siberuzay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siberuzay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Kasım 22, 2013

Viral Videoların Salgın Kaotiği


0. Derece Koyutlar:

Bir: Ne salgınları biyolojik hastalık sayıyoruz, ne de viral videoları kültürel hastalık. Her ikisinin de yayılması ve durması için kaotik dağılımlı parametreleri olan ve matematiksel modelini sorguladığımız değişkenlikler (atematiksel) fonksiyonları olarak sayıyoruz.

İki: Bunun benzeri olan bir durum, orman yangınıdır. Bir orman yangını, kendini de bitirebilr, sonsuza dek yayılabilir de.

Üç: Henüz olguların ve olayların veri tabanından tümevarımla kesin denklemlere varmayı beceremedik ve bunun peşindeyiz.

Ana metin:

Viral videolar, virüs gibi çok hızla yayılan videolardır.

Genelde çok hızlı yayılırlar ama yayılmaları bir süre sonra sıfıra limitlenir.



Salgınlar ise farklı bir görüngü kümesi sergileyebilir:

Salgınlar, kuluçkaya veya uykuya yatabilirler, böylelikle de gelecekte 1 veya 1’den çok kez daha yeniden salgın olma / yaratma potansiyelini taşırlar.

Şimdilik böyle bir viral video görülmedi henüz.

Ancak, internet ileride yüz yılını falan doldurduğunda, yeterince yineleme kümesi birikecek ve bu görülecektir. Örneğin, belli makro toplumsal olayların yuvarlak sayılı yıldönümlerinde, eski dönemin belgesellerinin seyrine yönelik olarak bu durum gözlenebilecektir.

Bu bir.

Görülen viral video dağılımlarına bir bakalım ve onları modellemeyi deneyelim:

Muhatap sayısı sabit giden yayılım var, muhatap sayısı artarak giden yayılım var.



Bu daha çok, kalıcı ün ve geçici ün ayrımında ama o da kesinlikle bir salgın konusu.

Bu iki.



Muhatap sayısı pratikte sıfır olan bölgeler var. Örneğin viral videolar için bu, internetsiz bölgeler olmakta. Veba salgınında Avrupa’nın belli bölgeleri, ana ticaret yolları üzerinde olmadıkları için, salgından kurtulabilmişlerdi. Demek ki bu koruyucu hekimlik konusu.



Bu üç.

Zamansal olarak eşzamanlı sayılabilirseler de, bazı salgın hastalıklar ve bazı viral videolar, diğerlerinden çok daha hızlı yayılabildi ve her ikisi için de, bunun nedenleri tam açıklanamadı henüz. Ancak, 1 parametre var: Çığ etkisi. Yani, daha çok izleyici başlangıcı, daha çok izleyici devamı demek. Bunun tersi de, kendini bitirme demek.

Bu dört.



Bir de bunun daha küçük ölçeklileri var. Makro viral videolar, global toplam seyircide 100 milyonu gördü. Oysa sosyal medyada her gün binlerce veya yüz binlerce ölçekli paylaşımlar yapılıyor ve bunlar düzenli olarak sayılmıyor. Kaos matematiğine göre, bunların mikro örüntüleri büyüklere benzer ama varyasyonlu olacaktır. O varyasyonlar da ana denkleme ulaşmamızı sağlayacaktır.

Bu beş.



Salgın hastalıkların yayılma mevsimi olduğu gibi, viral videoların da, tüm sosyal medya konularında gözlendiği gibi, yayılma saatları var.

Bu altı.

Sonuç:

Bunlar, bir tür doğrusal programlama sınır doğruları çiziyor.

Ancak, bizim aradığımız doğrusal-olmayan bir matematiksel model.

Bu durumda, 2 modeli melezleyeceğiz demektir.


Cuma, Kasım 15, 2013

Oyun ve Politika



Eh sonunda...

Birileri de sonunda bunu akıl etti, bilgisayar oyunu ve politikanın ilinitisi irdelenmiş, yani Olivier Mauco bunu akıl etmiş:


Karşılaştır-karşıtlaştır ve alıntı-yorum olarak gideceğiz:

“Oyunlar ve edebiyat görünürde epey farklı. Oyun oynamayan insanlar, oyunların daha çok filmlere benzediğini düşünüyor. Oyunların sadece görsel yönünü görüyorlar. Fakat aslında oyun eyleminin kendisi okuma ve yazmaya daha yakındır.”

Genç ve oyun kültürünü yaşadığı umulabilecek olan birinden beklenmeyecek derecede sığ bir yaklaşım:

Bir: Senaryosuz, yani edebiyatsız film berbat olmakta. Yani bunlar ayrı şeyler hala.

İki: Artık poli-medya (multi-medya değil) ve çapraz medya var. Yani bu şimdilerde, zaten en baştan öyle düşünülmeye başlandı, yani çizgiromandan oyun yapıp anlatıda teklemek yerine, konuyu en baştan tüm medyalar için çoğul dilli hazırlayacaklar bundan böyle ve bu da Mauco’nn kastettiğinden başka bir şey.

Üç: Oyunun çapraz medyalığı, özellikle Machimina aracılığıyla sinemayı bambaşka bir şey yaptı: Hem oyunu sinemalaştırdı, hem de oyunu kısa film kılarken, sinemaya yeni ve farklı bir dil kullanımı ekledi.

“Dahası edebiyat, oyun yaratıcıları için de bir ilham kaynağı oluyor. Patrice Désilets konferansta, ‘Assassin’s Creed’ 2 için Dumas’nın ‘Monte Cristo’ eserinin ne kadar önemli olduğunu anlattı. ABD’deki ‘best-seller’ gençlik romanlarından ‘Atlas Silkindi’, belli bir şekilde Bioshock için ilham kaynağı.”

E tabii, zorlarsan başka ilintiler de bulursun ama bu ifade aşırı yorum olmuş. ‘Monte Cristo’da bir tek suikastçı yoktur, tamam intikamcı vardır ama o da binlerce romanda vardır zaten.

“Oyunlarla ilgili siyasi ve bilimsel söylemlerde bir çoğalmaya tanıklık ediyoruz. Siyaset oyunlarla neden ve nasıl ilgilenir? Oyunlar neden daha başından bir sorun olarak görülür (şiddet, bağımlılık vs)?

Yeni bir mecra ortaya çıkarken etkileri üzerine teorilerin de ortaya çıkması çok klasiktir. 19. yy’da popüler aşk romanlarının eşleri çıldırttığı iddia edilirdi veya Viktorya döneminde ucuz romanların gençleri kriminalize ettiği.”

Burada, soruda da yanıtta da boşluk var. Oyunlar gerçeklik algısını değiştiriyor ve bozuyor (bunun yararı da olabilir, özellikle kültürel eksodus aradığın zaman ama o ayrı konu) ki bu da doğrudan şiddete giden yol demek. Yani, burada oyun doğrudan zihinsel / duygusal uyuşturucu etkisinde bulunuyor. Nasıl ki bazı müptelalar suçundan muaf sayılabiliyorsa, yakında bazı oyun bağımlıları da, işlediği en azından bazı suçlardan muaf sayılacak yakın gelecekte.

