Pazartesi, Eylül 04, 2017

Ensest Nedir, Ne Değildir?

Ensestin kuralını hukuk belirler, din veya ahlak değil.
Bu açıdan bakınca, tüm ülkelerde kesin ensest olan durumlar:
Baba-kız, baba-oğul, anne-oğul, anne-kız, oğul-kız, kız-kız, oğul-oğul (yani kardeşler) arasında.
Yani: Ensestte eşcinsellik veya zıtcinsellik kuralı yoktur.
Özel:
Kardeş çocuğu ile (yeğen-yeğen) ilişki ensest değil ama amca / yenge / hala / enişte / teyze / dayı-yeğen ensest dersen, olmaz. İkisinin akrabalık derecesi aynıdır.
Gelelim rızaya ve 18 yaş sınırına:
18 yaş üstünde bilerek, isteyerek, uzun süreli, saklı ensest bir ilişki varsa, onu kimse bilemeyebilir, ona kimse karışamayabilir. Dava açılması için kanıt gerekir, aklı başında biri(leri) kanıt bırakmayabilir. Suç olsa veya sayılsa bile, özel yaşamdır, kimse içine giremez.
18 yaşaltı, pedofiliye giriyor. Hukukta belli cezaları var.
14-18 yaş arası, cinsel etkin olunan bir dönem. Hala pedofilidir ama bu yaş arasında, mağdurun (aktif / pasif) katılımı da sözkonusu olabilir ve bu kanıtlanamaz.
Rızasızlık, tacize ve tecavüze giriyor. Hukukta belli cezaları var.
Karşıt cinsler arasında ensest, hukuğun geçerli olduğu tüm dönemlerde biliniyor ama 1990 sonrasında, babaların 18 yaşaltı oğullarıa tecavüzlerinin Almanya ve ABD için çok arttığını ve okullarda erkek çocuklarına babalarına karşı bu durumda neler yapmak gerektiğinin okullarda öğretildiğini biliyorum.
Ama özel bir vaka biliyorum:
Türkiye’de, gönül rızasıyla, 14-18 yaş arası 2 kızkardeşin gönüllü eşcinsel ensesti. Bana, yapanlardan biri anlatmıştı. Belli bir süre sonra bırakmışlar ama uzun süre birbirlerini tatmin etmişler. Bana sırrını açan kişi, eşcinsel değildi. Yadırgamamıştım, daha uç vakalar dinledim çünkü ama onları burada yazmayacağım.
Okuduklarımdan, gözlediklerimden, dosyalardan edindiğim toplu kanıları belirteyim:
Dünya’da ensest son cinsel tabu sayılıyor ve korunması / yasağı kutsal sayılıyor. 3-5 teknik hata birden yani. Gönüllü katılımı inkar var. 14-18 yaş ayrımını inkar var. Mahremiyetin saklılığını, yani gönüllü yapanlar mahremiyetlerini korumuşlarsa, mahremiyetlerinin dokunulmazlığını yok sayıyorlar. Birilerinin apış arası, nedense herkesi geriyor.
Türkiye’de açığa çıkan oran, açığa çıkmayan oranın 20 katı falandır.
Türkiyeliler, enseste çok tuhaf bir tabu vurgusu yapıyorlar, cehennem ötesi bir günah imiş gibi, tecavüze uğrasa bile, mağdur olan taraf kendisi için bile bu böyle.
Ensestin, eğer varsa, tek çözümü açığa çıkarılmasıdır. Bence yoktur, çünkü alaturka evler çok küçüktür.
Daha öncesinde, bu insanların yalnız kalmasını engelleyecek aile düzenleri gereklidir artık.
Tecavüz-enseste maruz kalmış gençkızların çok azının intihar ettiğini, tamamına yakınının unutmaya çabaladığını gözledim.
Ensestlerin çoğunun başlayıp bittiğini gözledim.
Uzun süreli ensest hiç gözlemedim.
İslam’da zina, kadın için idamlık suç iken, ensestin idam alması kuşkulu.
Değişik ülkelerin değişik hukuksal kuralları var yeğen evlilikleri için. Değişik toplumların değişik ahlaksal kuralları var ensest için ama birinci çoğunluk durum, varlığını inkar yönünde.
Evlilik de ensest sayılıyor, ek olarak: Antik Mısır’da kız ve erkek kardeş hükümdarlar evlenirler ama yatmazlarmış ama bu da hukuken ensest olmakta.

(2 Eylül 2017)

