iktidar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iktidar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Mart 10, 2015

Thatcher, Merkel, Le Pen: Anti-8 Mart



İngiltere, Almanya, Fransa.
AB’nin en büyük 3 ülkesi.
O ülkelerden 3 kadın lider.
2 tane bir numara, 1’i bir numara aday adayı.
3’ü de sağcı...
Tesadüfün rektum deliği yani...
2’si kadın başbakan oldu. 1’i önümüzdeki 3-5 yıl içinde olacak (Le Pen).
Biz bunu yazdığımızda, Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün ertesi günü olmakta. Bu yazıyı da, o günden 1 gün önce tasarlamıştık.
Şimdi, kimse kalkıp da, üçünü de erkeklerin böyle yaptığını söylemesin.
Merkel, eski Doğu Almanya (bir zamanların reel sosyalist ülkesi) doğumlu.
Bu Le Pen, faşist partiyi faşist parti yapan adamın kızı. Yani, arkasında bir erkek var. Da Hitler, Eva Braun’u bile dişi Hitler yapamadı ki...
Bunlar, dişi Hitler’liği fersah fersah geçti ki...
En baştan söyleyelim:
En azından, 2. Dünya Savaşı ertesindeki G-7 ülkelerinde ve bizde beyaz Türkler için geçerli olmak üzere belirtmiş olalım, 1968 kuşağını yaşamış birileri, bunlara karşıdır ve bunlarla birlikte feminist olamaz.
Çünkü bunlar, feminizmi de faşist kılarlar ve faşist feminizm mevcuttur ve bir kadın tarafından tanımlanmıştır:
Yani, nasıl ki bizim Hürrem Sultan geçmişte dolaylı matriyarkal gerontokrat idi ise, bunlar da şimdide doğrudan matriyarkal gerontokrat. Yani, yaşlı iktidarı. Yani, birilerini ezme, sörüme, ve yok oluşa sürükleme eğilimindeler. Demokrasi eğiliminde değil.
Zaten, Thatcher’ın lakabı ‘Iron Lady’ idi.
Evet, aynı sözü yineliyoruz:
“Kadınları artık, eşit hakta olduğu denli, eşit sorumluluk ve eşit yükümlülükte yanımızda görmek istiyoruz.
2029 Global Krizi’nde ve 2028 Devrimi’nde kadınların, kendiliğinden % 50 olarak var olmasını ve yer almasını istiyoruz.”
Dipnot 1: ABD’de de, 3 dışişleri / savunma bakanı olarak, bayan Clinton, Albright, Rice örnekleri vardı.

Dipnot 2: Thatcher-İngiltere 1980, Merkel-Almanya 2000, Le Pen-Fransa 2020 de ilginç bir yerzaman akışı.

