Cumartesi, Aralık 10, 2011

Birinci Sanayileşme’nin 7 Öncü Altkültürü

Enerji: Önce kömür (1750), sonra petrol (1875).

Hammadde: Önce pamuk ve tekstil sanayisi (1750), sonra otomotiv (1900).

Makinalaşma: Tarım dahil.

Kentleşme: 1800’lerin ortaları.

Nükleer güç: 1900’lerin ortaları.

İki dünya savaşı: 1914-1918 ve 1939-1945.

Üç dünya devrimi: 1789, 1917 ve 1949.

Açıklamalar:

Eğitim değil.

Sağlık değil.

Hukuk değil.

Din değil.

Krallık (siyaset) değil.

Oy hakkı (siyaset) değil.

İlk devrim (siyaset) biraz öyle ama daha küçük etkide.

7 altkültürün 2’sinin (savaş ve devrim) tam, 1’inin (nükleer güç) yarım yıkıcı olduğu gözönünden asla kaçırılmamalı.

Kültürel yapının altyapısını, 2’si (makinalaşma ve kentleşme) değiştirdi. Bu tam bir başkalaşım idi. Neolitik Devrim eşdeğerindeydi.

Birinci Sanayileşme’nin neden 1750’lerde İngiltere’de değil de, başka zaman ve yerde, örneğin 1500’lerde İspanya’da başlamadığına ilişkin çok soru sorulur. Demek ki sorunun soruluş biçimi uygunsuz ve geçersiz. Sorusuz yanıt ve açımlama: İngiltere, 1500-1650 İspanya’sının savaş, emperyalizm, koloniyalizm artı-değerini, korsanlıkla ve ticaretle yüzyıl boyunca ülkesine akıttı. Kömür de İngiltere’de çoktu. İngiltere 1950’de ilk 5’in arkasına düşmüştü. Ancak 250 yıl sonra bile bugün İngiltere, Dünya siyasetinde bir ağırlığa sahip. Üstelik İkinci Sanayileşme’de hiçbir biçimde önlerde değil, ortalarda bile sayılmayabilir.

0.-3. Liberalizm Dalgalarının Türkiye Toplumunu Parçalaması

Sıfırıncı liberalizm, Menderes-DP akımı idi. Aslında ne Menderes, ne de Bayar liberal değildi. Zaten yıllarca CHP milletvekilliği yaptılar. Atatürk’ün Serbest Fırka deneyimi gibi, İnönü de 1946 seçimlerinde dersini öğrenmiş olarak, DP’nin kazanmasına izin vermedi. Ne kadar haklı olduğu, 1950-1960 arasında ortaya çıktı. Aslında feodal bir senyör olan Menderes, 1950’lerde o zamanki adıyla 1. Dünya’nın bile beceremeyeceği işlere kalkıştı.

Ve yanıldı. Ve asıldı.

Ardından gelen Demirel-AP asla liberal olmadı. Derslerini onlar da almıştı. Demirel iktidarda olduğu tüm yıllar boyunca, kendisini köylülerin iktidar yaptığını açıkça belirtmekten çekinmemiştir. Öyle ki 1993’te artık gecekonduluların ya da neo-kentsoylu adaylarının oylarını alamadı.

Özal çok taraflı oynadı. Demirel ile çalıştı. 1980 darbecileri ile çalıştı. 1983’te ise, ters köşeden sıyrılarak golünü attı. Her ne kadar bu konuda Evren’in 1983 seçimlerinin hemen öncesinde yaptığı, MDP lehine aşırı dozlu bir konuşması, kendi kalesine atılan bir gol olduysa da, Özal yine kazanırdı, çünkü kazandırtılırdı.

Özal 1983, Çiller 1993, Erdoğan 2003 oldu.

Erbakan, MNP, MSP, RP, FP ataklarıyla en fazla partisi kapatılan parti başkanı olma rekorunu yakaladı.

Erdoğan, Erbakan’ın kapamadığı repliği kapıp, suflesini doğru yönden aldı.

Her üçü de muhafazakar, liberal ve demokrat olduklarını ileri sürdüler. Oysa, bunların herhangi ikisi birarada var olamaz, tanım kümeleri elvermez.

Özal, ümüğünü devletin derin sıktığı bir seçmen kitlesi bulduğu için, aradan sıyrılıp geçti.

Çiller, Demirel’in inayetiyle aradan sıyrıldı. Demirel, Özal’ın Akbulut hatasından ders almayıp, kendi ağzıyla itiraf ettiği gibi, hayatının en büyük hatasını yaptı. Bugün yargılananlar, yapacaklarını o zaman yaptılar.

Erdoğan ise, CİA patentli ‘ılımlı İslam’ cingılının assolisti olabildi. Gül ile yaptığı düetler tarihe geçti. İkisi de birbirinden sıyrıldığını sandı ama ikisi de yanıldı. Tarihin daha çok cilveleri var. Filmin sonunu yazmayalım, seyirci bozuluyor. Tarihi tren niyetine seyretmeyi daha çok seviyorlar.

Tüm bu süreç içinde, 26 yılda 20 milyon kişi kentlere aktı.

Sanayi, İstanbul ve Anadolu odakları arasında açık savaşa dönüşecek biçimde, sıçrayarak gelişti. Oysa ki 1960’larda DPT bunları çoktan halletmişti ama devlet kapitalizminin planlarını ‘liberalizm’ diye herkese yutturabildiler.

Sonra en büyük hata geldi: Neo-globalizme entegre olunacak sanılan Türkiye, tüm üretim güçlerini yitirdi.

Tüm bu aşamalar sırasında, reel sektörün yerini sanal sektör aldı. Öyle ki sanayi küçülürken, bankalar hala karlılık zirvesinde seyrediyor. Bunun nedeni belli: Ürettiğinden çok tüket ve bit.

Deniz gerçekten bitti.

İstanbul’u 3. Köprü ile 30 milyon nüfuslu bir köy yapma planının tüm vidaları sökük durumda: 1983-2007 arasında herkes iş buluyordu ama artık iş yok. Özellikle de nitelikli işgücüne hiç yok.

Gözlerinde dolar işaretleri, sınıf atlama hayalleri, televizyon dizileri derken, kitle tümüyle laçkalaştı, dizginden çıktı. Ahlak erozyonu değil, tükenmesi yaşandı.

İşin en hoş yanı da, bunu muhafazakarların becermiş olması: Koskoca aie kurumunu 20 yılda, ‘3 kuşak birarada’dan, ‘tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna’ sokak çocukları aşamasına getirdiler.

Tüm bunlara, Dünya’nın çok açıkça yaşadığı bir parçalanma eklendi:

Proto-feodal (göçer), feodal (tarım / köy), sanayi (kent), post-sanayi (bilgisayar ve internet) kültürel modları, uzlaşmaz biçimde birbirinden uzaklaştı.

Dünya, G-8 ve diğerleri yerine, 1 milyar internetli, 2 milyar cep telefonlu, 1 milyar gecekondulu, 3 milyar köylülü / göçerli duruma dönüştü.

Türkiye, bunu son 10 yıldır nüfusu kabaca eşit olarak dörde bölünerek sürdürüyor.

Bu durumda, herkesin birbirine silah çektiği mafya filmi planlarına benzer bir duruma geldik.

Gerçek bireyler yetişmediği için eksoduslar (çıkış) yaşanmadı. Alamancılar 40 yılda Almanca öğrenmedi. 30.000 siyasal 12 Eylül sürgününün gözü hala Türkiye’de siyaset yapmakta. Herkes realiteden feci kopmuş durumda. İnkar ve yalan kültleri egemen. Tüm oylar satılık.

Bu durumda ne olur?

Fetret Devri olmadan İstanbul alınmadı, ABD İç Savaş yaşamadan tam emperyalist olmadı.

Yaşanan şudur: Tüm toplum bilgisel saçmalığa vardı. Zihinler hiçbir işlemde bulunamıyor. Akil adam yok. Paralı iktidar seçkinleri, toplumu nasıl yöneteceğini bilemiyor.

Genelde sürünün uçurumdan düşmesi gerekir ama çevremizdeki 40 ülke bizden daha berbat durumda, o yüzden dış basınçla birarada duruyoruz. Ya biz de parçalanırız, 1 milyar kişi karanlığa girer; ya da 2018’liler veya 2028’liler çıkış yolunu yaratır.

Eskiden hep paranın yokluğundan yakınılırdı. Şimdi para akıyor ama kültürel açıdan hala bomboşuz.