Şerh: Yaşamında hiç oyun oynamamış ama yüzlerce oyun demosu izlemiş biri olarak, gerçeklik algım tümüyle değişti, bunun bilincindeyim.

“Bağımlılık ise başka bir nokta, DVORYO (Devasa Online Rol Yapma Oyunları) oynarken aşırıya kaçmakla ilgili. Psikologlar oyunların kişiyi bağımlı haline getirmediği aksine bağımlılığın psikolojik patolojilerin bir semptomu olduğunu buldular.”

Konunun açılımı:


İyi de, bu gerçek yaşamda da böyle: Kimse Humeyni’yi yaptıkları için yargılamadı.

Kimse, 250 bin kişi toplanıp futbol histerisine kapıldığı için de yargılanmıyor. Diğer bir deyişle, bugünün popülr kültür toplumu, zaten (devasa değil) kitlesel rol oynama oyunları histerisinde sürüp gidiyor.

Yani, kimse dizileri falan suçlamasın, doğrduna politik yapıyı, o deforme parlamenter demokrasi sahtekarlığını suçlasın.

“Çalışmaların çoğu veya siyaset, oyunlar yerine değil, aynı zamanda vatandaşlar olan oyunculara yoğunlaşır. Oyunların karmaşıklığına yönelik bu miyopluk, maalesef kötü bilimsel araştırmalara ve indirgemeciliğe yol açıyor.”

İyi de geneldeki tüm oyunlardaki Yanki Faşizmi’ni de görmüyorlar? Bu, Holywood filmlerinden gelen doğrudan bir miras.

“Konferansta oyunların edebiyatla olan ilişkisi “şehir” teması üzerinden incelendi. Oyunlarda “şehir” nasıl ortaya çıkar?

Zor soru. Oyunlarda şehir aksiyonun merkezi, bir hikâyenin zemini ve ilginç bir oyun alanı olarak ortaya çıkar. Birçok oyuncuya tanıdık gelir ve oyunlarda üretilen herhangi bir jenerik şehir bile gündelik yaşamlarına benzerliğinden faydalanmanın bir yoludur.”

İşte burada, birkaç hata birden var:

Tamam, bugünün tüm megapolleri birbirine benzer ama yine Holywood filmlerinin baskısıyla, ABD kentlerini neredeyse sokak sokak ezbere biliriz ve asıl önemlisi kentleri birbirinden ayırt ederiz ve ayrıca bu kentler birbirine benzemez, çünkü klişeler kullanıla kullanıla, her kentin bir klişe-imajlar dizisi üretilmiştir ve hep bunlar kullanılagelir. Kaldı ki İstanbul için bile bu böyle oldu: Son birkaç yılda burada çekilen çok film, hep aynı imajları / semtleri yeğledi ve bu sanılanın tersine klasik oryentalist bakış açısı değil, belki neo-oryentalist ama bunun tersini düşünmek için de, Jackie Chan’ın İstanbul’da geçen 2000 tarihli filmine bakılabilir  (ve buradan Batı’nın Doğu’ya Batı gibi bakışı ile Doğu’nun Doğu’ya Batı gibi bakışı ama oryentalizm değil de, bakış açısı ikamesi aklımıza gelir).

“Sizce oyun anlatılarında şehir, siyaset ve iktidarı bir araya getiren nedir?

GTA IV’ün söylemini anlayabilmek için oyunu klasik bir ütopya ile bir başlangıç hikâyesi arasında bir yerde görmek gerekiyor. Liberty City, merkezindeki Star Junction (Yıldızlar Kavşağı) bölgesinin çevredeki marjinalleştirilmiş semtler, fakirlik ve şiddetle çevrelendiği bir Amerikan rüyası vaadidir. Bu gerçekten hicivli bir tasvir, adeta her şey bir pastiş. Fakat Niko Bellic, Amerikan rüyasını yaşamak üzere Liberty City’ye geliyor. Çetelerle sorunlar yaşayan bir kumarbaz olan kuzeni Roman’a, ailevi ve toplumsal yükümlülüklerinden mecburen yardım ettikçe suça bulaşıyor. Dolayısıyla oyuncu bu Amerikan rüyasına asla ulaşamadığı gibi dahası, bu şehirde kişinin kendi başına bir yerlere gelebilmesi için tek çaresi şiddet.”

Yine, birkaç hata birden var:

Bir: Öncelikle bu, ABD rüyası değil, neo-libelarizm rüyası.

İki: Bilimkurgu filmler, zaten bu disütopyalı serbest bölge mafya kenti konusunu kezlerce klişe klişe anlattı çoktan.

Üç: Grotesklik ve ironi ise, oyunlarda pek algılanmayan bir konu. Sinema filminde görülse, hemen anlaşılan bir şeydir bu. Ayrıca kriminalite gerçekte, trajikten çok ve önce, feci grotesk ve ironik bir konudur, melodramatik değil. İşte bu, tam da günümüzdeki halkların psiko-politiği olmakta ve Mauco’nun henüz / burada ayırsamadığı şey de bu.

“Gezi Parkı eylemleri sırasında bazı duvar yazılarında “GTA’da polis döven nesile sataştın” ve “6 Yıldız Oldu Tanklar Gelecek” gibi ibarelere rastlandı. Bu sizce neyin göstergesi?

“Son yıllarda dünyanın birçok yerindeki protestolarda oyunlara atıfta bulunulduğunu görebilirsiniz. Bunların ilki ‘Game Over Mubarak’ (‘Oyun Bitti Mübarek’) idi. Bu iki şeyi gösteriyor: Oyunlar kültürün bir parçası. Ancak oyunlar aynı zamanda dünyayı, bilhassa da demokrasilerdeki iktidar meselelerini kavramanın başka bir yolunu sunuyor: Oyunlarda iktidarı deneyimledikçe, bir sistemi yenmek için çabalıyorsun ve ideallerin için mücadele veriyorsun (özgürlük, demokrasi vb). Oyunlar herkesi eşitlediği için, idealist sayılırlar; toplumsal aidiyetlerinden bağımsız olarak en iyisi haline gelebilirsin. Oyun sana her şeyin mümkün olduğunu söyler. Assassin’s Creed oyununun slogan haline gelen inancı oyunlar için o kadar doğru ki: ‘Hiçbir şey gerçek değil, her şey mümkün.’ Elbette ki son derece bireyci ve toplumsal gerçeklikten kaçınan bir inanç. Ancak aynı zamanda gerçekten güçlendiren bir metafor.”

İşte bu, tam da gerçeklik algısı çarpılması olgusu.

Ancak oyunlar, aynı nedenle asla ve kata iktidar konusunu kavramayı sağlamaz, yanlış kavramayı (misconception) sağlar. Gerçek yaşamda bir oyun, belki bir ve yalnızca bir kez oynanabilir, belki hiç oynanamaz. Hoş, bunu Marx bile anlamamıştı, aynı konu.

