eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Ekim 14, 2013

Kedi ve Maigret



‘Kedi’, Georges Simenon’un bir romanıdır. Yaşlı bir karı kocanın birbirlerine psişik eziyetlerini anlatır.

Bir psikiyatrist, bu durumu ikili otizm olarak nitelemişti ama belki daha doğrusu negatif sembiyöz olarak nitelemek olabilir.

Maigret, yine Simenon’un bir dizi polisiye romanının kahramanıdır. O da yaşlıdır. O da evlidir. Her nedense, gayet küçük burjuvasal bir takıntıyla, bu evlilik romanlar boyunca yüceltilir. Çünkü cinayetlerin bozduğu toplumsal düzen, Maigret’nin görünürdeki huzurlu evliliğinde yeniden kurulur gibidir.

Oysa ki gerçekte Maigret’nin evliliğinin de, ‘Kedi’deki evlilikten hiçbir farkı yoktur. Tüm evlilikler berbattır zaten ama daha da berbatı, böyle olmak zorunda olmamasıdır, yani evlilikleri berbat eden küçük burjuva düzenidir, evliliğin kendisi değil.


O nedenle, okur isterse bundan sonra, tüm Maigret romanlarını  ‘Kedi’nin sonu gibi bitiyormuşçasına okuyabilir.

Çarşamba, Temmuz 24, 2013

Attila İlhan Güzellemesi



Bu ülkedeki aydın geçinenlerin kültürel ve zihinsel zigzagları beni her daim dehşete düşürmüştür. Attila İlhan’ınkiler de öyle...

Şiirlerine bir şey diyemem, yüksek sesle okununca, tuhaf bir prozodileri vardır, denedim bilirim ki bunu Türkçe’de yapabilmiş şair azdır, Nazım dahil, onun kendi sesi daha da dahil.

Ancak, İlhan düşünce metinlerinde, eleştiri ve denemelerinde, hem zeka, hem de bilgi eksikliğinden muzdariptir, hemi de çook...

Daha 1955’te Haldun Taner’in ‘Ay Işığında Çalışkur’unu müstehcen buluyormuş abimiz, hemi de ilhan abimiz. Hani, peşpeşe müstehcen ötesi romanlar yazan abimiz...

Beni asıl dehşete düşüren metinleri ise, ‘Hangi Batı?’ ve ‘Hangi Sol?’ olmakta..

Fransa’da Fransızca bilerek yaşamış biri olarak, Fransa’ya Sait Faik’ten fazla Fransız kalabilmiş abimiz... Olay, Woody allen hesabı, Fransa’da geçmiş yalnızca...

Marksizmin o dönemdeki ve geneldeki tartışmalarının tamamını ıskalayabilmek, her babayiğidin harcı değil ne de olsa... (Ömründe ‘Annales’çileri ve dünya sistemcileri anmaz, çünkü onları bilmez abimiz.)

Yani, tam denizdeki balık denli denizden bihaber gelmiş ve gitmiş abimiz...

‘Hangi Batı?’ ise, Kemal Tahir’den beridir, çook geciktirilmiş bir Tanzimat zihniyetinin uzantısı kalmakta...

Aynı çizgi, İlhan abimizi ulusalcılığın koynuna atıvermişti ama o taa 40 yıl önce bile, sinemalarda özgün dublajlı ve altyazılı film oynatılmasını, ulusal kültüre mugayyir bulan biriydi zaten...

En kızdığım yönlerinden biri ise, ikiyüzlülüğü: Asla ve kata TKP üyeliği sözkonusu değilken, yıllarca öyle bir imaj boyamıştır. Tıpkı rahmetli Memet Fuat’ın kendini Nazım’ın öz oğlu gibi lanse etmesi gibi...

İlhan yaşlılığında tekke zihniyetine sığındı: Genç müritler bularak kendini tatmin etti.

(Bu genç kuşakların gönüllü olarak, hep  ve her daim aktan çok moka bulanması konusu ise, epeyi başka metinlerin konusu olsa gerek.)

