Salı, Kasım 13, 2012

Feneon Öykü 11



1.

Mezara Kadar Değil, Asıra Kadar

“Bursa'da 104 yaşında emekliliğe hak kazanan İbrahim Eren'e 'aylık bağlama kararı' elden teslim edildi.”


Kim demiş mezarda emeklilik diye?

*

2.

Koyun ‘Reality Show’

“Kars'ın Kağızman İlçesi'ne bağlı Kötek Köyü'nde merada otlayan 800 koyundan 200'ü sürü psikolojisi kurbanı oldu. Karakuş Köyü'nde yaşayanlara ait 800 koyundan oluşan sürü önceki gün Kötek Köyü mevkiinde 2 çoban tarafından otlatılmaya götürüldü. Öndeki bir koyun sarp kayalıklardan karşı yamaca geçmek için atlayınca arkasındaki sürü peşinden gitti. Art arda atlayan koyunların bir bölümü kayalıklara çarpıp aşağı yuvarlandı. Uçurum dibine düşen 200 kadar koyun telef oldu, 30 kadarı ise ölmeden kesildi.”


Ancak, espri şu: Kim akıl etmişse etmiş, olay montajlı bir kurmaca sürü psikolojisi anlatısı biçimine getirilmiş. Fena da olmamış. Fena olan, bunun her sahte olay için de, bir ‘reality show’ olarak kurgulanabilecek olmasında.

Buradaki espri ise şu: “... 30 kadarı ise ölmeden kesildi.” Yani, eğer atlayan koyunların hepsi kesilebilseydi ve o sırada et fiyatları tavan yapmış olsaydı, çobanlar ve mal sahipleri kazaya sevineceklerdi:  Kıssadan hisse ve anafikir bu.

Dipnot: Bu metnin anafikrini veren ustamız Ferhan Şensoy’a, Turist Ömer selamımızı sarkıtırız buradan.

(12 Kasım 2012)

*

3.

“Antalya’da polis kurşunuyla ölen Çağdaş Gemik’in ailesi, polise indirimli ceza verilmesinin şokunu atlatamadan, şimdi de İçişleri Bakanlığı’nın açtığı tazminat davasıyla yeniden sarsıldı.

...

Bakanlığın, davanın ilk duruşmasında çıkan olaylarda yaralandığı iddia edilen polise bakanlıkça ödenen tazminatın aileden alınması için dava açtığı ortaya çıktı. Hazine avukatının açtığı davanın dilekçesinde, polis Güdül’e ödenen 4 bin 570 TL’nin Gemik’in ailesinden rücu edilmesi istendi.”


Nasıl ama?:

Geçenden 1 can, geçmeyenden 4,57 milyar TL.

Cumartesi, Kasım 10, 2012

Mortal Kombat, Etc.




Çok ilginç: Adamın biri, bu oyunun (Mortal Kombat) dövüş planlarını demonte edip, öykü bölümlerini monte etmiş. Bu ilk kez mi yapılıyor bilmiyorum ama Youtube’a konuluş tarihi göreli yeni: 24 Eylül 2011.


Sonuç 1 film olmuş: 2 saata yakın (01:54:28) uzunlukta bir film.

Bitmedi daha var: Görüldüğü kadarıyla, aynı konu 2013 tarihli bir filme de konu olmuş (ilk link bilgi de veriyor, fragman aynı):


Bu şimdiye dekki en uzun fragmanlardan biri: 07:49.

Her ikisini kurmacalık açısından karşılaştırınca, oyun filmi fragmanı filmden daha kurmaca görünüyor.

Konu daha önce daha da ileri gitmiş: Oyun kahramanları ile DC Comics kahramanları oyun formatında çatışmış ama bunun dijital çizgifilm fragmanı yapılmış (2008):


Bu da aynı oyun-filmin hikaye omurgası:


Bu açıdan, Mortal Kombat’in yukarıdaki linklenen ana öykü moduna benziyor. Ancak, döğüşlerin çok kısa özetler biçiminde verilmiş olması, onu bir ara-örnek kılıyor.

Şerh: Öykü modları saatlar sürebilen bilgisayar oyunlarını döğüşlerin onlarca seanslık uzunlukları da hesaba katılınca, onları oynama çabası kendiliğinden günlük maratonlara dönüşüyor zaten. Buradaki açmaz, oyun tasarımcılarının hiçbir oyuncunun 8-24 saatlık bir öykü bütünlüğünü izleyemeyecek olduğunu hesaba katmaması ki bu durumda bilgisayar oyunlarındaki öyküleme ve karakterleme, oyun açısından gereksiz ama sinema açısından gerekli oluyor ki bu durum bu tür oyunları oyundan çok film kılıyor ki bunu şirketlerin istiyor olması beklenmezdi ama yaptıklarının sonucu da doğrudan bu.

2000’de tasarladığım, tüm ticari türlerin kısa film olarak varlıkları artık bir gelenek-janr olmuşa ve aralarında epeyi harmanlanmışa benzer.



Çıkarsama:

Eğer son 5 yıldır bu süreç işlemişse, yeni yapılmış olan veya hemen yapılacak olan başka sinemasal novumlar da mevcut olmalı.

Bilgisayar Oyunu, Çizgiroman, Çizgifilm, Film İlintileri


Çizgiroman, çizgifilm ve film, yaklaşık eşzamanlı olarak 20. Yüzyıl’da başladı. Bilgisayaroyunları ise, ncak 1980’lerde yaygınlaşan popüler kültür ürünleri oldular.

Bunların ikili olarak birbirine dönüştürülmeleri popüler kültür incelemesi olarak çok geniş bir alan kaplar. Öyle ki hepsini listelemek neredeyse imkansızdır. O nedenle, en çok tüketilenleri örnekleyeceğiz:

Çizgiroman-Film:

Dick Tracy
Raod to Perdetion
History of Violence
Superman x 5
Batman x 4
Blade x 3
Dradevil
Fantastik Dörtlü x 2
Örümcek Adam x 3
X-Men x 3
Gümüş Kayakçı
Spawn
Vendetta İçin V
Sin City
Hellboy
Conan
Red Sonya
Asterix
Ejder-Kaplan Kapısı
Persepolis

Oyun-çizgifilm:

Tekken
Final Fantasy

Çizgiroman-Çizgifilm

Red Kit
Asterix

Yüzlerce filmin oyunu yapıldı.