Artı oyunlar, herkesi birbirine eşitlemez, tam tersine yaratıcılarının bile önceden tasarlayamadığı bir biçimde, bazı oyunculara imkansızı başarma veya rekor skor yapma yolunu açarlar ki bu da gerçeklik algısını bozucu bir durumdur, en azından o oyuncu, kendini kahraman ve özel şeyler becermiş biri, yani imtiyazlı gibi hissedince.

“Bununla beraber, esas kitlenin boyutları artık büyümeyi bıraktığından dolayı, endüstri devasa bir krizle karşı karşıya gelmekte dolayısıyla bu durum artık daha fazla böyle devam edemez: İçerikli oyunlar isteyen, kötü senaryo, zayıf karakterler ve fantezi dünyalarından yorulan bir oyuncu nesli geliyor. Eğer oyunlar siyasi, toplumsal ve gündelik hayat meseleleriyle ilgili konuşabilseydi, oyuncu olmayanların da ilgisini çekerdi. Hollywood bu eğlence kriziyle 60’larda tanıştı ve çaresi içerikli filmler üretmekti. Fransız yeni dalgası radikal bir dönüm noktasıydı. Bağımsız oyun sahnesi ise oyun endüstrisindeki radikal değişimin geldiği yön. Klasikleşmiş oyunlarda çalışmış büyük tasarımcılar artık endüstriden yoruldular ve ben bazılarının siyasi ve toplumsal meseleleri ele alan gerçek oyunlar yapacağına inanıyorum. Daha geniş bir kitleyle daha büyük bir piyasa elde edebilirsin, o halde oyunları sadece tüketiciler için değil daha fazla insanın ilgisini çekecek şekilde yap. GDT Jam (Game Developers Turkey) adındaki bu ilginç girişim örneğin Gezi protestolarıyla ilgili oyunlar yaptı. İnsanlar endişelerini dile getirmek için oyunları kullanacak. Bu artık başladı bile.”

Evet, en önemli bölüme, son momente geldik, adım adım gidelim yine:

“İçerikli oyunlar isteyen, kötü senaryo, zayıf karakterler ve fantezi dünyalarından yorulan bir oyuncu nesli geliyor.”

Çoktan geldi bile değil, benim için en başta böyleydi, çünkü oyunları çok zayıf hayal güçlü buldum hep.

Aynı şey sinema için de geçerli: Eski (1990 öncesi) filmleri, gerçekten hayalgücü kabızıydı. Ayrıca Fransız Yeni Dalgası, buna çözüm falan getirmedi, tam tersine daha çok kabızlık getirdi (Trouffat’nun birincil ve ölümcül hatası da buydu zaten.)

Gelelim oyuncu tanımlamasındaki hataya:

Oyunun içinden gelenlerin başka bir saptaması var (Oyuncunun Günlüğü, Berk İybar, 2010):

Oyuncuların yaşı büyüyor. (Çizgiroman okurlarının da öyle.) Bunun anlamı şu, 4-5 kuşaklık oyun aşamalarının yetersiz getirisinden sıkıldılar artık. (Yani, aynı salaklığı her yeni kuşağa bir kez daha anlatırsın ama aynı salaklığı aynı kuşağa 2 kez anlatırsın da, 3.’de yemezler.)

“Klasikleşmiş oyunlarda çalışmış büyük tasarımcılar artık endüstriden yoruldular ve ben bazılarının siyasi ve toplumsal meseleleri ele alan gerçek oyunlar yapacağına inanıyorum.”

Konunun bam teli bu:

Şu anda bilgisayar simülasyonu gerçekten daha gerçek aşamaya geldi de geçti çoktan. Uçuş simülasyonlarında bu gözleneli epeyi oldu. Pilotlar, simülasyonlar sırasında gerçek uçuşlardaki zihinsel tepkilerini veriyorlar ve asıl önemlisi, bazı simülasyonları önceden çalışmış pilotlar, zor durumlarda uçaklarını düşürmeyip, yüzlerce yolcusunu kurtardı, çünkü neyle karşılaşacaklarını çoktan biliyorlardı ve tepkilerini refleksif olarak hazırlamışlardı, yani panik yapmamışlardı ki oynayarak öğrenmek budur zaten.

Artı, kask aracılığıyla, elektronik uyarıyla gerçeklik simülasyonu da mevcut. Onun geleceği konusu, bu makaleyi aşar.

Yani oyunlar, bu alana yol alıyor.

Ara buçuk şerh: Her tür illüzyonlu veya illüzyonsuz 3B oyunların ve filmlerin geleceği de, bundan bağımsız ama buna koşut yollarda ilerliyor şimdiden.

Şunu da anımsayalım:

‘Catherine’ gibi oyunlar da ‘best-seller’ oluyor ve onlarda hiç aksiyon yok.

Yani, rol oynama kendiliğinden gerçek yaşamdaki rol oynamayla birleşiyor ve gerçek yaşamda aksiyon hiç yok ama doğrudan görünmeyen / algılanmayan şiddet dolu siyasal yaşam var.

Haa, bunu birkaç onyıldan önce teknolojik ve pazarlama olanağı  olarak ve dolayısıyla da aradaki global-makro krizler nedeniyle, belki 50 yıl daha sonul-kültürel olarak tamamlayabileceklerini de sanmıyorum doğrusu.

Yani:

Oyunlar politikayı düşündüğü an, kriz başlar, başladı bile ama epsilon düzeyde henüz...

Sonsöz:

Taksim Gezi olayları ileride, aktivizmin yüzkarası olarak anımsanacak...

Ya da:

Oyunlar, şu an bazı gerçeklikleri konuya sos olarak kullanıyor yalnızca...


Çarşamba, Temmuz 18, 2012

Siber-Hammurabi



“İzmir'de 40'tan fazla ülkeden 500'e yakın bilişimciyi buluşturan Uluslararası Bilgisayar Yazılımı ve Uygulamaları Konferansı'na (COMSPAC 2012) katılan (ABD Başkanı Barack Obama'nın bilgi güvenliği danışmanı) Dr. George Strawn, sonuçları 11 Eylül'den daha ağır olacak siber savaş uyarısında bulundu.

...

... Dr. Strawn, ‘Hammurabi Kanunları güncellenmeli. Bir programcının yazdığı program nedeniyle, bir güvenlik açığı nedeniyle bir sistem zarar görürse, bu programcı gerektiğinde ölüm cezası kadar ağır bir ceza ile cezalandırılmalı’ dedi.”


Vay be...

Bu adamlar Wikileaks’i beslemeyip asmak niyetinde ciddi ciddi...

De...

Dinime küfredenin Hristiyan olması gerekmiyor muydu?

Bir Yanki mi bana hukuk öğretecek?

ABD mi uluslararası hukuğu uygulayacak?

El şeyi görmeyen, kendininkini mamut şeyi sanırmış.