Bugün İlhan birçok alanda bayrak sayılıyor. Zaten derdimiz de bu:

Kılavuzu karga olanın...

Pazar, Temmuz 21, 2013

Feridun Andaç Güzellemesi



Andaç bir eleştirmen.

Ondan bir alıntı:

“Yakın dönemlerde yazılan romanlara dönük eleştirilerimin başında, romancıların yaşanan zamanın ruhunu yansıtamama durumları gelir. Ardından da şu düşüncemi gene sıklıkla dile getiririm bu romanları okudukça: Gerçeklik duygusunu vermedeki yaşam bilgisi eksikliği ve edebi bellek yetersizliği.”


Ne kadar eksik ve yanlış açımlamalar.

Realist roman yazanlardan başlayarak, ana akım yazarların hiçbiri kendi yeranının momentinin ruhunu yansıtamamıştır. Bunu özellikle realizm temsilcisi sayılan Zola için söyleyebiliriz. Zola, bir gerçekçiden çok, bir roman eleştirmeninin ve yazarının ironiyle, roman biçimleri parodisi kitabında irdelediği üzere, gerçeklere değil de, insanın başına bulaşan lanet gibi, tam da romantik dönemin dertlerine takılır kalır. ‘Germinal’ o nedenle, işçi sınıfını falan değil, lanetli bir ailenin melodramını açımlar.

Gerçekçilik duygusunu vermekle yaşam bilgisi arasında hiçbir ilinti yoktur. Sait Faik veya Bukowski, çok yaşadıkları için değil, kısa ve düz yazdıkları için zamanının bir şeylerini doğrudan dile getirebilmiştir.

Edebi bellek, 150-200 yıllık roman tarihi için, biraz fazla uzadı ve uzun. Onun yerine, özet roman parodisi kitabı bile konuyu bağlamaya yetiyor.

Andaç’ın asıl kaçırdığı:

Batı’da post-modern dönem ve bizde geç olarak tezahür eden 1980’lerin neo-libelarizminin ideolojisi ışığında yazar, gerçeği yitirdiği gibi, Orhan Pamuk’ta netleşen biçimde, kendini gerçekçi olma veya gerçeği dile getirmekle değil, süslü olmakla ve eğlendirmekle zorunlu sayıyor.

Bir de:

Gerçekliğin bulandığı dönemler var ve biz o dönemlerden birindeyiz. Genel olarak kafa karışıklığı, kavram karmaşası, izleğini yitirmişlik gibi durumlar birarada. Bunun nedeni, bizde 3 dalga halinde vuran liberalizm, çöken reel sosyalizm, arada da çok hızlı gelişen teknolojinin darma duman ettiği gelenekler ve bunu da, örneğin aile kurumunun tasifyesini de, muhazakarların eylemişliği gibi bir durum sözkonusu.

O nedenle, bir şey anlatacaksan, daha önce olduğu gibi, roman değil, toplumbilim araştırması yazman gerekir.

O nedenle eleştirmen, artık epistemolojik aksiyologdur. Yani, bilimkurgunun yaptığı üzere, romanın bilgi üretmesinin değer yargılarını üretir, yayar ve savunur. Zırvalarla uğraşmaz.

Tarihten örneğimiz var:

Bruegel de saçma sapan döemlerde yaşadı ama tuttu, tanrı resimleri değil, sıradan insanların ve atasözlerinin resimlerini yaptı ve 500 yıldır hala gerçekçi, hala avangard.

O nedenle Andaç savlarında boşta kalıyor.


Cuma, Mayıs 31, 2013

Sivrisinema’nın Yeni Momenti İçin

Bu metin, Aralık 2012’de yazılmış ve yayınlanmış, ‘Türkiye’de İnternette Sinema Eleştirisi’ metnin ardılı sayılabilir.


Sivrisinema, bir metnin ilkin kendi sitesinde yayınlanmasını arzuladığı, yılda 50’nin üzerinde sinema eleştirisi metni yazdığım, isteyeninin istediği metni istediği yerde okuyabileceğini düşündüğüm ve kimi sabırsızlığım da tuttuğu için, bu metin başka sitelerde yayınlanmış oldu. Yoksa prensibim, sinema metninin sinema sitesinde yayınıdır.