Pazartesi, Ocak 12, 2015

Buz ve Ateş Şarkısı: Bir Poliyalektik Denemesi



Linkler:
‘Ateş ve Buz Şarkısı’, ‘Taht Oyunları’ ile televizyon dizisi yapılan romanlar dizisidir. Henüz tamamlanmamışlardır.
Önnotlar:
Bir:
Dizi ilk yapıldığında, tüm kitaplar henüz yazılmamıştı. Dolayısıyla öykünün gidişatını, yazar değil, dizi yapımcıları belirledi ve sonunu da onlar belirleyecekler.
İki:
Türkçe’de az raslanan bir denk gelmeyle, konu gerçekten ‘Taht Oyunları’, özgün adıyla olan, ‘Tahtlar Oyunu’ değil. Bazan gerçekten gülün adı, klasik Osmanlı esprisiyle, virgülün yeri, gülün kokusunu belirliyor.
Giriş:
Kitap dizisi ve televizyon dizisi, bir fantazya. Fantazya, geçmişte ve bu Dünya’da geçer; bilimkurgu, gelecekte diğer Dünya’larda geçer.
Bu ikilemi, örneklem olarak seçtiğimiz Ursula K. Le Guin, ‘Tehanu’ fantazya dizisi, ‘Mülksüzler’ bilimkurgu teklemesi üzerinden irdeleyeceğiz.
‘Ateş ve Buz’ ise, yine bir bilimkurgu roman yazarı olan Ray Bradbury’nin bir öykü derlemesi kitabının adı. Eser / küsur babında da olsa, o da konuya katkıda bulunacak.
Kitap:
Kitap dizisinin 1. cildine kabaca dizinin 1. sezonu karşılık geldi. En uzun dizi, 8 sezon sürer. Demek ki kitap da 7-10 cilt olacak.
Kitabın adı, dizinin gidişini ve sonunu da belirliyor. John Snow ve Ejderha Kraliçesi er veya geç buluşacak. Birkaç permüstasyon son var ama bizcesi, Kuzey’li erkek bir yazarın romanlarında Güney’li bir kadına Kuzeyli bir kralı öldürtmesi ilginç olurdu ama bunu beklemeyiz, diyelim.
Gelişme:
Sorunsal, iktidar savaşları.
Hem kitabın, hem de dizinin konuya getirdiği yenilik ilk şu oldu:
İktidarın en kuvvetli adayı kazanmaz ya da iktidar oyunları daima sürprizlere açıktır. Tamam, bunu diziyi uzatıp öyküyü ticari açıdan sündürmek için de kullandılar ama ilk kralın öldürülmesi, öykünün gidişatına cuk oturdu.
Gelelim poliyalektik konusuna:
7 krallık ve tüm o 7 krallıkların alt-krallıkları var. Yani durum, tam sayılı değil, küsuratlı. Herkes sürekli taraf değiştirdiği için de, tek 1 kategori asla ve kata kendine özdeş kalmıyor. Kastın bu olmadığı kesin ama semantik sonuç bu oldu. Öykü akışı boyunca, sürekli eksilme ve ekleme ile hesaplıyorsunuz iktidar değişimlerini.
Poliyalektik tanımını, Ursula K. Le Guin’in ‘Mülksüzler’ini ilk kez okuduğum 1990 yılında tasarladım. Orada trilayalektik ve onun saçak küsurları vardı:
Anarres-Urras, İo-Thu-Benbili.
İktidar-anarşi. Heteroanarşi-otoanarşi.
Bir de başaşağı bir taoizm: Dişil sanılıyordu ama erildi, Shevek’ten dolayı.
Ara şerh 1:
Ursula K. Le Guin’in romanları, özellikle de 1976 tasarımlı ‘Mülksüzler’, bilimkurgu sinemaya yepyeni biçim ve içerik rönesansı sokabilirdi. Le Guin hata yaptı, yanlış yönetmenleri seçti ve sonuçlar feci oldu (bakınız imdb). ‘Mülksüzler’ ise hala film yapılamadı.
Burada açılım çok daha geniş.            
Göze fazla çarpmayan ama bugün bile AB’de hala etkili olan bir durum var:
Bütün kraliyet aileleri aslında birbiriyle akraba ve sonuç dönüp dolaşıp Habil-Kabil tipine kilitleniyor:İnsanlar, en yakınlarına ve en sevdiklerine daha çok ihanet ediyorlar. İlk öldürülen kralın kızının babasına ve ailesne karşıki berbat ihaneti gibi.
