blogculuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
blogculuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Ağustos 01, 2013

Bloglar ve Siyasetler


Siyasal konularda blog yazanlar, son 5 yıl içinde, köşe yazarlarının durumu çok geç ayırsayıp, şu an ne yapacağını bilemediği bir biçimde, onları solladı.

Elimizde 2 tane yanılmış örnek var:

2007-2009 tarihli Onpunto ve 2011-2012 tarihli Naberler siteleri.

Elimizde 2 tane süren ve başarılı örnek var:

2006 Nisan tarihli Milliyet Blog ve 2012 Eylül tarihli Radikal Blog siteleri.

Ara bilgi: Eskiden Milliyet ve Radikal, aynı mal sahibine aitti. RB açılmadan önce, Milliyet sahip değiştirdi. Bu da, onların birbirlerine karşı ticari rakip pozisyonu alabilmelerine uygun bir zemin yarattı. Artı ara bilgi: Habertürk ve blogu ise, hem gazetecilikte, hem de blogculukta, tam bir fiyasko olarak tarihe geçti.

1 tane de aday adayı blog var:

T24 blog.

Doğmamış çocuğa gömlek biçtiğimin ayırdında ve bilincindeyim. Ancak, bir yazar ve bir gelecekbilimci olarak, onu da resme yerleştirerek, bazı kestirimler yapmak arzusundayım.

Milliyet geleneksel anlamda, 1960-1980 arasında sol cenahta idi. 1980-2011 gibi orta cenah oldu. 2012 itibarıyla da iktidarperver cenahta. Sağ değil, iktidarperver (Türkiye’de öylesini biz yaşamadık ama sol iktidarlar da düşünceyi ve muhalefeti öldürür).

Radikal, tıpkı Taraf gibi, iktidar-muhalefet arasında zigzaglar çizmekte ve bu da okur, köşe yazarı, blogcu ve iktidar (AKP) tarafından farklı farklı olarak yorumlanmakta. AKP oyverenlerinin en azından bir bölümü, 2006 itibarıyla Kasımpaşa’da Radikal’e gıcıkken, şimdilerde onlardan  onay almış olarak tüm bayilerde mevcut.

Radikal-Taraf senkopları, hem iktidar-muhalefet, hem de sistem eleştirisi açısından; kitlesiyle olsun, iktidar seçkiniyle olsun, entellektüeli (ve yarı-aydınıyla) olsun; günümüzün özel bir tarihsel dönemden, özel bir geçiş süreciyle, özel bir döneme geçmenin (tarihsel açıdan bu bir ilk değil ama) özel bir örneğini yaşadığımız şu son aylarda,  ironik ve eğlenceli panoramalar çiziyor: Sonuç, biraz da La Fantone fablındaki, memelilerle kuşlar arasındaki savaşta taraf seçemeyen yarasanın, taraflardan biri savaşa kazanınca, onların tarafına geçmek isteyip, her iki tarafın da nefretini kazanıp, bir tabuta çivilenmesiyle biten öyküsüne epeyi benzedi.

T24 ise, bu konuda Taraf’a da senkop oldu:

Yani, huzurevinden kaçmış eski TKP’lilerin, hafif Soros, hafif Gülen sosuyla ama değirmenin suyunun nereden geldiğini pek bilmeden ve pek de sormadan (insanların en azından ‘yahu biz bu ülkede nasıl olup da, günde 100 bin okunuruz ki?’ diye bir sorması gerekirdi, oysa Taraf’taki ağır abi duayen bir yazar, aynı soruyu sorup da, gazetedeki Sızıntı ve İstikbal reklamlarından bir yorum çıkarmamıştı ya da çıkarmak işine gelmemişti, bunlar da öyle), takılıp gitmeleri gibi bir süreç oldu.

Duble ironik tarihçesel bir durum var:

Sanal yatırımcıların ne halt yiyeceği bilemeyip, Türkiye gibi en riskli yerlere bile yatırım yapması ve orayı geçici olarak ihya etmesi (ama kalıcı olarak bir çöle çevirmesi) gibi, kara-kara paracılar (kim olduklarını yazmayalım da vurulmayalım) ve beyaz-kara paracılar (Soros gibiler), satın alınacak ve Barrett’vari bir biçimde neo-globalizme entegre edilecek, Türkiye ve eski Doğu Avrupa gibi 3. Dünya mekanlarına, satın alınacak entellektüelsel yatırım yaparken de, kantarın topuzunu birazcık kaçırdılar. Soros’un kendi itirafıyla öğrendiğimiz üzere, bazıları onları on milyonlarca dolar söğüşledi ve mafya (kara para) geleneğini utandırarak, hiçbiri de yaptıklarının bedellerini ödemedi ve bu da içtihat ve kötü örnek yarattı. Eh, bizim alaturka satılıklar hiç durur mu? Aldılar parayı, aldılar parayı. Bize de, daha çok sivil toplum örgütelri nezdinde, on milyonlarca dolar aktı.