Bana 50 yıldır kötülük yapan ülkeme beddua etsem, bundan çok daha azını ederdim. Şimdi, artık yangında kurtarılacak tek bir ‘ilk kalem’ yokken, rakımı ramazanda doldurmuş, Nasreddin Hoca’nın hesabıyla küplerin gümbürtüsünü seyreyliyorum.

% 1'in Canını Acıtmak

1923-2013 TC tarihi 9’a ayrılır = 3 adam + 3 darbe + 3 liberalizm.

Yankiler’in ‘neo-kon’larının, eski-yeni akil adamı Barrett’in deyimiyle, sistem-dışılıktan sistem-içiliğe dahil edilme sürecimiz, 1. liberalizm ve Özal ile başladı. Onlara göre işimiz tamam ama bana göre değil.

BOP tutmadı, Arap Baharı tutmadı.

Dünya, % 99 ve % 1, diye 2’ye ayrıldı.

Bendeniz, değil % 1, %oo1’e dahil olması için, asimile edilmek üzere, % 99’luk kökenimden seçilmiş, bir biçimde bu asimilasyona karşı savaşmış biriyim. Eğitimim boyunca, sürekli kitlenin nasıl asimile edileceğini öğrendiğimiz için, o hesabın da tutmadığını söyleyebilirim.

Bir de bu % 1’in kendi iç açığı var: Bu % 1, her 10 yılda 1, üçte bir oranında yenileniyor. Dolayısıyla oligarşi, 10 yılda 1 düşünce-düşüngü değiştiriyor ve bütünlüğünü koruyamıyor.

Dolayısıyla, benim hesabıma göre, oligarşinin de hesapları, kendi üzerine çökecek. Ancak, ders almaları için, canlarının yanması gerek ama çook çoook yanması gerek.

Çocuk öldürme veya toplu tecavüz bir işe yaramaz. 11 Eylül’den de ders almadılar.

Tel Aviv’e 1 atom bombası işe yarar.

Sonra, Washington keskin nişancısının tutmayan hesaplarının gözden geçirilmesi gerek. 10-25 yıl sürecek bir sürek avı gerek. Bunun nedeni, artık yeni bir ‘11 Eylül daha’nın acıtıcı olmayabileceği gerçeğinde.

Bize gelince:

Aslında İstanbul’a 1 atom bombası gerek ama doğmamışlara boş bir gelecek borçluyuz.

Yapılacak tek şey var:

Gündelik yaşamı kilitlemek: Toplu ulaşım, tatil, çöp, vd. Ölü olması gerekmiyor, canlarından bezmeliler, ancak o zaman acı çekebilirler, çünkü o zengin kitle, zaten malak gibi uyuşmuş durumda.

Evet, devrimin ilk süreci, o mutlu azınlığı mutsuz etmekle başlayacak.

Perşembe, Aralık 08, 2011

Bilmek ve Yaşamak

BİLMENİN ve YAŞAMANIN ARAKESİTİ SIFIR

Yaşamımı bilme üzerine kurdum ve bozdum. 10.000 sayfalık bilgi sahibiyim. Çıkarsama bilgim, okuduklarım harç, 100.000 sayfalıktır. Eğer zengin bir burjuva çocuğu olsaydım, bunun 3 katını yapabilirdim.

Yaşamım, ne yazık ki çok fazla dert dolu geçti ama benden çok daha kötü yaşamış binlerce kişi gördüm. Böylelikle bundan yakınacak bir durumum olamıyor, çünkü fakir bir ailenin çocuğu olarak doğdum. Keyifli şeyler addedilen şeyleri (içki, yemek, seks, tatil) yeterince bol yaşadım.

52 yaşımda, ikisinin toplam durumuna baktığımda, istatiksel açıdan ikisinin karşılık birbirinden bağımsız durumda olduğunu görüyorum.

Evrimin devamında insan ve sonrası tür için de böyle olacağını öngörüyorum.

Diğer bir deyişle:

Evren’i tümüyle bilebilir duruma gelmek, insana nasıl yaşayacağını göstermeyecek ve bire yakın olasılıkla, insanın nasıl yaşadığı bilmek istediklerini belirlemeyecek.

Biraz şaşırtıcı bir durum bu. Tamam, evsiz kaldığımda az öğrendim ama toplamda öğereneceğim zaten buydu. Yaşayacağım da buydu. İşkence bile sürpriz olsa bile, toplamda ortalama bir yaşam sürmüş oldum.

Bu druumda, yaşayacak ve bilecek pek bir şey kalmamş oluyor ve bu yeni bir durum. Hasta olduğum son 1 yılın ancak son 1-2 ayında bunun bilincine varabildim.

Pazartesi, Aralık 05, 2011

Post-Sinema'nın Nitelikleri

Sinemada ağırlık, önce oyunculardaydı, sonra yönetmene kaydı. Şu anda ağırlık senaristlerde. Holywood filmlerinde bile durum böyle.

Senaryo, bir yazın dalı ama tıpkı grafik-roman metni gibi, senaryo da öyküden bambaşka kurmaca bir dal (oldu).

Güçlü senaryo başka şey, senaryonun sinemanın en önemli öğesi durumuna geçmesi başka şey. Bazı senaryolar var ki onları hangi orta karar yönetmen fime geçirirse geçirsin, kötü film çıkaramaz.

Bunun bir altkümesi, animelerdeki kişilik tasarımları. Çok ilginç ama animelerdeki kişilikler; hiçbir librettoda, oyunda, öyküde, romanda, çizgiromanda yoktu. ‘Ghost in the Shell’deki Motoko ve Batu, gerçek birer insandan daha gerçekler. Burada sanatın yaşamı geçmesi değil, yaşamın hata fonksiyonlarının ayıklanması kastediliyor. Diğer bir deyişle Motoko ve Batu, gerçek yaşamda var olabilirler ama istisnanın istisnası olarak. Artı reel varlıklarının olması gerekmiyor, kurmaca varlıkları da yaşamı yeterince değiştiriyor, eğer bir insanın yaşamı değiştirmesi ölçüt ise.

Post-sinema, içinde bulunduğumuz yüzyılda sinemanın varacağı son moment olabilir. İyi filmlerin oranı, toplam filmlerde giderek düşüyor çünkü. Bir limite varma durumu sözkonusu.

Post-sinemayı becermiş birçok kişi, daha önceki ve sonraki eserlerinde, olağan veya alt-sinema eyliyorlar. (Bu durum, sanat filmi başyapıtı üretmiş AB genç yönetmenlerinn sonraki gidişitayla koşutluk taşıyor.

‘Tanz-theater’ değil, buto bu açıdan, bir post-modern dans idi (post-modernizm kastedilmiyor). Ana akımın kullanacağı anlamda, post-n-modern dans idi ama post-N-modern dans olamadı.

Bir gün gelecek, bir sanat dalı veya alt-dalı, post-N-modernliği başaracak ve o kavramın adı modernlik içermeyecek.

Post-sinema, avangardı aşmış ürünler verdi. O örneklere, tanım daha önce başka anlamlarda kullanıldığı için, ‘meta-sinema’ denmeyecek.

Post-sinemanın yaratılmışlığının siyasal nedeni, başta 11 Eylül 2011 ve onun 10 yıl ertesinde çöken ABD ve AB’dir. Holywood, artık ‘Unthinkable’ gibi, yapılması daha önce bırakın teklif edilmesini, yapılması dahi düşünülemez filmler yapıyor.

Post-sinemada şu an hiçbir ülke sineması bütün olarak yer almıyor. Çoğu film de bütün olarak yer almıyor.

Post-sinema türü filmler ya da öğeler içerttiren yönetmenlerin hiçbiri post-N-modern siyasal poziyonda değil. Bunun ‘Ghost in the Shell’ yönetmeninin filminden birkaç kültürel mod geride olmasıyla benzerliği var.

Post-sinema avangarddır ama olağan sinemadan farklı olarak. (Ayrı bir metin konusu.)

Post-sinema informatik ve kognitiftir. (Ayrı bir metin konusu.)

Post-sinemanın epistemolojik aksiyolojisi yazılabilir. (Ayrı bir metin konusu.)

Cumartesi, Aralık 03, 2011

'Lie to Me': Problem Çözen Diziler


‘Dr. House’ ve ‘Lie to Me’ dizilerinin ortak yanı nedir?

İkisi de, problem çözümüne dayanıyor.

İkisinin de baş kahramanı doktor.

‘CSI’ dizilerinin (ve çeşitlemelerinin) kahramanları da problem çözüyor ama onlarınki pek inandırıcı olmuyor. Ya da pek bilimsel olmuyor.

