anarşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anarşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Aralık 27, 2016

Anarkizm Nedir?

Erkçilik, insan türünün yönetmesini veya yönetilmesini koyut olarak empoze eden bir tanımdır.
Anarşizm, ilk kez 1850’de Bellegarrigue tarafından telaffuz edildi. Marx Komünist Manifesto’yu 1850’de yayınlamıştı. Bellegarrigue ister istemez onunla ve onun antitezi olarak tanımlı. Zaten Marx’ın 1. Enternasyonel’de Neçayef’e, Bakunin’e yaptıkları belli.
Ancak anarşizm, onları da aşan bir tanım: Devletsiz yönetme-yönetilme biçimlerini de kapsıyor: Tanrı-teokrat, devlet, baba-aile, öğretmen, memur amiri çizgisi ile tanımlı olarak. Artı: Sistem, düzen, iktidar, güç, otorite, hiyerarşi, sınıf / kast, lider, akil insan, entelektüel x entelejensiya, sürü-kitle, standart biyografi ile tanımlı olarak.
İnsan türünde devletli yapıların da tarihi belli, devletsiz yapıların da tarihi belli. Ancak anarşizm bunları da aşarak, tanımlanmamış değilleme, hayırlama, olumsuzlama, dışı-lama, öte-leme vektörlerini de kapsıyor, çünkü bunlar aşkınlaş(tır)ma olarak taoizmden, Lao Tzu’dan ve 2.500 yıldan beridir var. Ek: O (3 doğusal ve 3 batısal) 6 ustanın iktidara ve devlete yönelik tavırları ayrıca yazıldı.
Dolayısıyla Marx-Bellegarrigue ikilisi, ( o zaman da, bugün de parlamenter demokrasi olduğu düşünülerse), 10 ana kategori ve 10 değilleme olarak en az 100 anarkizm tanımlamış olmakta.
Şerh: 20. Yüzyıl başı çar-oligark öldürmeleri, bazı açılardan ve epsilon noktalarda bu tanımın dışına taştı, teori veya praksis olarak değil, pratik olarak. Anarşizm, bu biçimiyle uygulamada nihilizmi bile geçmiş oldu.
Devletlilik ve devletsizlik tarihlerini geçelim, değillemelere bakalım:
Zihin, birey, kişi, kim, zeka, akıl, özne, ben olarak referans başlangıcı nokta. Bu 1 demek.
Sonra 2’den çok’a gider ama çok, tüm toplum / tümel olmaz, hep / hala tikel kalır.
Şerh: Tüm teorik anarşizmler nedense, tümel olmayı hiç tanımlamadı. Yani, var olmayan ama olabilecek devlet, yönetme, yönetilme biçimleriyle pek uğraşmadı: Yani gelecekbilim hiç yapmadı. 20. Yüzyıl başı katliamları, anarşizmin ‘anarşizm, şimdi ve burada’ durumunu ortaya koydu. Bu, anlamıyla anarşizm tarihi, tikel anarşizmin tarihi oldu hep.
2, kadın-erkek ile başlar, artı Lgbti üzerinden ve zoo- artı fetiş- katılımı ile onlarca vektöre saçaklanır. Cins’te anarşizm’in arkizm’i bunlardan başlar ama bunlarda bitmez (aseksüelite ve nötroseksüelite ancak 2010’larda tanımlı oldu çünkü, daha da yeni kavramlar girecek, Facebook 40+40 diyor en az).