AKP-Erdoğan Tarihinde Bir İlk

Bir haber:
“HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Nadir Yıldırım, birçok kamuoyu araştırmasının sonuçlarına göre, AKP tarihinde bir ilk yaşanarak, Erdoğan'ın oylarının partinin de gerisine düştüğünü söyledi. Yıldırım, "Erdoğan'ın oy oranı, yüzde 30-34 arasında. AKP'nin oy oranı ise, yüzde 36-40 bandında" dedi.”
Kastedilen olarak öyle olabilir ama eksik ve yanlış bir ifade de var, diye düşünüyorum.
Şu anki durum şu:
Seçmenler, ilk kez AKP ve Erdoğan için, ayrı ayrı düşünmeye / düşündürülmeye / karar vermeye zorlandı. Bunu yapan da, ayrı ayrı ve birarada olarak, hem Erdoğan, hem de AKP’nin aşamaları / momentleri.
TC tarihçesinde ilk olan asıl durum da, bu zaten.
Açımlama da şu:
Erdoğan, 1994-2012-2017 arasında, aslında özü tek moment iken, kendisi çok-momentli-imaj-serisi vermiş iken, imaj ve içerik olarak ilk kez sorgulanmaya başladı: Daha önce ona biat, kayıtsız şartsız idi.
AKP ise, çokparçalılığını ilk kez, parçaların ayrı ve karşıt yönlere gidebilmesi / gitmesi olarak sergilemeye başladı.
İkincisi, tarihimizde yinelenen bir durum:
ANAP da öyle oldu, Akbulut-Yılmaz üzerinden; DYP de öyle oldu, Demirel-Cindoruk-Çiller üzerinden. ANAP’ın son momentinin Mumcu, DYP’nin son momentinin Ağar olduğunu da, akıllarda tutmak gerekli.
AKP, sonun başlangıcı ile sonun sonu arasında bir yerlerde. Belki senkoplu olarak sonun ortası denebilir buna. Giderken de, kendisinden olanlar dahil, çok kişinin canını yakacak ve götürecek.
Yani AKP, daha çok yalpa vuracak, daha çok türbülans yaşayacak, daha çok ülkesel burgaç-anafor yaratacak. Bunların bir bölümü onunla bitecek ama bir bölümü de onunla bitmeyecek: CHP’ye devredilecek olan iç ve dış savaş-çık-lar durumu ve başkanlık sistemi gibi: CHP’nin 1923-1938, 1938-1946, 1946-1950 dönemi tekpartililik karnesi, eksilerle ve sıfırlarla dolu ama ondan çıkıp, onun üzerine gelen DP desen, daha da berbat durumda: Bunlar hiç mi hiç unutulmamalı.
Yani:
Tarih tekerrür ediyor ama değişik altbiçimlerdeki varyanslarla. Bugün Dünya’da bile, ekonominin küçülmesini savunan bir sosyal demokrat parti veya iktidar hala yok, AB’de bile yok, üstelik onlar 10 yıldır küçülüyorlar zorunlu olarak ama kafaüstü çakılarak; bizim savunduğumuz ise, denetimli ve kademeli küçülme. Bunu da, bu CHP yapamaz, aslına bakılırsa (henüz) kimse yapamaz, çünkü bunun gerekliliğini düşünmeye geçen yok henüz: Herkes, ‘amman AKP gitsin, kurtulalım, gerisi önemsiz’ derdinde.
Oysa, zaman durmaz, tarih durmaz, gelecek durmaz, gelecek hep gelir ve uzun sürer.
Satranç oyununda veya oyun kuramında, uzun vadeli gelecekte, bir hamle sonrasını değil, 5’er yıllık plandan 4-5 hamle sonrasını tasarlayabilenler ayakta kalabilecek ancak.
CHP, Adalet Yürüyüşü ve artı Platformu ile, kafa kafaya bir nötr-sıfır aldı (daha önceki 15 yıl boyunca hep ekside idi ama): Alkol konusundaki tutumu, eksinin de eksisi idi ama: Oyunu rakibinin koyduğu kurallarla oynamaya kalkarsan, baştan yitirmişsin demektir.
O nedenle hala:
Küçük ve dar çözümler, felakette ilk feda edilecekler listesi, komünler, bilim / sanat / düşün köyleri, iltica / geçici gönüllü sürgün arası bireysel seçimler, vb, vd diyoruz. Toplum, 34 yıllık hatalarının bedelini madden ve manen ödemeli, diyoruz. Kürtler dahil, TC halklarını tarih mahkemesinde çoktan gömdük, diyoruz. Ne yazık ki uluslararası hukuk, bunun gereğini Sırbistan-1995 durumunda doğrudan görmüş olsa da, tıpkı 1940-1945 Almanya halkı için olduğu gibi, uygulumamış ve henüz uygulayamaz durumda.
Çanakkale Savaşı’nda Galatasaray Lisesi öğrencilerini gömerseniz, ondan 8 yıl sonra Cumhuriyet kurulduğunda, çalıştıracak yabancı dil bilen eleman bulamazsınız sonra, diyoruz. Aynı hataları, bin kere yinelemeyin, diyoruz. O nedenle, 30 yaş altını 2025 sonrasına kadar yurtdışına yolluyoruz: Yeterince sayıda gittiler ve kurtuldular bile çok şükür: Dönerler veya dönmezler, onların özgür iradesinin sorunu.
Olay bu kadar kabak gibi ortada, diyoruz ve metnimizi bitiriyoruz.

(2 Eylül 2017)

Hacker'lar Instagram kullanıcılarının bilgilerini satışa çıkardı

Bir haber:
“Instagram, bir güvenlik açığından faydalanan ‘hacker'ların henüz boyutu tespit edilememiş sayıdaki kullanıcıların e-posta hesaplarını ve telefon numaralarını satışa çıkardığını açıkladı.”
Bu, her zaman olan bir şey.
Asıl sorun ise şu:
Facebook ve Google, bunu bilerek ve kesinkes yapıyor:
Kullanıcının herşeyi kaydediyorlar, sonra birileri geliyor, bu kayıtları yürütüyor.
Yahu Google, bildiğimiz sesli arama programını bile, kullanıcı bilgisi kaydı yaratmak için kullanıyor.
Peki, izinsiz dinlemenin AB’deki cezaları neler?
Apaçık suç işleniyor, her gün ve milyarlarca kişi için.
Devletlerde tık ve gık yok.
Biz neden şikayet edelim bilader?
Devlet de, izinsiz dinlemesini biliyor, açsınlar birer kayıt da Facebook’a ve Google’a, görsünler analarının kerrakesini.
Devlet, para almaya gelince, sitelere ceza yazmasını ve sitelerin hesaplarını kapatmasını biliyor bal gibi ama kendi vatandaşının sanal güvenliği için kılını bile kıpırdatmıyor.

(2 Ağustos 2017)

8 yaşındaki Lara'nın cenaze namazı camide kılındı, Katolik mezarlığına gömüldü

Olduğu gibi kayda geçmesini istediğim için, haber uzun:
“Babası Hıristiyan, annesi Müslüman olan 8 yaşındaki Lara'nın cenaze namazı kılındı, Zincirlikuyu’ya alınmayınca, Katolik mezarlığına gömüldü.
İstanbul Kapalıçarşı’da 4 kuşaktır antikacılık yapan Pol Yusuf Şalabi ile İstanbul Ticaret Odası’nda çalışan Yrd. Doç. İlkay Çapraz Şalabi’nin 2 çocuğundan büyük olan 8 yaşındaki Lara Zeynep, 19 ay önce kansere yakalandı. Amansız hastalıkla mücadelesini önceki gün kaybeden Lara Zeynep, dün son yolculuğuna uğurlandı.
Gazete Habertürk'ten Hayati Arıga’nın haberine göre, küçük Lara Zeynep’in cenaze namazı, dün öğle namazının ardından Teşvikiye Camii’nde kılındı. Cenazeye, ailenin yakınları ve iş arkadaşları katıldı. Kızlarının tabutu başında gözyaşı döken ve birbirlerini teselli eden Hıristiyan baba ile Müslüman anne, cenaze namazında birlikte saf tuttu. Baba, imama uyarak kızının cenaze namazını kıldı, dualar etti.
Namazın ardından minik Lara Zeynep’in cenazesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Müdürlüğü’ne ait cenaze arabasına konuldu. İmamın arkasına baba Pol Yusuf Şalabi ile anne İlkay Çapraz Şalabi oturdu. Feriköy Latin Katolik Mezarlığı’na getirilen minik kızın cenazesi, burada İslami usullere göre toprağa verildi. Aile imama üzerindeki cübbesi ve sarığını çıkarmasına gerek olmadığını belirterek, tüm cenazenin tamamıyla İslami usule göre olmasını istedi.
Cenaze namazına katılan baba, kızını İslami usullere göre mezara indirdi, üzerine toprak attı. Zeynep Lara’yı Hıristiyan ve Müslüman akrabaları, üzerine toprak atarak birlikte uğurladı. Anne İlkay ise, elleriyle kızının mezarına toprak attı. Cenaze işlemlerinden sonra imam, anne ve babadan tekrar helallik isteyerek duasını yaptı.”
Anababaya bak, ülkenin dini kurumlarına bak.
Gerisini yutuyorum ve susuyorum.

