epistemoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
epistemoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Aralık 24, 2014

Öz-Örgütlenme ve Oto-Katalizasyon



Bu ikisi birbiriyle karıştırılır.
Öz-örgütlenme epeyi sistemin sahip olduğu bir niteliktir. Belli formları kendi kendine kazanma, olarak tanımlanabilir.
Oto-katalizasyon ise, belli kimyasal maddelerin kendini sentezlemesidir.
Belli bir bakış açısıyla, bu ikisi de (geçici de olsa) negatif entropi demektir.
Bazı killerin kendi kendine büyümesi, bazı metallerin ısıtılınca ilk formlarını anımsaması, inorganik örneklerdir ve öz-örgütlenmedir.
Biyokimyada bazı proteinler kendini çoğaltır. Bu oto-katalizasyondur.
Canlılığın temel düzeneği olan genetikte ise, ‘gen-rna-enzim’ dizisi olduğu için, bir öz-örgütlenmeden söz edilebilir ama oto-katalizasyondan değil.
Burada önemli olan bu.

Evrimin ve canlılığın biyotopolojisinin bu aşamasında bu gerçek var ama ilk aşamalarındaki ekstrem koşullarda ilk ön-canlılar, her ikisi de olmuş olabilir. Hatta, karbonat kayaların oluşumunda temel malzeme olan kabuklu hayvanlarda bu, hem organik, hem de inorganik süreçlerin positif sembiyözü ile gerçekleşmiş olabilir.

Sentetik Diyalektikte İdea ve Form



Lao Tzu, formsuz idea gibi bir şey dilegetirir.
Çin felsefe tarihçileri, onun bu ve diğer felsefi düşüncelerinin onun yaşadığı varsayılan zamandaki Çin kültürü konseptine uymadığını savunur. Ancak sonuçta bugün Aristo için de böyle, onun olup olmadığı kesin olmayan düşünceleri ona atfetmiş oluyoruz. Bu nedenle, formsuz idea’nın yerzaman momentinin kesinliği o denli önemli değil bizim için.
Ara şerh: Bunun nedeni, her 2 yönün de önemli düşünürlerinin eserlerinin özgün kopyalarının, Batı’da İskenderiye’de Romalı Sezar, Çin’de ise Çin’i ilk kez birleştiren ve ülkenin bugünkü adını veren Qin eliyle yok edilmiş olması gibi ironik ve paradoksal bir durum.
Platon’da form ve idea aynı şey sayılmış gibi ama biz buna muhalefet etmiş olalım. Aristo’da ise aslolan form, madde değil.
Doğusal ve sentetik diyalektikte, Aristo’nun koyutunun tersine, bir şey hem kendi’si, hem de karşıtı / kendi-değil’i olabilir.
Bu durumda töz, formsuz ve maddesiz olabilir. Türk kültürümüzde, tasavvuf yoluyla aktarılmış olarak, bu bakış açılı Doğu felsefe geleneğine toplu bilisizliğimizde gayet yatkın ve açık konumdayız. Analitik Batı düşüncesi, bunu anlamakta / sezmekte zorlanabilir.
Dönelim formsuz ideaya:
Bu bizi, Batı mutlağından daha mutlak bir mutlağa götürür ama orada bir ilk neden varsayılmadığı için bizi tektanrıya götürmez. (Ayrıca, Batı’da da, hem İslam’da, hem de Hristiyanlık’ta Aristo ideolojisi bilinçsizlikte yedirilmiş olduğu için, şu anki tektanrı nitelikleri gayet Aristo’saldır, haa biraz aşırı-yorumsaldır, ayrı konu.)
Formsuz idea, bir biçimde gövdesiz zihinle çakışır ama ölümsüzlükle çakışmaz, çünkü yazılım ve donanım ölümsüzlükler, fiilen ayrı ayrı tanımlanmıştır bu yeranda.
Gövdesiz düşünce, yine doğu diyalektiğinin hoş bir tasarımı. Bu sayede, nirvana gibi, meditasyon gibi, yoga gibi şeyler olabiliyor. Olağandışı koşullarda, dakikadaki nabzını (aslında insanı öldürebilecek olan) 46’ya düşürebilmiş biri olarak, bunu hoşnutlukla belirtiyorum.
Sonuçta gövde, yine biz alaturkaların dilegetirdiği, ‘ye, iç , mala vur’ gibi oldukça bayağı bir biçimde özetlenebilecek bir yaşama indirgiyor.
Tersi de, gövdesiz düşünce, oldukça şavalak bakire-frijidmisi bir püritenliğe indirgiyor (bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla).
İnsan düşüncesinin seviyesi, görüldüğü sürece, bayağıyla yüce arasında oldukça büyük genliklerle salınabiliyor. Varlıkta var-varlık ile eksi-varlık arasında rahatça salınabiliyor.
Buradan eksi-varlık’lı gövdesiz / formsuz idea’ya varıyoruz ki bu bildiğimiz kadarıyla felsefe tarihende henüz işlenmemiş bir konu.
Şerh: Yalnızca butocular (Japon erkek modern dansçıları), ‘ma’ kavramı yoluyla, kendilerini eksi sonsuz kez yok ettikleri tuhaf bir başkalaşım ile bu eksi varlık’ı fikren değil ama fiilen tanımlamışlardı. Ardından Japonya, başkenti Tokyo’ya füze yerleştirince, Japonya’nın 2 atom bombası mazlumluğu ve onun getirdiği eziklik ortadan kalktı. Japonlar, butocular da, artık mazlum değil, zalimler.