Çok, insan türü ile tavanlanabilir. İnsan türü bir sayı değildir, çünkü tüm insan toplumları ve toplumcukları Homo Sapiens’tir, Homo Posterus değil. Bu açıdan Homo Posterus, ilk ‘Homo Sapiens-değil anarkizm’dir. Asgardia, somutluğu nedeniyle, artık (o da ister istemez) pratikte saçaklanacak, daha önce (10 yıl falan boyunca) yalnızca kuramdı.
Toplum-devlet; işin en yavan bölümü, çünkü devletsizliğin anarki veya kaos matematiğinde (raslantısal) olmadığını, kargaşa, başıbozukluk, alaturka yavşaklık (rasgele) olduğunu ilk kez içeriden gözledim ve  yazdım. Bunu kitaplar böyle yazmıyor, ne anarkizm kitapları, ne de tarih kitapları. Örneğin, Spartacus’u da bu kargaşanın bitirdiği kanısındayım.
Artı, 1980’de ortaya çıkan Dünya Sistemi x Global Neo-Liberalizm güya tez-antitez ikilisinin, iktisadi-siyasi-askeri özdeşlikleri / ayırtsızlıkları, toplum-devlet tanımında boşluklar olduğunu sergiledi ve kanıtladı, bu da bilinmiyordu ve yazmıyordu kitaplarda. Bunların ayırtsızlığı, onların tanımladığı bir kendiliğinden anarkizm oldu böylelikle, Dünya Sistemi’nin global konsensusta epistemik hegemon olduğu, kabul gördüğü ve yer bulduğu son 26 yıldır.
Bunun göreli antitezi olan bilim-sanat-düşün anarşizmi ise, yüzlerce kırıntı-epsilon saçak-kırınım içeriyor ama epistemik-haritasız olarak.
Homo Posterus’un uzaycı devletisiz anarkizm değil. Ölümsüzlükçülük de bir bakıma öyle. Ancak en yakın Dünya tipi gezegene doğru ev-gezegen Dünya’dan ayrılarak ve ondan yalıtılarak yapılacak bir yolculuk / tao, 2017 uzaycı anarşizmi olarak tanımlı olabilir. Son 40 yıldır 0 işlevli bir BM’ye girecek bir Asgardia, hiçbir biçimde özgür veya Homo Posterus anarkisti olamaz. İnsan kafesine gönüllü geri dönen bir arkizmde olur yalnızca.
Demek ki 1977-2017 arasıki 40 yıl için, 1, 2, çok üzerinden (bunlar nicel değil, nitel ayrımlar), 100 x 3 gibi bir vektörleme olmakta şimdilik. Bu da fiilen devreden çıktı ama epistemikçe  haritalanması gerek, uygulanmasa bile.
Ek: Çok; devlet, kültür / kültüroloji, antropoloji, etnoloji, folklore, sosyoloji, sosyal psikoloji, siyaset, ahlak, din, hukuk epistemik modlarında olabilir.
Stirner tipi anarkizm, yanlışlıkla 1 yerine, hep çok’a yerleştiriliyor ve epistemikçe onunla karşılaştırılıyor-karşıtlaştırılıyor en az 100 yıldır. Bellegarrigue, (1945 sonrası global metropollerle tanımlı) tam bireylik konusunda eksik kalacağı için, onu muhalefet şerhli bırakalım. Yeni malzemeler bulunursa, onu da hükümleriz.
Bu, başlangıç açılımı yalnızca. Nokta. Es. Devamı gelecek.
(27 Aralık 2016)

