı, olmuş olandan daha somut, daha gerçek, daha edimsel, daha eylemsel (aksionsal da aynı zamanda) olarak yaşadım ve yaşattım da. O nedenle bir adım da, ‘başkalarının aşklarını yaşayan adam’ oldu: Sinemasal yönetmenlik de, tam da budur bence.
+
 16.
Çıkış:
Uzun süredir, 1 film hakkında 10 A5 sayfası metin yazmamıştım ama Carax 1987’den beridir, benim için her zaman iyi bir yönetmen adayı oldu ve daha da önemlisi, onun sinemasal geleceğini hep merak ettim: Yani Carax, hakkında yazılmayı hala hak ediyor.
Carax gibi, Trier gibi, sinemanın 1995-2015 arasında yaşadığı  metamorfozda, Altın Kamera alan dahi / başusta adayı genç ve parlak bir yönetmen iken, savrulup gidenlerin öyküsü (örneğin bir zamanlar aynı yoldaki (sanat filmi yönetmeni olacağısı), ‘Fatih Pelle’yi yapan Bille August’ünki gibi), eh yanıt belli: Seçim yoktur (burada sanat filmi ile janr filmi arasında) ya da toplama kampı genelde bir seçim değildir, ‘Ceza Sömürgesi’ni yazmış olsan bile.
Klip gibi, reklam gibi bayağı / banal popüler kültür ürünleri türleri sanatlaşırken, sanat filmi gibi türlerin bayağılaşması / banalleşmesi, tarihin ve kültürün feci bir ironisi bence. (Burada şu an, Carax’ın reklam veya klip çekip çekmediğini bilmiyorum ama epeyi sanat filmi yönetmeni eski gencin (Spike Lee gibi) reklam çektiğini ve (‘Hire’ parçasında olduğu gibi) bunu sanat yaptığını biliyorum.)
Carax’nın az film çekmesini takdirle karşıladım hep ama bunun onu epeyi hamlattığını da gördüm. Sanırım, henüz dinlendikçe tortuları dibe çökecek denli olgunlaşmamış.
Bir kez daha, filmi seyreden ve seyretmene (özellikle de SİYAD tipi) alaturka eleştirmenlerin sinemadan, sanattan, yaşamdan, tarihten, kendisinden bihaberliğini, bir varlık nedeni (‘raison d’etre’) olmayışını eğlenerek izliyorum.
Bir kez daha, Nuri Bilge Ceylan gibi, Derviş Zaim gibi, sinemadan, sanattan, yaşamdan, tarihten, kendisinden bihaberliğini, bir varlık nedeni (‘raison d’etre’) olmayan birilerinin, habire ödüllendirilmesin de eğlenerek izliyorum. Sonuçta Batı, Doğu’nun sanatta kendine rakip olmasını, kötü Doğu örneklerini ödüllendirerek engelliyor ki bunu önce Latin Amerikalı yazarlara Nobel ödülü vererek 1960’larda yapmıştı: Eh, bir yöntem 50 yıl işe yarıyorsa, eyvallah ama bu dejenereleştirme süreci, zaten üçkağıdın (kültürel bürokrasinin) bilinen bir ‘trick’idir.

Bir kez daha, sayıları giderek azalsa da, seyredecek ve hakkında yazacak bir film bulabilmenin (beyinsel) orgazmik hazzını yaşıyorum. Bu filmi seyretmeden ve hakkında yazmadan önce, film hakkında yazma konusunda 10 noktada falan tıkanmıştım, şu an ise 20 noktada falan açılmış / aşmış durumdayım.

Pazartesi, Temmuz 02, 2012

Oyun-Film Örneği Olarak Dr House Sezon 6 Bölüm 2





Konuyla ilgili olarak daha önce bir metin yazmıştım:

‘Bir Post-Film Örneği Olarak Film-Oyun’

Bu metin, o kuramcığın ilk örneklemesi oldu.