Dünya oyun pazarı 2006 için 36 milyar dolar olarak tahmin edilmiş.


Dünya film pazarı 2004’te 83,4 milyar dolarmış.


Perşembe, Kasım 08, 2012

KISA FİLM OLARAK KLİP, REKLAM, JENERİK, OYUN DEMOSU ve ÖTESİ



GİRİŞ


·         Deyiler, episodik olacak.
·         Söylem, ilklik nedeniyle deneysel belirsizlikte kalacak.
·         Akışkanlık / devimsellik, çelişkili önermeler sonuçsayabilecek.
·         ‘Oyun demosu’ parçasının sonradan eklenebilmesi gibi, açık uçlu bir metin istifi olacak, metin bittiğinde ‘trük’ ekine hala açıklık gibi…

·          

 

KISA FİLM


Koyutlar


·         Kısa filmin kısalığı görelidir, uzun filmin uzunluğu gibi… Uzun, 50 yılda 80’den 120 dakikaya uzadı. Kısa, kısalabilir de, uzayabilir de ki bu onu diğerinden ayırır.
·         Okullarda olsun, pratikte olsun, yönetmenlerin, ilk uzunlarından önce, kısa çekmeleri, kısayı kendiliğinden bir tür hazırlık, deney, laboratuar, stüdyo, atölye kılıyor. Biri, ‘tersi olmalıdır, yani kısa uzundan sonra çekilmelidir’ dediğinde şaşırdım ve sonradan ona hak verdim. Kısa öykü yazmak da, uzun öykü veya roman yazmaktan daha zordur ve daha çok ustalık gerektirir.

 

Açılımlar


·       Genelde belgeseller kısa, kısalar belgesel oluyor ama Flaherty’nin başyapıtı ‘Kuzeyli Nanook’un en azından girişinin kurmaca bir yapıt  olduğu unutuluyor.
·       Kısa film, henüz klipler yaygınlaşmadan önceki dönemde, öyle olduğunu ayırsamaksızın, anlatı açısından klibimsilikler içeriyordu. Örnekse, 1977 tarihli Aleksandar İlic’in başyapıtı ‘Balyoz’ bile, biraz kısaltılıp fonuna ‘hard-rock’ bir parça konulursa, klip niyetine seyredilebilir.
·       Kısa için sesli, renkli, animasyon, kukla, vd sınırlaması yoktur.

 

·          

 

KLİP


Koyutlar


·       Süresi, şarkılar nedeniyle 5 dakikayı pek geçmez.
·       Siyah-beyaz veya renkli sınırlaması yoktur.
·       Çizgifilm veya bilgisayar animasyonu olabilir.
·       Sessiz müzikler olabileceği gibi, sessiz klipler de olabilir.
·       Kare-birim zaman alt sınırı, insanların algı eşikleri nedeniyle, 1/100 saniyedir, ileride 1/1.000 de olabilir.
·       İleride holografik klipler de olacak.
·       Kliplerde zaman; doğrusal, tersinmez, sürekli olmak zorunda değildir.

Açılımlar


·       ‘Klip’ dendiğinde; müzik videosu (Kral TV klipleri), jenerik (‘James Bond’ filmleri), ara jenerik (Asit Evi), art jenerik (Jackie Chan filmleri), reklam filmi (Alternatif Bank 2000, TC), film tanıtım fragmanı (Blackjack), episodik planlar + film müziği (Romeo Ölmeli) ve/ya manga animesi şarkılarının planları (Ghost in the Shell)  gibi türlerin ve alttürlerin hepsini anlıyoruz. Burada kullanılan adın ‘klip’ olması zorunlu değildir.
·       Klipler, müziksel açıdan da ayrı kategorilendirilebilir: ‘New Age’ klibi ile pop klibi bambaşka şeylerdir. Melez klipler de (hem film müziği klibi olması, hem de müziğinin melez olması nedeniyle Godzilla) olabilir.
·       Klibin temel özelliği, zamanı optimum kullanımı ve bu kısacık sürede anlatı klişelerini bozup yenilerini kurabilmesidir.
·       Episodik anlatıda, bütünün içindeki parçalar demonte edilince, bağımsız anlatı birimleri olabilirler ve sıralamadan muaftırlar. Filmlerde klipleşen planlar bu niteliklidir.
·       Bazı kliplerde ve reklamlarda (Alternatif Bank, 2000, TC) zaman, ‘1-2-3-4-5-6-7-8-9’ yerine, ‘1-2-2-3-3,5-4-6-5-7’ gibi, durgu, yavaş çekim ve geri çekim parçacıkları içeriyor. Müzikte zaman akışı, türk aksağı, velvele ve mehter ritm-temposu gibi aykırı örnekler içeriyordu. Sinemada bu yeni deneniyor veya yaygınlaşıyor.
·       Öncekinin açılımı: Hız algısı ters artetkileri de var. Zaman akışı bozumu, zamanın verildiği gibi, değil, kişiden kişiye de değişebilen, bozunmuş algılara yol açıyor. ‘2-2-3’, ‘durgu’ olarak değil, ‘devinim devamı’ olarak algılanıyor ama çok kısa bir süre için.. Bu da ‘sıkışan titreşim’ izlenimi yaratıyor.
·       Klip, bir müzik parçasının satışını çok etkiler.
·       Klip yapımı, uzun-kurmaca film denli pahalıdır. O nedenle on parçalık bir albüme yalnızca bir veya iki klip çekilir.

·          

 

REKLAM


Koyutlar


·       Reklam filmi, mal satmak için yapılır.
·       Reklamın verim oranı % 50’yi geçmez, diğer bir deyişle genelde maliyetini karşılamaz ama totolojik bir biçimde başkaları da reklam yaptığı için yapılır.
·       Sanat filmi yönetmenleri, reklam filmi de çekiyorlar. Reklam filmlerinin sanatlaşması biraz da bu yüzden. Olayın ahlaki yönü (reklam parasıyla reklamı eleştiren sanat filmi çekmek gibi) tartışma dışı bırakıldı.