2010’lardayız. Bu durumu, 1970’lerdeki karşılığı olan ve zamanın TRT televizyonunda gösterilen, ‘Doktorlar’ dizisiyle karşılaştıralım. (Bizdeki adı, sanırım ‘Interns’ idi, Türkçe’deki o zamanki karşılığı ‘entern’ idi, şimdi nedir, bilmiyorum. Klinik nöbet tutan son sınıf doktorları imler.)

Nasıl ki reklamlar yüksek tempolu yapımlarıyla, ortalama bir insanın algı hızını arttırdılarsa, bu tür diziler de, bu 40 yıl içinde, insanların problem çözme yeteneğini arttırdılar ve bu da televizyon dizilerine bile yansıdı ve tersi de.

Artık, insanları aptal yerine koymuyorlar. Daha ironik bir şey oluyor: Uzmanları ve deneyimli izleyiciyi bile yanıltıyorlar ama arada geçen zaman içinde yerleşen disiplinlerarası-çokdisiplinli bilim kültürüne ait insanları yanıltamıyorlar.

Şöyle örnekleleyeyim: Gerçek bir olay anlatayım:

Ben profesyonel hastayım. Mezun olduğum okulun mezunlarının, benim mezun olduğum dönemde, çoğunluk tıbbı seçtiği için, neredeyse tamamı doktordur.

Bunlardan plastik cerrah olan biri, diyelim 5 yıl önce birlikte içerken, o gün 25 yıllık meslek yaşamında ilk hastasını gömdüğünü anlattı. Nasıl olduğunu anlatırken, çok değil, 5. cümlede hatasının ne olduğunu söylemiştim.

Gerçek yaşam ve sanat. Yaşam ve ölüm. Sanat ve ölüm.

Dr. House’un dediğince: Doktorlar adam öldürürler ve bunu örtbas etmek isterler.

Deontolojik problematik şu: Adam öldürmek suç değil, adam öldürmeyi rasyonalize etmek suç. Örneğin sıradan bir insan olarak ben, insan öldürebilirim ama bunu rasyonalize etmem.

Problem çözen diziler, yalnızca yeni ve farklı konular bulmak uğruna, yeni problemler yaratıp çözüyorlar ve/ya eskilerini yeniden yorumluyorlar. Örneğin, kurmaca karakter Dr. House’un bir hastası, gerçek yaşamda gerçek bir doktor olan Dr. Sacks’in bir hastası idi ama yorum farklıydı.

Televizyonum yok. Hiç olmadı. Son 1-2 yılda izlenecek filmler bittiği için, yavaştan televizyon dizilerine geçiş yaptım. Karşıma, ‘Spartacus’ ve bunlar çıktı. Ne şans ama...

Problem çözme konusu, diğer konulardan hem daha zengin, hem daha fakirdir. Yani, isteseniz de, klasik konuları sömürdüğünüz gibi onları sömüremezsiniz. Artı veya eksi epsilonlar oluşur.

İşte bu düşünce epsilonları, benim NEK’lerim gibiler: ‘Öldürülürken öldürenin psikolojisini anlayıp, kendini öldürülmekten kendin kurtarman’ gibi bir problem çözümü, klasik akıl yürütmeler ile işlemez. Zaten, polis ve mahkeme kayıtlarında yeterince örnek mevcut. O zaman, kendileri zaten ekstrem olan örneklere, senarist olarak siz, televizyon dizisi ekstremleri katmaya çalıştığınızda, akıl yürütme yolu parçalanır. Parçalanan akıl yürütme yolunda, sorulmuş sorulara verilmedik yanıtlar ve bazı sorulmamış sorular üretebilirsiniz.

Verim düşük olur. Zaten insan tarihi öyle: Milyonda 1 insanın biyografisinin binde 1’i.

Zaten bu dizilerde de, 10 bölümde 3-5 parça 3-5 dakikaşarlık parçalar yaratmış. Ancak bunlar yeni ve farklı.

‘Lie to Me’nin 2. sezonunun 1. bölümündeki verici annelik konusunda, doktorun kızının öldürülen vericinin kızıyla ilişkisi sürpriz idi. Ancak aynı kız, babası ona kendi yaptığı işlerin, cinayete kadar giden ardışık sonuçları olabileceğini gösterdiğinde de, aynı kişilik idi. Birinde aktif, birinde pasif; birinde zeki, birinde aptal.

Yani, eğer bir insan başkasının bir sorununu çözmüş daha önceden ise, aynı konu karşısına çıktığında, tıpkı bağışıklık edinmiş gibi, akılca hastalanmaz ve yerine çözüm / sağaltım üretir. Ancak, bunu biricik bir yoldan yapar. O biricik yol, yinelenemez olsa da, bir yoldur.

Böylelikle, herkes kendi yolunu arar.

Dipnot: Her 2 dizinin yönetmenleri ve senaristleri, toplamda 50 kişiyi geçen kalabalıklıkta ve arakesit 0. Bu, popüler kültürün toplu bilisizlikteki ‘kitsch-banalite’sinin açıkseçik bir ‘kültür okuyan’ ve gelecekbilimci gösterge olduğunu imler. Diğer bir deyişle, en az 1.000, olağanda 10.000 kişinin eylediği sanat ürünlerinin, 10 milyarlık bir dünyanın kültürünü imlemesinden / haritalamasından söz ediyoruz, demektir. Aynı zamanda, istatiksel ve büyük sayılar kuramı açısından doğru yoldayız, demektir. Aynı zamanda, Benjamin ve Frankfurt Okulu’nun tüm vektörlerini, 2011-Dünya itibarıyla değilliyoruz / geçersizleştiriyoruz, demektir. Artı, ‘Dünya Sistemi’ ve ‘neo-globaleşme+neo-liberalizm’in 30 yıllık praksisini tümden geçersiz kıldık demektir, çünkü bu onların silahı ve onları – onların altkültürünü öldürdü: Düşmanı yendik, kendi silahlaryla...

Ateistçe: Hallelulyah ve Amin.

Perşembe, Aralık 01, 2011

Yönetmeme ve Yönetilmeme

Ben bir anarşistim.

Ben tuhaf bir anarşistim.

Ben bir oto-anarşistim, yani anarşizmi kendi yaşamımı yıkmak için kullandım. Bu, zekamı inşa etmek içindi. (Zekanın ve yaşamın biraradalığı mümkün ama bana başlangıçta verilen standart biyografide mümkün değildi. Arada mümkün oldu mu ya da şimdi mümkün mü onları da bilmiyorum.)

Bu nedenle ben hiç yönetmedim ve hiç yönetilmedim.

Bu öz-niteliklerimden / töz biri. Zamanlar ve mekanlar içinde görüngüleri çok değişti ama t-öz aynı idi. (Astandart nekrografi kıldığım standart biyografimin içine kakılı olduğu global ve yerel koşullar bunu mümkün kıldı, negasyonla tabii ki.)

Bu niteliği ölümü bebekliğimde tanımama bağlıyordum ama benden çok kez ölmüş nice insan tanıdım ki yönetmeyi ve/ya yönetilmeyi şehvetle sever idiler.

İnsanların böyle bir özelliği var:

Yönetmek ve/ya yönetilmek (veya ‘iktidar oyunu’ denilen her ikisi birden) insanlara şehvet veriyor.

Sahip olmak da aynı şey.

Peki, ben neden yönetilemiyorum ve/ya yönetmiyorum (yönetebililyor(muş)um, onu geç öğrendim)? (Şehvetsiz değilim, onu biliyorum.)

Birinci sorun devlet.

Zekamı ve bilgimi korumak adına devletle o denli çatıştım ki artık ben istesem bile, devlet benimle uzlaşmaz. Açıkçası şu: Resmi hiçbirşeye uymadım: Askerlik, eğitim, aile, oy, vergi, vd. Tabii ki bedeli de çok ağır oldu. Yaşamım bir enkaz oldu.

Ancak, 52 yaş momentiyle zekam-bilgim, özel bir momente erdi.

O momentte bu sorunun yanıtı belirsiz kaldı.

Okurlarımın müritleşmesi beni dehşete düşürüyor. Küçük de olsa, kendine bir cemaat kuran, ülkemiz yazarlarının sayısı onlarca, doğrudan biliyorum ve izliyorum. Onları negasyonla örnek alıyorum.

Yani, özel moment şu:

Gelecekbilim konusunda 5 yıl yazdıktan sonra, kümülatif etki olarak, okurları (daha çok bilinçaltlarını) etkilemeye başladım. ‘Gelecekbilimim işliyor’ dediğimde, kastettiğim bu.