Dr. House dizisi, birçok dizi film gibi, olağan sinema filmlerinde denenmemiş epeyi alanda deneysellikler deneyip, sinema tarihine bu konuda birçok kayıt bırakmış olacak. (Bu bölümün 1 önceki bölümü olan 1. bölüm de, (başı var sonu var öykülü) tam film olmuş ilk dizi film bölümü olarak tarihe geçmiş olasilir.)

Kısa film formatındaki dizi filmin bu bölümünde 3 oyun-film planı var:

Birincide 2 oyuncu, hem oyunu oynuyor, hem de oyun dışındaki olaylarla ilgili yorum yapıyor.

İkincide farklı-yeni 2 oyuncu, aynı planı oynuyor, önce tümüyle dış yaşam hakkında yorum yapıyorlar, sonra onlardan 1’i oyundaki bir görüntü-uslamlama-metafor filmdeki (göreli gerçek yaşamdaki) bir sorunu çözüyor.

Üçüncüde, en metaforlu olanında, oyunun tasarımcısı, oyunla gerçek yaşamı, görüntüler aracılığıyla içiçe geçiriyor, yaşıyor, yani bir halüsinasyon görüyor.

Gelelim yoruma:

Birinci, dizi filmin giriş planıydı. Bu film için yapılıp yapılmadığını bilmiyorum ama çözünürlük açısından çok gerçekçiydi. Bunu da, yüksek çözünürlük derecesi ile değil, çizgiroman tekniği ile çözmüşler. Tipler zaten kurmaca olduğu için, çizgiroman kurmacası tiplemesi kullanınca, aşırı 3 boyutluluk denemesi ve aşırı ayrıntı gerekmemiş.

İkinci, birinci oyun planını tekrarı ve farklı oyuncularla aynı oyunun farklı oynanması / görünmesi idi. İkincideki oyucular ne profesyonel oyun tasarımcısı, ne de sürekli bilgisayar oyunu oynayıcısı değildi. O nedenle dış gerçekliğe tümüyle bağlı kalıp, oyunu tümüyle oyun olarak yaşadılar.

Üçüncü ise, bir film başarısı idi. Gördüğüm kadarı ile bir ilkti. Şu yazımda sözünü ettiği şey, 2009 momentiyle gerçekleştirilmiş demek oldu.

Bu metnin anafikri de o öz idi.

Oshii ‘Avalon’da bunu yapmaya çabaladı ama beceremedi. Bunun benzeri başta örnekler de var.

Bu bize her zamanki gibi şunu gösteriyor:

Avangard sanatta, 20. yüzyıl’ın başından beridir, herhangi bir ekoldeki en iyi ve/ya ilk örnekler, illa ki o konunun kuramcıları ve/ya ana hedefçileri / ekolün kurucuları tarafından çıkarılacak diye bir kural yok.

Not olarak kısa ve başka ayrıntılar:

Bir filmde, bilgisayar oyunu ve gerçek yaşamın gerçekliği ayrımını çok net verilmesi, gerçek filmin bir gerçeklik yanılsaması olduğuyla çelişmeçz. Bunlar, tümüyle farklı nicelikte ve nitelikte soyutlama kaydırmalarıdır yalnızca.

Bu filmdeki oyun planları bana, oyun ve gerçeklik arasında geçiş için, çok farklı sinema / yazın planları tasarlattı. Onları zamanla kağıda / ekrana dökebileceğim.

Bir problemi çözenler, o problemi asıl çözmek isteyenler olmayabiliyor. Örneğin, Pisagor Teoremi’nin 300 küsur kanıtlanması var ve hala yeni yollar bulunuyor ve bunları bulanların bir bölümü evkadını gibi konumlarda.

Bu konunun başarıyla çözümlenmesi, siberuzay-tam tasarımları gibi, hayalin sömürülmesinin yeni yollarını da birlikte getirecektir. Ona bakarsanız sinema ve bilgisayar oyunu da aynı yolun yolcusu.