Bu durumda; formsuz idea, yazılım ölümsüzlere, yapay zekalara, siberuzaylara, sanal varlıklara (ki bu kök eksi bir tipi bir sanallık değil, yalnızca adları aynı) kaldı ve bizi onlara taşıdı.

Perşembe, Aralık 18, 2014

İdealar ve Formlar



Platon’a göre aslolan idealardır, Aristo’ya göre ise aslolan formlardır.

Oysa, bir idea (reel / somut anlamıyla duyu-dil’sel) bir formdur ve bir form da bir ideadır ve artı burada arakesit değil, semantik bir artı-değer vardır.

Buraya kadar Batı diyalektiğiydi.

Doğu diyalektiğine göre ise, formsuzluk da bir formdur ve idea-değil de bir ideadır.

Bunlar 2.500 yıldır geçerli geçersizlikler ve hatalar.

Şu anda ise, algılı-algısız idea ve zihin-beden ikilemleri var.

Oysa ki bu yeranda varolan geçerli idea-formlarının tamamına yakını çıkarımdır, doğrudan algı-duyu-dil verisi değildir. Örneğin, bir gökada fotoğrafındaki hiçbirşeyi çıplak gözle doğrudan göremeyiz. Bazıları radyo dalgaların görsel dalga boyuna dönüştürülmüş durumudur, çoğu da yanlış / sahte-renklidir.

Bunlar, statik tanımlar değil, mantıksal transformasyonlardır.

Salı, Temmuz 30, 2013

Blog Ansiklopedisi 1

Milliyet Blog’da ve Radikal Blog’da toplamda 10.000’in üzerinde yazar adı kayıtlı. Bunların 7.500’ü az veya çok sürekli yazıyor diyelim.

Makul bir Türk (çoğunluk edebi alanda ama eleştiri dalı dahil olmak üzere) yazarları ansiklopedisinin içinde de, tahmini aynı sayıda kişi var: 7.500 kişi.

Türkiye nüfusunu 75 milyon kabul edelim.Oran, 10.000 kişide 1 ediyor ki bu %o 3’lük üniversiteli akademisyenler (200 bin küsur kişi) oranı ile karşılaştırılınca, makul bir oran. Yazma oranı, en düşük blogcularda bile akademisyen ortalamasından yüksek ve akademisyenlerin maaş alma nedenleri arasında, makale yayınlatmak da var. Sonuçta blog yazarları arasında hiç kimse de, blog-makale yayınlattığı için para ve/ya terfi almıyor.

Blog yazarlarının limit tamamı yaşıyor (3-5 kişi vefat etmiş durumda, sayfaları korunuyor ama bunlar istisna konumunda).