Bu, 100 yıldan uzun vadede ‘beyinsel zehir etkisi’ biriktirir (bilgi ve zeka eksilmesi sonucu). Yeniden oto-anarşist öğeyi devreye sokmamın nedeni bu.

Asimov’un kuramsal ve edimsel gelecekbilim uygulamaları bana çok ders oluyor, Flechtheim’ınkiler az ders oluyor. Aynı şeyler, benim başıma da gelebilir.

Şimdilik, okurlarımı antipatiyle kendimden uzak tutuyorum.

Sorun, gerçekten öğrenci olacak birileriyle karşılaştığımda ne olacağında.

Öğrencilerini yönetmeyen bir öğretmen nasıl olacağım?

Soru bu.

Şu anki yanıt şu: Sezgiyle yolumu kuracağım.

Çarşamba, Kasım 30, 2011

‘Shrink’in İnternete Bağlanıp Malum Kalanı

Engin Geçtan, ‘Hayat’ adlı romanını şöyle bitirmiş:

“Bana göre, hayat bir dizi rastlantı ve bizim o rastlantılarla birlikte nasıl varolduğumuz ya da olmadığımız. Önce günaydın, sonra biraz haz, biraz acı, biraz aşk, biraz hayal kırıklığı, biraz sıcaklık, biraz yalnızlık, biraz boyun eğme, biraz başkaldırı ve ardından iyi geceler. Düş gücü ve tutkuları engellenmişler için ise hayat çocukken oynadığımız oyunların büyüyünce izin verilmeyen oyunsuzluğu. Bence hayat, burada saydıklarımla ve saymadıklarımla, tartışılması gerekmeyecek kadar sıradan ve yalın. İnsanlık tarihi boyunca onu karmaşık bir hale getirme yönünde öyle ustalaşmışız ki bazılarımız bununla ilgili bir şeyler söyleme ihtiyacını duyuyoruz; hayatın kendisinden çok, onu çözülmesi zor bir yumağa nasıl dönüştürdüğümüzü anlatabilme umuduyla.”

Yaş 70, iş çoktan bitmiş.

Bu adam, başkalarının zihnini düzeltmek gibi bir işi 50 yıl yapmış, hala da yetkili ve etkili:

Vah ki hastalarına vah.

Onun sandığının tersine: Yaşam, düşünen yaşam, öyle karmaşık bir süreç ki dolanmış yumak gibi çözemiyoruz.

Genelde ihtiyarların beyinlerinin yaşlanınca çözülmesini anlayışla karşılarım, çünkü yaşlanmadan önce de yaşlılığın ne olduğunu biliyordum, yaşlanmakta iken de ne olduğunu biliyorum.

Gelişim psikoloğu Piaget hesabı, insan 10’ar yıllık 7 dilimde gerçekten farklı insanlar oluyor. Gençken dahi olup, ortayaşında gerizekalının teki olanlar var ve tersi de var. bu durumda tek 1 yaşam bakınca, karman çorman bir yumak görüyorsunuz.

Artı, bizim gibi ülkelerde yaşayanlar, yaşama Taş Çağı evresinden başlayıp, yaşamı Uzay Çağı evresinde bitirince, yaşam iyice dolanıyor.

Artı, 1980 öncesi hızlı solcuyken, sonrasında liboşlaşanların darma dumanlığı var.

Bu nedenle, bu yaşlı adam katlanılmaz şeyler söylüyor.

Asıl sorun şu: Nüfusun onda birini teşkil eden üniversite mezunu ile milyonda birini teşkil eden tarihe birşeyler katmış olma arasındaki bireyler için herşey feci karman çorman. Örneğin, milyonların yaşamını kurtarabiliyorsun ama kendi yaşamını değil. Bundan büyük karmaşa olur mu?

Bir de böyle ‘bilmez, bilmediğini bilmez’ler çıkınca, insan iyice zıvanadan çıkıyor.

Bu adamı 25 yıldır bilirim. ‘Shrink’ işinden deve yüküyle para kazanmıştır. Sonra tahtaları gevşeyince, yani 5 yılda 1, 5 puan IQ kaybedince, beyninde kaybedecek fazla hazinesi olmadığından dolayı, kendini edebiyatçı sanmaya başlamıştır, çoğu eksik zekalı edebiyatçı gibi.

Sorun bu adamın örnek ve model teşkil etmesinde. Hümanist geçinirken, benden beter anti-hümanist olduğunu ve işler eylediğini pek kimse görmedi. Meslektaşları bilir ama meslekte omerta vardır.

Eline düşseydim, beni paspastan beter yapardı herhalde.

Kendimi paspas gibi hissettiğim bir günün kapanışında onu okumak beynimi bulandırdı.

Toplama Kampı Psikolojisi

Türkiye öyle bir duruma geldi ki artık sağ kalabilmek için, toplama kampı psikolojisi bile yeterli olmayacak:

Toplama kampı psikolojisine göre, ilk 7 öncelik sırasının 6’sı kişinin kendisine aittir. (Nedense) 4.’sü başka birine ayrılabilir.

Türkiye’de 7’sini de kendine ayırman gerekli.

Peki, bu sağ kalmaya yeterli mi?

Belki.

1929’u bilirim, 1939-1945’i bilirim, 2 atom bombasını bilirim, 3 darbeyi bilirim, 3 liberalizmi bilirim. Bu gelen şok dalgası, bu bildiklerimin hiçbirine benzemiyor.

Neye güveniyorum, biliyor musunuz?

Ben ölmeyi bilmem. Eğer varsa, sağ kalabilme şansımı buna bağlıyorum.

Dipnot: Toplama kamplarında ölmeyi istemeye, ‘Müslümanlaşmak’ denirmiş. (Bakınız Serol Teber, ‘Toplama Kampı Psikolojisi’) Yani, bu konuda da ateistim.

Pazartesi, Kasım 28, 2011

Biz Salak mıyız?

Evet. Hem de eksi zekalısından.

‘Time’ dergisi, ABD’ye ayrı kapak, AB’ye ayrı kapak yapıyormuş. Tahmin edileceği gibi, ABD’liler için kapak konusu olarak, ‘ultra-light’ konular seçiliyormuş.

“Dergiye yönelik eleştiriler ‘Time Amerikan okuyucu kitlesinin ağır konuları anlamayacağını mı düşünüyor?’ noktasında birleşiyor. Kimi Amerikalı ‘blogger’lar, ‘Biz salak mıyız?’ diye isyan ediyor.”

http://gundem.milliyet.com.tr/biz-salak-miyiz-/gundem/gundemdetay/28.11.2011/1468250/default.htm

Evet canım: Sırılsıklam salaksınız.

Öyle ki alışveriş yapacağım derken, AVM’nin girişinde yerde yatan ölü adamı atlayıp geçiyorsunuz.

http://www.huffingtonpost.com/2011/11/27/black-friday-target_n_1115372.html

Link olarak verilen ve şu anda ABD’nin en çok okunan haber sitesi olan Huffington Post sitesinde, 100 haberden / başlıktan 1’i – 2’si ABD ile ilgili olmayan konular hakkında ki Türkiye bile bu düzeyde değil.

Başkanlık seçiminin heyecanını 1 yıl önceden başlatıp, aday adaylarının Yıldırım-Tayyip kırması davranışlarını 32 puntodan verenler de onlar. Yine, seks suçlamaları uçuşuyor ortalıkta. Bizdeki sınıf başkanı seçimleri bile daha ciddi olur.

Salaklık sorun değil: Osmanlı da salaktı, Çin de. Gücüne güvenen tüm ülkelerin halkları içedönükleşir, narsisisitleşir. Ancak yenilgi geldiği zaman anlamazlar ve aval aval tirihi seyrederler. Şimdi yenilgi sırası ABD’de.

Ne AB krizinin kendilerine yansıması, ne Arap Baharı / BOP çöküşü, ne giderek artan nükleer savaş riski gündemde yok. Noel alışverişi var gündemde / puntolarda: Ekonomi canlanacakmış.

Hayır, canlanmaz.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: ABD’nin borçlarını parçalanmış topraklarının selefleri, 100-200 yıl boyunca ödeyecek. Biz, ilki 1854’te başlayan Osmanlı borcunu 1954’te bitirdik (ve bizden ayrılan diğer ülkeler de borç üstlendi), Almanya 1918 borcunu 2010’da bitirdi, İngiltere 1945 borcunu bitiremedi, tersine daha çok arttırdı. ABD içinse, 50-100 trilyon dolar borçtan söz ediyoruz.