Bu paranın bir bölümü de basına ve sanal basına aktı tabii ki...

Sanal dediğin bir küçücük uşak, fiyatı da ucuz, bir kaç yüz bin dolarcık, beline bağlamaz ibrişim kuşak, ooy oy...

O nedenle T24, 3. ve panoramayı tamamlayan örnek olacak bizce.

1 iyidir. İlktir, hatadır, güzeldir.

2 iyidir. Rekabettir, asıl yeniliktir.

3 en iyidir. Dengedir.

Haa, üçünü toplasan 1 muhalefet etmez ama ne yapalım? Burası 4., 5. .. , 7. filan olan, bir Dünya işte: Yani Türkiye. Tanzimat’tan beridir, basınımız satılık olmayı ve yabancı parasını, yerli paradan daha çok sever. Hala da öyleymiş, onu da gördük çok şükür.

T24’ün şu anki momenti; Radikal, Taraf ve bilcümle yazmasal iktidar odaklarından iktidar tarafından kovulanların sürgün yeri olması. Ancak bir türlü internetin gücünü keşfedemiyorlar. Editörün imalı açıklamalarından, bu blog olayının risklerini ayırsadıkları ama emrin de büyük yerden geldiği izlenimini edindik. Eh, onlara da şimdilik boyun eğmek düşer. Çetin Altan’ın dediğince, olmadı, onları satın alacak başka bir iktidar kapısını er veya geç bulurlar. Baksanıza Mehmet Barlas’a, zemzem suyuyla yıkanmış, sütten çıkmış ak kaşık gibi dolanıyor ortada: Oysa, matbu basınımızın arşivi, onun vukuatlarıyla inlerdi bir aralar.

Dönüp dolaşıp ifrit olduğum bir konu var:

Tüm yazarlar özgürlükten dem vurur. En yakın arkadaşı kovulur, gıkını çıkarmaz. Sonra kendi kovulur, başlar feryad-ı figana...

Şimdi, genç kuşaklar bu uzuun ve 32 kısım tekmili birden matbuat öykülerinin hemen hiçbirini bilmez ve bilmekle de ilgilenmez. Onlar bu sıralar, Gezi olaylarında olduğu üzere, ABD’yi yeniden keşifle ziyadesiyle meşguller.

Yani, al birini vur öbürüne: 40 kişiyiz, birbirimizi biliriz, hesabınca, gazete sahibi de aynı, dönemindeler sadece...

Ancak çokluklar, hep feçes yerine, arada yeni alternatifler de yarattığı için, T24 yeni yollar ve kapılar yaratacak gibi. Çünkü ne MB, ne de RB, şu anda yaptıklarını yapmak için kurulmadı. T24 de öyle ama blog alanına girerlerse, ortalık güzel kızışacak gibi. En azından bizim umudumuz böyle...

Bu pratik siyaset idi. Gelelim kuramsal siyasete:

Öyle ya da böyle, adını andığımız tüm gazeteler ve köşe yazarlarının önemli bir bölümü, gerçekte öyle olmasalar da, sol cenahtan sayıldılar. Sosyal demokrat veya marksist ama öyle...

Ancak, hemen hepsi de, elifle merteği birbirine karıştırmayı geç, elifle merteğin ne olduğunu yitirir durumda.

Marx bile, marksist olmayan devrim olabileceğini (ve iktidarperer biri olarak tasfiye edilmeleri) gerektiğini bilip, taa 150 yıl önce bunu yazdığı halde, bizim eski ve yeni solcularımız buna ayamıyorlar bir türlü.

% 1 – % 99 kavgasının, sınfiçi ve sınıfdışı savaşımlar içerdiğine de ayamıyorlar. Tarihe bakıp da, sol-sağ kavgasının kralcı olan ve olmayan arasında gibi şimdiye oranla kel alaka 2 odak arasında başladığını, muhafazakar-liberal ayrımlarının 2 karşıt parti olduğunu da tarihten okuyamıyorlar. Minval hala aynı: Yersen.

Ondan sonra da kalkıyorlar, AKP taraftarı veya karşıtı oluyorlar.  İyi de, onun bir siyasal konumu yok ki kılavuzun karga olamasın ve senin burnunu feçese bulamasın...