Hayalin sömürülmesi, hem işlevsel hayal çıkaracakların yolunu tıkıyor, hem de insanları gerçeklikten giderek daha çok başarıyla koparıyor. Sonunda Matris dünyası tabii ki gerçekleştirilecek ve sömürgenlerin arzusu da bu. Tüm ütopyalar ve disütopyalar içiçe ve birlikte var olur ve yaşanır. Hapisin dışına çıkmak veya duvarı geçmek, tümüyle bireylere kalmış, toplumla zaten işimiz bitti.

Bu metnin anafikri, kalın vurgulanmış bir önceki cümle olmasa da, en artı-değer düşüncesi o oldu.

Dipnot: Zaten, tarihte rol olarak marjinalleri ve ayralları vurguladığımız ve artı sanatta normalliğin içindeki eser miktardaki deneysellik alaşımından söz ettiğimiz zaman, mantık açısından aşağı yukarı aynı savı savlamış oluyoruz ki bunun adı ‘yönetilebilir ileri marjinallik’ olabilir.

Böyle bir şeyi yapmak da, marjinalliğe ihanet değil, onların sağ kalmasına bir zemin hazırlamak olur.

Kendim için yaptığım da bu zaten. Bu metni yazarak yaptığım da bu zaten.

Dipnot: 1: Film-oyun ve oyun-film nüansı üzerine, 1 paragraf veya 1 metin yazmak gerekebilir.

Dipnot: 2: İngilizce bilenler için, filmdeki oyunun nasıl hazırlandığının bilgisinin linki:


Perşembe, Haziran 28, 2012

Bir Post-Film Örneği Olarak Film-Oyun


Öncelikle film-oyun, oyun-film değil. Oyunların film yapılması ile oyun-film yapıldı.

Fim-oyun, çünkü düşünce filmi için bir ön-aşama.

Film-oyun, çünkü ana biçimi oyun, yani sonu belli değil, filmlerin sonu genelde bellidir.

Film-oyun, çünkü film başka bir şey oldu artık. Oyun olma durumu da, bu aşamanın momentlerinden yalnızca birisi.

Peki, film-oyun nasıl bir şey olabilir?

Aksiyon-bilimkurgu türünün izleğinden yürüyebilir, çünkü hem edebiyat, hem de sinema örneği olarak aksiyonlu bilimkurgu, insanlara en çok şey öğreten tür durumunda. Aynı zamanda, insanlara en kolay yoldan ve daha birçok şey öğretebilecek türlerden biri olma konumunda.

Aksiyon, çünkü adrenalin insanların bir şeyler öğrenmesini kolaylaştırıyor. Eskiden bu duygu, ağırlıklı olarak Acı (ve kimi melankoli) idi ama durum artık değişti.

Ara şerh: 2009-2011 (Hong Kong dahil) Çin filmleri, kendi tarihlerini anlama açısından, birer film-oyun sayılsa gerek, çünkü gerçek öyküye yönelik çeşitlemeler var.

Bu açıdan, henüz yapılmamış olan ‘Ghost in the Shell 3’, ilk 2’sini izleme açısından eğer doğru yerine oturtulursa, en uygun film-oyun aday adayı durumunda.

Salı, Nisan 17, 2012

İkinci Sinema Nedir?

İkinci Sinema, Birinci Sinema’nın ertesinde oluşan sinemadır.

Birinci sinema, 1895-1995 arasındaki yüzyılda tanımlıydı.

1985-2015 arasındaki 30 yıl, her 2 sinemayı da kapsayan içiçe geçmiş iki dönemli bir dönemdi: 1950-2000 arasındaki 2 (1. ve 2.) Sanayileşme sürecinin içiçeliği gibi.