Daha da komiği var: Bu para sanal olduğu için, keriz silkeleme operasyonu uygulayan ve paçayı sıyırtan 10-100 CEO dışında, o paranın hayrını kimse görmeyecek.

Yani:

Salağız, salaksınız, salaklar.

Yuh Artık

Bizdeki eksi zekalılar ve eksi bilgililer bitmiş gibi, Avrupa’dan yenilerini ithalata başladık.

‘Avrupa Sosyalistleri Partisi’ kongresi liderler oturumunda Norveçli sosyal demokrat şunu demiş:

“... sosyal demokrasinin ılımlı İslam’la uyumlu hale

getirilmesi...”

http://haber.gazetevatan.com/kilicdaroglu-akpyi-oven-norvecli-bakanla-tartisti/413592/30/Dunya

Kafası emme basma tulumba kadar çalışmayan Müslümanlar’a ılımlı İslam’ın olamayacağını ve laiklere de laikliğin Türkiye’ye yetmediğini 50 yıldır anlatamadık.

Bir de başımıza bunlar çıktı.

FKÖ ve PKK mensupları, zamanında solculuk oynamışlardı, şimdi hem faşistlik, hem de engizitörlük oynuyorlar.

Bu örnekler varken, hangi ılımlı İslam?

Şeriat ya vardır, ya yoktur. Azıcık hamile olunamayacağı gibi, azıcık şeriatçı da olunamaz.

Fas, Tunus, Libya, Mısır diktatörlükten mi kurtuldu, parayı Batı’ya yedirmeyenlerden mi? Şimdiki yönetimler ılımlı İslam kanadında mı, ‘katl-i tiz vaciptir’ kanadından mı?

Gülerim gülerim, en çok Marx’ın anarşistleri sosyalist enternasyonalden kovup, onu bu şavalaklara devretmesine gülerim: Afyon niyetine din kes halklara, damardan olsun.

Cuma, Kasım 25, 2011

Suyundan da Koy

Oohh oh.

Sıfır sorundan, 3 komşuyla savaş aşamasına geçtikten sonra, komşu olmadıklarımızı da savaş adayı yaptık.

“Rusya, Türkiye’de kurulmasına karar verilen füze kalkanına tepki gösterdi.”

http://dunya.milliyet.com.tr/rusya-fuze-kalkanini-hedef-aldi-/dunya/dunyadetay/23.11.2011/1466497/default.htm

Üstelik, bu sorun yeni de değil, 10 yıllık. Biz yalnızca sorun yokmuş gibi davrandık.

Yunanistan ile Kıbrıs nedeniyle, Bulgaristan ile soydaşlarımız nedeniyle zaten daha önceden kapışmışlığımız var.

Soğuk Savaş döneminden de beter duruma girdik.

NATO bizi koruyabilir mi?

Hayır. (Korumaz da zaten.)

İsrail’in veya İran’ın füzeleri Ankara’yı bulamayabilir ama Rusya’nınkiler, hem Ankara’yı , hem de İstanbul’u bulur. Hoş, böylelikle Türkiye, artık sonuna kadar hak ettiği, Yeryüzü’nden Cengiz Han işi tam silinmek durumuna vasıl olabilir: Resmen aranıyor duruma geldi.

Daha da komiği, tüm bunları yaparken, yaranmak için debelendiğimiz ABD de, bizi bugün uyardı: İran ile fazla yakınmışız.

Meali şu:

BOP için sizi yeterince kullandık, artık sifonu çekebilirz.

Tarihin kuburuna hoşgeldiniz.

Oohh oh, şuyundan da buyundan da kooyy koy.

Dipnot: Bu ülkeden ve onun 75 milyonluk halkından gerçekten nefret ediyorum ama doğmamışlar böyle bir geleceği hak etmedi. Yazık ki ne yazık: Alt tarafı, 5 yıldız yerine, 7 yıldızlık lüks maddiyat için, maneviyatçı geçinenler tarafından, 1 ülkenin 90 yıllık cumhuriyeti ve 100 yıllık geleceği çöpe atıldı.

Çarşamba, Kasım 23, 2011

Bilimsel Devrimlerin Yapısı 5

2010-2050 arasında gerçekleşecek bilimsel devrimler, hem bilimi tam bilim yapacak, hem de onu öte-bilim yapacak. İkisinin vektör yönleri farklı. Yani tam bilimden sonraki adım, bilim-öte değil, daha çok bilimsel çöküş olacağa benzer.

Tam bilim aynı zamanda, şu anda felsefenin ‘sorulmamış sorular sorma’ işlevini yerine getirememesi gibi bir durumda kalacağa benzer. Zaten, bilim-ötenin onun yönünde olmamasının bir nedeni de budur.

Burada sorun bilim dilidir.

Bilim dillerinden en çok matematikte sorun var. 350 yıldır yeni bir matematik alt-dalı ve yeni dili icat edilemedi.

Yanısıra, kimyanın ve fiziğin temel denklemleri, yeniden ve farklı bir dille formüle edilse gerek ki en büyük sorun burada.

Örnekleyelim:

Bir: Fizik: E = m x c2. Burada, Einstein’ın Newton’un denkleminde v’nin yerine, c’yi denklemlemesi gibi, basit bir parametre değiştirme gerek ama x, y, z, t’yi 10 değişkene dönüştürecek ara denklemlere ilişkin hiçbir ipucumuz yok elimizde. Bu tam bilime yönelik bir denklemleme yolu.

İki: Kimya: P x V = R x n x T. Buradaki R, farklı elektron dış bulutsu kümelerinin birbirini itme (veya başka etkileşimlerde bulunma) kuantum kimyası söylemi / paradigması yer değiştirmesi gerekiyor ama buna ilişkin de hiçbir ipucu şimdilik görünmüyor ortalıkta. Ancak, ısının tümüyle çekirdek fiziğiyle (elektron-elektron itimi ve elektron-proton çekimiyle) ilgili bir söylem olması durumu ortaya çıkıyor. Bu öte-bilime yönelik bir denklemleme yolu.

Görüldüğü gibi, söylemsel bir açıkuçluluk var ortada. Bu özgürlük de getiriyor ama yerine yenisi konana kadar bilimsel çöküş geleceği için de, bilim-geriye dönüşü de imliyor.

Burara sorun, bilim bilim-geriye çökmesin diye, elimizdeki paradigmanın düşünce özgürlüksüzlüğüne sığınıp sığınmayacağımızda. Kişisel seçimim, bilimsel çöküş riski olsa da, yeni bilim arayışı yönünde. Dünya’da ise, elde olanın tutulması yönünde muhafazakar bir bilimci kümesi egemen.

O nedenle 2010-2050 arasında, az bilimsel devrim, çok ‘gereksiz bilimci kavgaları’ sözkonusu olacağa benzer.

Dipnot: Bu metnin geçerlilik sıkı örüntülülüğü 6/10’dur. Bu onu, yönü öte-bilim söylemli bir metin ve aynı zamanda yönü belirsiz bir metin kılar.

Pazartesi, Kasım 21, 2011

3. Cumhuriyet'in Sorunları

Türkiye Cumhuriyeti tarihçesi tuhaflıklarla dolu bir ülke. O nedenle, henüz 2. Cumhuriyet kurulmamışken, 3. Cumhuriyet’in sorunlarını tartışmak da, bu tuhaflıklara bir katkı olsun.

Aslına bakılırsa, 3 adam, 3 darbe ve 3 liberalizm, 1. Cumhuriyet’i toplamda 9 kez bitirmiş durumda. Bu durumda, 2. Cumhuriyet’in çoktan kurulmuş olması gerekirdi. Ancak, nasıl ki Osmanlı’nın bitişine Cumhuriyet döneminde bile intikal edemeyen çoktuysa, 3. Cumhuriyet döneminde bile, 1. Cumhuriyet’in bittiğine intikal edemeyen çok olacak.

Asıl sorun tarihsel intikalsizliklerde:

Marksist devrim 1789’da olacağına, 1917’de ve 1949’da olunca, geç kalmış oldu.

Bizim Cumhuriyet de, Tanzimat’ta (1839’da) olacağına, 1923’te olunca, geç kalmış oldu.

Geçelim parametrelere:

Bugünkü anlamıyla, parlamenter demokrasiye dayalı cumhuriyetlerin bazı varsayımları mevcut:

Güçler ayrılığı:

Yasama, yürütme ve yargı ayrılığının yeni bir biçimde yorumlanması mümkün. Milletvekilleri, bakanlar ve yargıçlar ayrı ayrı seçilebilir. Hiçbiri, emekli olsa bile, diğeri olamaz.