İlk tipleme: O gençkız, dizi çekilirken gerçekten ergenlikten gençkızlığa geçtiği için, çocukların günahkarlığına ve kronik kriminalitesine inanılmaz bir açılım getirmiş: Mal gibi bir masumiyet ama yemediği herze yok (Bakınız Sait Faik ve ‘Sinağrit Baba’ öyküsü). Bunun da yapımcılar tarafından kastedilmediği kesin. O denli çok politik kültüroloji bilemezler çünkü. Yalnızca, ‘Spartakus’un öncülüğüne rakiplik olsun diye yapılmış şeylerdi ilk başta onlarınkiler, sonra sonra açılımlar ve şekil yapmalar geldi.
Ara şerh 2:
’Spartakus’ dizisi, HBO yapımı olmak aracılığıyla, 1990’larda başlayan ve sansürsüz paralı tv kanalı yapımcılığının hiç umulmadık özgürlüğü olarak, bir öncü yapım.
Seksiyle, şiddetiyle, estetiğiyle, politik tezleriyle ortalığı darma duman etti açıkçası.
İlk sezonun finali: Ev sahipleri dilim dilim doğrandı, ‘köpük köpük kan akacak kardeşlerim’ (bakınız ‘Otomatik Portakal’) ile...
‘Taht Oyunları’, bunu daha rasyonel, daha yenilir yutulur düzeyde sürdürüyor şimdilik. Öldürenler köleler değil de, krallar.
Burada, poliyalektiğin limit sonuz parçalı ama limit sınırlı-sonlu semantikli beklentisi olarak, şunu umardık:
İktidar savaşlarının anlamsızlığı, kazananın olmadığı, ancak kültürü budayıp onu yenileyen şeyin de savaş olduğu, yani ölenlerin tam boş yere öldüğü açımlaması.
Daha dizi bitmeden öyle oldu çünkü:
Habire kral ölüyor ama kimse için yaşam durumu değişmiyor.
İşte burada dizinin artı-değeri epsilon olarak devreye giriyor:
Barbarlar buz duvarını geçiyorlar.
Barbarlar, tüm uygarları ve tüm iktidar sahiplerini öldürecekler.
Ara şerh 3:
Yine bir Ursula K. Le Guin teması olan, soğuk / buz duvarı, sonsuz kış temasına açılmı yapıyor ama bu dizide bu olmayacak gibi. Yani, tüm 7x7 krallık donarsa, nah taht oyunları olur.
Ara şerh 3,5:
Anna Cavan’ın bilikkurgu romanı ‘Buz’, tüm bunlara bir eksik-antitez durumunda. Kadın ruh frijidizmini (‘Mülksüzler’deki Takver’inkini de değilleyerek) sergiliyor.
En büyük iktidar antitezi ama insanlığın düşmanı da bu:
Uygarlığı kadınlar bitirecek ki bunu bizler önümüzdek 100 yıl içinde muhakkak ve muhakkak yaşayacağız, GERÇEKTEN.
Ara şerh 4:
‘Tehanu’ krallı öykülerdeki kadın-erkek açmazını, bir açar yaratma savıyla açmaz olarak kanılıyor ve bu çok ironik. Le Guin, iktidarlardaki kadın faşizmini ‘Hep Yuvaya Dönüş’ (rahime dönme tezi mi?) olarak tanımlıyor. Oysa gerçek durum, ‘Ev Yok’. Le Guin’de trajikomik bir melodramlık var: Büyücü erkek, bekaretini prensese kaptırıyor.
Çıkış selektörü gibisinden:
Öykü yolunun ortasında şu soruların yanıtını merak eder durumdayız:
Buz ateşi donduracak mı, yoksa ateş buzu eritecek mi?
Sentez olacak mı?
Ejderhalar annelerini ne zaman kıskanacak?
Snow, sınıfsızlığını kullanıp, iktidardan çıkacak mı?
Eksikler:
Roman ve dizi, metafizik konuda çok çok eksik kalmış. Öngörülü kahinler, 3 gözlü kuşlar, yürüyen buzlu ölüler falan durumu kurtarmıyor.
Gerçi bu da istenmeden yaratılmış bir natüralizm yaratmış. Yani böylelikle, roman ve dizi, fantazya değil de, günümüz koşullarındaki politik metaforlu bir bütünlük olarak okunabilir. Günümüz için en net çıkarım: Herkes kaybedecek.
Sonuç:
Tüm iktidar oyunları boştur.
Gelecekbilim geleceği boş bırakmak içindir.
Tüm zalimler günü gelir zalim olur.
Tüm yönetilenler gün gelir, yöneten ve zalim yöneten olur.
Poliyalektiğin meta-vektörü, meta-hümanizm olmakta.
İnsanlar yönetmeyi zalimce oyunlar oynayarak öğrenmeyi ve iktidardan er veya vazgeçmeyi (devletsiziliği, ankarkiyi) öğrenecekler.
5 milenyum sonra falan tabiiki, şimdilerde değil.
Dipnot:

Görsel malzeme olarak, dizinin en çok sevdiğim karakterini kullandım. Cüceye bayılıyorum.

Pazartesi, Eylül 30, 2013

Anarşist Parti: Almanya 2013



Bir anarşist parti, seçime girer mi (girmek ister mi)?

Bir anarşist parti, meclise girebilir mi (düzenin partileri onu aralarına alırlar mı ya da buna yasal olarak izin verirler mi)?

Bir anarşist parti, hükümete girer mi (girmek ister mi)?

Almanya 2013’teki farklı, yeni, marjinal, küçük partiler furyasında pekala mümkün.

Anarşist partinin belli farklılıkları olur ama diğer politik partilerle bazı benzerlikleri de olur.

Legal anarşist bir parti yeni bir parti olur, hem de yepyeni bir parti.

Bu kadar marjinal parti varken bile, anarşist parti en azından başlangıçta daha da marjinal kalır.

Anarşist parti, epeyi uzun süre küçük parti kalır. Bunda bölünmelerinin de etkisi olabilir, olmayabilir de.

Bu politik momentte konunun 2 yönü var:

Bir: Aslında post-4-modern dönemde olmamıza karşın, politik partilerde post-1-modern dönemin muğlaklığı ve karışıklığı devam ediyor. Partiler, hem muhafazakar, hem de liberal olduğunu, 30 yıldır öne sürebiliyor örneğin.

İki: Anarşistlerin politik ve iktidarsal geçmişi / tarihi.

İkinci maddeye bir göz atalım:

Uzun yıllar boyunca anarşistler tek iktidar ol(a)mamış sol / devrimci politik görüş sayıldı. Sonra ortaya çıktı ki onlar da iktidara geçmiş bazı zamanlarda ve yerlerde:

1921 Kronstadt, 1922 Ukrayna, 1936 Katalonya...

Anarşizm devlete karşıyken, bir anarşist partinin devlet yapısının içinde yer alması çelişkili görünse de, anarko-kapitalistler (ve/ya kapito-anarşistler), devletin kapitalist yapı içinde yok edilebileceği kanısındalarmış.


Son 30 küsur yıllık neo-globalist neo-liberal ideoloji, kendini de yok edecek bir biçimde devleti fazlasıyla tasfiye etmiş durumda. Bu durumda, hem bir bakıma anarko-kapitalistler biraz haklı çıkmış gibi oluyor ve hem bir anarşist parti bu koşullarda pekala seçimlere girebilir gibi oluyor.

Bunun şöyle ya da böyle olacağı kesin demek ki...

Ancak, çok önemli olan bir durum var:

Burada epey tez-antitez ikilisi var ve epeyi durumda, antitez tezin savunduklarını (yani aslında kendisinin savunması umulanların tam tersini) gerçekleştirmiş durumda. Üstelik bu da, dünya sistemicilerin ve neo-liberalistlerin globalizmi ile birebir çakışıyor durumda.

Bu; hem dekadans, hem rönesans, hem ayırtsızlık, hem de engizisyon demek olabilir. Kanımızca, henüz veri tabanı saptanamayan bir biçimde bir zaman serisi olarak (yani hangisinin ne zaman ve nerede ne olduğu değişerek) bunların hepsi ve hatta üstüne bir de hçbiri (novum) olabiliyor. Tarihsel bükülme dönemlerinde bu vaka-yı adiyendendir, onu da biliriz.

O nedenle bizce, bir politik avangard ülke olarak Almanya’da, yakın zamanlarda, bir anarşist parti üzerinden ilginç politik olay gergefleri işlenecek...