Açılımlar


·         Reklam, şimdilik en kısa süreli filmdir (20 saniye) ama daha kısaları da yapılacak, yani 1 saniye ve 1.000 plan gibi... Bu nedenle, insan algısını uyuşturuculardan sonra, en çok hızlandıran olumsuz zihinsel / kültürel öğe reklam filmidir.
·         ‘Silkcut’ gibi ender raslanan reklam filmleri, reklamdan önce ve daha çok sinemadır. Tersine; ‘Baraka’ gibi filmler, sinemadan önce ‘reklam’ veya ‘ideolojik propaganda’ veya ‘halkla ilişkiler’dir.
·         Reklam, en tehlikeli, yani informatik / kognitif açıdan en zehirli / faşist alanların bile sterilize edilebileceğini gösterdi.  Başka bir deyişle, 10.000 reklam seyri bağışıklık yaratıyor (herkeste değil tabii ki).

·          

 

JENERİK


Koyutlar


·       Jenerik, filmin başında ve/ya sonunda konulur. Woody Allen’ın ‘Manhattan’ı (birden çok /  deneysel jenerikli) ve Paul Mc Guigin’in ‘Asit Evi’si (ara jenerikli) gibi örnekler azdır.
·       Ön jenerik, seyircinin filme ısınmasını sağlar.
·       Art jenerikteki yazılar, seyirciyi genelde sıkar ve sanatsal olmasına ön jenerikten daha az çabalanır..

Açılımlar


·       Jenerik, filmden apayrı nitelikli olabilir, Jean-Paul Belmondo’lu ‘Hayvan’ınki veya ‘Fight Club’ınki gibi…
·       Trier’ın dogmasının yönetmen adsızlığı, ‘jenerik varlığı ya da yokluğu’ sorusuna yanıt vermiş sayılmaz. Bu sorunun soruluş biçiminin, konunun içerik (yani, ‘jenerik nedir’, ‘neyin jeneriği’ ve/ya ‘jenerikte ne’) olarak değil, yalnızca biçim sorunu olarak ele alındığını göstermesi ilginç.

·          

DEMO


Koyutlar

·         ‘Demo’ dendiğinde, bilgisayar oyunlarının tanıtımı için hazırlanmış, film fragmanlarına benzeyen, oynanmaksızın yalnızca seyredilen ürünleri anlıyorum.
·         Demo; reklam niteliği de taşır, (burada ayrıca incelenmeyen) fragman niteliği de taşır, kısa film niteliği de taşır.

Açılımlar

·         Bizi ilgilendiren ‘kısa film’ niteliğidir. Neden, konuyla ilgisiz gözüken bir parçayı kısa film sayıyoruz? Demonun başı ve sonu vardır. Öyküsü vardır. Seyirciyi / oyuncuyu çekmek için, fragmanlarda olduğu gibi davranılarak, en çarpıcı yönleri öne çıkarılmış öyküselliği vardır. Bir demoyu seyredip bitirdiğinizde, bir kısa öyküyü okuduğunuzdan daha çok bilgisel malzeme edinmiş olursunuz (bunun nedeni görsellik değildir, yüksek anlatı hızı ve yoğun öyküdür).
·         Oyunlar, bilimkurgu romanlardan uyarlanabildiği için, filmini izlemeksizin bir romanın oyunuyla karşılaştığınızdaki izlenim ilginçtir (benim için Übü’de öyle oldu): Ana metnin topografyası bir hayalet yazar tarafından yorumlanmış gibidir  (ki bilimkurgu romanlardan filme geçişlerde bu hemen her zaman yaşanır ki bu özle ilintili bir çıkma demektir ki bu başka bir yazının konusuna girer).
·         Oyunlar, 3 boyutlu hazırlandıkları ve yapay görüntüler oldukları için, çizgifilm sınıfına girer. İnternette yayınlanan ilk yapay filmin bir demodan farkı yoktur, çünkü Humphrey Bogart Bruce Willis, Marilyn Monroe Julia Roberts olabilir, tüm kombinasyonlar yalnızca para ve zaman sorunudur. Hazırlanış kuralları nedeniyle, yeniden çekimin en ucuz (aslında limit bedava) olduğu alan burasıdır.
·         Oyunlar, sanal dünyaya (veya siberuzaya) en yakın kültürel olgulardır. Örneğin, yolları çatallanan öyküler bu biçimde yazıldı. Bu nedenle belki de, geleceğe en yakın temasta olan sinemasal alan budur, denilebilir.
·         Demolar, 3 boyutlu devinimi sinemaya en çok katan ürünlerdir. Matris’deki ve Titan’daki ilk uzay döndürümü planları tümüyle oyun demosu yaklaşımlıdır. Bunun kanıtı, hafif duraksamalı akışlarıdır. Oyun tasarımcıları arasında Holywood’da görsel efektçi olarak çalışan çoktur.

·          

 

ODAK


·       Sinema ilk yüzyılı ertesinde, tür-sanat filmi ayrımında olduğunca, kısa-klip-reklam-jenerik-demo ekseninde de başkalaşım geçirmekte. Bunun bir bölümü bilinçli / istenen, bir bölümü bilinçsiz / istenmeyen edimlerden oluşmakta.
·       George Melies’den, yani sinemanın başlangıcından beri, ‘trük’ var ama tıpkı bilimkurgunun 20. Yüzyıl’da başlamaması ama o zaman tür olması gibi, ‘trük’ 21. Yüzyıl’da artık bir tür. Ancak, diğerlerine oranla daha geride kalmış durumda.
·       Hepsi de, içerik (: nasıl) şeyselliğini (çelişkili gelse de aslında biçimi) öne çıkaran türler. Bunu, sinemanın bugüne dek içerik (: ne) sorununu çözememesiyle birleştirince, bu alanın çifte (çoğu kez daha çok) değilleme (: negasyon) gerektiren bir alan olduğunu saptarız (ki buna ‘negatialectics’ (: değillemler veya değilleme eytişimleri) denebilir).