Cumhurbaşkanlığı-başkanlık:

Bu mevki tümüyle ortadan kaldırılabilir veya ‘en az 20 kitap yazmış olmak’ gibi, yeni niteliklilik önkoşulları uygulanabilir.

Temsili, kozmopolit, katılımcı demokrasi:

Batılılar, bizim gibi kendilerini kandırmayı pek sevmedikleri için, şu anki durumuyla demokrasinin işlerliğinin pek kalmadığını (belki de hiç olmadığını), dolayısıyla tüm halkın yönetime bir biçimde dahil olmasının (ya da edilmesinin) yeni yollarının aranıp bulunması, yoksalar da, icat edilmesi gibi seçenekler peşindeler. Bizde de, hiç olmazsa tüm seçmenlerin yaşamsal kategorileri (emekli, öğrenci, özürlü gibi) nezdinde kurulmuş veya ilkelerini ona göre ayarlamış partiler aracılığıyla temsil edilebilmeleri yolu denenebilir. Bizde, Kürtçü parti sözde yasak, ortalık ve geçmiş Kürtçü parti dolu. Demek ki daha reel politik deneyimler gerekiyor.

Kültürel mod çelişkileri:

72 milyonluk Türkiye, 18’erden 4 moda bölünmüş durumda: Göçer, tarım, sanayi, internet. Bunlar birbiriyle arakesiti olmayan ve birbirine yaşam hakkı tanımayan modlar. Zaten dünya da, bunu ikili veya üçlü olarak yaşıyor. Tüm bunların dışında kalan 7’de 1,5 milyarlık bir kitle, globalistler tarafından yeryüzünden silinmeye uğraşılıyor. 3. Cumhuriyet’in anti-globalist olması zorunlu, çünkü G-7 kaynaklı globalizmde, ‘Türkiye Cumhuriyeti’ adlı ülke haritadan silinmiş durumda.

En temel sorun:

Henüz doğmamış, var olmamış, tasarlanmamış olana yaşam hakkı. Çocuklarımız bizim malımız değil. Gelecek de bizim malımız değil. 12.000 yıldır yediğimiz tüm herzeler ertesinde, insan türü yok olma aşamasında. Nükleer tehdidin gevşemesi bizi aldatmasın, artık herkes ona ulaşabilir duruma geldi.

Tamam, uzaya gidenler kurtuldu ve yepyeni bir ütopya denediler. Ya, geriye kalanlar ne olacak? 12 milyarda duracak ve belki yüzlerce yıl o düzeyde kalacak global popülasyon için, yaşanabilir bir gelecek ve hacim yaratmak durumundayız.

Örneğin, bugüne bakarsak, aslında bilgi toplumu bireylerine yaşama hakkı bu toplumda yok. Standart biyografiler, yaşamının 30 yılını öğrenmeye ayıracak kognitif-informatik kişilere herhangi bir olanak sunmuyor, sunmadığı gibi onları ölümüne cezalandırıyor.

Görüldüğü gibi, bazı sorunlara ortaya çıkmadan bakmanın, halk sağlığı ve epidemiyoloji gibi yararları var, sorunları oluşmadan önleyebiliyorsunuz.

2. Cumhuriyet, henüz yaratılmadan yaşama şansını yitirdi. Tarihte böyle ironik durumlar olmuştur. Sonuçta, Aboricinler’in veya Yanomamöler’in de bir anlamları yok, onlar da kültürlerini sürdürme şansını yitirdi.

Hain bir sürprizle, bize aslında gerekenin 4. Cumhuriyet olduğunu belirterek, ufkumuzu bugünde bırakalım.

Bilimsel Devrimlerin Yapısı 4

Paradigma: Maddeden yapılma hiçbirşey ışık hızından hızlı yol alamaz.

Bu paradigmayı Einstein 1905’te kurdu. 100 yılı aşkın bir süre paradigma öylecene durdu. Bilimcileri yanına bile yaklaştırmadılar.

Oysa ki 1980’lerdeki Şişme Dönemi paradigmasıyla, proto-radyasyon olsa bile, Evren’in saniyenin 10 üzeri 30’da 1’i filan kadar (tam hesaplanan 10 üzeri eksi 36 saniyeden 10 üzeri eksi 33-32 saniyeye kadar) bir sürede 10 üzeri 78 katına genişlediğini öngörülmüştü. Bu da onun yarıçapını, Evren’in yaşı kadar olan 13,5 milyar ışık yılından daha genişe, 78-98 milyar ışık yılına genişletti. Bu durumda, oralardan bize görüntü ulaşmaması gerek ama bilimciler ulaştığını açıklıyor.

Ondan önce faz içi hızın ışık hızından hızlı olabildiği görülmüştü.

Yine de bilimciler paradigmanın yanına bile yaklaşamadılar.

En sonunda, CERN deneylerinde nötrinoların ışık hızından hızlı yol aldığı gözlendi.

http://gundem.milliyet.com.tr/notrinolar-isiktan-bile-hizli-/gundem/gundemdetay/23.09.2011/1442032/default.htm

Buradaki paradigmatik sorun şu:

Denklemle hesaplanmış bir paradigma, birçok gözleme karşın orada öylecene bırakıldı. Çünkü onu Einstein Usta söylemişti. Tıpkı mantıkta Aristo’nun ve geometride Euclid’in 2.000 küsur yıl boyunca yaptı(rıldı)ğı gibi.

Oysa, daha denklem önesürüldüğünde sorun vardı.

Kaluza 4 boyuttan fazlasını öngörüyordu. Bunu Einstein’a yazdı ama Einstein uzun süre o bilgiyi hasıraltı etti, tıpkı Freud gibi. Ana akımda hala Görelik Kuramı’na 4’ten çok boyut sokulmamıştır.

Gelelim ışık dalgasına parçacığına (fotona):

Işık 2 farklı düzlemde salınan dalgaların bileşimidir. Sorun şu ki bir dalga ilerlediği görünen yönde değil, ondan farklı bir açıda devinir. Bir dalga paketçiğinden oluştuğu kabul edilen tanecik de, bu durumda gerçekte yer değiştiriyor mudur, ayrıca nasıl / hangi yönde değiştiriyordur, gibi yanıtsız 2 soru ile karşılaşılır. Bu sorular hala yanıtsız. Usta’ya / Hoca’na sorunca azar işitiyorsun, deneyimle biliniyor.

Gelelim şu ana:

Işık hızı paradigmasının aşıldığı paradigmasının dünyanın tüm ders kitaplarına girmesi epeyi süre alcak. Küsurlu türev tamlı türev zamanında icat edildi ama hala analiz / kalkulus kitaplarında yok.

Bu toplam durumda, bilim devrimlerin oluşumu ve kabulü, ne Kuhn’un, ne de Feyerabend’ın tezlerine göre yürüyor: Her zamanki milyonda bir azınlık devrimi öngörüyor, uzun zamandan sonra yapıyor, daha da uzun zamandan sonra önce bilim kilisesine, sonra sıradan insanlara kabul ettiriyor.

Ya da bilimsel devrim 2.000 küsur yıl gerçekleşmiyor. Dünya’nın yuvarlaklığı ve çevresinin hesaplanması gibi.

Dipnot. ‘Bilimsel Devrimler’ metinler dizisinin ilk 5-10 metninde, geçmişte ve şimdide karşılaşılan somut durumlar irdelenecek. Ardından konunun gelecekbilimine geçilecek ve epistemolojik faşizmi engellemenin yolları irdelenecek.

Cuma, Kasım 18, 2011

4. Kuşak Savaş

2000’lerde 4. kuşak savaş egemen oldu.

2002 yılında dünyanın 30 ülkesi 37 silahlı çatışmada yer aldı ki bu o zamanki global nüfusun üçte birini kapsıyordu.

  1. kuşak savaş, tümüyle düzen üzerine kuruluydu.

  1. kuşak savaş, yıpratma ve üstün ateş gücüyle kazanılırdı.

  1. kuşak savaş, taktik değişiklikler ile kuvvetlerin yerinden oynatılmasına dayanıyordu.

  1. kuşak devlet dışı savaş demek oldu. Taraflar, zayıf biçimde örgütlenmiş, birbirinden ayrımları çok az belirleyici olan gruplardan oluşuyor. Bu düşmanların yerini belirlemek ve onlarla savaşmak çok güç.