Yani, bir eleştiri: Sivrisinema yavaş idi. (Bu konuya geri döneceğiz ama başka bir yoldan.)

O metnin yayınlandığı Aralık 2012’de Sinema Blogları Birliği ve internet sayfası vardı. Şimdi yok. Çünkü, kişisel olarak tanıdığım Ege Görgün, ergenlerin yorucu işbirliksizlikleri nedeniyle, sitenin adının hakkını yenilemedi.

Bir eleştiri daha: SİYAD’a rakip olarak çıkıp böyle yolda kalmak pek nahoş bir şey. Bunu zamanında Sinemasinemadir de yaptı. Yani, sol, sağ, orta fark noke.

Gelelim Sivrisinema’nın yeni momentine:

Bunun neden yapıldığını anlamakta zorlanmaktayım. Anladığım tek şey, sitenin reklam gelirini arttırmak arzusu.

Ticari filmleri eleştirmek başka, vizyonu izlemek başka.

Sinema eleştirisinn gidişatını, ne vizyon filmleri, ne de İstanbul Film Festivali (artı İf Festivali) programı da belirlemedi. Kimse, kendisine dayatılan tüketim programına uymak zorunda değil. Bunu, buradaki yazarların da, editörlerin de bir düşünmesini öneririm.

Bu ilk asıl eleştiri.

Sonra, ne değişecek acaba?

Yazarlar daha çok mu yazacak?

Site daha çok okundu diyelim, kimlerin yeni okur olacağı, internet arşatırmalarından belli. Bunların gelmesini gerçekten arzu mu ediyorlar editörler?

Eleştiri açısından şöyle bir üçlü sıralama yapalım:

Bir: 25. Kare.

İki: Sivrisinema’nın eski hali.

Üç: Sivrisinema’nın müstakbel hali.

Yaklaşık 13 yıldır blog yazarıyım (ki o zaman öyle denmiyordu), eğer herhangi bir konuda internette özgür bir eleştiri gördüysem, hep bloglarda gördüm.

Profesyonel siteler, reklam vermeme, (Alexa’nın yaptığı gibi) az tıklattırma gibi, güya onların olan avantajlarıyla, sitelere baskı yapıyorlar. Dorsay’ın kendi itiraf ettiği üzere, eleştirmen seyirci arttırıcı biri olsun istiyorlar. Olabilir, ne de olsa, işin içinde trilyon dolar var.

Peki, biz bu işi para için mi yapmaktayız?

Peki, bir noktadan sonra, bilmem kaç yıl dayanıp düz yola çıkarken, şakkadanak eleştirdikleri pozisyona geçmek, biraz sakil olmayacak mı?

Sivrisinema, daha blog iken, bir yazımı yayından kaldırdı. Bundan sonra ne olacak?

Kendi tavrımı açıklayayım:

Siteye metin göndermeye devam edeceğim. Ancak, site hakkındaki sempatimi rafa kaldırdım. Artık nötrüm.

Sevan Nişanyan’ın kitabına yazdığım ve yayınladığım eleştiriden kendisini haberdar ettim. Bana ‘juvenile’ dedi. İyi mi?

Evet arkadaşlar, gerontokrat mıyız, genç / juvenile savaşçılar mı?

Seçim sizin...

Bendeniz ateist topal karınca eleştirmen hac yolunda.

Herkese kolay gelsin. Hoca, kızını testiyi kırmadan döver...

Dipnot: Bir sonraki eleştiri metnim, fragman üzerine. Ondan sonrasına bakarız.


Pazartesi, Ağustos 06, 2012

Avangardın Avangardı Eleştiri



Avangard olmayan sanat, sanat değildir.

Avangardın avangardı olmayan eleştiri, artık eleştiri değildir. Tarih içinde çıta yükseldi. Eskiden avangard eleştiri, avangard sanata yeterdi, şimdilerde yetmiyor.