(2 Eylül 2017)

Pazar, Eylül 03, 2017

Çizgiroman-gerçek akışlı bir rüyanın müzikal modern dansının fizik evrenini yazması rüyası

Rüyanın x, y, z, t’si var.
X, potansiyel-aktuel öykünün arada gidip gelmesi (‘Run Lola Run’daki, 3 potansiyel aynı-ayrı fotoromanımsı-stop-motion-film öykücük plan(lar)ı gibi).
Y, var-yok öykünün zaman içinde gidip gelmesi (‘Looking Glass / Ayna ve Büyüteç Alis 2’ öyküsü planları gibi).
Z, girinti-var-lık x çıkıntı-yok-luk/eksi-var-lık öykü akışı: Bu türden bir öykü modeli, ‘Sandman’deki Uyku Adamı’nın bazı asıl öykülerinin öykücük, bazı pas geçilmiş öykücüklerinin ise, asıl öykü olmasında vardı: Gaiman, bu ıskalamaları bil/e/meyerek yapmış bence.
3 boyutluluk, havada akıyor (idi), bir tür rüzgar gibi.
Rüya siyahbeyaz - çizgiroman ve aynı zamanda müzikal - modern dans idi.
Yarı uykuda – yarı uyanık iken de, bunun mikro-mikro Evren’in makro-makro Evren’in öyküsünü yeniden yeniden yazdığı gerçek Evren-evrimi-tarihi modellemesi olduğunu düşündüm, hissettim, modelledim.
Gitti benim uyku-öykü.
+
(04:50.)
Yeniden uyuyamazken, rüyayı bana neyin gösterdiğini ve modellettiğini tahmin ettim:
Dün gördüğüm çizgi 2 kitap kapağı:
1’i: Neil Gaiman’ın ‘Amerikan Tanrıları’nın yeni basımı ve kapağı değiş(tiril)miş.
1’i: ‘Bir Psikopatın Öyküsü: İsrailli bir yazarın ajan-casus romanı.
Çizim kapakların 2’si de, siyahbeyaz idi.
Sorun, tüm bunların biraraya paketlenip, tek bir rüyada, işin içine bir de ‘hardcore’ / pornomsu sevişme planı sokarak, ki galiba artı vampirli bir yan-artı-öykücük de vardı, cinayet de, hem modelli, hem reel sanatlı bir içiçelik kılınmışlığı. 10-15 dakika idi maksimum ve tamamlan/a/madı da üstelik, son 1/10’unda uyandım ama sonu belliydi.

Buna benzer meta-hiper-tekst bir rüyayı yakınlarda da gördüm. Hepsi de, taa 1990 tarihli ‘Sınırsız Şövalye’ başlıklı rüyamın geleneği kökenli ve dizisili ki onu da, ‘Mülksüzler’in zaman akışı yapısı yazdırmıştı bana bence. Rüyalarım, kendi içkinlikleri içinden geç/iril/ip, kendilerini yoğurarak, artı yeniden yoğurarak, aşkınlaşma yoluyla, anlatı düzeyi-derecesi-karmaşıklığı olarak buralara sıçrayabiliyorlar bence.

Anamızın Örekesine, Babamızın Vitaminlerine Geri Dönelim

Bir haber:
“Bu anlayışın (sıla-ı rahim) Türkiye'nin içinde bulunduğu gerginlik, karşıtlık ve ötekileştirme ortamında tam da Türkiye'nin muhtaç olduğu, ihtiyaç olduğu bir anlayış olduğunu düşünüyorum. Sıla-ı rahim anlayışını tozlu raflardan indirip şimdi çok daha geniş anlamda bütün ötekilere, bizim gibi bakmayan ve bizim gibi düşünmeyen ama bizim bir parçamız olan toplumun bütün kesimlerine yönelik bir zihniyet devrimi yapmaya çağırıyorum. Sıla-ı rahim yapmaya çağırıyorum. Bütün yöneticileri, iktidarı, siyaset yapanları herkesi. Bugün Türkiye'nin bir sıla-ı rahim yapmaya ihtiyacının olduğunu düşünüyorum.”
Hürriyet gazetesi şöyle bir tanım vermiş:
“Sıla-i rahim: Hısım akrabayı ziyaret emek ve onlarla görüşmek ve mektuplaşmak; alakayı devam ettirmek akrabanın kusurlarını affetmekdir. İslam dinin en önem verdiği konulardan biridir. Sıla-i rahim, akrabalar, yakınlar arasındaki bağı ve iletişimi sağlam tutmak bu ilişkileri koparmamaktır. Akrabalık ilişkilerinin iyi olması için karşılıklı saygı sevgi ve yardımlaşmanın güçlü olması gerekir.”
Kardeşler veya kardeş çocukları arasında kan davası olan bir ülkeden söz ediyoruz. “Hepsi biraraya gelsin, birbirlerini öldürsünler, hepsinden toptan kurtulalım” mı demek istedi acaba?
Yoksa, ‘hep birlikte anamızın örekesine veya rahmine ya da babamızın vitaminlerine geri dönelim, Dünya bizden toptan kurtulsun’ mu demek istedi?
Baykaldır bu, her an her yöne dönebilir, yaptığı da, dediği de.
Valla, bence en iyisi Zaytung’un önerisi:
900 yıldır Anadolu’ya yerleşemedik zaten. En iyisi biz, Malazgirt’ten şöyle geri çıkıp bir daha dönelim, hava almış oluruz.