Ansiklopedideki yazarların ise ancak % 20’si sağ, çünkü o kitaplar Osmanlı son döneminden başlayan bir zamansal genişlikte.

Ansiklopedideki yazarların hepsinin en az 1 kitabı basılmış durumda ama epeyisinin şimdilerde basımı yoktur, çünkü Türkiye’de basılan kitapların % 90’ı veya daha çoğu, 2. basım yapmaz. Ödevlere ve müfredata dahil edilen yazarları bu saptamadan muaf tutuyoruz.

Blogcuların kitap bastırmışlık oranı ise, %o 2 (8.000 kişide 16 kişi) gibi bir oranda. Blogculuk göreli yeni bir olgu ve bazı blog yazarlarının kitapları, onlar blog yayınlamaya başlamadan önce basılmış durumda idi. Bu konuda kesin bir alan taraması yapmak ve bilgi vermek zor ama ilginç bir alan.

Türkiye’de blog yazma ve yayınlatma üzerine yerli ve yabancı yazar derlemecilerden birkaç kitap var ama bunların hiçbiri blog yazarı değil şimdilik. Yani, blog yazmak hakkında matbu blog kitabı yayınlatmış bir yazar, bildiğimiz kadarıyla henüz yok.

Para kazanmaya hevesli birileri, er veya geç bir blog yazarları ansiklopedisi hazırlayıp, ‘Who is Who in Turkey’ gibi, içine grmek için para verilen bir derleme peşine düşüecektir.

En son ünlü / gündemde olan olan Taksim Gezi olayları gibi konularda, blog yazarlarının belli bir blogda veya tüm bloglarda yazdığı metinleri derlemek de, yine araştırmacılar için bereketli bir alan olacaktır. Aslında bunu Milliyet Blog bunu hemen yapabilir, çünkü öyle bir gündem başlığı ve birikimi elinde zaten mevcut.

Göreli en eski-yaygın oluşum olan Milliyet Blog’dan izlediğimiz kadarıyla, blogcu anketleri epeyi yapıldı. Bunlar da blogcu ansiklopedisi oluşumuna katkı sağlayacaktır ve sağlamıştır bile. Ancak bunlar akademik çalışmalar olduğu için, yaygın olarak basıma ve dağıtıma girmeyeceklerdir. Ayrıca, 7 yıldır izlendiği kadarıyla, bu konudaki çalışmalar, bu konuda sözlü ve yazılı olarak söz verildiği halde, o anketleri hazırlayanlar ve uygulayanlar tarafından, o anketleri yanıtlayan blogculara bile iletilmedi, en azından / hiç olmazsa e-kitap formunda olarak. (Gezi olayları sırasında sosyal medyadaki mesajları derleyen ve sayısal analize tabi tutan bir çalışma yayınlandı ve internette mevcut.)

Yine bu taradığımız alanlara bakarak; blogcular ve demografik dağılımları, belli konudaki bloglar, blogcuların blog yazmak hakkındaki düşünceleri gibi konular, ansiklopedik ama birarada olmayarak, üzerinde şimdiden çalışılmış durumda. Bu veri tabanları er veya geç kamuya açık duruma gelir nasıl olsa. Acelemiz yok, burası Türkiye.

Nasıl ki matbu kitaplı yazarların epeyisi henüz ölmeden bile yazar-değiller yığınına katıldıysa; blogcular da, kimi haftada birden az yazarak, kimi fal veya burç gibi deli saçması konularda yazarak (ki bu konulardaki kitaplar hala çoksatar konumunda), çoğunluk tarih bilinci eksikliğini gündemdeki olayları irdelerken sergileyerek, onyıllar ölçeğinde kalıcı yazar olmayacağını ve olmadığını, çok değil, 1-2 yılda kanıtladı bile.

Bu, dehşete düşürücü: Çünkü hem paralı yayıncılığın engelleri, hem Türkiye’deki siyasal ketlemeler varken blogculuk, en gencinden en yaşlısına, en marjinalinden en normaline, tüm aday yazarlara çıkış yolunu bedavaya vermiş idi.