(Haziran – Kasım 2000)

Çarşamba, Kasım 07, 2012

Radikal Blog Oto-Raporu 1



Dedem 1900 doğumluydu, babam 1936 doğumlu, ben 1960 doğumluyum, kardeşimin oğlu 1994 doğumlu: Görüyorum ki 3-4 kuşaklık bir beyinsel yanlışlık sürüp gidiyor bu ülkede kuşaklar arasında, naklen yayın naklen yayın olarak.

1968’lilerin ve 1978’lilerin tarihi ıskalamasını gördüm (bn o sırada kitap okuyordum, yani çok meşguldüm, mitinge veya cenaze törenine hiç gitmedim). 1988’lilerin ve 1998’lilerin başlamadan bırakmasını gördüm. Şu sıralar (Radikal Blog’da da) 2008’lilerin denemesini ve yanılmasını izliyorum. Olsun: Milyonda bir veya yüz binde birlik istatistik onlarda da işleyecek ve 1-10 zirve beyin onların içinden de çıkacak. Ama ne zaman?

Türkiye Cumhuriyeti süreci / zihniyeti 90 yıllık bir yanlışlık, Tanzimat zihniyeti 175 yıllık bir yanlışlık, Türk-İslam zihniyeti 1.200 küsur yıllık bir yanlışlık, alaturka marksist sol 100 küsur yıllık bir yanlışlık olarak sürüp gidiyor. Türk aydını, bu yanlışlıklar denizlerinde debelen(diril)ip duruyor.

Burada, 18-23 yaş arasındakilerin arasındayım. Yani, 2008’lilerin. Yani, 1990-1995 doğumluların. 1950 doğumluların, yani ilk entellektüel arkadaşlarımın bazılarının 1990 doğumlu torunları ve 2010 doğumlu torun çocukları var. Yani, otobiyografimdeki 4 kuşak, 5. ve 6. kuşak gerçeksendi bile.

Türkiye’de eskiden 10 yıl, 1 kuşak farkı ediyordu. Buyrukçu’nun saptamasıyla olduğu üzere, 1970’lerden beridir, artık 5 yılda 1 yeni kuşak gelmekte. Öldüğümde 2048’lilerle, yani 2030 doğumlularla muhatap oluyor olacağımı sanıyorum. Yani, 10-20 kuşak Türkiyeliler’in hikayesini bizzat görmüş / yaşamış ve yazmış olacağım. Bunların yazar aday adayı, yazar adayı ve yazar olanlarının öyküleri, diğerlerinkilerden / normallerden farklı olmuyor, olmadı, olamayacak da gibi. Bu da bir yanlışlıklar silsilesi ne yazık ki. Tarih hala tekerrür ediyor.

Gelelim Radikal Blog’a:

6 küsur yıllık Milliyet Blog’da gerontokratlar var(dı) hegemon olma meraklısı. Yazma huyları, yorum almaya ve yorum vermeye dayalıydı (ve bunun pazarlığını ve alışverişini yapmaya da). Orada %o 0,5 gibi bir oranda yorum almıştım ki bu diğerlerinin arasında düşük bir orandı. Radikal Blog’da ise 2.000. metnimde bile henüz 1 yorum almamıştım. Bu durum, yeni kuşak yazar aday adaylarının bir farkı gibi: Başkalarının yazılarını pek okumuyorlar ve hiç  yorumlamıyorlar.

İkinci fark şurada:

Eğer 1 kompozisyon metni, düşünce aktarımı açısından 5/10 verimlilikte ise, 1 makale metni 7,5/10 verimlilikte gibidir. Radikal Genç’te o oran sık sık aşılabilmişti ama burada ne yazık ki 5/10 için bile zorlanan çok gibi. Burada (editörlerin değil) yazarların blog yazmayı makale yazmak olarak algılamamasında pay yüksek galiba.

Kendimi kart bir yazar olarak, genç yazarların arasında gayet neşeli hissediyorum: Eğlenceli bir yarış bu (ki eskiden bundan nefret ederdim). Sonuçta insan yaşlanınca düşünerek maç yapıyor, koşarak değil. Örneğin, maratonda depar atılmadığını gayet iyi biliyorsun. Onlar hata yapıyorlar, sen öğreniyorsun.

Sevgili gençler Ekim 2012’de 1 aylık deparlarını attılar ve hafiften yorulup terleri soğumaya başladı bile gibi, günlük yazı sayısı 200’den 100’e düştü gibi. Yalnızca 1 aydan söz ediyoruz. Oysa, yazanlıktan yazarlığa terfi sürecim, Dostoyevski hesabınca 10 yıl masa başında dirsek çürütmekle geçmişti naciz kulunuzun (o zamanlar daktilom bile yoktu).

Radikal Genç’in tüm yazar listesine sahip değilim. O nedenle kaçının yazmaya bugün hala devam ettiğini bilmiyorum. Ancak, daha 1984’te ‘Yeni Olgu’da, yazmaya başlayanların % 99’unun yazmayı bıraktığını bizzat gözledim. Bu 1933 başlangıçlı ‘Varlık’ dergisindeki yazarlar için de böyle. Yani, Cumhuriyet dönemi yazarları, hala aynı minvaldeler.

Sonuç?:

Radikal Blog’da 100 yazar okudum. Henüz ‘elde var 1’ olmadı.

Herkese kolay gelsin yine de. ‘Huysuz moruk dost’ acı söyler.

Dipnot: En çok okunan bloglar listesine bakınca, daha da acı söylemem gerektiğini görüyorum.

Salı, Kasım 06, 2012

Bertrand de Jouvenel ve Geleceğin Doğası




de Jouvenel bir Fransız’dır. ‘Tahmin Sanatı’ adlı kitabın yazarıdır.

Kitabın adından anlaşılabileceği gibi de Jouvenel gelecekbilimi bir bilim değil, bir sanat olarak görmektedir. Bunu bilimkurgu da yapmaktadır ama gelecekbilimi sanat yapanın geleceğin doğası olduğunu söyler.