İronik olan durum, bu yeni ve en son savaş türünün, Einstein’in balta ile yaplacağını söylediği savaş türü olması ama o bir stratejist veya savaşçı olmadığı için gerisini getiremedi:

Bu savaş türü, IRA’nınki gibi 150 yıl sürebiliyor ki tarihteki en uzun savaş bile, o da aralıklarla ancak 90 yıl sürdü (İngiltere-Fransa).

Hutu-Tutsi çatışmasında olduğu gibi, öldürülen maktullerin cesetleri, salgın hastalık yaratıp, kazanan savaşçıları da gömebiliyor: Bilmeden biyolojik savaş.

Göğüs göğüse yakın savaş ve pala gibi, en ilkel savaş araçlarına geri dönüş var. Bunun antitezi olan, ABD yüksek teknolojili askersiz savaş türünün 2 kere Irak’ta ve 1 kere Afganistan’da kaybettiğini ve bu sayede oralarda proto-feodal kültürel moda geri dönüldüğünü de anımsatalım.

Espri şu ki bunun böyle olacağını 10 yıldır söylüyorum. Yani bu durumu, 11 Eylül 2001 kritik savaşı yarattı: Silahsız savaş türünün doğuşu, yani en ilkel savaştan da öncesine dönüş: Birbirinin gırtlağını ısırma.

(PKK’nin burada nereye konduğunu şu anda yazsam, Silivri yoğurdu olurum. O açımlamayı pas geçiyoruz.)

Bu arada geçmisel retrospektifle şerh: Sun Tzu, bu 4 kuşağın etiketlendiği Clausewitz türü (1. kuşak) savaştan çok önce, düzensiz savaşın ve savaş hilelerinin en az savaş stratejileri denli işlevsel olduğunu 2.500 yıl önce belirtmiştir.

2001 aynı zamanda, ABD-AB düşmanlığını ve onların kendi aralarındaki savaşı başka topraklara taşımak niyetinde olduğunu gösterdi. Küçük savaşların öne çıkmasının bir nedeni bu. Örneğin., 1980’lerde Orta Amerika’daki savaşlarda, ana kuvvetler CIA ve MI5’ten başka, Mossad’dan FKÖ’ne dek, birçok Ortadoğu savaş kurumu, konuya lojistik ve stratejik olarak katkıda bulundu. Bir tür model sınaması yaptılar yani.

ABD’nin uzay mekiği projesinin fecaatine 30 küsur yılda ayıp, üstüne bir de NASA’yı fiilen tasfiyesi gibi, inanılmaz eksik zekalıca ve eksi bilgilice bir yanlışlar silsilesini, ABD’nin askersiz / yüksek teknolojili savaş türü de bu süreç sırasında aynen yaşadı.

AB daha feci durumda: Aynı TC gibi savaşmayı unutmuş durumdalar ve acilen savaşmayı biliyor olmaları gerekli. Yoksa, millet elini kollunu sallaya sallaya, atom bombasını kraliçenin koynunda patlatacak.

Tüm bunlar 5.-n. kuşak(çık) savaş stratejilerini yaratmayı ve gelecekbilimsel olarak irdelemeyi gerektiriyor.

O da, başka bir metnin konusu olacak.

(13 Kasım 2011)

Pazartesi, Ocak 19, 2009

Medeniyetler Çatıştı, Huntington Sizlere Ömür

“İsrail, Gazze’de Filistinlilerin üzerine bomba yağdırırken, ‘Medeniyetler Çatışması’ tezinin babası, ünlü siyasetbilimci Samuel Huntington öldü. Harvard Üniversitesi’nin internet sitesinde yapılan açıklamaya göre, 81 yaşındaki Huntington, dört gün önce Massachussetts eyaletindeki, ‘Martha’s Vineyard’ kasabasında yaşamını yitirdi.”

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=914641&Date=28.12.2008&CategoryID=79

Ee doğaldır, ne de olsa uygarlıklar insanlardan uzun yaşıyor: Fikir babaları ölür, fikir çocukları savaşa devam eder.

Samuel Huntington, Türkiye ile ilgili çıkışlarıyla da sık sık gündeme gelmiş. Meşhur ‘Medeniyetler Çatışması’nda Türkiye’nin tek parti dönemindeki uygulamalar yüzünden ‘bölünmüş ülke’ vasfını kazandığına dikkat çekip, iktidarın siyasal değişim üzerinden halkı zorlamasının ‘tehlikelerine’ işaret etmiş. En son Yunanistan’da verdiği bir söyleşide, Avrupalıların Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine, ‘Müslüman’ olması yüzünden sıcak bakmadığını savunmuş.

Ee doğaldır, cehalet adamı söyletir.

Türkiye’de liberalizm de, bölünme de, tek parti döneminde değil, çok parti, yani demir kırat döneminde meydana geldi.

Bir böldüler, olmadı. İki böldüler, olmadı. On bölüyorlar, gene olmuyor.

Dile kolay: 3 artı bir sürü küsur darbe, 3 artı bir sürü küsur liberalizm, onlarca halk isyanı, birkaç dış savaş. Olmuyor, bölünmüyor, bölemiyorlar. İçeriden de destek var üstelik. Hala olmuyor.

Neden?

Çünkü uygarlıklar çatışıyor ama ülkeler için katı faz alegorisi tutmadı. Sıvılarsa bölünmüyor, sıcaklığın, yani entropinin, yani kaosun arttığı durumlarda bile akışkanlar, pek pek geçici ara duvarlar yaratıyor, suyun ısınırken yaptığı gibi.

Kaynama noktasına gelindiğindeyse, zaten uygarlıkların fazı değişiyor. Örneğin şu sıralar, 1. Sanayileşme fazından 2. Sanayileşme fazına geçiyoruz.

Eğer faz alegorisi kullanılacaksa, bunun için plazma kullanmak gerek. Orada atomlar bile bölünür ve başka atomlara dönüşür (gerçek yaşamda buna zihinsel ve/ya kültürel şizofreni deniyor ve her altkültür için farklı görüngüleri var).

Olabilir: Aynı köken dile ve ırka sahip İsrailliler ve Filistinliler birbirini boğazlayabilir; Hristiyanlar ve Müslümanlar 1350 sene boyunca birbirleriyle savaşabilir ama o arada proto-feodal, feodal, sanayileşme, ikinci sanayileşme ve ardılı kültür modları gelir geçer.

Medeniyetler çatışmıyor, Huntington hala sizlere ömür. Çatışan şu: Hümanizm ve anti-hümanizm, Dünya’cılar ve uzaycılar / evrenciler, işçiciler ve robotçular, ölümlü insancılar ve ölümsüz yazılım / donanım öte-insancılar.

Yıl ne 650, ne de 1650. Yıl 2650. Onu kurmaya şimdiden başlarsak, o zamana ancak yetiştiririz. Dün dündür cancağızım, yarına yeni uygarlıklar lazım.

Siz hala annenizin dilini mi, pardon uygarlığını mı kullanıyorsunuz?

Japonya Olgusu

Japonya 2. Dünya Savaşı’nın Asya’nın bir numaralı askeri gücü idi.

Yenildiler.

Yeryüzü’nde topraklarında, üstelik 2 kez atom bombası patlayan tek ülke durumunda.

Bu durumun sanatçılarda yarattığı etki-tepki süreçleri, onlarda 3 öncü sanat dalı ortaya çıkardı: Anime (Japon çizgifilmi), buto (Japon modern dansı) ve Miike tarzı sinema (Katil İchi).

Yıl 2000’de bazı Japon entellektüeller, Japonya’nın artık Hiroşima ve Nagazaki’nin mazlumluğunu taşıma hakkı olmadığını imledi.

Bunun anlamı şuydu:

Eski Japonya geri geldi.

Bir de, ‘Battle Royal 2’de çok açıkça ortaya konan, 60 yılda 26 ülkede 8 milyon sivili öldüren ABD ile işbirliğinin yüz kızartıcılığı. Örnekse, biz Irak’a asker yollamadık ama Japonya yolladı.

Neden?

Babasının hayrına değil elbette.

Japon mucizesi sayılan ekonomik kalkınmanın temel beslenme kaynağı, sıfır militarist harcama idi, çünkü ABD bunu yasaklamıştı.

Sonra ABD, geç de olsa, duruma aydı ve bundan vazgeçti.

Japornlar ilk iş olarak, başkent Tokyo’yu askeri füzelerle sivil koruma altına aldılar.