Demek ki her 2 tarafta da filler hem sevişip, hem tepişmeye karar vermiş. Bu durumda otlar orjiden feci ezilecekmiş.

Yani:

Kurudan çok yaş yakacaklar.

Korku devleti oluşturmak niyetindeler.

Oysa ki kitlenin artık korkacak hali bile yok. Tümüyle uyuşmuş durumda. Ambale ve serebral vajinasyon durumunda.

Kurbanlardan biri olacak olmam olasılığı epey yüksek olsa da, bu epeyi ilginç bir oyun olacağa benzer.

Islanmışın yağmurdan pervası olmazmış. Bir asılmadığım kalmıştı. Onu da görürüz.

Pek sevgili sistem baba: Beni bile zıvanadan çıkardığına göre, sen kuyruğu çoktan titretmişsin demektir.

Evveet:

‘What’s next?’

Perşembe, Haziran 28, 2012

RedHack Twitter’da



Son röportaj imiş (27? Haziran 2012):

RedHack -  Merhabalar Hidir bey, elbette haziriz roportaj icin, sizi bekliyoruz.. Umarim fazla gec kalip korkutmadik?

Hıdır Geviş - Korkuttunuz tabii ki... Evet ilk sorum, koordinatlarınızı alabilir miyim:)))

RH - Tam olarak Greenwich diyebiliriz.. Cunku 0 noktasindayiz.. "Hava su toprak ve ates" diyor ya sair, oyle iste... Herkese, her canliya o derecede yakiniz. Nerede oldugumuzdan cok, nerelere eristigimiz onemli ki "netdaslik" felsefesinin oturdugu ve artik sinirlarin kablolar vasitasiyla kalktigi gunumuzde, her yerde" oldugumuz aciktir ;)

HG-  Hm... Her an her yerdesiniz...RED HACK’in 12 kişilik bir çekirdek ekibi var, ben şu an hangisiyle yazışıyorum?

RH- Kime yazdiginizin onemi varmi sizce, sirin baba veya caliskan sirin ;) veya baska birsey.. Nickler ve isimler biz fikri kategorize etmekten, onu arsivlemekten baska bir ise yaramaz asil onemli olan fikirdir.Ama cok isterseniz siz bana Manyak diyebilirsiniz :] bazilarida Sirin Baba der.

HG- Önemi yok tabiii... Yeri geldi sorayım... Neden Şirin Baba sembolünü seçtiniz?

RH- Bir sembolle anlatma olayi dayandiginda aklimiza o geldi.. Hem komik, hem de isimlerin bizler icin onemsiz oldugunu anlatma acisindan sectik, eh belki "siz de uslu bir cocuk olursaniz sirinleri gorebilirsiniz" demek istedik :)

HG-  :))) Güzel... Sizin için sıkıcı bi soru olabilir ama aranızda bir hiyerarşi var mı? Nasıl bir örgütlenme yapınız var?

RH- Aramizdaki tek hiyerarsi, isleri yaparkenki kollektif calismanin hiyerarsisidir, yoksa alt ust iliskimiz yoktur. Herkes esit soz hakkina sahiptir, herkes birbirine kardesi, hatta kardesten de ote yoldasi gibi bakar. Biz RedHack'i bir grup degil, kardeslik orgutu olarak goruyoruz.. Hedefledigimiz dunyayi kendi icimizde kurduk.

HG- Söylediklerinizden yine de tam resmedemedim, kararları nasıl alıyor, nasıl uygulamaya geçiyorsunuz?

RH- Karari siz aliyorsunuz, halk aliyor, biz uygulamaya geciyoruz.. Bugun eger halk icisleri bakaninin "takla at" veya "gobek at" olayindan rahatsizlik duyduysa, içsileri bakanligini hackleyip, Idris Naim'e takla attiririz veya Eger I; Melih Gokçek gibi Ankara belediye baskani kalkip, genc kizlarin telefonunu Twitter’dan paylasirsa, sitesini eline verdigimiz gibi,bizimle tartistiginda onun aslinda bir mahalleye muhtar bile olamayacagini gosteririz Ki bunlara halk karar verdi biz yaptik.. Bizim icin halkin kararlari baglayicidir, bir grup insanin degil.

HG-  Eylemleriniz bir tür cezalandırma gibi. Devlet kurumları, ozel şirket ve siyasi partilerin sitelerini kevgire çevirdiniz Zenginden alıp yoksula veren değil de güçlüden halkın intikamını alan modern bir R.Hood olarak mı görüyorsunuz kendinizi

RH - Hayir kendimizi Robin Hood felan gormuyoruz. Kahraman hic gormuyoruz. Sadece yasadigi topluma duyarli Ve yasami sadece yemek icmek, tatile gitmek, seks yapmak, tv seyretmek olarak almiyoruz. Bizler icin "Eger sonsuza dek yasayamayacaksam, istedigim gibi yasarim" felsefesi onemli. Olumden cok insanlari olumun korkusu yasatmaz. Biz atesin icindekiler olarak, atesle mucadele etmeyi ogrendik ve inanin bir defa atesin icine girip onunla mucadele ettiginizde, hayati cok farkli algiliyorsunuz diyorsunuz ki "ulan hayata bir defa geldim, bunlarin kaderimi yonetmesine, beni piyon olarak kullanmasina neden izin vereyim?"

HG- Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz: sanal gerilla mi, sanal terörist mi, sanal devrimci mi ya da ne..

RH - Taihte kimin terorist olduguna kazanan karar verecek ki halkin ekmegini rizkini calan, onu savasa surukleyen Onu bir piyon ve yatlarda katlarda yasamak icin arac gorenlerdir asil teroristler. Asil terorisler, kravatli plazalarda oturup wisky'lerini yudumlayan, kardesi kardese vurdurandir. Ve asil terorisler kendine bakan veya basbakan, cumhurbaskani gibi sifatlar takarlar ki o halde Biz neyiz? Biz bunlara karsiysak bizler sadece "uyanmis" ve "uyumamak istemeyen" cevresindekileri de uyandirmak isteyen bir grup durust insaniz, o kadariz, ne fazlasi ne eksigi, sadece uyanmis ve zulme boyun egmeyen insanlar. O riski gozonune aldik, cunku herkes olecek ve biz "haksizliklara karsi susarak" olmek istemiyoruz. Bu yasami anlamiyla yasayacagiz, sacmasapan bir tiyatronun icinde dogduk diye, o tiyatroya uymayacagiz

HG- Aranıza ajan sızabilir mi? Anonymous liderinin FBA ajanı olduğu yazılmıştı. Nasıl anlarsınız ajanı ve O’nu nasıl cezalandırısınız?

RH- Aramiza ajan sizabilir ki sizmistir da, ama kurdugumuz sistem sayesinde bize hizmet edip, "avanak apti" olur cikar ;) 15 yildir variz ve cok deneyimliyiz o kadari da olsun artik.. Cezaya gelince, ceza; bize yaranmak icin ettigi hizmettir ;)

HG- Bu gidiş nereye, eylemleriniz, hep bu şekil de mi devam edecek yeni taktik ve stratejiler var mı?