(1 Eylül 2017)

Camiye daha az giden ama kendisini daha dindar olarak tanımlayan bir nesil

Nasıl oluyor da oluyor?
Neden biri çüş veya oha demiyor bunlara?
Bu durum, ‘Economist’ dergisinin saptaması:
"Bazıları ise, davranışları aksini gösterse de, kimliklerini Türkiye ile ilişkili fikirlere dayanıyormuş gibi tanımlıyor. Babalarından daha az camiye gidiyorlar, ama kendilerini daha çok dindar olarak tanımlıyorlar."
Alamancılar da böyle, Türkiye’dekiler de böyle.
Zamanında, muhufazakar görüşlü Kemal Karpat, Türkler’in ibadet etmeden Müslüman olabildiklerini söylemişti.
Nasıl oluyor da oluyor?
İmam yellenince, cemaat ishal oluyor.
Köydeki mahalle baskısı denetler ama kentteki denetlemeyez de ondan.
Silah zoruyla, bu kadar Müslüman olunuyor da ondan.
Türkler, 1.200 yıldır tektanrılılığa evrilemedi de ondan. Hala putperestler de ondan. Onlara hacı hoca, yatır adak, tarikat çobanı falan gerek. Bunlar, dini kitap okuduklarında kafalarının karıştığını açıkça söyleyebilen insanlar: Ateist halimle, İslam düşüncesi devleri İbn-i Sina’yı, İmam Gazzali’yi, İbn-i Arabi’yi, en önemli hadis derlemesi Sahih-i Buhari’yi, en önemli tefsirci Elmalılı Hamdi’yi okumuşum, adamlar okumuyorlarmış, kafaları karışıyormuş.
Ateist halimle, hemen hiçbir küçük günah işlemedim diyebilirim ama her gün sokağa çıkınca, yüzlerce küçük günah işleyen binlerce insan görüyorum, evlerdeki zinayı, sübyancılığı, şunu bunu saymıyorum.
E, Sodom-Gomor neden icat edilmiş peki?
Allah’larının gazabından nasıl kaçacaklar peki?
Allah korkusuyla bile, günah işleyebiliyorlarsa eğer, onları veyl bile paklayabilecek mi acaba?
Cehennemin dibine kadar yolları var.

(1 Eylül 2017)

Cumartesi, Eylül 02, 2017

Metafor: Felaket Yönetimi ve Felaket Aşımı

There is always another bomb (‘Unthinkable’ movie).
And also:
There is another exodus, there is another tao.
*
Daima diğer bir bomba vardır.
Ama ayrıca:
Daima diğer bir eksodus, diğer bir tao vardır.
*
Ek.
Zaten tao’nun sonsuzluğu, onun artı bir’liğini ve diğer’liğini sağlama alır. Bu da, ‘felaket aşımı’dır aynı zamanda.
*
Ama aynı zamanda:
Daima, diğer bir felaket daha vardır.
Ve ondan sonra da, ondan sonra da…

(31 Ağustos 2017)

Adını Bilmediğim Bir Erkek Düetli Post-N-Modern Dansı

İlk kez seyrettim ve anlayamadım.
Ki önceki her 2 fragman için de böyleydi.
İlkinde, ‘aslen kamerada (başka filmlerde) yönetmen – bu filmin fragmanında oyuncu’ ile aslen oyuncu vardı.
İkincisinde, aslen oyuncu vardı.
Üçüncüsünde, ikincideki oyuncu ile ‘oyunun asıl yaratıcısı / yönetmeni’ ile ikincideki oyuncu var ve erkek erkeğe yağmur dansı gibi bir şey eylemişler gibi ama bu, pekala başka bir şey de olabilir, çocuk oyunu gibi örneğin.
Link şu:
Bizce, temel düşünce-espri şu:
Asıl yönetmen-yaratıcı feci ‘cool’, Japon ‘cool’u ama, anime ‘cool’u ama. Kendine bu imajı tasarlamış. Ama reklam ve gerçek görüntülerinde böyle değil aslında. Yine de bunu kullanmış ve vurgulamış.
Diğer-asıl oyuncunun canlandırdığı tipin de ne kadar reel olduğunu henüz bilmiyoruz, çünkü oyun kimbilir ne zaman gelecek, belki de hiç gel/e/meyecek. 2077 Siberpunk aylardır var ama yalnızca tek fragman ve onun çeşitlemeleri olarak.
Son 2 saniyede, görüntüye ‘kamera gözlü- algılayan üçüncü kişi’ giriyor. Asıl espri bu bence. Pekala, ilkindeki yönetmen-oyuncu olabilir bu.
Bu arada, hala bu 3 fragmanın oyunla uzak yakın hiçbir ilintisi olmadığını düşünüyorum ve hissediyorum.
E tabi, bu bir strateji, bu bir tarz: Yumuşak pazarlama tarzı.
Sonuç:
Dans zayıf kalmış. Modern-ötesi-dans bilgisi eksikliğinden olsa gerek. Uygun tasarımcı-koreograf bulamamışlar yani.

(31 Ağustos 2017)