Şöyle der:

“Geçmişin değiştirilemezliği insanın temel ahlaki ilkelerini de etkilemiştir.”

de Jouvenel burada yanılmaktadır. Geçmişin görüngüsü değişmeyebilir ama bilgisi hep değişir. Feodal dönem hakkındaki bilgiler o dönemde farklı idi, sanayileşme döneminde farklı oldu, 2. Sanayileşme döneminde farklı olacak.

de Jouvenel geleceğin bilgisi diye bir şey olamayacağını, yalınzca geçmişin bilgisi olabileceğini önesürer. Ursula K. Le Guin ise tersine şönde daha da ileri giderek geleceğin arkeolojsinden söz eder. Örneklersek: Bugün, 1950’lerde başlayan ama henüz tamamlanmayan ve gelecek kipinde yer alan 2. Sanayileşme bilgilerine sahibiz.

de Jouvenel basit ve gündelik işlerde bile kestirimin kullanıldığını belirtir. Eğer yumurta pişirmenin yönergelerine uymazsak, kısa gelecekte elimizde yenmeyecek bir yemek olacaktır.

Yine de de Jouvenel determinisittir. Kamu yararına kararların doğru zamanlarda doğru hızlarda alınabileceğini önesürer. Oysa, bilginin en muğlak ve kaotik olduğu alanlardan biri toplumsal bilgilerdir.

de Jouvenel diğer fütüristler arasında, mantıksal yapısı en gevşek örüntülü olandır.



Algernon’a Çiçekler




Bu kitabın önce filmi ile karşılaştım: ‘Charly’.


Filmi 1974’te 2 kez izledim. 1.’de hüngür hüngür ağladım, 2.’de ağlamadım. 1. seyrimde AFL’ye gitmemiştim, 2. seyrimde AFL’ye gitmiştim.

Kitabın kısa öykü formuyla 1992’de karşılaştım. Evsizdim o sıralar. Kıştı ve çok üşüyordum (kronik bronşektazim var), son paramı kitaba verdim. Küçükparmakkapı Sokak’taki ‘Mefisto’dan alıp dükkanın önüne oturuverip okuyuvermiştim. Gözlerim yaşarmıştı.

Sonra, romanı İngilizce olarak 2 kere okudum.



Sonra, kitabın 2 formu (kısa öykü ve roman) olduğunu ve her ikisinin de bilimkurguya verilen en büyük ödülleri aldığını okumuştum.

En sonunda Kasım 2012’de kitabın Türkçe formu karşıma çıktı. (İngilizce’min roman okumaya yetmediğini bir kez daha gördüm.)



Roman beni bu kez üzdü. Çünkü geleceğimdeki gerizekalılığı kabullenmiş durumdayım. Çünkü kitaplar form olarak çok zayıftı. Çünkü 1 gerizekalı ilerizekalılaşınca, romanda ilk işi uçkurunu çözmek oluyordu. Çünkü yaşlılıkta hayalkırıklığı (beni) yoruyordu.

Filmde de, gerizekalının öğretmeni o ilerizekalı olunca, ondan çocuk yapmak istiyordu.

Bu mu?:

Dönüp dolaşıp konunun uçkura dayanması. Oysa ben nötroseksüelim.

Tarihte 100 milyar kişi yaşadı. Bunların ancak milyonda biri geriye birşeyler (kalıcı düşünceler, icatlar, keşifler, vd) bıraktı. Bu 100.000 kişinin 50.000 kişisi falan dahi idi.

Deha potansiyelli doğdum (Türkiye ölçeğinde 4 kezlik on binde birlik derecem var). Onu aktuel kılabilmek için tüm yaşamımı yıktım. 17-18 senedir kalan enkazı toparlamaya çalışıyorum ama hepi topu ayağı mezara doğru sürüyen bir yazar oldum çıktım sonunda. Bir de, dahi kalıntısı nötroseksüel.

Yalnızca 1 artı-değer düşünce ile bile tarihe geçen dahiler varken, geriye 10.000 falan NEK (dahice küçük, kristal, artı-değer düşünceler) bırakmış durumdayım. Onları nefret ettiğim insanlığa hediye ettim, insanlar belki daha az nefret edilir olurlar diye. Yazdıklarımın temeli, internette bedavaya okunan e-kitap formunda duruyor.

‘Algernona Çiçekler’deki Charlie Gordon böyle bir şey yapmıyor. Yapmadan da yeniden gerizekalılaşıyor. Algernon benzer süreçten geçen denek farenin adı.

Gönüllü bir Algernon olarak, film(im)in sonunda ben de ölüyorum. Lütfen mezarıma çiçekler bırakmayın...

Dipnot: Charlie / Charly bana şunu öğretti: Zekan ne kadar uzun sürede yükselirse, o kadar uzun sürede geriler. Böylelikle, 38 yıllık ilerizekalılaşma / dahileşme sürecinin ertesinde, dünyanın en yavaş gerizekalılaşan insanı oldum çıktım. E tabii, faşizmin ve engizisyonun yarattığı negatif IQ’lu kitlenin herhangi bir kişisi gibi olmayacağım asla.          (6 Kasım 2012)

Bahtsız Deveyi...




Vay be: Bunlar beni aştı:

“Erdoğan: Kılıçdaroğlu bahtsız bedevi;
Kılıçdaroğlu: Kutup ayılarına dikkat et”


Bu durumda da, bahtsız deve biz olmaktayız herhalde...

Devenin boynu gibi, Erdoğan da, Kılıçdaroğlu da bundan böyle düzelmez.

Kendilerine acil şifalar diliyoruz ve konu hakkında Selçuk Erdem’in ve Erdil Yaşaroğlu’nun karikatürlerini öneriyoruz.

Pazartesi, Kasım 05, 2012

Türk-İslam Şeysi



“Refah Partisi eski milletvekili, psikiyatrist profesör Mehmet Bekaroğlu:

...

Kayseri’de riba dediğimiz, yani tefecilikle para almayı nasıl anlatıyor insanlar, biliyor musunuz?

- Hayır?