RH - Gazeteci meslege girerken ki idealleriyle hareket edecek cesareti, ogretmen ilk derse basladigindaki sevgiyi, isci koylu ve memur uretimden gelen gucunu, ogrenci zekasini ve dinamikligini, kadin, kadin olma bilincini, yani kisacasi ulkemizdeki ezilenler, ezildiginin farkini ve ayricaligini hissedip baskaldirana kadar devam edecegiz ve eylemlerimiz kesinlikle "hic beklemedikleri" turde gelisecek ki ilk "duyulan" eylemimizi yaptigimizda, "bunlari 1 haftada paket ederler" demislerdi ama ne oldu daha da radikallestik;)

HG- Bugün yeni eylem yolda dediniz... x ile y, ttnet mi saldıracaklar diye soruyor?

RH - Hayir TTNEt'e saldiracagimiz gun haber vermemize gerek yok, hepiniz anlayacaksiniz ;) Bu gunlerde cok daha farkli birseyle ugrasiyoruz, eger basarabilirsek, halkimiz sevinirken, bazilari cok uzulecek, tirnaklarini yiyecekler, hatta bir iki istifa da beklemiyor degiliz ;)

HG- Yakalandığınızda nasıl bir hukuki suçlamayla yargılanacağınızı ve kaç yıl hapis yatacağınızı hiç araştırdınız mı?

RH- Her neyle suclayacaklarsa, bu bizim halk onlarinsa terorist, isbirlikci, vatan ve dunya haini oldugunu degistirmeyecek

HG- Allah gazabınızdan korusun,diyelim ki benim aşağılık bi gasteci olduğumu düşündünüz, beni cezalandırmak için ne yapardınız?

RH- Bilmem, herhalde sizin hayatinizi kabusa cevirecek seyler bulabilir, sizin kimliginizle hack yapabilirdik ;) Saka bir yana, gazetecilere dokunmuyoruz. Ne kadar asagilik olsa bile, onun sistemiyle sorunumuz var, bireylerle degil. Aksi halde isin icinden cikamazdik, cunku o kadar kendine gazeteciyim diyen, "kiralik katil" var ki yetisemeyiz;)

HG- Bu röportaj daha uzar gider, iyisi mi tadında bırakalım... Çok teşekkürler size ve twitter kullanıcılarına

RH- Biz tesekkur ederiz roportaj icin, size ve katilimci dostlarimiza. Ve unutmayin lutfen cağımızın insandan insana geçen ve toplumda yayılan en hızlı hastalığı korkaklıktır. "Bilinçlenmek" kendimizdeki hastalığı, bilincimizi "pratiğe" çevirmek de, hastalığın toplumda yayılmasını durdurur. Iste bizim amacimiz da, bu cehaleti bitirecek bilinç icin pratik sergilemek ve korku toplumunu tarihe gommek. Zafer ezilen halklarin olacak, bunu basaracagiz, cunku inaniyoruz ve inancimiz icin bedel odemeye raziyiz. Halk icin hack.


*

Yorumlar:

Açıkçası, yeni ve/ya farklı hiçbirşey okumadım.

Konuya, yakalanmaları veya yakalanmamaları olarak bakmıyorum. Yakalanırlarsa, ya onların yerini yenileri alır, ya da zaten hücre yapılanmasında oldukları için, bir bölümü yakalanmaz ve yola devam eder.

Devleti kızdırarak, diğer bir şey yapmayanlara zarar verdiklerini de düşünmüyorum. Devlet zaten bu sıralar herkesi dümdüz ediyor.

RedHack’e karşı, TBMM’deki veya dışındaki hiçbir partinin hoşgörü göstereceğini sanmıyorum. Sorun yasadışılık değil (kendileri yasadışı olanlar bile RedHack’i onaylamayabilir), yapılanı anlamamaları.

Redhack’in hayranlarının (ve belki de üyelerinin) tamamına yakınının düzenin feci bağımlısı olduğu gözlemindeyim. Yalnızca düzenin 2 farklı yüzünde yer alıyorlar ve Yeni Düzen’in epeyi yeni ve farklı yüzü de var, internet onlardan yalnızca birisi.

Devrimler gibi, düzeni yıkmalar da çok uzun sürer. En azından 50-100 yıl gibi. O sırada da, yıkılacak yeni düzenler formasyonu yaşanır. Bir tür atılan okun hedefe varamaması ikilemi.

Gelecekbilim açısından bakılırsa, öyle bir gelecek momentine sıçramalasın ki hem eylemin yerini bulsun, hem genel tarihe zarar vermeyesin, hem de geriye yine de epeyi bir boşluk kalsın ki bunu yapabilmiş bir gelecekbilim(ci) henüz yok. Yapmaya çalıştığım ise, tam da bu. Bu noktada, RedHack ve benzerlerine karşı(t) noktaya düşüyorum.

Bu, onların yaptıklarına karşı çıktığım anlamına gelmiyor. Tam tersine, yeni bir deney olarak sağladıkları veriler önem taşıyor, diye düşünüyorum.

Wikileaks veya RedHack sonul başarı değil. 2 reel sosyalizm de öyle. Ne 2 ‘hacker’ grubu, ne de 2 reel dünya devrimi, yanlış değildi, yalnızca dene-yanıl veri tabanı idi. (Eylemsiz bir kuramcı olmama karşın, sonuçta veri tabanı gerektiğini de biliyorum.) Tüm 4’ü de beni öldürecek (ve biraz da öldürmeyi denemiş) olsalar bile, öyle değildi: Söylem dürüstlüğü ve rakibine / düşmanına saygı savaş(çı) ahlakı.

Her paragraflarına 2-5 karşıt yorum yazabilirim ama bu kez yapmayacağım.

Tek, son paragrafa yorumum var:

Korku toplumunu bitirmek, hem kuramsal, hem de pratik epeyi sınıra sahip. Öncelikle, ‘5.000 yıllık dünya sistemi tarih’in toplumu korku demek, tanım gereği böyle. (Bu, farklı olanın cezalandırılması değil, devletin var olması için korku gerekmesi (başıbozukların ortalığın canına okuduğu bir dönemdeyiz) ve korkusuzluk durumunda, devletin çözünmesi ve şimdilik birkaç milenyum daha devletsizlik istemediğimiz gerçeğidir.)

RedHack’e iyi şanslar dilerim: Gereksinecekler.

(28 Haziran 2012)

Salı, Mart 06, 2012

Işık Barış Fidaner – Reha Ülkü Yazılı Düeti

Önbilgi: 1 sanal diyalogcunun metnine, 1 sanal diyalogcunun yanıtı, yani 2 kişi yüzyüze hiç karşılaşmadı. Arada baba-oğul gibi bir kuşak farkı var. Görüş ayrılıklarının ana fay hattı, tarihi olurken yorumlamakla, olduktan az sonra yorumlamak arasındaki fark bence.

merhaba,

bildiğiniz gibi "müşteri hizmetleri" denilen bir modern psikolojik savaş metodolojisi var.