Bu içiçe dönemde; trans-sinema, yeni-sinema, post-sinema örnekleri, peşpeşe ve içiçe olarak, kaotik kırınımlar biçiminde oluştu.

İkinci Sinema, 2005’ten itibaren sözkonusudur.

2015-2025 arasındaki sürede, tüm 5 sinema türünde örnekler sergilenmeyi sürdürecek. Birinci Sinema daha uzun süre, 3 kırınım küme daha kısa süre boyunca sürecek.

2. Sinema hala holografik sinemayı içermiyor. Teknolojik olarak mümkün ama şirketler ekonomik olarak onu karlı görmüyor ve 3D çeşitlemelerin karlılığıyla yetiniyor. Bu, aslında ticari muhafazakarlıktır: Yani, yeni ürün satılabilecekken, korkudan hala eski ürünü satmakta ısrar etmektir: Titanik’in 10 yıldan sonra bir de 3D olarak piyasaya yeniden sürülmesi gibi.

2. Sinema tiyatrodan bağımsızdır. (Ek bilgi: Televizyon dizisi, bu sıralar tiyatro oyuncularına büyük paralar kazanmak için olanak sağladığından dolayı, tiyatrocular sinemanın peşini biraz olsun bıraktı ve bu sayede sinema yıldızları da telvizyon dizilerinde rol aldı. Eskiden, dizi ve sinema oyuncuları genelde birbirinin alanından uzak dururdu.)

Kung-fu filmleri sayesinde, sinemanın şu sıralar en fazla içiçie olduğu diğer sanat alanı, dans koreografisi durumunda. Artık savaş filmlerinde bile döğüş koreografisi var. Bu, Pina Pausch’un 1984 Los Angeles Olimpiyadı’nda yüzlerce dansçıyı dans ettirmesi kadar kiteleselce-faşistçe ama başarıyla yapılıyor, bunu imlemek gerekli.

Sinemaya görsel ve işitselliğin dışındaki duyu-dillerin katımı böylelikle, en çok motor alanda kalıyor. Film seyrine tat ve koku katımı, şimdilik ticari görülmüyor., teknolojik olarak denendi ve mümkünlüğü görüldü.

Söz-dilinin öte dili olan matematik ve mantık dilleri giderek daha fazla sinemaya sokuluyor ve düşünce filmi, olabileceğinden yavaş olsa da, giderek varlığı kesin görünür duruma geliyor.

2. Sinema, 1. Sinema’nın 2 dünya savaşı ve 2 dünya devrimini ıskalaması yerine, onları aşan 4 makro-global krizle yüzleşecek ama etkileşim sonuçlarını henüz kestiremiyoruz. Yine de, Çin’in 1911’in ve 1949’un, Japonya’nın 1941 Pearl Harbour’un filmini yapmış olması, yeterince sağlam sinemasal dayanaklar. Yine de, krizler hala öngörülemezlik boyutlarında yer aldığı için. 2. Sinema’nın onları anlatmakta zorlanacağı kanısındayız. Eski Yugoslavya savaşlarının anlatımı çok ironik ve çaprazdı örneğin.

Diğer sanat dalları öncülüğünü azalttığı veya yitirdiği için, 2. Sinema, 1. Sinema’dan sonra da, sinemanın öncü bir sanat dalı olarak sürmesini sağlayacak.

Gerisi henüz gelecekbilimsel belirsizlikte kalıyor.

Salı, Ocak 17, 2012

Sanal Bir Fotoğraf Sergisi

Acaiplikte üzerime olmadığı için, sergiye gitmem de acaip bir biçimde başladı. 16 Ocak günü Kasımpaşa’dan yayan yola koyuldum.Yolda aklıma, müzelerin ve galerilerin pazartesi günleri kapalı olabileceği geldi. Aklıma gelen başıma geldi. Hüsranla yine yayan geriye döndüm.

Ertesi günü yine yayan yola koyuldum. Galeriye vardım.