Mesela bir adam, borç para bulamıyor. Diyelim ki % 30 faizle tefecilerden para buluyor. ‘Desene Umrelik bir iş yapmamız lazım’ diyor. Şifre bu! Tefecilik yapan Müslüman da böyle diyor, tefeciden para alan Müslüman da... Günaha giriyorlar çünkü. Böyle bir Müslümanlık yok ama! Günah çıkartmak diye bir şey yok Müslümanlık’ta. Kendini sıfırlamak diye bir şey yok. Adam ihalede yolsuzluk yapıyor, imar spekülasyonu yapıyor, bu yolla büyük paralar, büyük kazançlar sağlıyor. Sonra bunu ganimet metaforuyla içselleştiriyor. Yani ‘Biz mücadele ettik, büyük bedeller ödedik, bu bizim hakkımızdır’ diyor. İşi, ‘Bu ganimettir, helaldir’ noktasına getiriyor.”


Demek ki neymiş?

Türk-İslam sentezi buymuş.

Bunu en eskiden marksistlere, en son da Müslüman geçinenlere 35-40 yıldır anlatmaya çabalıyorum.

Sonuç?

Türk-İslam şeysi. Kendine takıyye. İslam’da kilise. Protestan İslam. Vd, vb.

Bu arada dinime küfreden Müslüman olsa, şeysi de var tabii ki. Erbakan 8 milyon dolar / TL çalmaktan mahkum olarak ölmüşken, onun milletvekilisi ne demeye ağzını açar ki?

Müslümanlar paraya ve uçkurlarına yenildiler. Liboşlaştılar. 4x4’e biner oldular. Fitre ve zekat vermez oldular. Evsizlere ev ve imarethane açmadılar. Onun yerine, yine Erbakan gibi onlarca kere umreye gittiler.

Benim bildiğim, günahlarını zemzem suyu temizleyemez.

Flechtheim ve Gelecekbilim




Flechtheim gelecekbilimin isim babasıdır. Bunu 2. Dünya Savaşı sırasında tasarlamış. Burada önemli bir nokta var: Benzeri bir çizgide ama sanatsal çizgide, yani bilimkurgu romanda yol alan Asimov da kabaca aynı tarihlerde psiko-tarihi tasarlamıştır ve o da kendine özgü bir gelecekbilimcidir.

Flechtheim şöyle der:

“Gelecekbilim insan ve dünyası üzerine tartışmayı, şimdiye dek yasak sayılan gelecek zaman kipinde üstlenecek.”

“Gelecekbilim bilginin önbilimsel bir dalıdır (yani henüz bilim değildir, demek istiyor).”

Flechtheim böylelikle geleceği önceden kestirip, bazı felaketleri gerçekleşmeden engellemek ister. Duygusal dürtüsü budur. Bunun nedeni de, 2. Dünya Savaşı’nın yıkımlarını gözlemesidir.

Tıpta buna ‘koruyucu hekimlik’ denir. Tedavi hekimliği hastalıkları ortaya çıktıktan sonra iyileştirmek peşindeyken, koruyucu hekimlik veya halk sağlığı uzmanlığı, hastalıkların ortaya çıkmaması için önlemler alır. Bu konudaki ilginç örneklerden biri, Türkiye’de 1970’lerin başında salgınbilim uzmanı bir hekimin trafik kazalarını da, iyileştirilebilecek bir hastalık olarak görmesidir. Eğer o insanın dedikleri o zamanlar ciddiye alınsaydı, 30 küsur yılda trafik 300.000 küsur kişi kazasında ölmezdi. Ozaman da nüfusumuz gereksiz olarak, daha artmış olurdu, ayrı konu.

Flechteim’in çalışmaları Birleşmiş Milletler kurulduktan sonra, 1970’lerde onun bünyesinde kurulan Roma Klübü’nün özünü oluşturur. Doğum kontrolünden yerel çatışmaların çözümüne dek, birçok sorun bu kurumun uğraşıları arasında yer alır. Nüfusun çok hızlı artacağını öngören onların sayesinde kurulan ana çocuk sağlığı merkezleri olmasaydı, bugün ülkemizin nüfusu 100 milyonu çoktan geçmişti. Şu an bile işsizliğin % 20’lere çıkabildiği düşünülürse, basit önlemler alma yaklaşımının önemi daha iyi anlaşılır.

Flechteim gelecekbilimi şöyle tanımlar:

“Gelecekbilim farklı bir yaklaşım kullanmalıdır. Ayrıntılı gerçeklerin kronolojik sırasıyla çalışamaz. Bunun yerine, yorumlama, genelleme ve oldukça yüksek bir dereceye kadar spekülasyondan yararlanmalıdır. Bu açıdan kültürel antropoloji, kuramsal toplumbilim ve toplumsal felsefeyle yakın ilintili görünür.”

Bu açıdan gelecekbilimin yaptığı, eldeki verilerden çizilmiş bir fonksiyon grafiğinden ekstrapolasyon yapmakla benzeşir. Bu olasılıkları da, oyun kuramını kullanarak, belli karar ağaçlarındaki belli stratejilere dönüştürür.

Bugün gelecekbilim, geçmişi çalışan tarih denli işlevsel bir insan bilimi sayılmaktadır. Bunun gerçek yaratıcısı Ossip K. Flectheim’dır.

Pazar, Kasım 04, 2012

Tarkovski’nin Filmlerindeki Metafizik Başarısızlıklar




Bir peygambere küfretmek kadar zor bir konu bu. Tarkovski, metafizik alanın sinema gurusu sayılıyor. Yine de bir deneyelim:

En başarısız 2 filmi, bilimkurgu hakkında olanlar hakkında daha rahat konuşulabilir.

Onun bilimkurgudaki metafizik algısızlığıyla başlayalım ama önce onun filme çektiği 2 bilimkurgu romanın yazarının ülkesinin Polonya ve SSCB olmak üzere, 2 eski Doğu Bloku ülkesi olduğunu, dolayısıyla, bu başarısızlığın, din, ülke, film / janr gibi, Tarkovski’nin varlığını dayadığı 3 sac ayağında da yanılmış / ıskalamış olduğu gerçeğini gösterdiğini belirtmek gerek.

Solaris’te, (Stanislav Lem) romanda adam gezegeni tanımak için yüzeye inip, ona temas ediyor; yani, ötekiyi anlamaya çabalıyor. Ötekiyi anlama çabası bir ‘kendinden aşkınlık’ eylemidir. Oysa, Tarkovski’de gezegen, adamı tavlamak için astronotun evini taklit ediyor ve onu cezbediyor. Bu ‘kendindelik’in (identity) ve ‘ev’in ikili ‘içkinliği’dir. İçkin (immanent) metafizikler insanı, Heidegger’de olduğu gibi, faşizme götürebilir.