Bu müşteri hizmetleri, dışarıda nasıl bilemem. Bizde berbat. Sorun çıkan kredi kartımın iptalini bana 5. sorunda söyleyip, bir de beni yalancı yerine koymuşlardı. O zamanlarki bir nolu bilgisayar ÇÜŞ’ü NCR’de 1984’te İstanbul’da çalışmıştım, durumları berbattı, yani gavurlar da aynı durumda.

bazı şirketler, performans, verimlilik, karlılık gibi iyi niyetler sonucu kendilerini tekelci konumlarda buluveriyorlar.

Bildiğim gibi, ABD gibi tekel karşıtı yasaları olan ülkelere karşın, dünyada tekelciliği engelleyen geçerli süreç yok. Ancak bunun nedeni kar eğilimi değil, çünkü tekel nedeniyle zarara da girebiliyorlar, sömürgelerinden zarar edebilen koloniyalizm gibi. Yani bir şirketin miyadı, tekelcilik aşamasına gelemeden bitmiş olabiliyor ama tekellik sorun yaratmış gibi oluyor. Bu konuda Amazon ve Ebay için haklı çıktım. Google, Facebook ve Twitter için de haklı çıkacağıma eminim.

bu konumları sonucunda müşterilerin soru ve eleştiri yağmuru ile karşılaşıyorlar:

Benim gibi gıcık müşteriler hariç, müşterinin haklıyken genellikle sesini çıkarmayıp, haksızken çokça yakındığını gözlüyorum. Bunda, hem yasaları bilmeme, hem kendini bilmeme, hem de ‘körlerle sağırlar birbirini ağırlar’ durumu egemen.

"bulutlar neden mavi değil", "neden kapitalizmde yaşıyoruz", "bize neden hep yalan söylüyorsunuz" gibi cevap veremedikleri bu sorular, boş bırakılırsa onların sonunu hazırlayan şöyle bir gelişim-olgunlaşma çizgisi izliyor: huzursuzluk -> soru -> eleştiri -> tartışma -> düşünce -> karar -> eylem (-> başarısızlık -> beş kare geriye) -> zafer.

Sosyal psikoloji okutulmuşluğum (tahsilim) var ama bu diziyi hiç duymadım. (Olabilir, çünkü ‘Maslow gereksinimler hiyerarşisi’ni 3 ayrı biçimde okutuldum.) ‘Eleştiri - - - eylem’ dizisindeki 5’lik grubun hiç böyle işlemediğini gördüm, en azından sivil toplum kuruluşlarında. Daha çok ‘hadi şunu protesto edelim’ havası var. ‘Protesto = deşarj = meyhane/ eğlence / kutlama’, gibi gidiyor.

hatta bu gelişimden o kadar çekiniyorlar ki, tartışmaları olabildiğince erkenden soğurup yok etmek için sürekli istihdam ettikleri dev bir kadın sesleri ordusuna, sosyal bilim mezunlarına yazdırdıkları ninnileri okutuyorlar.

Bununla, halkla ilişkilerciler kastediliyorsa, onlar hepten evlere şenlik. Bu konuda bu sıralar TÜSİAD, tel tel dökülen inciler döktürüyor. Neyi eleştirip, neye karşı davranacaklarını şaşırdılar, ezberleri bozuldu. Bir de hükümetin onları dinlememesini de hiç mi hiç anlamıyorlar. Doğan’ın 4 kızlık korosu, tam da senin dediğine uyuyor.

korsan parti de konumu gereği iletişim girişimleriyle karşılaşacaktır. bu iletişim karşısındaki tutum her normal kapitalist kurumun yaptığı gibi bunları soğurup yok etmek ve görüntüyü kurtarmak mı olacak (yani bu mayaları mesela forum gibi bir göle çalıp izole etmek), yoksa bütün tartışmaları bir kanalda, mesela ortak bir yayın organında (twitter, wordpress, site, ?) birleştirip birlikte olgunlaştırmalarını sağlamak mı olacak?

Burası en önemli konu ve daha önceki 3-5 eklemli eklektik dizini dışında yer alıyor. Son 3 ayda gözlemim şu: Buradakiler, ‘küçük olsun, bizim olsun’ gidişindeler, sütten ağzı yanıp yoğurdu üfleyerek yiyen 1968’li dedeleri gibi. Kendi aralarında hızlı Skype-sms iletişimi takılıyorlar, log’a da en az biri karşı durumda. Ancak uzun vadede hiçbir eğilimleri yok, çünkü fikirleri yok. 1980 sonrası kuşakların böyle bir eğilim var ne yazık ki ama değişmeye başladı bu durum.

nasıl ki insanın esas kişiliği iletişim girişimleri karşısında ne yaptığı ile ortaya çıkar, partinin de bütün kıymeti bence buna bağlı.

İnsanın esas kişiliğinin bilgi ve düşünme girişimleri karşısında ortaya çıktığı kanısındayım. Bilgi çağında bilmeyebilme lüksü yok. Türkler ise, internette bile bilmemeyi meziyet olarak yaşıyorlar. ‘Bilgi = ileşitim’ demek değildir. İletişim birarada yaşamaya girer, bilgi tek başına yaşamaya girer.

yani özetle:

parti = takipçileri

parti takipçisi = yayın organı takipçisi

parti = yayın organı

1970’ler parti / oluşum / klik / fraksiyon basınını doğrudan izlemiş biri olarak, bunun işlemediği kanısındayım. Eski usül hücre çalışması, ‘7 ve daha az sayıda kişiden işleyen gruplarda zekanın işlerliği’ hakkındaki sosyal-psikoloji gözleminden yola çıkarak, önerilebilir durumda. Bilgi gerillalığı sözkonusu. Şiddeti genelde sevmeme karşın, burada sözünü ettiğim bilginin şiddeti değil, bilginin hızı. Öğrenme hızımızın bilgi üretilme hızını geçmesi gerek.

*

Genel panorama olarak ne anladığıma gelince:

Buradaki çoğunluğun kayıt tutma eğilimi yok.

Kamuoyuna sunulabilir olacak duruma gelmeleri imkansız gibi.

Yeni moda bu oyunu daha çok yeni bir teknolojik oyuncak düzeyinde algılıyorlar.

Türkiye’de bu konuda partileşmek imkansız. Dünya’da da çanaklarına nasıl olsa ot tıkanacak ama çoğu ondan önce asimile olacaklar / uyruklaştırılacaklar.

Peki, bir gelecek görmediğim böyle bir projede bir gelecekbilimci olarak ne işim var?

Geçmişbilim kaydı tutuyorum, gözlüyorum. Nasıl olsa, birlikte çalışılabilir 2013’lülerle ve 2018’lilerle karşılaşacağım, bunun için egzersiz yapmam gerekli.

Son olarak bu metni yazdırdığın için sana teşekkür ederim.