Bu arada, memleketimin kentlerine kağ yağmakta ve ortalık Kerbela’ya dönmekte idi. Kardan çok, kaya tuzu patinajı yaptım. Bankalar Caddesi, bazı yerlerde 3 sıra araba ile dolu idi.

Behzat Ç.’nin koruma görevlileri için söylediğinin geçerli olduğunu düşündürtebilecek bir biçimde, tuhaf bir yol tarifi ile içeri girdim.

İlk genel izlenimim şu oldu: Hani, küçücük bir hediyeyi kat kat kağıtlara sararlar da, kocaman bir paket olur ya, bina öyle bir yer işte.

Merdivenlerin en ve boy ayarı yok, ya da bizim yaşadığımız zamanların tasarımı değil. Öyle, çünkü bina yüzyıl öncesinden kalma. Yürüme biçiminizi değiştirtiyor ya da tökezliyorsunuz.

Tuhaf olan şu: Bina içinde yazılı veya görsel hiçbir yönerge yok. Merdivenlerin lokasyonu da standart değil. Yani, bir felaket durumunda, orada çalışanlar bile dışarı çıkana kadar, bina çöker.

Sürreel lavabo muhteşemdi: Giriş katında, dipte sağdaki erkek tuvaletinde. Tarif etmeyeyim, tadı kaçar.

Neyse, danışmayı buldum. Onlar da beni, serginin olduğu 3. kata yönlendirdiler. Metrolarda olduğu türden, önden binilip, arkadan inilen bir asansörle yukarı çıktım. Yine, yönerge yoktu. Önümdeki kapı açılmayınca, çevremde dönenmem gerekti.

Kare ‘U’ biçimi, 3 çeperli, 30 metrelik bir tur atıp, salona girdim.

Serginin tasarımı:

3 ekran var. 1’i dışarı ses veriyor, 2’si kulaklıklı. 1.’si kulaklık taksan bile, diğer ikisinden duyulacak denli güçlü olarak yayında. Yayınlar döngülü ve baş-son açıklaması yok.

‘Açık arşiv’ ile ne düşünülmüş bilmiyorum ama negatiflerin kutularının özgünlerinin oraya konması da, kopyaların oraya konması da anlamsız / sakil kalmış.

Tabii, ortada negatif yok. Yine, labirentperver birinin tasarımı olan bir biçimde, bir karanlık odaya girip, 40x10 = 400 gibi bir görüntü dizisini 10-10 birarada izliyorsunuz. Şekil yapmışlar, gruplamışlar ama yine yazı yok.

Bundan sonrası küçük bir skeç:

2 ekranlı salonun arasındaki salonda  3 sandalye ve 3 ekran var. Bilgisayarlarda, fotorafları pozitif olarak izleyebiliyorsunuz.

Önce, 2 yanımda 2 kişi vardı. Biri sağıma, diğerinin yanına geçti. 1’i babasının, dayısının ve annesinin fotoğrafını buldu. Üstelik, fotoğraflar etiketlenmişt, yani biri onlara doğru ad iliştirmişti.

55-60 yaşında oldukları için, konuyu anlamaları mümkün olmadı. Elimden geldiğince, kendi anladığım bilgileri onlara aktardım.

Bu arada vazifeşinas bir görevli gelip, biraz açıklamada bulundu.

Yine bu arada, bir çift geldi. Diğer 2 kişiye açıklamalarımı dinlerken, bana bazı sorular sordular.

Sonuçta, kısa ve güzel sohbet oldu.

Ancak sorun şu:

Kimse orada kendi kendine yol bulamaz. Özellikle de, bu fotoğraflara meraklı olabilecek, nostaljifilik ama teknofobik 50 yaş üstü kuşağı.