Taht Oyunları Oyuncu Seçmeleri

Güzelin ötesinde bir belgesel.
Bana yönetmenliğin ve oyuncu seçiminin ne olduğunu öğretti. Çünkü bir dizide / filmde ilk kez bu denli ayrıntılı olarak yoğunlaştım, hem de onlarca kişi üzerine. Ve gördüm ki kişilerin repliklerinin yerini ve zamanını doğru anımsıyorum hala (ilk kez ilk sezon ilk bölüm olarak 2013 Ocak’ında seyrettim diziyi).
1/10 hata vardı, hata da en beklenmedik olanda, büyücü kadında, ‘sıçtı’ diye düşündüm, o da ‘siktim attım / I fucked up’ dedi ve biplendi. Bu bile güzeldi ama.
Tek sürçmenin bile feci göze battığı ama bunun yanısıra, İngilizce / İngiliz tipi krallığın faşizm altkültür hegemonyasının teşhiri idi bu aynı zamanda.
Nasıl ki Ian Fleming, ‘James Bond’ ile baydıysa; nasıl ki John le Carre ‘Smiley’ ile baydıysa; roman / film ‘Yüzüklerin Efendisi’ de feci baydı, roman / dizi ‘Taht Oyunları’ da: Batalı 70 küsur yıl olmuş bir kabusun cennet hayali / rüyası sayılması veya öyleymişçesine pazarlanması, zavallıca bile değil.
Ama klasik-İngiliz-Shakespeare tipi oyunculuk hiç baymıyor. En mavra olanın, bu oyunculuğun Shakespeare ile hiçbir ilgisinin olmaması ve onun özgün koşullarda böyle oynanmamışlığı. Ancak, Hollywood’da belki 100’ün üzerinde İngiliz kökenli oyuncu var ve Dr. House tiplemesi,Yanki şivesi ile apaçıkça sıçardı, yani bu, ikinci aşırı-yorum.
Belgeselin linki şu:
İngiliz olmayan oyuncuları bile, tiplerinde ingilizleştirmek, ilginç bir tiyatro tekniği.
Ancak:
Dublajlar üzerinde feci oynanmış, miksajda ve elektronik masada yani. Hem de feci oynanmış, demek ki bunun bile programı / yazılımı var.
Daeneris aksamaktan öte, çuvallıyor asıl-özgün ses tonunda. Özgün oyuncu ile rol oyuncu arasındaki ayrım, onda ve büyücüde çok çok belirgin. Artı, yüzündeki oyunculukta bile fotoşop varmış ve ben buna yuh çektim. Kardeşim, o zaman olağan değil, tümden dijital oyuncu kullanın. Fantastik, tam-fantastik olurdu o zaman.
En merak ettiğim konunun yanıtını da aldım:
Mimikler, yavaş çekime alınmış. Tüm kadronun bu denli birebir rol uygunluğu taşıması imkansız idi zaten.
Vurgu:
Erkekler, oynamayı daha iyi beceriyorlarmış. Kadınlar, illa ki güzellik peşindeler, rol bunun tersini istese bile. Erkekler ise, rol yaparlarken, ferah feza çirkin olabiliyorlar, hem de yayıla yayıla.
Buna hayran oldum. Çünkü, çirkinlikler çeken bir görselci ve fotoğraf sanatçısı durumundayım. Bu bilgi, aklımda bulunsun: Konunun insan figürlerini ilkin erkek seçmeyi dene.
Köpek rolündeki ise, daha dakka bir gol bir, rolünün gereği mimiklere geçti yahu. Bu nedir, bu ne güzelliktir, bu ne rolüne saygıdır, bu ne başarıdır? Demek ki ‘rolünü kokluyor’ denilen türden oyuncular bunlar imiş.
Ayı tipli (ve bedensel açıdan gerçekten bir et dağı olan) Dağ’ın repliklerini belgesele uzun uzun almışlar ama yahu ben, dizide bu adamın konuştuğunu görmedim ki. Bir de, onu dörtte bir hıza filan düşürmüşlerdir herhalde, rolü uygun oynuyor ama hızlı oynuyor.
Bu arada, bu dizideki olay akışı yavaşlığı, tam da konunun özü imiş. Oyunculuk yavaşlığı ile bu apaçık anlaşılır kılınmış.
Mamoa, Drogo’da uçmuş, ne çekti merak ettim. Hep böyle roller oynadı bu adam. Sonu, Mickey Rourke gibi olacak sanırım.
Çıkış: Bravo ve bis.

(31 Ağustos 2017)

Türkiye ekonomisi dünyada kaçıncı sırada?

Zırva ki ne zırva.
Yok 17., yok 13. imiş.
Kardeşim, satın alma gücü paritesinin asıl anlamı şudur:
Kişi başına yılda harcanan miktar:
O da Türkiye 2016 için, yılda 4 bin dolar. Ya da ayda bin küsur lira. Bunun da toplamının % 50’si, ilk % 1-2’de. Yani 79 milyon için, al onun da yarısını.
Türkiye’de yoksulluk sınırında 20 milyon kişi var, yani nüfusunun dörtte biri. Bu sayı, hükümetin verdiği sayı.
İlk 20’de olanların hiçbiri bu durumda değil oysa. Belki, ilk 50’de bile böyle olmayabilir.
Yalnızca ekmek yiyerek yaşarsan, bu ülke bedava. Ancak, bu ülkede yılda 1 milyon tane 500-999 dolarlık akıllı telefon da satılıyor.
Evler ısıtılmıyor, evler konforsuz, evlerde su-ısı-rüzgar yalıtımı yok, insanlar aç.
Çağ atlamak, bu mu oluyor şimdi?

(31 Ağustos 2017)

Neden ‘Turkey’nin (Türkiye) Simgesi, Turkey (Hindi) Değildir?

Eksik zekalılık ve bilgililik üzerine, daha nasıl eksik zekalılıklar ve bilgililikler yapılabileceğini simgeleyen bir Ekşi Sözlük vakası daha:
“İndia, yani hindistan menşeili olan hindi, yani turkey ismi, dalga geçilmek amacıyla, ingilizler tarafından turkey (tarih okuduysanız, bulunduğumuz bölge, son bin yıldır türkiye olarak geçmiştir.) yani india üzerinden batıya gelen hindiler, türkiye üzerinden geçmektedir. en kısa yol bu!”
Kimse dememiş ki ‘Indian’, İngilizce’de aynı zamanda ‘Hintli’ değil, ‘Amerikalarlı Kızılderili’ demektir.
Kimse dememiş ki ‘Turkey’, evcil hayvan anlamında olarak, İngilizce’de ilk şu yıl kullanılmış. İngilizce etimolojik sözlüklerde bunlar bulunur ama bakan yok.
Gelelim yukarıdaki alıntı zırvaya:
Tavus, Hindistan kökenlidir ama ona ‘hindi’ denmemiş, ‘tavus’ denmiş. Hindi ve Şükran Günü takınağı, bildiğimiz kadarıyla, ilk kez ABD’de başlamış.
Hindi, Hindistan değil, Amerikalar kökenli.
“The turkey is a large bird in the genus Meleagris, which is native to the Americas. One species, Meleagris gallopavo (commonly known as the domestic turkey or wild turkey), is native to the forests of North America, from Mexico, throughout the midwest and eastern United States, and into southeastern Canada.”
(Kaynak: Wikipedia, turkey.)
Hindiye neden ‘hindi’ dendiğinin bizde kaydı yok. Hindistan üzerinden bize gelebilmesi için, Pasifik üzerinden, ABD’den Hindistan’a gitmesi gerekli, yoksa Avrupa’dan gelirdi.
Mısır da, Amerikalar kökenli ve ona neden ‘mısır’ dendiği de belli değil. Osmanlı kıyılarına gelen ithal ürünler, illa ki Mısır ülkesi üzerinden gelmemiş çünkü.
Gelelim şu zırvaya:
“Türkiye’nin adı, son bin yıldır Türkiye’dir.”
Hayır, öyle değildir. Balonla hava fotoğrafçılığının 1850’lerde (yani hepi topu 150 yıl önce) yaygınlaşması ile mümkün duruma gelen aslına uygun haritalı atlasların seri basımı sayesinde Avrupa, bize ‘Türkiye’ demeye başladı. Türkiye sayılan yer, Osmanlı İmparatorluğu ve onlar kendilerine hiç ‘Türkiye’ demediler, ‘Devlet-i Aliyye-yi Osmaniye’ dediler.
Bizim kendi kafamıza göre,‘Anadolu Selçuklu’ diye adlandırdığımız devlet, kendine ‘İkonyum (Konya) Rum Devleti’ dedi, yani ister Yunan, ister İtalyan anla ama Hristiyan anla kesin ve o nedenle zamanın Türk-Müslüman tarihçileri, onları Türk-Müslüman değil, gavur saydılar.
Anadolu beyliklerinin hiçbiri de, devletinin adında Türk sıfatını kullanmadı. Yani, Anadolu’yu asla fethetmeyen ve bundan özenle kaçınan Alp Arslan’ın ölümü / öldürülmesi sonrası fethedilen Anadolu Türk devletleri, 1072’den 1923’e kadar, hiç Türk adını almadı kendi arzusuyla.
Bu, açıkseçik olarak böyle biline.
Bu hata, kafadan 50 yanlış yazar yazarına.
+
“peru'da portekizce’de hindi demek.”
Peru’da Portekizce değil, İspanyolca var.
Adam, İngilizce bilmediği ve Hint Alfabesi’ni ayırdemediği için, Hindistan’da / Hintçe’de ‘hindi’ye ‘peru’ denmesini anlamamış.
Bu arada aynı kaynakta, hindiye değişik dillerde, Yunan tavuğu, Fransız tavuğu, Felemenk / Flaman / Hollandalı tavuğu, dendiği de var.
+
Biri de, kurt özgür olduğu için, Türkiye’nin simgesinin kurt olduğunu söylemiş ama kurdun köpek de olduğunu / yapıldığını unutmuş.
+
Ne diyeyim?
Bir şey demiyeyim, susayım.