Salı, Şubat 14, 2012

Web 3.0

İnternet 20 yılını doldurdu. İlk 20 yıl Web 1.0 ile geçti.

Şimdi Web 2.0 ve Web 3.0 var:

Web 2.0, internetteki bilgi paylaşımı, arasüreçlilik, kullanıcı merkezli tasarım ve işbirliği için kullanılıyor.


Web 3.0 ise, biraz farklı ve değişkenler biçiminde, semantik ağ, öte-algı-duyu-dil, uç noktada internetin kllanıcı yerine hrşeyi yapması olarak anlaşılıyor / tanımlanıyor.


Her ikisi de eksik ve yanlış anlaşılıyor ve anlatılıyor.

Öncelikle, ilk kez internetin becerdiği atfedilen nitelikler, bilginin daha önceki formlarında da vardı. Örneğin, İngilizce ‘theasurus’lar zaten semantik sözlüklerdir. İnternet henüz bu kadarını bile beceremedi. Bir tek ilkeyi kaçırdıkları için: Arama motoru taramasının ileri-geri gidebilmesi gerekli ki birden çok anlamlı sözcüklerin birden çok eşleniklerinin uygun olanlarını motor seçebilsin, oysa aramalarda genelde tek yönlü metin akışı taraması var.

Ağ 2.0 için önesürülen nitelikler ise, zaten ağ 1.0’da da vardı.

14 yıldır hep yazdık:

Liste veya e-grubun bugünkü bloglardan ve/ya anında yazılan gazete yorumlarından aşağı değil, yukarıda olduğunu, yani yeni kuşağın eski kuyaktan geride olduğunu. Yaygınlaşan internetin, kullanıcıların ortalama zekasının ve bilgisinin yukarı çıkması değil, düşmesi demek olacağını da.

Asıl önemlisi şu:

Dünya nüfusunun en az % 50’si etkin okuryazar değilken, o insanların öte-okuryazarlık gerektiren internetin işlevlerini zihinlerine sokmaları ve dolayısıyla etkince kullanabilmeleri mümkün değil.

Örneğin: 1 internet sayfasında ortalama kalma süresi 4 saniye iken, 15 linkle dakikada 50-60 paragrafı / düşünce birimini, aynı sürede okuyup, anlayıp, meta-tekstleyecek babayiğidin, değil ortalama internet kullanıcısı arasında, dünya bilgisinin tamamına yakınını üreten, 1 milyonda birlik hepi topu 7.000 kişi arasında bile kolay kolay çıkamayacağını kabul etmek durumundayız. Edenler de zaten ‘meta-web’ konumundalar, yani 2. Sanayileşme’nin öncü altkültürlerininin ötesini yaratıyorlar, Gibson’un 30 yıldır hala ulaşılamayan ilk kurmaca bütüncül-siberuzayı gibi.

Diğer bir deyişle, interaktiflik çift yönlüdür. Mentalitenizi değiştirmeden, okyanusluk bilgiden okyanusluk bilgi dolabilen kafatası yaratamazsınız. Tam tersine bu devasalık, daha aptal ve cahil bir kuşak yetiştirir. Öyle de yaptı.

İnternetin olduğu bir dünyaya doğan, başka bir deyişle internetsiz bir dünyayı bilmeyen dijital yerliler, dijital doğanlar, dijital göçmenler, netizenler, nettaşlar denilenler için tam da böyledir: Onlar, internette adı yok diye, Einstein’ı bile yok sayabilirler. Bilgisayarın 1980 öncesi tarihini bilmezler, merak da etmezler. Dolayısıyla zamansal perspektifleri ve retrospektifleri çok dardır.

Onlar da dahil, asıl hiç kimsenin aklına gelmeyen bir durum var: İnternet ergeç çökecek. Bunun nasılı tartışmalı ve olacağını zaten interneti yaratanlar biliyordu ve daha önceden belirttiler. O çöküş onları da çökertecek, 1968’lilerin ve 1978’lilerin karşı devrimlerde çökmesi gibi. O çöküşe karşı, hiç kimse bağışıklık taşımıyor.

Diğer bir deyişle, internet çok kırılgan bir olgudur. Uydular, denizaltı kabloları çok kırılgan teknolojilerdir. Bugün bile dünyanın belli bölgeleri, 7-10 gün telefonsuz, elemktirksiz, vd kalabiliyor ve yaşam felç oluyor. Dijital doğanlar, suyun hep akacağını sanıyorlar, çünkü onlar suyun üretilmesi ve akması için hiçbir çabada bulunmuyorlar.

Geliyoruz, onların sanal dünya ile gerçek dünyayı karıştırmasına:

Şizofrenler zaten dış gerçekliği yok sayarlar. Yani, insanın böyleliliğini, daha önceden de biliyoruz. Sanal gerçekliği de, dijital doğanlar başlatmadı veya ilk kez onlar öğrenmedi. Bir kitap da bir sanal uzaydır, bir film de, özellikle de 2000 sonrası yapılanları (3D’leri kastetmiyoruz, meta-realist olanları kastediyoruz)

Geriye pek bir şey kalmıyor doğrusu. Bir tek cahil cesareti kalıyor. Dijital doğanlar ona bile sahip değiller. Değil sürekli psikolojik işkenceye, gerçek bir tokada bile takatları yok. Savaşın sertliği nedir bilmiyorlar çünkü, yumuşak etliler.

Bilgi toplumunun muktedirlerinin ve hegemonlarının izledikleri stratejiyi anlayamıyorlar o yüzden. Sistemi değiştireceklerini sananlar, internet aracılığıyla dozları artan tüketici bağımlısı olmuş durumdalar yalnızca. Ha, bir de ‘ağız yaymalı konuşan cikslik’ yapabiliyorlar tivitte. O kadar.

Sanal Anarşizm

Reel anarşizm vardı. Başımıza bir de sanal anarşizm çıktı.

Sanal anarşizm ‘hacker’lık değildir, bunu baştan belirtelim ve konuya başlayalım.

Devletle ilgili tüm insanların bir sorunu vardır:

Onla da olmaz, onsuz da.

Devlet olmasaydı, yazı, matematik, hukuk, vd olmayacaktı.

Devlet olmasaydı, milyonlarca insanın acı çekmesi de olmayacaktı. Ayrıca, o acı çekecek insanların çoğu da doğmayacaktı (yerleşik olmayan yaşam biçimlerinde, alansal insan yoğunluğu çok düşüktür).

Tarafımızın savladığı bazı tartışmalı koyutlar mevcut:

Devlet, tarıma ve feodalizme birebir dayalı değildir.

Devletin ortaya çıkan biçimleri, büyük sayılar kuramına göre belirlenmiştir ama yeterince devlet kurulmadığı ya da tarih yeterince uzun zamandır yaşanmadığı için, olgusal netliksel limite henüz varılmamıştır, yani olası tüm devlet biçimleri kurulmamıştır ve tanımlı değildir.