Bunun nedenleri şunlar:

Bir: Çok özel yer ve zamanlarda yaşıyoruz: Rönesans ve engizisyon birara(lar)da ve bu yeni moment, elimizdeki bu tür tek örnek olan 11. Yüzyıl Maveraünnehir bölgesindekinden çok çok farklı. Eleştiri verimi de düştü.

İki: Gerçek bilimci, sanatçı, düşüncü; ister bilinçli, ister bilinçsiz; ister isteyerek, ister istemeyerek bıçak sırtı amok koşar ve genelde de avangardın avangardı bir çizgide kendiliğinden kalır. Yani, avangarda milyonda bir raslanıyorsa, geri kalan 7.000 kişinin içindeki on binde bir kişidir o. Yani öyle bir kişi, belki vardır, belki de yoktur; varsa da, genelde tektir ve biriciktir, genelde de bu tür örnekler erken doğar (premature uygarlık ve prematüre zihin tanımları) ve erken öl(dürül)ür. Örneğin Kaluza’nın varlığına, epistemolojik açıdan Einstein tarafından izin verilmedi. Einstein’ın o sıralarki otoritesi çok güçlü olduğu için, Kaluza’ın epistemolojik varlığı öldürülmüş oldu. 100 yıl sonra, onun dediklerine aymamız da, artık Einstein’ı aşmamıza izin vermiyor, çünkü Einstein ve dogmaları, o zamankinden de çok olarak ve biçimde, paradigmatik faşist konumunda.

Üç: Hem sinema sanatı, aslında fiziğin gerçekleştirmesi gereken, doğrusal olmayan zaman tanımlarını ortaya sererek; hem de çizgiroman gibi banal sayılan popüler alt-kültürler, meta-tekst, hiper-tekst, meta-fiksiyon gibi ötelemeler yaratabilerek; klasik epistemolojik paradigmaları / dogmaları negasyonladı.

Bu durumda, avangard rekor kırabilmek için, avangardın avangardı olmak gerekmeye başladı. Bunu, 2010 sonrası genel tarihsel moment sayabiliriz.

Eleştiri; bir sanat eserini aşırı yorumlar, metamorfoza uğratır, ayıklar, derler, derişikleştirir. Bunu da, hem analitik, hem sentetik olabilen bir eleştiri görebilir ve yapabilir. Genelde hem analitik, hem de sentetik olmak, 2. ve n’inci dereceden soyutlamalar gerekir ve 1. dereceden soyutlamaların üzerinde kalır. Artı, bunu ancak disiplinlerarası eleştiri başarabilir. Ayrıca, avangardın avangardı eleştiri okurunun da, disiplinlerarası bir eğitim / pratik / praksis sahibi olması gerekir.

Yoksa benim yazdıklarımı, Türkiye 2012’de hemen hiçbir yardımcı doçentin veya profesörün anlamaması durumu ortaya çıkar. Vurgu: Fotoğraf konusunda yardımcı doçent olan kişi, benim fotoğraf konusundaki, avangardın avangardı eleştirilerimi algılamıyor. Onları algılayabilenler her zamanki gibi, deneysel arayışları olan orta yaş veya üzerindeki bilgililer veya genç ilgililer oluyor.

Buradaki banal-elit sentezi, bilindiği kadarıyla 20. Yüzyıl’da imlendi ama uygulama için gerçekte hiç peşine düşülmedi. 21. Yüzyıl’da ortalık kendiliğinden sebil gibi bunlarla doldu. Bunun temel nedn de, popüler kültür üreticilerinin denetimlerinin gevşemesi ve yeni ürün gereksiniminin banali elit pazarına girmeye zorlaması oldu. Zaten, entekler de arabesk dinleyerek, bunun tersini ama kategorik-ayırtsızını yapmışlardı.

Yeni rönesans-engizisyon tümleşiğinin, ansal konumu ve geleceği belirsiz. Bu, bizi yeniden bıçak sırtında amok koşmaktan alıkoyamayacak.