(31 Ağustos 2017)

Cuma, Eylül 01, 2017

Kierkegaard Sözlüğü Notları

Önnot: Mühendislik eğitimimin getirdiği şematikliği, hala koruyor olduğumu gördüm. Sözüklere, almanakler, vb’ne karşı ilgimi de bu yönde açıklama kabul ediyorum. O edenle, epeyi Kierkegaard metni okumuşken, Kierkegaard tarzı, varlım-yaşam-düşünce tarzı alanının neredeyse tümüyle dışında kaldığı bir insan olarak, bu Sözlük’ü okumaya başladığım daha ilk maddede çarpıldım. Üstelik, hem de Danca’dan Fransızca’ya, en son Türkçe’ye çevrilmiş bir metin bu: Danca, Almanca’ya yakın bir ailede yer alıyor.
+
Ya / Ya da:
İlk madde:
Ya, ya da.
Kierkegaard; ‘ya / ya da’ dediğinde, Kafka’nın olmadığı bir seçimi ve ‘estetik x ahlak’ ile de, ‘sanat x felsefe’yi ve‘güzel x iyi’yi devreye sokuyor ama doğru’yu ve bilimi devreye sokmuyor demek olmuş.
Ancak, bunu varlık alanının doğurdan probelmatiği durumuna getirdiğinde de, haklı kalıyor, çünkü herkesin kendi varlık-nedeni alanını kendi koyma hakkı vardır. Kierkegaar da, bunu çok açıkseçik bir dille ve bireyselliğini ilk sayarak ortaya koymuş.
Bu, onu erken varoluşçu ve erken bireyci kılıyor. Ek / not / şerh: Sivil itaatsizlikçi Thoreau olağanca ve ondan etkilenen Bellegarrigue ise sürpriz biçimde, tolumsal ve politik alanda tanımlı kalıyor, çünkü bu içsel değil, dışsal bir isyan. Kierkegaard ise, onlara oranla tümüyle (içedönük?) içsel-bireyci kalmış görünüyor ama kesin konuşmayayım.
Gelelim Kierkegaard konuyla ilgili diğer momentine:
İyi’nin ve etik’in yüceltildiği tüm toplumlarda, aslında bunlar gömü götürülmüş demektir yani yeterince ahlak ve iyi yoktur ve uygulanmıyordur ortada.
İşte bu ilk notların ilk derdi / problematiği bu. Kitabı okuren zihnimde berraklaşan şu:
5 bin yıllık insan tarihinde ortalama iyi, insan türünü yok edilme cezasından kurtarıyor ve uzun vadede daha artan niceliğe gidiş var, artı salınımlar da var tabii.
Ama tersinden bakarsak da:
Bu 5 bin yılda kötü açısından tahammül edilmez yerler ve zamanlar toplamı, % 10’dan maalesef çok çok fazla durumda. Yani, insan eliyle yaratılan ve abartılı uygulanan kötülükler açısından bu böyle. Diyelim, 2017 İstanbul’u için böyle. Kültürel kabir ve kubur olmayı en geç 2007 gibi aştı bu büyükkent. 2013 gibi çılgınlık aklı başındalığı aştı. Bu, toplumun her kesimini, kitleyi, entellektüeli, askeri, işadamını, siyasetçiyi, ünlüyü, medyatörü ve hatta teokratı kapsadı çoktan. Bu oranda ölçüt, % 50-50 değil, belki % 25 kötü + % 75 iyi bile olabilir ama sonucun tahammül edilemez, yenilip yutulamaz olduğu kesinkes belli.
Sodom-Gomor teokratik-ölçütü de bu zaten: Tanrısal / Allah’sal, Yehova’sal toptan cezayı gerektiren durumlar. Makro tanım ile ise, çöküş döneminin dekadansı.
İşte bu nedenli Kafka, ‘seçim yoktur’, yani ‘ya / ya da’ yoktur dedi.
Ama o da şunu kastetti aslında:
‘Ceza Sömürgesi’ ve ‘Açlık Şampiyonu’, toplama kampı öngörüsüdür tamam ama aynı zamanda İsrail toplama kamplarının da öngörüsüdür.
Kierkegaard, bu kadar uç sorular ve yanıtlar kullanmadı asla bildiğim kadarıyla. Yani bu açıdan bakınca; ılımlı, orta yolcu bir felsefeci idi ama kesin felsefeci idi. Çevirmenin dediği gibi, kendisini Danimarka’da ve Fransa’da felsefeci saymıyorlarsa, cehenneme kadar yolları var.
Ayrıca, Kafka’nın yanıtı dahil edilice bile, ‘ya / ya da’ ok baba bir soru, sorun, problematik / sorunsal.
Bu parçanın çıkışı;
‘Ya / ya da’ aslında ilk madde değil, son madde olmalıymış sözlükte. Kierkegaard’ın ana kiliti ve açkısı bu  terim çünkü.
+
Dahi:
Alıntı: “Dahi, geleceği önceden görerek, olumlu anlamda olağanın dışına çıkar ve dahi olmayan tüm insanlara geleceği fark ettirir.”
İronik, ironik ki ne ironik.
Kierkegaard’ın gerçek bir gelecekbilimin tarifini gayet doğrudan yapmışlığı çok-çok acaip. Olumlu-olumsuz anlamını geçelim, böyle bir şey yama isteyeceğini, yani 1850’lerde geleceğin bilimini kurmak isteyeceğini hiç mi hiç sanmıyorum.
Şerh: 1850’de anarşist Bellegarrigue vardı ama pekala gelecekbilimsel öngörüler yapmış bilimkurgucu Verne de vardı. Bu triyalektik; Bellegarrigue-Kieerkegaard üçlemi – üçüşümü, okduğum hiçbir metinde kurulmamış ve/ya kurulamamış bir saçayağı dengesi. Ancak, 19884 Stirner bireyselciliği ve 1844 Marx toplumsalcılığı işin içine katılınca, o dönemi, o dönemin geleceğini ve tarihi bir daha okumak ve bir daha yeniden yazmak gerekiyor demek olur.