Pazartesi, Ocak 12, 2015

Buz ve Ateş Şarkısı: Bir Poliyalektik Denemesi



Linkler:
‘Ateş ve Buz Şarkısı’, ‘Taht Oyunları’ ile televizyon dizisi yapılan romanlar dizisidir. Henüz tamamlanmamışlardır.
Önnotlar:
Bir:
Dizi ilk yapıldığında, tüm kitaplar henüz yazılmamıştı. Dolayısıyla öykünün gidişatını, yazar değil, dizi yapımcıları belirledi ve sonunu da onlar belirleyecekler.
İki:
Türkçe’de az raslanan bir denk gelmeyle, konu gerçekten ‘Taht Oyunları’, özgün adıyla olan, ‘Tahtlar Oyunu’ değil. Bazan gerçekten gülün adı, klasik Osmanlı esprisiyle, virgülün yeri, gülün kokusunu belirliyor.
Giriş:
Kitap dizisi ve televizyon dizisi, bir fantazya. Fantazya, geçmişte ve bu Dünya’da geçer; bilimkurgu, gelecekte diğer Dünya’larda geçer.
Bu ikilemi, örneklem olarak seçtiğimiz Ursula K. Le Guin, ‘Tehanu’ fantazya dizisi, ‘Mülksüzler’ bilimkurgu teklemesi üzerinden irdeleyeceğiz.
‘Ateş ve Buz’ ise, yine bir bilimkurgu roman yazarı olan Ray Bradbury’nin bir öykü derlemesi kitabının adı. Eser / küsur babında da olsa, o da konuya katkıda bulunacak.
Kitap:
Kitap dizisinin 1. cildine kabaca dizinin 1. sezonu karşılık geldi. En uzun dizi, 8 sezon sürer. Demek ki kitap da 7-10 cilt olacak.
Kitabın adı, dizinin gidişini ve sonunu da belirliyor. John Snow ve Ejderha Kraliçesi er veya geç buluşacak. Birkaç permüstasyon son var ama bizcesi, Kuzey’li erkek bir yazarın romanlarında Güney’li bir kadına Kuzeyli bir kralı öldürtmesi ilginç olurdu ama bunu beklemeyiz, diyelim.
Gelişme:
Sorunsal, iktidar savaşları.
Hem kitabın, hem de dizinin konuya getirdiği yenilik ilk şu oldu:
İktidarın en kuvvetli adayı kazanmaz ya da iktidar oyunları daima sürprizlere açıktır. Tamam, bunu diziyi uzatıp öyküyü ticari açıdan sündürmek için de kullandılar ama ilk kralın öldürülmesi, öykünün gidişatına cuk oturdu.
Gelelim poliyalektik konusuna:
7 krallık ve tüm o 7 krallıkların alt-krallıkları var. Yani durum, tam sayılı değil, küsuratlı. Herkes sürekli taraf değiştirdiği için de, tek 1 kategori asla ve kata kendine özdeş kalmıyor. Kastın bu olmadığı kesin ama semantik sonuç bu oldu. Öykü akışı boyunca, sürekli eksilme ve ekleme ile hesaplıyorsunuz iktidar değişimlerini.
Poliyalektik tanımını, Ursula K. Le Guin’in ‘Mülksüzler’ini ilk kez okuduğum 1990 yılında tasarladım. Orada trilayalektik ve onun saçak küsurları vardı:
Anarres-Urras, İo-Thu-Benbili.
İktidar-anarşi. Heteroanarşi-otoanarşi.
Bir de başaşağı bir taoizm: Dişil sanılıyordu ama erildi, Shevek’ten dolayı.
Ara şerh 1:
Ursula K. Le Guin’in romanları, özellikle de 1976 tasarımlı ‘Mülksüzler’, bilimkurgu sinemaya yepyeni biçim ve içerik rönesansı sokabilirdi. Le Guin hata yaptı, yanlış yönetmenleri seçti ve sonuçlar feci oldu (bakınız imdb). ‘Mülksüzler’ ise hala film yapılamadı.
Burada açılım çok daha geniş.            
Göze fazla çarpmayan ama bugün bile AB’de hala etkili olan bir durum var:
Bütün kraliyet aileleri aslında birbiriyle akraba ve sonuç dönüp dolaşıp Habil-Kabil tipine kilitleniyor:İnsanlar, en yakınlarına ve en sevdiklerine daha çok ihanet ediyorlar. İlk öldürülen kralın kızının babasına ve ailesne karşıki berbat ihaneti gibi.