O nedenle devlete karşı olan tüm anarşizmler de henüz tam olgulanmamıştır / düşüngülenmemiştir.

Biz, bu eksik verilerle kabaca bir harita çizmeye çabalayacağız.

Anarşizmin toplumsallığı ve/ya bireyselliği, anarşistler arasında da tartışmalı kalmıştır. Tam bireyci anarşistler olduğu gibi, tam toplumcu anarşistler de mevcuttur.

Burada toplumculuğun ve devletçiliğin çakışıp çakışmadığı hakkında 1-2 söz:

Toplumun da, devletin de, bireyin varlığını ezdiği bir gerçektir. Ancak hümanizm, genelde insancı, yani toplumcu olduğu için, kimse de anti-hümanist olmayı doğrudan göze alamadığı için, anti-hümanist bir şey olan anti-bireyciliği dolaylı olarak göze almaktadır, çünkü bu ‘kulağı tersten gösteriş’  pek göze batmamaktadır. Ne de olsa, ‘1.000 kişinin çıkarının 1 kişinin çıkarından önce gelmesi’ gibi salakça varsayımlar, sağduyuya yatkın görünebilmektedir.

Ancak bir durum da var:

Devletler ve kentler bu kadar büyümeden ve insanlar tüm dünyayı doldurmadan önce, boştagezer bireyciler için yeterince yer vardı, şimdi kalmadı. Çözümsüzlük biraz da buradan kaynaklanıyor.

Diğer bir deyişle, 1. Sanayileşme sonrasında oluşan 10 milyon kişilik büyükkentsel kültürlerin üzerine, eski anarşizme ek olarak, yeni bir anarşizm durumu daha bindi. Öyle olmayabilirdi ama öyle oldu.

Gelelim bireye:

Bizim kastettiğimiz bireyler, insanlık tarihinin el avuca gelir nesi varsa, onları yaratmış olan milyonda birlik kesimden olanlardır: 10.000 kişilik NASA ekibi uzay mekiğini 2 kez düşürünce, hatayı bulmak 1 kişiye, yani Feynman’a düşüyor (adamın konuyla uzaktan yakından ilgisi yok oysa ki, diğerlerinin tersine, yalnızca beynini kullanıyor).

Siyasetbilimde de 3-5 tane anarşist var düşüncesel artı-değer üreten: Kropotkin, Stirner, vd. Onların düşüncelerinin de, Marx ve Lenin biraderler tarafından, Enternasyonel’de ve Kronstadt’ta icabına bakılıyor.

Geliyoruz bugüne:

İnternetin doğuşu, post-modern devletin limitte sıfırladığı bireysel düşünce özgürlüğüne yepyeni bir kapı açtı. O kapıdan içeri, akıllılardan çok, aptallar doluştu. Şimdi internetin aptallık ortalaması, dünya aptallık ortalamasından daha çok.

Siberuzay olmadan da, özgür düşünen birey, hapiste de, Gulag’da da, tımarhanede de yazmaya ve yaratmaya muktedir olageldi.

Gözden kaçan bir epistemolojik tarih gerçeği parçası var:

Bugüne kadarki artı-değer düşünceler, daha önceki birbirinden çok çok farklı düşüncelerin, farklı beyinlerde farklı kombinasyonlarda denenip, yeniden hayal edilenlerin oluşturduklarının yalnızca küçük bir kesridir.

İnternet, bu düşünce kuşakları aktarımını üsselce hızlandırdı, özellikle de Wikipedia. Bugün dünyanın en küçük adasındaki bir çocuk, 18’ine gelmeden tüm bilimsel kuramları alt üst edebilir altyapısal olanaklara sahip durumda.

Ne yazık ki internet, Einstein olma motivasyonunun sıfırlandığı, hatta eksilendiği bir döneme rasgeldi. O nedenle, bu yeni olanakla üssel sayıda Einstein adayı çıkmayacak, çıkmadı da zaten.

İnternet şöyle bir işlev gördü ve kısa gelecekte görmeye devam edecek:

Martin Kuilman diye biri, 28 yıl önce kuadralektiği tasarlayıp, zamanı gelince internete koyduktan 20 yıl sonra kuadralektik,  dünyanın çok farklı ülkelerindeki zihinlerde farklı etkileşimler yarattı.

Burada şerh: Aristo’nun düşüncelerinin İslam ve Hristiyan düşünürleri tarafından yeniden aşırı yorumlanması sonucu, engizisyonlar oluştu. Yanlışlar şunlar: Aristo tektanrıcı değildi, Aristo bir hümanistti, aydınlanmacıydı, rönesansçıydı.

Tabii ki Aristo düşüncelerinin yanlış kullanımına yaşasaydı bile engel olamazdı.

Geliyoruz günümüz netizenlerine ve ‘hacker’ dincilerine:

Onlar da bireyi, devleti, özgürlüğü ve bilgiyi tam anlamıyla, sırısıklam salakçasına yanlış yorumluyorlar ama o özgürlükleri var elbette.

Yine de biz, (bir ve yalnız bir) bir reel sanal anarşizm tasarlayalım:

Birincisi, devlet internet olmadan da, yolunu bulan en son bireye uzanacak denli, kendi hegemonyasını dayatamıyordu. O klasik yolların hala bitmediğini ve gerektiğinde internetten önce de kullanılabileceğini bir neo-reel-sanal-anarşistin unutmaması gerekli.

İkincisi, düşünce üretilecekse, bu uzun süre daha tek başına yapılıyor olacak. İnternet, kolektif çalışmaya, yüzyüze beyin fırtınaları kadar açık değil, çünkü dil sorunu var. ‘Anında çeviri yapay zekaları’ yeterince hızlanınca, bu sorun ortadan kalkacak.

Tek başına kurum / örgüt mümkün. Tek başına anarşizm de mümkün. Tek başına internet de mümkün.

Devlet zararlı ama yıkılmasa da olur. Devlet içinde büyükkentsel yaşama alanı yaratma ve bulma slalomları tasarımı hazırlanıp, internete serbest bilgi olarak bırakılabilir.

İnternet, trans-hümanist bir araçtır, hümanist bir araç değil. O yaratıldığında, 2. Sanayileşme’nin 9 öncü altkültürünün epeyisi 30. yılındaydı.

Öte-düşünce ve öte-bilgi tümleşik (5 duyu dilli) internetten çok, yine derin düşünce / trans / vecd ile sağlanabileceğe benzer.

Devlet, uzaycılıkta bile olacağa benzer ama bu ve benzeri sorunlar sanal anarşistleri bağlamaz, çünkü trans-hümanistleri bağlamaz.

Geleceğe giden yol açıldı ama sanıldığından çok daha uzun. Sanal anarşizm, onu yürümenin araçlarından biri ama yalnızca biri. Başka olanlar var, henüz olmayanlar ama gelecekte olacaklar var.

Bireysel sonsöz:

Bizim açımızdan reel anarşizm, bireycilik değil, kendisizliktir. Sanal / internetsel anarşizmimiz de öyledir.