Kierkegaard’ın açmazı, dahi ile havari’yi ‘ki aslında kahin’i) karşıtlamış-karşıtlaştırmış olması ki onun bu metinin henüz okumadım. Gelecekbilimin bir din olması gibi, epeyi acaip bir sonuç çıkarsanıyor buradan ama Kierkegaard’a sorsan bunu diyebilirdi pekala, çünük ondan epeyi sonraki de Jouvenil de, gelcekibilmi sanat sayıyor ama bilimkurgu üzerinden değil, gelecekbilimcinin ve gelecekbilimin hissi üzerinden.
Dönüp dolaşıp, bir daha Kafka’ya geliyoruz:
O, ‘seçim yoktur’ dedi ve kesti attı. Geçerli olan sav, bu tabii ki. Yani, dahi ile havari arasında da bir seçim yoktur. Kafka da, bir dahiydi, gelecekbilimci olmayan, sanatçı olan ve çıplak derililik üzerinden histerik hisleriyle geleceği düşünen veya tasarlayan değil, geleceği hisseden biri olarak. Kafka, başka hemen hiçbir konuda bu kadar kesin ve açıkseçik düşünmez ve konuşmaz. Kierkegaard ise, durumu iyice bulanıklaştırmaz, çünkü o aslında ideal dini ve dolayısıyla ideal havariyi arıyordu. Büyük olasılıkla da olmak (etre, exist, Heiddegger’ci ontik) istediği tip, havari idi, dahi değil.
Bense, gelecekbilim ilk okuduğum 1974’ten beridir, onun ne olduğunu ancak taa 2004’te tam anlamış biri olarak, gelecekbilimci dahi olmak istedim ve sonunda da oldum, 30 yılda.
Benim için dahi ve neo-entellektüel olmak; bir ibadet, bir savaş, bir sevişme, (adımın anlamı olan) bir iyileşme idi. Yani, bildiğimiz tao-izm idi.
Ancak çok kez öldürülmüş ve standart biyografisi astandart nekrografi kılınmış bir dahi olarak, kendimin içinde var olabileceği bir gelecek tasarladım. Gerçekçiliğim ve benzetişim çözünürlüğümün / denklemlerimin yüksek dereceliliği, beni içinde yer almadığım, alamayacağım ama kesinleşecek, kesinleşen, kesinleşmiş bir geleceği tasarlattı: 2001’den sonra, 2 günde ‘dün olmuş yarın’ gibi kesinleşmiş gelecekbilim kestirimim, biyografimin tarih ile çok az kez kesiştiği bir çizgi izledi.
Bu vardığım aşamada, Kafka’yı da (aslında 1995’te), Kierkegaard’ı da (onu ilk kez abim tarafından okutulduğum 12 yaşımda, 1972’da bile) aşmış oluyor ve öyle momentlerle yazıyorum.
Bu 2 maddeyi de o yolda / momentte yazdım.
+
Diyalektik:
Kierkegaard tarafından birinci diyalektik sayılan Sokrat diyalektiğinin askıda kaldı veya bırakıldığı kanısında değilim, hem de hiç mi hiç: Adam, kendini ölüme mahkum edenlerin onu öldürmesine izin vererek, Gordium kördüğümü durumunu / sorununu keserek, yaşamını keserek askıda bırakmadı.
İkinci diyalektik sayılan Platon diyalektiği, diyaloglu değildir ki, monologludur: Bunu, felsefe tarihi veren hocam Zeynep Davran’a söylediğimde delirmişti. 1981’de de öyle düşünüyordum, 2017’de de öyle düşünüyorum: Karşısındakine yalnızca evet veya hayır dedirten bir söylem, monologcudur, diyalogcu veya diyalektik. Monolektik ise, ben dahil, üzerinde henüz hiç kimsenin çalışmamış olduğu bir alandır, ben yalnızca adını koydum ve kaplam-kapsam alanını çizdim,
Üçüncü diyalektik sayılan Hegel diyalektiği, diyalektik değil ya diyadik değil, triyadik mantıklıdır, Kant üçlülüğü üzerinden ve bu Hegel Sözlüğü’nde yazar açıkça.
Dördüncü diyalektik sayılan Kierekkegaard diyalektiği de, bana pek ‘diya-‘ gelmiyor ama derdim de değil açıkçası.
Yine de, ‘ya / ya da’ bence diyalektik değildir ya da öyle sayılamaz, bunu yazmış olayım.
+
Dolayım / Mediation / Aufhebung / Ophoeve (o-e yanyanalığı birleşik harf olarak)
Oof of, of ki ne of.
Dolayım, sanatın bilimi olarak estetik üzerinden kilit kavramlarımdan biri olmakta. Sanatın duyu-dilleri ve medyaları, birer dolayımdır.
Biz, medya sözcüğünün, basın anlamında kullanıldığı bir kültüre doğduk ve ilk 50 yıl öyle yaşadık.
Latince bakımından medya ve medyum birbirinin tekili ve çoğulu olsa da, hiç ilgisiz 2 anlamları da var: Medyum, parapsikoloji ve spritüalizm terimi.
Medyanın asıl semantik kullanımı, araç, aracı, ortam anlamıdır ve kastedilen medya olan basın, haberin aracı, aracısı, ortamı, dolayımı olmaktadır.
Buraya kadar, Kierkegaard ile hiçbir ilgimiz yoktu.
Kierkegaard, Hegel’e takmış biri olarak, Almanca üzerinden dolayımın onda birbirine karşıt 2 anlamda, (var olanı) ortadan kaldırmak, (var olanı) korumak, anlamına geldiğini ve bunun felsefeye aykırı olduğunu söylüyor. Hegel’in kesin konuşamadığı için, böyle bulanık anlamlı bir sözcük belirttiğini savlar.
Burada anladığım tek durum şu.