İlk tipleme: O gençkız, dizi çekilirken gerçekten ergenlikten gençkızlığa geçtiği için, çocukların günahkarlığına ve kronik kriminalitesine inanılmaz bir açılım getirmiş: Mal gibi bir masumiyet ama yemediği herze yok (Bakınız Sait Faik ve ‘Sinağrit Baba’ öyküsü). Bunun da yapımcılar tarafından kastedilmediği kesin. O denli çok politik kültüroloji bilemezler çünkü. Yalnızca, ‘Spartakus’un öncülüğüne rakiplik olsun diye yapılmış şeylerdi ilk başta onlarınkiler, sonra sonra açılımlar ve şekil yapmalar geldi.
Ara şerh 2:
’Spartakus’ dizisi, HBO yapımı olmak aracılığıyla, 1990’larda başlayan ve sansürsüz paralı tv kanalı yapımcılığının hiç umulmadık özgürlüğü olarak, bir öncü yapım.
Seksiyle, şiddetiyle, estetiğiyle, politik tezleriyle ortalığı darma duman etti açıkçası.
İlk sezonun finali: Ev sahipleri dilim dilim doğrandı, ‘köpük köpük kan akacak kardeşlerim’ (bakınız ‘Otomatik Portakal’) ile...
‘Taht Oyunları’, bunu daha rasyonel, daha yenilir yutulur düzeyde sürdürüyor şimdilik. Öldürenler köleler değil de, krallar.
Burada, poliyalektiğin limit sonuz parçalı ama limit sınırlı-sonlu semantikli beklentisi olarak, şunu umardık:
İktidar savaşlarının anlamsızlığı, kazananın olmadığı, ancak kültürü budayıp onu yenileyen şeyin de savaş olduğu, yani ölenlerin tam boş yere öldüğü açımlaması.
Daha dizi bitmeden öyle oldu çünkü:
Habire kral ölüyor ama kimse için yaşam durumu değişmiyor.
İşte burada dizinin artı-değeri epsilon olarak devreye giriyor:
Barbarlar buz duvarını geçiyorlar.
Barbarlar, tüm uygarları ve tüm iktidar sahiplerini öldürecekler.
Ara şerh 3:
Yine bir Ursula K. Le Guin teması olan, soğuk / buz duvarı, sonsuz kış temasına açılmı yapıyor ama bu dizide bu olmayacak gibi. Yani, tüm 7x7 krallık donarsa, nah taht oyunları olur.
Ara şerh 3,5:
Anna Cavan’ın bilikkurgu romanı ‘Buz’, tüm bunlara bir eksik-antitez durumunda. Kadın ruh frijidizmini (‘Mülksüzler’deki Takver’inkini de değilleyerek) sergiliyor.
En büyük iktidar antitezi ama insanlığın düşmanı da bu:
Uygarlığı kadınlar bitirecek ki bunu bizler önümüzdek 100 yıl içinde muhakkak ve muhakkak yaşayacağız, GERÇEKTEN.
Ara şerh 4:
‘Tehanu’ krallı öykülerdeki kadın-erkek açmazını, bir açar yaratma savıyla açmaz olarak kanılıyor ve bu çok ironik. Le Guin, iktidarlardaki kadın faşizmini ‘Hep Yuvaya Dönüş’ (rahime dönme tezi mi?) olarak tanımlıyor. Oysa gerçek durum, ‘Ev Yok’. Le Guin’de trajikomik bir melodramlık var: Büyücü erkek, bekaretini prensese kaptırıyor.
Çıkış selektörü gibisinden:
Öykü yolunun ortasında şu soruların yanıtını merak eder durumdayız:
Buz ateşi donduracak mı, yoksa ateş buzu eritecek mi?
Sentez olacak mı?
Ejderhalar annelerini ne zaman kıskanacak?
Snow, sınıfsızlığını kullanıp, iktidardan çıkacak mı?
Eksikler:
Roman ve dizi, metafizik konuda çok çok eksik kalmış. Öngörülü kahinler, 3 gözlü kuşlar, yürüyen buzlu ölüler falan durumu kurtarmıyor.
Gerçi bu da istenmeden yaratılmış bir natüralizm yaratmış. Yani böylelikle, roman ve dizi, fantazya değil de, günümüz koşullarındaki politik metaforlu bir bütünlük olarak okunabilir. Günümüz için en net çıkarım: Herkes kaybedecek.
Sonuç:
Tüm iktidar oyunları boştur.
Gelecekbilim geleceği boş bırakmak içindir.
Tüm zalimler günü gelir zalim olur.
Tüm yönetilenler gün gelir, yöneten ve zalim yöneten olur.
Poliyalektiğin meta-vektörü, meta-hümanizm olmakta.
İnsanlar yönetmeyi zalimce oyunlar oynayarak öğrenmeyi ve iktidardan er veya vazgeçmeyi (devletsiziliği, ankarkiyi) öğrenecekler.
5 milenyum sonra falan tabiiki, şimdilerde değil.
Dipnot:

Görsel malzeme olarak, dizinin en çok sevdiğim karakterini kullandım. Cüceye bayılıyorum.

Cuma, Kasım 21, 2014

Ursula K. Le Guin ve Özgürlük





Kendisi şöyle demiş:
“Kitaplar, sadece meta değildir; kar dürtüsü çoğunlukla sanatın hedefleriyle çelişir. Kapitalizmde yaşıyoruz, iktidarından kaçılamaz gibi geliyor. Kralların ilahi kudreti de öyle geliyordu. Her türlü iktidara direnilir ve bu iktidarlar değiştirilebilir. Direniş ve değişim çoğu kez sanatta başlar. Biz hayatını yazarak ve yayıncılık yaparak kazananlar, hakkımıza düşen payı istiyoruz. Ama bizim güzel ödülümüzün adı kâr değil; onun adı özgürlük.”
Doğru söze ne denir?
Yine de, eksik söze ek bir şeyler denebilir.
Diyelim bari:
Nasıl ki barış savaşmadan gelmiyorsa, özgürlük de gönüllü kulluklarla savaşmadan gelmiyor.
Çıban, üzerinden okşayarak da iyileşmiyor.
Özgürlük içinse, durum çok zor:
Kendisinin yazdığı ‘Mülksüzler’de ortaya koyduğu üzere, ütopyalarda bile özgürlük olamayabiliyor.
Şerh: İnsanların gönüllü kulluğu, aptallıkları, cahillikleri ve kulluğun kolaylığı nedeniyle. Yani kulluk, bir tür istatiksel toplumsal durum, yani en yüksek olasılıklı durum. Yine o nedenle özgürlük de marjinallere kalıyor. Marjinaller ise, genelde özgürce yaşamaktan çok, özgürce ölmeyi yeğliyorlar. Çünkü tüm yaşama biçimleri ve standart biyografiler (en azından beyin, düşünce, yaratıcılık açısından) ölüm biçimleri oluyor.
Gelelim kitaplara ve mülklülüğe:
Komik bir biçimde mülk edinme, bugün Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nde mevcut. Ancak orada yaratıcılık için hiçbirşey yok. 100 milyarlık tüm zamanlar insan nüfusundaki 100 bin yaratıcı kişi olmasaydı, insanlar bugün hayvan bile olamayacaktı ki zaten değiller. 5 milenyumluk tarihin ardından son 50 yılda tüm Dünya halklarına okuryazarlık hakkı verildi. Onlar ne yaptı peki? % 100 yerine, % 33 okuryazar kaldı.
Evet, gönüllü okumazyamazlar insan falan değil, hayvan bile değil.
(O nedenle yazar ve yaratıcı, hala büyücü sanılıyor ki Le Guin de bu temayı çok kullanır.)
İşte o nedenle, yazıya gelecek her tür halel idamlık suçtur.
Halklar insanlık suçundan yargılanabilir, az kaldı yargılanıyordu, az sonra yargılanacak. Şirketler insanlık suçundan yargılanabilir, yargılandı da.
O nedenle, kitaplara zarar veren Amazon türü şirketler,  insanlık suçundan idam cezasıyla yargılanır. Gerekirse, 100 bin kişilik kadrosu idam edilir.
İşte Le Guin’in kafasının basmadığı nokta bu: Ya hep, ya hiç.
Ya yazı, ya yeni Orta Çağ...