Çarşamba, Şubat 29, 2012

Elif Sorgun – Cemal Süreya Dikmesi

Şimdiye dek duyduğum en trajikomik öykülerden biri bu:

Elif Sorgun’un asıl adı, Zuhal Tekkanat’tır. Elif Sorgun’u Cemal Süreya uydurmuştur.

İkisi evliydi.

Cemal Süreya’nın asıl adı Cemalettin Seber’dir. Cemal Süreya, Sezai Karakoç ile bir kızla evlenmek üzere, adına bahse girerler. Karakoç kaybederse, Karkoç olacaktır. Süreyya yitirirse, Süreya olacaktır. Süreya yitirir. Karakoç hala Karakoç.

Elif Sorgun evlenmeden önce, şiir yazmakta, dergilerde yayınlanmaktadır. Evlenince, yazmaya ara verir, evkadınlığı ve annelik durumu nedeniyle. Kitap yayınlayamaz.

Sonra, önce kocasını, sonra oğlunu gömer. Ondan sonra 7 kitap yayınlar. Bunlardan 2’si Cemal Süreya ile ilgilidir.

Kendisi hala sağdır.

Bunun, Schygulla’nın sağ olup, Fassbinder’in ölmesiyle, ters orantılı bile bir ilintisi kurulamaz, o kadar beş benzemez bir durum yani.

Tabii, hep erkekler önce ölmüyor, kadınlar da önce ölüyor: Sevgi Yener öldü ama Nutku, Sabuncu ve Soysal yıllarca sağ kaldı, muhtemelen ilk çocuğu da hala öyle.

Alaturka trajedi bile yaratamıyoruz, ancak trajikomik yaratıyoruz.

Dipnot: Bu metin, ‘Onüç Günün Mektupları’ okunduktan sonra yazıldı. O kitapla ilgili düşüncelerin tek bir satırı bile yazılmıyarak, otosarsürlendi.

Pazartesi, Şubat 27, 2012

Türk Edebiyatının Epistemolojik Aksiyolojisi

Roman ve öykünün bilgi kaynağı olması bir amaç değil, bir araçtır.

Roman ve öykü ağırlıklı kurmaca edebiyat alanını, yerzamanının bilgi kaynağı olarak ele alıyoruz. Bu konuya ey uygun örnek, 1900-1940 İstanbul yaşantısını çok güzel anlatan Hüseyin Rahmi Gürpınar romanlarıdır.

G-7 ülkelerinde polisiye ve bilimkurgu gibi, zamanında altyazın sayılan alanlar bile, epistemolojik kaynak olabilmişken, bizde bu dallar hiç gelişmemiştir.

Aynı zamanda, 1960’larda büyükkenttleşme başlamışken, burjuva romanı hala yazılamamıştır.

Köy ağalı köy romanları yazan Fakir Baykurt’un köyünde ağa olmaması ve gecekondu yaşamını dilegetiren Latife Tekin bir küçük burjuva yaşantısı sürmüş olması gibi, romanlarımız ve romancılarımız, ancak negasyonla kullanılacabilecek bilgi kaynakları olagelmiştir.

1980’lerde başlayan liberalleşmenin yarattığı post-modernizm Türkiye’de ancak 1990’larda egemen olabilmiştir. Oyza o zamanlar, Dünya’da Soğuk Savaş sona erdiği için, post-modernizm de sona ermişti.

Türkiye’de internetsiz dünya görmeyen 1-3 kuşak yaşamış olmasına karşın, hala siberuzay romanları da yazılamamıştır.

Aynı zamanda bilgisayar oyunu ve çizgiroman gibi, banal ve popüler kültür alanları da, Türkiye’de yaratı açısından boştur. Bu arada, Dünya’da tek örnek olarak kaldığımız kanısını veren bir biçimde, 1960’lardan 2000’lere ağırlıklı olarak İtalyan spagetti vestern çizgiromanları çokça okunurken, genç kuşak tümüyle ABD çizgiromanlarına yönelmiştir. Japon mangaları ve animeleri ise Türk okura ve seyirciye fazla bilimkurgu gelmiştir. (Abdülcanbaz’ın çok metinli / yazılı olduğundan yakınan bir çizgiroman okuruyla tanışmıştım.)
Dünya’da yazı kültürü yeterince yaygınlaşamadı ama Türkiye’de bilgisayar dönemi, okuryazarlığı iyece geriletti. Böylelikle, en ciddi blog yazarlarının bile Türkçe’si ilkokul 1 düzeyinde seyrediyor.