Tüm bunlar sunumla ilgili kişi olan ve geçmişte hocam da olmuş olan Vasıf Kortun’a ait olan bu tasarımmlar, ona epeyi eksi puan yazdırdı. Bu arada müzecilk lisansüstümü okurken, bunları da mı düşünemeyecek eksiklikte mi olunabileceğini düşündüğümden daha eksikçe, bilgisizdi sergiyi gezenler. Özellikle, karanlık odada duran 2 genç çift, sergiden hiçbirşey anlamadan sıkılıp gittiler.

Gelelim içeriğe:

10 üzerinden 11.

Eskiden yılda 100 sergi gezerdim. Yeni moda, gecikmiş post-modernist, şeyselleşmiş yığmaları görmekten gına geldiği için, yılda 10 sergiye düştüm. Ancak son 25 yılda, epistemolojik, kognitif, informatik açıdan bu denli yoğun birikimli bir sergiyi görmedim.

Neden böyle?

Çünkü orada sıradan insanlar var. Hani, Benjamin’in marksist-sosyalist estetiğe kattığı, gündelik yaşamın kültürolojisi olarak proleter-popüler-banal kültürün doğrudan ürünleri.

Sergiden önümüzdeki 100 yıl içinde, 1.000 kitap çıkarılabilir. Kastettiğim, tek başına fotoğraflar değil, onları okuma sonucu elde edilecek eserler. Bir olasılık, eğer hepsi internete konursa, 10 tanesini ben yazacağım.

25 yıllık seyyar kitapçılık yaşamımda milyonlarca kare fotoğrafı beynime kaydettim. Bu konuda 2012 itibarıyla tekim. Tek olduğum başka bir durum var: Disiplinlerarasıyım. Yani, o negatiflerin tekniğini, fotoğrafların konularını, asıl önemlisi fotoğraf konusu olan insanları, kanlı canlı olarak, görsel, işitsel veya yazılı olarak tanımam ve bunlardan sentezler ve praksisler üretebilmemin mümkünlüğü.

Sergi bu nedenle biricik örnek.

Arada, sergi sırasında aldığım notlarımı özetleyeyim:

Aras Yayıncılık’taki konuyla ilgili kişi, aşırı azınlıkperver, kimlik faşizminden habersiz, o fotoğraflardan çıkarılacak bilgileri bilse, o arşivi yok edecek biri. İnanılmaz tarih bilinçsiz biri. Yani yanlış insanlar, doğru işler yapabiliyor.

Bu işi yapması gerekenlerden bri olan Gültekin Çizgen, acaba kendi arşivini bu denli titiz koruyabildi mi?

Nasıl ki 2.000 sözcük bir dile başlamak için temel tabansa, 2.000 fotoğraf da fotoğraf okuması için temel taban. Bu sergide böyle en az 100 tane taban var.

Bu kadar eşcinsel erkek fotoğrafı olması, hele bazı pozlar inanılmaz. 2012’de bile, bir fotoğrafçıda o pozları veremeyecek çok eşcinsel erkek tanıyorum.

Fotoğraflar her demografik gruptan örnek taşıyor.

Videolardaki teknik işleri yöneten de, foto-realist işler yapan da, sanat ve tarih bilinci taşımıyor. Denizdeki balık denli denizden habersizler.

Dönelim sonraki çıkarsamalarımıza:

Ayna yansıması dışında, daha önce başka yerlerdde gördüğüm fotoğraflardan çok farklı grup örnekler yoktu. Grup içi çeşitlilik çok yüksek yalnızca.

Benim daha önce elime geçen ve dağınık olarak sattığım biçimde, aynı kişinin 3-5 yılda birlik portreler dizisi yoktu.

Fotoğraf dizilerinde daha önce çalışılmamış bir konu olan, kadınların ağda biçimi, bu negatiflerden çıkabilir. Bu denli ayrıntılı çalışma yapılabilecek mi, bilmiyorum.

Son olarak:

Bu metni bana yazdıran 20 kişiye ve emeklerine teşekkürler.