Öznel-nesnel ayrımını da izleyemiyorlar: Satılmak serbest ama ceple, beyinle değil. Zaten ihanet etmişsin birader, Altan gibi 60 yıl sonra aymanın anlamı ne?

Gelin düşmanlar, birlikte geleceği boşaltalım. Nasıl olsa, iktidardaki mümin abilerimiz ve ablalarımız, maçı kazandıklarından fazlasıyla eminler. Biz doğmamışlara boş bir Evren tasarlayalım ve bırakalım. Sonra da onlar ne halt yerse yesinler. Kendi çocuklarımızın hayatını mahvetmedik mi yeterince? Doğmamış torunun torununu şimdiden gömmenin alemi ne?

Demek ki neymiş?

T24 bir yol daha açabilirmiş ama yaptıkları ortadayken yapamayacakları da ortadaymış. Umudumuz da, atmadıkları taşlarla vuracakları kuşlar ve bizim onları bedavaya toplamamız olacakmış.

Yaşadık biliyoruz:

Gündelik ve somut yaşamda öldürecek denli bize ve beynimize düşman olanlar, bize yazma ve yayın yolunu açtılar ve 7 yıl sonra şeytanın bacağını kırdığımızı ayırsamadılar bile. Gençler için de böyle olacak inşallah.

Yani özetlersek:

2007-2017 arasında, internet gazetesi blogları, satılmasını ve öldürülmesini istedikleri geleceğin en azından bir bölümünün kurtarılmasının olanağını da bize verdiler. Daha sonrasında zaten global makro-makro krizler, çığ çığ ve tsunami tsunami kapımızda. Cehennemde bir sigara molası bize verilen, o da bilmeden.

Cehennemden önceki son çıkışı kullanın yazar kardeşlerim.

Ondan sonrasında, sizi ben bile kurtaramam..


Salı, Haziran 11, 2013

Radikal Blog Rapor 3

Radikal Blog’dakiler bu tür yazıları pek çekici bulmuyorlar ki benden başka bu tür yazan yok.

Buraya geleli 8 ay oldu. Bunun 3 haftası ayak kırılması nedeniyle yazamama olarak gerçekleşti.

Buraya geldiğimde kitap bastırmış veya bastırmaya değecek metinler yazan kişi oranı, en yakın rakibi Milliyet Blog’dan kat kat üstündü. (Oraya davet edilen kitaplı yazarlar ise, orayı fazla ciddi bulmadığı için kısa sürede yazmayı bıraktı. Ayrıca, kitaplı yazarlar bile, değil her gün, haftada 1 bile yazmıyor.)

Bu dönem, Çinliler’in hesabınca heyecanlı dönemler idi. En heyecanlısı Gezi İsyanı idi. Ancak bu isyan şunu kanıtladı: Diğer tüm önemli tarihsel olaylar gibi, konuyu anı anına ve içeriden yazmayı kimse beceremiyor (İsaac Babel hariç, onun güncesi Rus-Polonya Savaşı güncesi olarak, istisnanın istisnası bir örnek.)

53 yaşında huysuz bir moruk olarak, üniversite mezuniyetime tekabül etmesi gereken (ama etmeyen, 5  yıl sonra oldu bu) gençliği terk veya bitirme süreci bende gerçekleşmedi. Zaten şizofren yapım, yaşdışı bir süreçler dizisinin içinde bıraktı beni. Böylelikle genç kuşağı, liseli değil de üniversitelileri hep kolayca izledim. 3,5 yıl lisansüstü okudum, BÜ Kütüphanesi’nin yaşam boyu kullanıcısıyım, yani kampüslerden uzak değilim hala.

1968’liler, 1978’liler, 1988’liler, 1998’liler ve 2008’liler şematik dizim (araya 2013’liler gibi 5 yıllık kuşak uzunluğu gibi daha kısa süre dilimlerini de hesaba katmak kaydıyla), konudan kopmamamı sağladı. (Bu tip yaklaşım, okuduğum 3 yıllık mühendislik eğitimi nedeniyledir.)

2013’lüler, hem benim gibi, hem 1968’liler gibi uzayan gençlik ve ertelenen yaşam gailesi tipi gençleri bolca içeriyor. Artık yeni kuşak büyükkentli burjuva ebeveynlerin bazıları çocuklarını klasik evlenme / çocuklama-askerlik kıskacına sokmuyorlar pek. Bunların çocuklarının bir bölümü de burada yazanlar oluyor.