Eilf Şafak ve Orhan Pamuk gibi, ünlülük açısından en yeni kuşak yazarların realizmle hiçbir ilgilerinin olmaması gerçeği geçerli. Pamuk, kuramsal olarak da gerçekçiliği reddediyor. Şafak ise, romanı bir meta olarak gördüğünü açımlayan, paralı konferanslar veriyor ve bunlar internette de mevcut.

Bu durumda, Türk yazınının epistemolojisi, tam da Soğuk Savaş dezenformasyon tipine denk geliyor.

Bu arada, en ciddi gazetelerin bile internet sayfalarının onpuntolarında, fal, büyü, burç gibi sahtebilim konuları yer alıyor.

Bunun diyalektiği, cehaletin bilgiyi ezmesi, örneğin yaşadığımız dışa beyin göçü olur.

Peki, ya poliyalektiği ne olur?

Öncelikle, 10 milyarda birlik dahilerin Türkiye’den çıkma olasılığı artar.

Kitlenin epistemolojik sorumsuzluğu sözkonusu olamaz.

İktidar seçkinleri bilgisizlik nedeniyle kendilerini batırır, TÜSİAD battı zaten.

Medya bilgisel kaynak olarak önemini yitirir, yitirdi zaten.

Ordu savaşmayı bilmez, bilmediğini itiraf etti zaten.

Yeni sınıflar doğar. Cumhuriyet bürokratları ve teknokratları vardı. 2. Cumhuriyet infokratları ve kognikratları henüz yok, Dünya’da da yok zaten.

Yazılan romanlar okunmaz olur, okunmuyor zaten.

Olmadık romanlar çoksatar olur. ‘Şu Çılgın Türkler’ 1 milyon sattı. 800 sayfalık romanı satın alan hiç kimsenin sonuna kadar okumadığını doğrudan biliyorum.

Yeni durum bu: Kitap üretimi ve satışı artıyor ama okunması düşüyor.

Bir sorun daha var:

1960’larda herkese okutulan dünya klasikleri artık klasik değil. Türkiye için, erken Cumhuriyet dönemi yazarları klasik oldu. Dünya için, 19. Yüzyıl sonu ve 20. Yüzyıl başı bilimkurguları klasik oldu.

Roman veya başka edebiyat türleri, tarihte buna benzer boşluk dönemlerini çok yaşadı. Örneğin tiyatro, 1980’lerde ve 1990’larda aynı inişi yaşadı. Sonra televizyon dizileri tiyatroyu yeniden canlandırdı. Dolayısıyla roman yeniden canlanabilir de, canlanmayabilir de.

Bukowski tarzı romanlar da yazıldı ama hepsi uyduruk. BÜ mezunu 3 ünlü yönetmeni 2’sinin lik filmi, marjinal yatağı Rumelihisarı’nda geçiyor. Rumelihisarı bant karikatür dizilerine de, roman ve öykülere de konu oldu. Ancak onlar da uyduruk. Çünkü 15 yıl orada yaşadım, bizzat biliyorum.

Romanda epistemolojik olarak en yakınsanan konu, kadın sorunları. Çok yazıldı, hata yapldı ama sonuçta bir panorama oluştu.

Marjinaller ne yazık ki yeterince yazılmadı. Eroinden ölen Kanat Güner bile. konuyu yeterince uygun yazamamıştı ve dilegetirememişti.

Sonuç?:

Epistemolojik bir vakum. Diğer tüm sanat, bilim ve düşün alanlarında olduğu gibi. Bu da bir şeydir. Hiç bile, bir işe yarar.