Le Guin ‘ikircikli ütopya’ diyor, Kafka ‘seçim yoktur’ diyor, Ülkü ‘özgürlük ekmekten önce gelir’ diyor...

Pazartesi, Ocak 21, 2013

1 Milyon Kadının Dans Etmesi Devrim Değildir




Böyle de bir başlık var:

“Bir Milyon Kadının Dans Etmesi Devrim Değildir!”


Peki, ne imiş?

“Yani demem o ki; sorun dans etmek değil, özgürce her daim, her zaman erkeklerle dans edecek sokaklar yaratmakta. Bunun da tek yolu var; kadın kendi içindeki pasifliği, erkek de kendi içindeki erkeği öldürecek.”

Sevgili arkadaşım, dağlarda karakaçan öpme sevdalısı Abdiye’ye atfedilen bir sözü buraya koyduğun zaman see... see... see...

Midem kolay kolay bulanmaz, aynı adı taşıyan kitabı okuduğumda, kusasım gelmişti.

Temel sorular şunlar ve burada:

Kadın neden sokaklarda erkeklerle dans ediyor? Neden tek başına değil?

Bunun yanıtı zamanında modern dansta verilmişti:

Kadın, erkek dilini kullanmak istemiyorsa, gerekirse susacak ki zaten insan konuşamadığı konularda bazan susar. Bu bir.

Buradan geçtiğimiz konu şu, matriyarkal faşist ‘tanztheater’cı ‘heil’ Pina Abla, 1984 Los angeles Olimpiyatları’nda yüzlerce kadını birarada dans ettirmişti ve bu bir faşist hezeyan olarak nitelenmişti. Zaten Leni Riefenstahl, konuyu negasyonla taa 1936 Berlin Olimpiyatları’nda yanıtlamıştı.







Bilmemek değil, öğrenmemek ayıp. Bu iki.

Şimdi gelelim, asıl konumuza:

Goldman ne demiş?:

“Dans edemediğim devrim, benim devrimim değildir.”

Demek ki herkesin devrimi farklı, aynı devrimde bile.

‘Benim devrimim’ deyimi, narşizmi akla getiriyor.

Bunun yanıtı şudur ve oldukça ironiktir:

Kurmaca anarşist kadın devrimci Odo, kendi tasarladığı ve kurguladığı devrimin gerçekten olacağı gecenin arefesinde, genç devrimciler tarafından ‘haminne, sen git uyu, yorulma’ tarzı bir tepkiyle, merkezden dehelenir. (Gülün Günlüğü)

Yazının gerisi, ilkokul kompozisyonu düzeyinde. Gerçek tartışma konusu ise, bedavaya hak alan % 1’lik Türk kadınının neden hakkının sorumluluklarını yerine getirmeyi, yani cumuriyeti yaşatmayı neden beceremediği ve hatta bunu üstlenmediği yönünde. Gönüllü kul olmayı seçen, milyonlarca evkadını yönünde değil, onların mezbahaya kadar yolu var.

Yeni Orta Çağ geldi. Tarih çöküyor. Bütün en alttakiler birbirini eziyorlar. Mazlumlar birbirinin zalimi oldu çıktı.

Bu karmaşada elifle merteği birbirine sokmanın gereği yok.

Evet, 75 milyonda en az üniversite mezunu, devrimci, entellektüel  hangi kadını sağ kurtarıyoruz?Tabii, kurtarabiliyor muyuz acaba?

Sevgi Soysal, Tezer Özlü, Duygu Aykal aday olabilirdi ama erken öldüler.

Elif Şafak, Aslı Erdoğan, Perihan Mağden, Ece Temelkuran değil...

Var mı aday adayı(nız)?

Dipnot: Fotodaki kadınlar ironi diye kondu. Yine modern dansçı olan Duncan, kadınların çıplak dans etmesini devrim olarak kabul ediyordu.