Şimdi de:

“Japonya da rakibi Çin’den geri kalmıyor. Başbakan Taro Aso, Somali açıklarına destroyer yollanması için Savunma Bakanlığı’na talimatı verdi. Japonya’nın 2. Dünya Savaşı’ndan kalma pasif anayasası askeri manevraları kısıtlarken sadece Japon bandırası veya Japon vatandaşı taşıyan gemilerin donanma tarafından korunmasına izin veriyor. Japonya, Irak’ta sadece yeniden inşa çalışmalarında yer aldı. Somali açıklarında bu yıl saldırıya uğrayan 110 gemiden 42’si korsanların eline düştü. Korsanlar hâlâ 14 gemiyi ellerinde tutuyor. Korsanlar eylülde (2009) bir Japon gemisini 2 milyon dolar fidye ile bırakmıştı.”

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=914471&Date=27.12.2008&CategoryID=100

Japonya robotçulukta Dünya’da 1 numara, Dünya’nın robotlarının yarısı orada.

Uzay çalışmalarına başladılar. Ay’daki kalıcı ilk insanlı üssünü kurmayı düşünüyorlar.

Genetikte geriler. Ancak, Dünya’nın en uzun ortalama yaşam beklentisi orada.

Dünya’nın en çok okuyan toplumu durumundalar ve bilimkurgunun gelecek tasarımlarına çok açıklar ama yine de feodal artığı yolsuzlukları, yakuzaları, vd var.

Yani, Japonya tam bir vaka.

Ancak, kesin bir durum var: 2. Sanayileşme kültürüne açık değiller. Yani, 2250’de lider ülke, 1 numara olma şansları yok. Bunun olabilmesi için, yeni yıkımlar yaşamaları gerekli ama Dünya’da o koşullar şimdilik yok.

Onlara Hiroşima-Nagazaki benzeri bir yıkımı, gelecekte ancak Çin yaşatabilirdi ama Güney Çin Denizi’ndeki petrol yüzünden, dövüşeceklerine el sıkıştılar. Petrolün % 100’üne el koyup, paylaşmayı sonraya bıraktılar ki bu gelecekte bir savaş nedeni yaratabilir. İkisinin arasında savaşma eğilimi çok yüksek, tarihten biliyoruz.

Japonya Asya’nın İngiltere’si gibi, yalıtık bir ada durumunda. Bu onu anakıta geleneklerinden uzak ve farklı tutuyor.

Yine de tüm bu koşullar, ona birkaç kez daha tarihi değiştirme olanağı veriyor. Bu, 3. Dünya Savaşı’nın başlatmlaktan, Dünya-dışı ilk ülkeyi kurmaya kadar değişebilir.

Japonya’nın vakalığı, 100 yıldır sürüyor ve 100 yıl daha süreceğe benziyor.

Çek Cumhuriyeti Olgusu

Çek Cumhuriyeti’ne, Çekya veya Çekistan demeye kimse alışamadı. Türkçe’de genelde doğudaki AB ülkelerine ‘-istan’ kullanılageliyor ama Yugoslavya bölündü ve Hırvatistan ortaya çıktı. Benim dilim, ‘Çekistan’ demeye yatkın, ‘Çekya’, daha çok ‘çekyat’ı anımsatıyor.

Başkent Prag, yazar Kafka’ya evsahipliği yaptı.

Çekistan, 20. Yüzyıl’da 6 kez başka ülke oldu.

1938’de Dünya’nın 6. sanayi gücüydü.

1968’de Çekoslovakya iken, eski SSCB’ye karşı direndi ve Rus tankları Prag’a girdi.

Çekoslovakya, 1993’te Çekistan’a ve Slovakya’ya kavgasız döğüşsüz bölündü. Şimdi, ikisi de AB üyesi.

Çekoslovakya döneminde muhalif olan, Vaclev Havel sonradan cumhurbaşkanı oldu ve oyunları denli absürd bir siyaset adamı oldu.

Çek vakaları bitmiyor:

“1 Ocak 2009'dan itibaren, AB'nin dönem başkanlığını Fransa'dan devralan Çek Cumhuriyeti'nin çok ilginç bir cumhurbaşkanı var.

Ülkesi AB'nin yeni dönem başkanı ama o AB'ye karşı. 67 yaşındaki eski ekonomist ve Doğu Bloku döneminde ateşli bir Sovyet karşıtı olan Çek Çumhuriyeti Cumhurbaşkanı Vaclav Klaus, şimdiye kadar gelen geçen tüm AB dönem başkanı ülkelerinin liderlerinden çok farklı. İşte onu farklı yapan görüşleri:

AB'nin yeni Sovyetler Birliği olduğuna inanıyor.

Lizbon Anlaşması'na şiddetle karşı çıkıyor. Bu anlaşmayla ülkesinin egemenlik haklarının zedeleneceğini savunuyor.

AB'nin ortak para birimi Euro'ya şiddetle karşı çıkıyor.

Prag'daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı'na AB bayrağı takmamakta kararlı.

AB'nin çevre konularındaki hassasiyetlerini bir ‘lüks’ olarak görüyor.

Geçen yaz, Kafkaslar'daki gerilim sırasında, AB ülkelerinin aksine, Gürcistan'dan yana tavır almak yerine, Rusya'dan yana açıklamalar yaptı.

ABD ve AB yanlısı Çek Başbakanı Mirek Topolanek'le görüş ayrılığı içinde.”

http://www.hurriyet.com.tr/dunya/10697194.asp?gid=229

2., 4. ve 8. paragraflardaki tavırları birbiriyle çelişik. AB, yeni SSCB değil, yeni ve ikinci ABD. 1968’te Rusya’ya karşıysan, Gürcistan’da da Rusya karşı olursun. AB, eski SSCB ve yeni Rusya olan ülkeden şu anda daha zayıf: Ekonomik olarak, askeri olarak, siyasi olarak.

Çevre konusunu lüks görmek, aslında bir lüks.

Vaka olan durum, böyle birinin bu ülkenin 1 numaralı adamı olabilmesi ve üzerine bir de AB’nin 1 numaralı adamı olabilmesi.

AB, İrlanda’yı ikna etti ama Çekistan’ı ikna etmesi zor görünüyor.

Yine de, AB’yi dağıtan kişi bu adam olmayacak, ona eminiz. Oraya daha çok yol var.

Norveç Olgusu

Norveç, 20 Yüzyıl’da tüm tarih boyunca önemli sayılabilecek bir olgu yarattı:

1970’lerden başlayarak, Kuzey Denizi’nde petrol ve doğal gaz arayıp bularak, yüz milyarlarca dolarlık bir fonu gelecek kuşaklara aktaracak duruma geldi.

2006’da 200 milyar dolar olan bu birikim, 2017’de 900 milyar dolar olacakmış.

http://en.wikipedia.org/wiki/Norway

Yeryüzü’nün en büyük ikinci yekpare fonu onlardaymış. Birincisi ise, kendi topraklarındaki petrolü arayıp bulup çıkarma zahmeti göstermeyen Dubai (B.A.E.) Fonu imiş.

Norveç, bu fondan 20 milyar dolarlığa kadar bir bölümü, emekli Norveçliler için, Türkiye’de kurulacak yerleşim merkezleri için harcamak istediğini belirtti.

http://www.stargazete.com/ekonomi/norvec-ten-25-bin-emekli-25-bin-istihdamla-geliyor-151785.htm

Bugün, özellikle 11 Eylül 2001’den sonra, ırkçılık yoğun bir biçimde mevcut. (Bunu, Oslo’da yaşayan bir Türk arkadaşımdan doğrudan bilgi olarak aktarıyorum.)

Bunun nedeni, tüm Avrupa ülkelerinde olduğu üzere, asıl Norveçliler’in nüfusunun azalması ve giderek artan göçmenler.

İşin ilginci Norveç halkı, 1972’de ve 1994’te AB üyesi olmayı reddetti ve bazı ülkelere dayatılan başka oylama da denenmedi.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Norveç

Şimdi bize bakalım:

1983-2008 tarihleri arasında 1 trilyon dolardan fazla borç ödedik. 400 milyar dolar civarında borcumuz var. Kişi başına iç borcumuz (krediler nedeniyle) 10.000 TL civarında.

Yani: Hem gereksiz yere üredik, hem gereksiz yere israf ettik.

Bunu yapmayan, Norveç veya Almanya gibi ülkelerin yaşlıları gelip, 50 milyon Anadolulu’nun yaklaşık 1.000 yıldır sırtını döndüğü deniz, kum ve güneşin tadını çıkaracak, üstelik yerli turistten ucuza...

Sanki, kulağıma ağustos böceği vızıltısı geliyor gibi, yanılıyor muyum yoksa?