Tüm insanlar ifade özgürlüksüzlüğünden yakınırken, bloglar insanların aslında söyleyecek hiçbirşeyleri olmadığını kanıtladı. O nedenle blogcular artık, konuşamayacağı konularda susmayı öğrenmeli gibi... Hiç olmazsa, dezenformasyon, bilgi gürültüsü ve bilgi kirliliği olmaz.

Konuyu bağlarsak:

Henüz hepsi birarada sistematik olarak basılmamış ise de, Türkiye blog yazarları ve metinleri derlemesi, en azından internette, çok değil 3-5 sitede, yoğun bir veri tabanı olarak, halihazırda araştırmacıların kullanımına açık durmakta.

Bunun için de, yoğun bir blog okumacı olabilecek birileri gerek. Çünkü sözkonusu metinler son 5 yılda 1 milyon sınırına doğru tam gaz gitmekte. Bunun 100 bini seçilse bile, bunların çalışılması için, 100 civarında kişiyi içeren bir akademisyen işgücü gerekecektir kanımızca... Belki 10 binlik ve % 1’lik bir seçki de bitirilmesi daha kolay bir çalışmanın başlangıcı yapılabilir.

Günde ortalama 5-50 blogdan, 2 bin küsur günde, toplamda 10-100 blog okumuş durumdayız zaten ama bu çalışm, bir blogy zaraı olarak, bizim sorumluluğumuzda değil. Bizim epistemolojik sorumluluğumuzda olan şey, bu metni, yani bir kavramsal çerçeveyi oluşturmaktır yalnızca...

Onu da yaptık zaten...


Pazar, Temmuz 07, 2013

Epistemik Epidemiyoloji: Giriş

Meali, ‘bilgisel salgınbilim’ gibi bir şey. İngilizce sözlüklerde bile yok. Bir Blogger kullanıcısı ilgi duyduğu konulardan biri olarak bunu tanımlamış.

Orman yangınıınn veya salgın hastalığın yayılması, durması / sınırlanması ve/ya bitmesi konusu, salgınbilimin alanına girmekte.

Bilginin yayılım tarihine baktığımızda; felsefi bilginin çok çok yavaş yayıldığını görürüz. Bilimsel ve sanatsal bilgilerin de oludkça farklı dinamiklerde devindiğini görürüz.

Bir bilginin salgınbilimi; topluma şırıngalanması, kuluçka evresi, kabul / inkar / tartışma dönemi, moda olma dönemi, bazılaır için demode olam dönemi, bazıları için kalıcılaşam dönemi, bitme dönemi.

Bilgilin salgınlaşması da, internet sayesinde, günler ölçeğinde yaşandı, yaşanıyor ve yaşanacak da. Bunun ‘hashtag’i ‘viral’, yani tanımsal olarak yayılıcı.

Sonuçta bilgi, pratikte sıfır ve limit sonsuz hızda yayılabiliyor.elimizde tüm spektrum için örnekler birikti.

Kendi pratiklerim üzerinde örnekleyeceğim:

Ağustos 2006 başında, ‘gelecekbilim’ konusunda Google’a girdiğinizde pratikte 0 sayfa vardı. Bugün binlerce var. Limite 5. yılda, 2011 gibi gelindi. 5 yıllık toplam sayfa ve yıllar sırasıyla; 100, 600, 1.200, 2.400, 5.000 gibi oldu. Başlangıçta tamamı benim ürettiğim sayfalar ve linkler iken, şimdilerde % 10-15 oranında başkalarının sayfaları da var.

Bu durumda gelecekbilim konusu, çok çok yavaş yayılan bir salgın-bilgi olabilir.

‘Gangnam Style’ ise, 1 yılda 1 milyon kişiye yayıldı. Sanırım bu en yüksek hızlardan biri. Youtube’da sayfa silinme hızına ilişkin istatistik veri olmadığından dolayı, yalnızca artık ilginin bittiğini biliyoruz ve söyleyebiliyoruz. Yani, pratikte bundan sonra limit sıfır aranacak oldu bu başlık.