Burada 2013’lüler de var, 1968’liler de var, hatta 1968 öncesi TİP döneminden kalan 50-60 yıllık mücadeleciler de var.

Dedem 1900 doğumluydu, yani üniversiteye gitseydi, 1918’li olacaktı ve 2018’lileri görmeme ramak kaldı.

100 yıllık zaman dilimi + 50 yıllık anımsadığım otobiyografik dönem = 5.000 yıllık dünya sisteminin 50’de 1’i veya 100’de biri ama her ikisi de yeterince anlamlı istatiksel veriler getiriyor.

Örneğin, tam da bu sabah yaşanan Taksim’e polis girmesi olayını geçen hafta kesin olarak belirtmiştim. Çünkü bugün, Tayyip’in AKP grup konuşması günü.

İşte böyle: Nesnellik ve öznellik içiçe bende.

Yazarlarımızda ise, birkaçı, başta Ahmet Yüksel beni dehşete düşürüyor. Yazdıkları psödo-bilginin en has örnekleri. Okurları, ne kadar fıştık olursa olsun, var. Hem de burada bile var, dehşet verici olan da bu zaten.

300 küsur metin yazdım. Bunun 250 küsuru yalnızca burası için yazıldı. Diğerleri ise, daha önce yazılmış ve burada yazdıklarıma destek-bağ nitelik metinler idi.

74.000 okuru bugün geçtim. Bu hızla 100.000 okuru, 2-3 ayda görürüm.

Açıkçası, yeter de artar bile.

Milliyet Blog ve Radikal Blog koşutluğu, birçok alaturka blogculuk davranışını çok yoğun gözlememi sağladı. Her iki editöryel tarafa da teşekkür ederim. Yeni medyanın çöktüğü bir dönemde, onlarınki son bir ‘art nouveau’ parıldaması oldu.

5 matbu iktabı olan bir yazarım. Yayınlanma süreçlerim çok sancılı oldu, Türkiye’de tüm yazarlarınki öyle zaten. İnternet bana, çok farklı mecralardan okurlar sağladı. Kalıcı okur ya da bir gelecekbilimci potansiyeli taşıyan okur, 7 yılda hala 0.

Negasyon, felsefi her zaman pozisyondan evla bir akıl yürütmesel yöntemdir. Ben de bu ters durumlar silsilesini negasyonlayarak yol alıyorum. Devenin zaten her tarafı ters malumunuz.

Yeis (grief) derecesinde melankolik bir insandım ama blog serüvenim mizah yönümü çok güçlendirdi. Ölümüme bile artık gülüyorum. Sorun, yazıp kaydedip bırakmak. Gerisi gelecekbilim ve binlerce yıl işte...

Ancak, blogculuğun yakın gelecekte er geç zayıflayacağını düşünüyorum, yani gazetesel blog bölümlerinin... Patronlar henüz aymadılarsa da, yakında ayarlar: Blog bölümleri, iyi bir reklam getirisi yatırımı olmadıklarını çoktan kanıtladı bile.

Ancak, internet yolu bir kapanıp bir açılsa da, 10 yıl falan daha bana eksodus sağlar. Eh, bende iş herkesteki gibi 70’te değil de, 63’te bitiversin, razıyım.

Son deyi:

Blog yazımının, 40.000 sayfalık kurmaca-dışı global-tarihsel yazmışlık rekorunu bana kırdıracağı kesinleşti. 30.000 safya ve 150’şer sayfalık 267 kitap hazır bile. (Bazı metinleri birden çok kez kullanacağım ve gerisi yine bağ metin olacak.) 10.000 sayfa daha yazmak, 10 yıldan daha az süre alacak.

Sağol Radikal Blog.


Çarşamba, Kasım 07, 2012

Radikal Blog Oto-Raporu 1



Dedem 1900 doğumluydu, babam 1936 doğumlu, ben 1960 doğumluyum, kardeşimin oğlu 1994 doğumlu: Görüyorum ki 3-4 kuşaklık bir beyinsel yanlışlık sürüp gidiyor bu ülkede kuşaklar arasında, naklen yayın naklen yayın olarak.

1968’lilerin ve 1978’lilerin tarihi ıskalamasını gördüm (bn o sırada kitap okuyordum, yani çok meşguldüm, mitinge veya cenaze törenine hiç gitmedim). 1988’lilerin ve 1998’lilerin başlamadan bırakmasını gördüm. Şu sıralar (Radikal Blog’da da) 2008’lilerin denemesini ve yanılmasını izliyorum. Olsun: Milyonda bir veya yüz binde birlik istatistik onlarda da işleyecek ve 1-10 zirve beyin onların içinden de çıkacak. Ama ne zaman?