‘İzsürücü’de (metin: Uzayda Piknik, Strugatski kardeşler), romanın sonunda kahramanımız, o kadar gereksinimi varken, kendisi için hiçbirşey istemeyip, insanlık için bir şey isterken, yani yolunun menzilini apaçık ortaya koyarken, filmde insan-kahraman yolunda kayboluyor. Film, istemeden, Tarkovski’nin ağırkanlı çekimleri yüzünden, tam da ‘yoldalık’ [(menzile varamayacak topal karınca, Hac yolunda) ve (sonsuz olmayan Tao, Tao değildir)] metafizik atmosferini verebilecekken, yine onun ‘opak su görüntüsü’ takıntısı yüzünden, konusal odağını yitirip gidiyor, çünkü yol saydamdır, opak değil. Bir de, kendin yol olmadan, yolcu olamazsın.

En başarılı filmine bir bakalım:

Bana göre ‘Andrey Rublov’ onun en başarılı filmi. Başkaları da öyle düşünüyorlar: O kadar ki onu sinema tarihinin en iyi filmi sayanlar bile var.

‘Andrey Rublov’un kendi içinde avantajı, zaten konusunun bir papaz-sanatçı hakkında, yani çifte-metafizik içerikli olması. Papazlık, Hristiyanlık dini açısından metafizik alanda kalıyor. Sanatçılık ise, yaratıcılık nedeniyle, kimilerince ve belli bölümleriyle metafizik alanda sayılıyor.

Filmde 2 yerde tam anlamıyla metafizik-falso olan plan var:

Çanı yapan çocuğun mesleksel sırrı olmaması ve papazın adam öldürdüğü, yani ölümcül bir günah işlediği için konuşmama yeminini, onu teselli etmek için bozması: Bir günahın bir yalanla telafisi mümkün değildir.

Ben, Tarkovski’nin yaşamı boyunca, başkalarına ve kendine de epeyi yalan söylediğini düşünüyorum.

Hiç bahsetmez ama filmlerinin bazı metafizik planları kadınların tasarımıdır. Kadın metafiziği, erkek metafiziğinden oldukça farklıdır, bakan göz onu kolayca ayırsar. (Burada, Ayşe Saşa’nın Orhan Pamuk’un ‘Gizli Yüz’ünü (roman ve senaryo) rezil rüsva etmesi örneğini anımsamak uygun olur.)

Karısını sevdiği kadar, ondan nefret eder ama bu konuyu düşünmeye hiç yaklaşmaz. Matriyarkinin tehlikesinin bilinçsizce ayırdındadır ama aşkperverlik gözünü kör eder.

Güncesine ‘azizbilim’ adını koyar ama ülkesini terkettikten sonra, hiç de koyu Hristiyan biri gibi yaşamaz.

Metafizik konusunu, her filminde bir haç planı koymak gibi, Milan Kundera’nın bir romanında, ateist Çekoslovakya’da iş olsun diye, Hristiyanlık savunusunda bulunup, cezalandırılıp kahraman olup, sonunda bir rahibeyle yatan biri gibi, biraz kaypak düzlemde ele alıyor.

Sonuçta ödüllendirildi. Hiç ödül beklemiyormuş gibi davrandı ama ödülleri de aldı. Azizler genelde ödüllendirilmez.

CİA parmağıyla Nobel ödülü alan Pasternak gibi, biraz dış dünyanın sayesinde SSCB’den çıkabildi ama onun için çok geç olmuştu. Biyografi ve tarih, bu oyunu o kadar çok kimseye oynadı ki o insanların zihinlerinde geçenleri görebiliyoruz artık: Bilseydim, yapmazdım.

Bunlar, sanatçının eserlerinden çok yaşamıdır, denebilir ama o sanat-yaşam çakışıklığını savunan biriydi. Zaten metafizik pek yalan yutmaz, bizdeki en büyük günahları işlemiş, doğmamış yetimin hakkını yemiş, sahte Müslümanlar’ın sırıtması gibi, sahte metafizik-sanatçı da ortalıkta sırıtır, yalnızca imajlaşır.

Konu çok daha fazla açımlanabilir. Son bir darbeyle işi bitirelim:

Metafizik din değildir. Aristo’nun kanıtladığı üzere, metafizik din icat eder, din metafizik icat etmez, onu Allah’a / Tanrı’ya havale eder. Bugüne kadar Dünya’da yalnızca 2 makro-metafizik kategori icat edilmiştir:

Bir: Aristo’nun ‘Metafizik’i. İki: Lao Tzu’nun ‘Tao te King’i. Bunlara 10’ar puan verirsek, onların yanında örneğin Heidegger’in ‘Metafizik Nedir?’i 1 puan ya alabilir, ya alamaz.

Tarih başlamamıştır, metafizik başlamamıştır, sinema başlamamıştır. ‘Tarihte metafizik sinema’ hiç başlamamıştır, tanımı boş kümedir, yanına yaklaşabilen bile olmamıştır. (Çok daha önemlisi, ‘düşünce filmi’ne giden yolun bir bölümü metafizik alandan geçiyor, şimdilik öyle ama gerçek bu.)

Neden?

Çünkü, bu ikisinin sentezi yapılamamıştır, filmi hiç yapılamamıştır. Sentezini bırakın, herhangi birinin filmi de yapıl(a)mamıştır.

Kabahat Tarkovski’de değil, diyemiyoruz.

Fidelite





Künye: Yönetmen: Andrzej Zulawski, 2000, 105’.


Marceau kendini aşan bir oyunculuk sergilemiş. Tek başına buna bakınca bu olumlu ama filmin tamamına bakınca değil.

Film anlatı açısından % 10 verimlilikte. Böylesi az derişik bir sanat ürünü hakkında ilk kez yazıyorum. Ancak negasyon bu kez bunu gerekli kıldı. Burjuvaların burjuvaları eleştirisi, marksistlerin (ve Marx’ın kendisinin de) burjuvaları eleştirmesinden daha verimli oluyor ve tabii ki burjuvaziyi eleştiren burjuva, ‘on binde bir dahi’den daha az bulunuyor.