Oysa gelecekbilim başlığı, yaşadığım sürece inişli çıkışılı (kimi sık frekanslı senkoplu) artmayı sürdürecek. Yalnızca ben yazdığım için değil, artık o konu insanların zihinlerine, daha çok da bilinçaltlarına işlendiği için.

Ara bir ilginç örnek: ‘Cotard Sendromu’ (oldukça sapa sapa) başlıklı metnim, 5 yıl boyunca pratikte 0 kez bakıldıktan sonra, bir biçimde 1 ayda 100 kişiyi topladı, sonra yine istop etti.

Wikipedia istatistiklerinden biliyoruz ki ilk 5.000 aranan konu içinde, bilimsel ve (popüler olanlar haricinde) sanatsal konu sayısı pratikte 0.

Keza blog sitelerinde yayınlanan arama motoru ve arama sözcüğü istatistiklerine göre, Türkiye’de aramada en çok ödev konusu ve sonra da açık ara farkla moda konular gelmekte. (Seks ise Dünya’da ve Türkiye’de her daim ‘top’ konu.)

Demek ki bilginin internetteki salgınbilimi için nasıl bir model kurabilirmişiz?:

İlgi çekici arama sözcükleri kullan.

Gündem konularını işle. (Gündemle ilgili olsa bile, kuramsal konuları okuma pratikte 0, en azından ülkemizde böyle şimdilik.)

Ya da sapa bir konu elindeyse, onu yavaş yavaş yay. 0 sonucu bile kazanç say, kazanılan her epsilonu fazladan bonus say.

Tüm bu bilgileri kaydet.

Gelecek için veri tabanı olsun.

Ben de öyle yaptım zaten.


Pazartesi, Haziran 24, 2013

Özgür Düşünce



Özgür düşünceli olmak, Jack London gibi özgürce yaşamak değildir.

Çünkü, yolculuk dışsal değil, içseldir.

Söz eylemdir. Özgür düşünmek eylemdir, hem de tarihteki en etkili eylem.

İnsanı insan yapan düşüncedir ama Spinoza’nın sandığı gibi, her insan düşünmez, yalnızca eylem yapar. Hemen tüm insanlar hiç mi hiç düşünmez. Milyonda bir bazı insanlar, yaşamlarının yüzde ya da binde birinde düşünür. Uygarlık sayılanların altkümeleri de o zamanlar inşa edilir. Geri kalanı debelenmedir.

Başka bir açıdan bakılırsa ve dilegetirilirse:

Kültürolojinin veri tabanının % 99,99’u boş verilerden oluşur. Geri kalanın da, çok yoğun besleme ışınına (faz konjugasyon) maruz bırakılarak, ondan kültürel bir hologram (panorama) edilmesi ancak mümkündür.

Yani, düşünce sayılan şey, dahilerde bile çok seyreltiktir.

Epistemoloji açısından bakılırsa:

Dehanın ve özgür düşüncenin değişik yerzamanlarda ve değişik kültürel modlarda, bambaşka biçimlerde tanımlanmasının nedeni budur: Oradan gelen saklı varsayımsal dogmalar.

Bunlar özgür düşünceye yönelik birçok ezber oluşturur.

Saklanan şudur:

Özgür düşüncenn ürünleri, özgür düşünceli sayılanlarca bile tabu sayılan bazı yenilikleri yaratır.

O nedenle, kitle yeni düşünceyi önce red,  sonra inkar, en sonunda da belki kabul eder. Geleneğin ağır bastığı dönemlerde, milenyum boyunca falan inkar edebilir. Orta Çağ da bu demektir zaten. (Daha da ironiği, Orta Çağ Aristo bilgilerini hristiyanlaştırarak engizitörleştirirken, o dönemin Dünya çevresi hesaplamasını binyıl dışlamıştır, sonra da Colomb boylam aralıklarının farklı meridyenlerde farklı olması yüzünden, Arap haritasıyla Hindistan’a vardığını sanmış ama Amerika’ya varmıştı.)