Türkiye Cumhuriyeti süreci / zihniyeti 90 yıllık bir yanlışlık, Tanzimat zihniyeti 175 yıllık bir yanlışlık, Türk-İslam zihniyeti 1.200 küsur yıllık bir yanlışlık, alaturka marksist sol 100 küsur yıllık bir yanlışlık olarak sürüp gidiyor. Türk aydını, bu yanlışlıklar denizlerinde debelen(diril)ip duruyor.

Burada, 18-23 yaş arasındakilerin arasındayım. Yani, 2008’lilerin. Yani, 1990-1995 doğumluların. 1950 doğumluların, yani ilk entellektüel arkadaşlarımın bazılarının 1990 doğumlu torunları ve 2010 doğumlu torun çocukları var. Yani, otobiyografimdeki 4 kuşak, 5. ve 6. kuşak gerçeksendi bile.

Türkiye’de eskiden 10 yıl, 1 kuşak farkı ediyordu. Buyrukçu’nun saptamasıyla olduğu üzere, 1970’lerden beridir, artık 5 yılda 1 yeni kuşak gelmekte. Öldüğümde 2048’lilerle, yani 2030 doğumlularla muhatap oluyor olacağımı sanıyorum. Yani, 10-20 kuşak Türkiyeliler’in hikayesini bizzat görmüş / yaşamış ve yazmış olacağım. Bunların yazar aday adayı, yazar adayı ve yazar olanlarının öyküleri, diğerlerinkilerden / normallerden farklı olmuyor, olmadı, olamayacak da gibi. Bu da bir yanlışlıklar silsilesi ne yazık ki. Tarih hala tekerrür ediyor.

Gelelim Radikal Blog’a:

6 küsur yıllık Milliyet Blog’da gerontokratlar var(dı) hegemon olma meraklısı. Yazma huyları, yorum almaya ve yorum vermeye dayalıydı (ve bunun pazarlığını ve alışverişini yapmaya da). Orada %o 0,5 gibi bir oranda yorum almıştım ki bu diğerlerinin arasında düşük bir orandı. Radikal Blog’da ise 2.000. metnimde bile henüz 1 yorum almamıştım. Bu durum, yeni kuşak yazar aday adaylarının bir farkı gibi: Başkalarının yazılarını pek okumuyorlar ve hiç  yorumlamıyorlar.

İkinci fark şurada:

Eğer 1 kompozisyon metni, düşünce aktarımı açısından 5/10 verimlilikte ise, 1 makale metni 7,5/10 verimlilikte gibidir. Radikal Genç’te o oran sık sık aşılabilmişti ama burada ne yazık ki 5/10 için bile zorlanan çok gibi. Burada (editörlerin değil) yazarların blog yazmayı makale yazmak olarak algılamamasında pay yüksek galiba.

Kendimi kart bir yazar olarak, genç yazarların arasında gayet neşeli hissediyorum: Eğlenceli bir yarış bu (ki eskiden bundan nefret ederdim). Sonuçta insan yaşlanınca düşünerek maç yapıyor, koşarak değil. Örneğin, maratonda depar atılmadığını gayet iyi biliyorsun. Onlar hata yapıyorlar, sen öğreniyorsun.

Sevgili gençler Ekim 2012’de 1 aylık deparlarını attılar ve hafiften yorulup terleri soğumaya başladı bile gibi, günlük yazı sayısı 200’den 100’e düştü gibi. Yalnızca 1 aydan söz ediyoruz. Oysa, yazanlıktan yazarlığa terfi sürecim, Dostoyevski hesabınca 10 yıl masa başında dirsek çürütmekle geçmişti naciz kulunuzun (o zamanlar daktilom bile yoktu).

Radikal Genç’in tüm yazar listesine sahip değilim. O nedenle kaçının yazmaya bugün hala devam ettiğini bilmiyorum. Ancak, daha 1984’te ‘Yeni Olgu’da, yazmaya başlayanların % 99’unun yazmayı bıraktığını bizzat gözledim. Bu 1933 başlangıçlı ‘Varlık’ dergisindeki yazarlar için de böyle. Yani, Cumhuriyet dönemi yazarları, hala aynı minvaldeler.

Sonuç?:

Radikal Blog’da 100 yazar okudum. Henüz ‘elde var 1’ olmadı.

Herkese kolay gelsin yine de. ‘Huysuz moruk dost’ acı söyler.

Dipnot: En çok okunan bloglar listesine bakınca, daha da acı söylemem gerektiğini görüyorum.