İsteri 21. Yüzyıl’a yakışmıyor.

Bu film, fotoğraf sanatının estetiği ve burjuvanın sosyopolitiği üzerine bir film.

Bu filmi seyrettiğimde Susan Sontag aklıma geldi ve onun fotoğraf üzerine söylediği herşey değilse bile, tamamına yakını yanlıştı.

Filmin konusu: Sophie Marceau kıstırılır. Fotoğraf çeken kendisinin gizleri fotoğraflanmaktadır. O ne yapar? Çiftleşmeye kaçar ve şöyle der: “Yardım et, yolu göster.” Yola bakar mısınız? Kimin neresinden geçiyor? Ve devamında: “Bana bebek ver.” Nedir bebek? Çarşıdan mı alınır, yoksa erkek penisinden mi? Anti-maskulin ne yapar? Onu bebek peydahlarken de fotoğraflar.

Bu film tam da, Sontag’ın neden fotoğraf konusunda yanıldığını imler: O da çocuk peydahlamıştır. O da çocuğuyla fotoğraflatmıştır kendini. Çocuğunu meta-şey kılmıştır, Hülya Avşar gibi.

Marx sınıf mücadelesi konusunda gerçekten yanıldı ve/ya yalan söyledi ki farketmez. Sınıf mücadelesi, gerçekten kümesteki tavukların birbirini gagalamasına benzer: Kimin kimi gagaladığının önemi yoktur, altta kalanın canı çıkar.

Fransız burjuvazisi ve katmanları:

Büyük burjuva, küçük burjuva, (sonradan tanımlanan) orta burjuva, (bir Portekizli’nin tanımladığı) lümpen burjuva.

Burjuvazinin Fransız Sineması’nda filmleştirilmesi:

Claude Sautet, Jean Gabin ve Komiser Magiret, Claude Chabrol.

Metin de, % 10 sıkılıkta örüntülü oldu.

Cumartesi, Kasım 03, 2012

Feneon Öykü 10



1.

“İMKB’nin her gün yeni bir rekora imza atması birçok yatırımcıya saç baş yolduruyor. Çünkü borsadaki 380 şirketin sadece 80 tanesi İMKB 100 Endeksi’nin bu yılki yüzde 40’lık performansını yakalayabildi. Hatta borsaki 125 şirket hissesi borsanın rekorlar kırdığı bir yılda zarar ettirdi.”


Efenim, biz buna ‘kriko efekti’ diyoruz.

*

2.

“Beyoğlu’nda 12 Eylül’de 65 cezaevinde başlatılan süresiz-dönüşümsüz açlık grevinin 51’inci gününde çeşitli sendika ve sivil toplum örgütleri tarafından 'Ölümler durdurulsun' eylemi yapıldı. Oturma eylemi sırasında Taksim-Tünel seferini yapan nostaljik tramvayın telleri koparak eylemcilerin ortasına düştü. Ateş çıkarıp yere düşen teller şans eseri kimseye değmedi.”


Bu insanlar Araplar gibi düğünde havaya ateş açmadığına göre, olay sabotaj-provokasyon.

*

3.

“ABD’nin Colorado eyaletinin Pueblo kentinde beyni olmadan dünyaya geldikten sonra 3 yıl yaşamayı başaran ‘mucize’ çocuk hayatını kaybetti. Beyni olmadan doğan bebeklerin ya ölü doğduğunu ya da doğduktan kısa süre  sonra öldüğünü belirten doktorlar, sadece bir beyin sapıyla doğan Nickolas  Coke’un 3 yıl yaşamasını ‘tıbbi bir mucize’ olarak nitelendirdi.”


Valla bizde 70 milyon öylecenek, yani beyinsiz beyinsiz 70 yıl 70 yıl yaşıyor. Hiçbirşey de olmuyor. Gerçi bir şeyler oluyor tabii ki: Faşizm ve engizisyon oluyor. Onun da ne önemi var canım... Alt tarafı insanlık işte...

Feneon Öykü 9


1.

Samsun'un Bafra ilçesinde belediye işçisi, taşıması ve kullanımı kolay ‘No frost’ özellikli tabut üretti. ... İşçi Kanberoğlu, '’Geliştirdiğim tabut yeni nesil buzdolabında olduğu gibi 'No frost' sistemli, klimalı tabutlara göre daha kullanışlı ve avantajlı’ dedi.”


*

2.

Genelde biz Türkler’in yaptığını bu kez Suudi Arabistan’da Araplar yapmış:

“Abkaik bölgesindeki Eyn Bedr köyünde bir evin avlusunda yapılan düğün için yüzlerce kişinin toplanmış olduğu, kutlama amacıyla havaya kurşun sıkılınca, yüksek gerilim kablosunun isabet alarak konukların üzerine düştüğü ve yangının başladığı ... yangında 25 kişinin öldüğü, 30 kişinin yaralandığı bildirildi.”


Türk-İslam sentezi bu olsa gerek.

*

3.

“Yomra ilçesinde bir fabrikada pazarlama elemanı olarak çalışan Murat Köloğlu (31) geçtiğimiz günlerde Sema Daniç (25) ile dünya evine girmişti. Damat, takı töreni sırasında para takamayanlardan POS cihazıyla para çekmişti. ... Konuyla ilgili açıklama yapan Trabzon Vergi Dairesi Başkan Vekili Zeki Yumbul ... ‘Denetim sonucunda düğün günü olan 27.10.2012 tarihinde pos makinesinden 50 TL’lik işlem yapıldığı ve bir adet fatura düzenlenmediği tespit edilmiş bu tespit sonucunda ilgili işletmeye Vergi Usul Kanunu’nun 353. maddesinin 1 nolu bendine göre 180 TL Özel Usulsüzlük Cezası düzenlenmiştir’ dedi.”


Şimdi bu durumda vergi dairesi mantığına göre, damat abimiz gerdek gecesi eylemi için üste para alıp, bunun için fatura vermemiş oluyor.