İkilemsel biçimde, yeni paradigmalar yaratmış, Einstein türü bilimcilerin yarattığı paradigmatik duvar (belirsizlik, kuantum, görelik kuramları) sayesinde bilim, yüzyıldır kilitlendi. Belki çoktan ışık hızını aşma hesapları yapılmış olacaktı ve yıldızlara çoktan yol alıyor olacaktık ama ev-gezagen Dünya antropormorfik faşizmine gömülüp kalmış durumdayız.

Sanat avangardizmi (öncü ruhunu) yitirdi.

Felsefe, novum (yeni ve farklı) düşünce üretmeyi ve sorulmamış sorular sorabilmeyi yitirdi.

Yani, şu an bilimde, sanatta, düşünde bile özgür düşünce yok.

Ancak, yaramaz çocuklar her zamankinden daha becerikli. Kendilerine, ciddi bilim dergilerinde bile söz hakkı yaratabiliyorlar ki yeni orta çağın ironik özelliklerinden biri de bu. Bunun nedeni de, bir tür ‘ne olsa gider’ci lümpen anarşist paradigmatizm idi (Feyerabend türü denebilir).

Ancak, eski çökerken duvarlarını da indiriyor.

İnsanlar yeni orta çağa girmişken duvarsız kaldı.

O nedenle yeni ve farklı düşünce hiç yankı bulmuyor.

Ancak aynı zamanda geleceğe yönelik blokajı da çok az. Zaten güncel teknolojik koşullar, düşüncelerin kıyameti bile atlatabilmesi olanağını yaratmış durumda.

O nedenle özgür düşünce, geleceğin eksodus yoluna doğru yürüyenlerde, marjinallerde, ayrallarda var ama onlarda da gayet saçmasapan ifade edilmiş olarak...

Özgür düşüncenin minimalizmine ve yeni diline hoşgeldiniz...


Salı, Kasım 27, 2012

Makro Epistemik Kategoriler


Bugünkü tanımlarımızla varlık, görüngü ve bilgi var.

Düşünde bunlara karşılık ontoloji, fenemonoloji ve epistemoloji var.

Bir de; bilim, sanat ve düşün var.

Örneğin varlık ile (1’li, 2’li, 3’li kombinasyonlar olarak)
bilim, sanat, düşün;  bilim-sanat, bilim-düşün, sanat-düşün, bilim-sanat-düşün uğraşabilir

Bugünkü momentte, bilim ve sanat görüngü ile, düşün ise varlık ve bilgi ile uğraşıyor.

Yani, var olabilecek 7 üzeri 3 = 343 durumdan 1’i geçerli durumda.

Bu da, hem benim biyografimdeki bilgisel uğraşımın, hem de biyografimin içine kakılı olduğu tarihçesel dönemin tözsel tanımıdır, eşlenik olarak. (aynı nedenle, gerçekte bir bilimci olmama karşın, daha çok bir sanatçı gibi algılanıyorum, bilimkurgu-gelecekbilim ikilemi gibi.)

Geçmişte hepsi ile düşün uğraşıyordu. Bilim olarak tanımlı bilimin yalnızca görüngülerle uğraşması, başta bazı bilimcilerin, epeyi insanın karşı çıktığı bir yanılsama durumunda.

Sanatın da aynı durumda olması, düşünce-duygu karşıtlığının algılanamamsına ve sanatın kimi zaman (doğrusal olmayan zamanlar gibi) bilimin yapacağı işleri yapmasına neden olmakta.

Düşün ise başlangıçta herşey idi, bugün ise pratikte hiçbirşey. Tümüyle sıfır olmamasının nedeni ise, ontolojinin ve metafiziğin bir türlü bilim kılınamaması ile ilgili. (ayrıca, bunları bilim kılacak araç, pekala sanat da olabilir kanımca.)

En baştaki, ‘kendi üzerine katlanabilir’ epistemik yapı nedeniyle de, tüm bunlar topolojik bir oluşum içinde. Bu topoloji, yoğrumlarla novumlar vermeyi sürdürecek.

Bulunduğumuz tarihsel moment yeni bir Orta Çağ olduğu için, bu boşluktalık durum, pekala 500 yıl kadar daha sürebilir. Sonrasında insan türünü ve post-hüman türünün ne tarafa yol alacağını bilemeyiz ve ona karışmayız ve karışma hakkını kendimizde görmeyiz de.

Pazartesi, Kasım 21, 2011

Bilimsel Devrimlerin Yapısı 4

Paradigma: Maddeden yapılma hiçbirşey ışık hızından hızlı yol alamaz.

Bu paradigmayı Einstein 1905’te kurdu. 100 yılı aşkın bir süre paradigma öylecene durdu. Bilimcileri yanına bile yaklaştırmadılar.

Oysa ki 1980’lerdeki Şişme Dönemi paradigmasıyla, proto-radyasyon olsa bile, Evren’in saniyenin 10 üzeri 30’da 1’i filan kadar (tam hesaplanan 10 üzeri eksi 36 saniyeden 10 üzeri eksi 33-32 saniyeye kadar) bir sürede 10 üzeri 78 katına genişlediğini öngörülmüştü. Bu da onun yarıçapını, Evren’in yaşı kadar olan 13,5 milyar ışık yılından daha genişe, 78-98 milyar ışık yılına genişletti. Bu durumda, oralardan bize görüntü ulaşmaması gerek ama bilimciler ulaştığını açıklıyor.

Ondan önce faz içi hızın ışık hızından hızlı olabildiği görülmüştü.

Yine de bilimciler paradigmanın yanına bile yaklaşamadılar.

En sonunda, CERN deneylerinde nötrinoların ışık hızından hızlı yol aldığı gözlendi.

http://gundem.milliyet.com.tr/notrinolar-isiktan-bile-hizli-/gundem/gundemdetay/23.09.2011/1442032/default.htm

Buradaki paradigmatik sorun şu:

Denklemle hesaplanmış bir paradigma, birçok gözleme karşın orada öylecene bırakıldı. Çünkü onu Einstein Usta söylemişti. Tıpkı mantıkta Aristo’nun ve geometride Euclid’in 2.000 küsur yıl boyunca yaptı(rıldı)ğı gibi.

Oysa, daha denklem önesürüldüğünde sorun vardı.

Kaluza 4 boyuttan fazlasını öngörüyordu. Bunu Einstein’a yazdı ama Einstein uzun süre o bilgiyi hasıraltı etti, tıpkı Freud gibi. Ana akımda hala Görelik Kuramı’na 4’ten çok boyut sokulmamıştır.

Gelelim ışık dalgasına parçacığına (fotona):

Işık 2 farklı düzlemde salınan dalgaların bileşimidir. Sorun şu ki bir dalga ilerlediği görünen yönde değil, ondan farklı bir açıda devinir. Bir dalga paketçiğinden oluştuğu kabul edilen tanecik de, bu durumda gerçekte yer değiştiriyor mudur, ayrıca nasıl / hangi yönde değiştiriyordur, gibi yanıtsız 2 soru ile karşılaşılır. Bu sorular hala yanıtsız. Usta’ya / Hoca’na sorunca azar işitiyorsun, deneyimle biliniyor.

Gelelim şu ana:

Işık hızı paradigmasının aşıldığı paradigmasının dünyanın tüm ders kitaplarına girmesi epeyi süre alcak. Küsurlu türev tamlı türev zamanında icat edildi ama hala analiz / kalkulus kitaplarında yok.

Bu toplam durumda, bilim devrimlerin oluşumu ve kabulü, ne Kuhn’un, ne de Feyerabend’ın tezlerine göre yürüyor: Her zamanki milyonda bir azınlık devrimi öngörüyor, uzun zamandan sonra yapıyor, daha da uzun zamandan sonra önce bilim kilisesine, sonra sıradan insanlara kabul ettiriyor.

Ya da bilimsel devrim 2.000 küsur yıl gerçekleşmiyor. Dünya’nın yuvarlaklığı ve çevresinin hesaplanması gibi.

Dipnot. ‘Bilimsel Devrimler’ metinler dizisinin ilk 5-10 metninde, geçmişte ve şimdide karşılaşılan somut durumlar irdelenecek. Ardından konunun gelecekbilimine geçilecek ve epistemolojik faşizmi engellemenin yolları irdelenecek.