1930’ların Benjamin, Adorno, Lukacs, Brecht kuadralektiği, dolayımı Hegel üzerinden alarak, sanat aracı olarak / anlamında kullandı. Bunu da, gerçeğe sanat (eserleri ve dilleri üzerinden) dolayımı ile varmayı açımlamak için yaptılar. Onlarınki sanat felsefesi olarak belki felsefedir ama saf felsefe değildir kesinlikle, öyle bir dertleri yoktur, hatta felsefeyi sefaletle ve felsefecileri sefillikle sıfatlandırırlar ama ‘proleterya’ anlamında sefillik olarak değil, …
… Proudhon’un ‘Sefaletin Felsefesi’ne Marx’ın polemik-yanıtı olarak. Almanca yazan Marx, Fransızca ‘misere’ sözcüğünü kullanarak müshil almış. Çünkü ‘Miserable’, lümpen, sefil, en alttaki anlamlarına geliyor. Felsefeci ve felsefe buraya giderse, toptan gider, Marx dahil, çünkü felsefe tümeldir, tikel değil.
Şimdi, es:
Olay / konu uçtu gitti.
Marx, felsefeyi ve felsefeciyi proleterya yapmış ama Proudhon’u yapacağım derken, ters kulaktan göstererek yani. Anarşizmi aşağılayacağım derken, komünizmi itin götüne sokmuş resmen.
Buradan geri vitesle u dönüşü:
“Mediation teriminin İngilizce-Türkçe sözlükteki anlamı:
aracılık
arabulma
dolayımlama
(Ticaret) tefekkür
dolayım
arabuluculuk: ‘Sendika, tartışma için hükümetten arabuluculuk istedi.’ / ‘The union has asked for the mediation of the government in the dispute’.
(Sosyoloji) dolayım (Sartre)
(Ticaret) derin düşünme
bağcıksız.”
Bunların ad biçimleri, eylem biçimlerine de sahip, ‘arabuluculuk / ara(yı) bulmak’ gibi.
Sartre’ınki sosyolojik epistemik değil, felsefi epistemik alanda varoluşçuluk.
Dolayım, bizdeki estetik kitapları çevirilerindeki özel terimler, dar çevrelerde kaldığı için, sanat felsefesinde değil, genel anlamda olsa gerek.
Dolayısıyla, medyasyon’un 2 karşıt değil, 1 nötr anlamı var.
Zaten sanat eseri dolayımı, aynı zamanda sanatsal bir içeriği iletir, aktarır, dolaylar.
Kierkegaard, burada feci çuvallamış görünüyor, adı geçen diğer hepsi de.
Oohh. Rahatladım yahu. Daral geldi resmen. Bu felsefeciler, insanı da, beynini de diri diri gömerler yahu.
En kısası şu:
Felsefi dil de bir dolayımdır, herşeyden önce, her felsefecinin apayrı bir söylem dili ve sözlükçesi vardır ama hepsi, yine de sınırlı-sonlu bir semantik anlamda seyreder. Bunu görmek için de, felsefenin dışına aşmak / aşkınlık (transcendance) gerekir.
+
Etiğin Ereksel Olarak Askıya alınması (Teleologisk Suspension af des Ethiske):
Oha lan.
Önce erekbilim:
Teoloji ezel ise, teleoloji ebed’dir. Accaip ironik olarak, Tanrı’nın bile sonsuza doğru hedefi olmasının gerektiğini önesüren tuhaf bir hermönötiktir bu, Orta Çağ Hristiyan felsefesinin sevdiği paradoksal biçimde. Kierkegaard da, bunlar üzerine epeyi takılıp kalmış zaten.
Ancak asıl oha alanı şu:
Etik askıya alındığında, estetik serbest kalır. Haz ve güzel yani.
Oysa Kieerkegaard, çileci / püriten, dolayısıyla güzelden uzak durandır ya da bunu savunnadır. İmamın dediğini yap, yaptığını yapma, diye boşuna dememişler. Günah işleyecekken, mesnet arayan papaz gibi davranmış burada Kierkegaard.
Oysa faşizm ve / veya engizisyon varken, güzel olamaz, olursa sentimental faşizm olur ki bu Fassbinder saptamasıdır, Fassbinder bir dekadanttır ama Kierkegaard burada daha çok dekadantı savunur duruma gelmiş çünkü Fassbinder ahlağı korumak için ahlaksızlık yapan ve/ya (şeytani kötülüğünü normallere karşı gerekliliği üzerine) kötülük yapan bir iyi idi.
Ya faşizmi hangi silah kesecekse, onu kullan. Engizisyonu hangi silah kesecekse, onu kullan. Faşizm-engizisyon birleşiğini hangi silah kesecekse, onu kullan. Ya da faşist ve engizitör ol. Seçim yoktur.
Burada ise, Kierkegaard’a yanıt veren Kafka’ya yanıtı nasıl Fassbinder verdiyse, Kierkegaard’a da yanıtı yine o vermiş oluyor. Savaşlar ve silahlar, epeyi evrensele limit kesinliktedir çünkü. Özellikle düşünce silahları.
Bundan sonrasında Kierkegaard apaçıkça saçmalamış. Ona göre, etik askıya alınabilirmiş ama askıya alınınca bile etiksizlik övülemezmiş, Hegel öyle yapılıyormuş, etiksizliği inanç uğruna övüyormuş, bla bla bla.
Çok açık oysa:
Makyavelli de etiksizdir, Neçayef de etiksizdir ve burjuvazinin ölümcül ayırtsızlığı söylem düzleminde bun ikisi, birbirinden ayırtsız ve hatta birbirine özdeştir.
Etiksiz olan, Bakunin-Neçayef değil, Marx-Engels’tir.
Din, zaten ahlağı takmaz. Epey peygamber, ahlaksız iş yapmıştır zaten. Yani, aslında dini savunan Kierkegaard gibi biri, inanç için yapılmış ahlaksızlık için hiçbirşey diyemez.
Yani.
Şu ya da bu Hristiyanlık yoktur. Daima engizisyon vardır. Bu, tanım gereği böyledir, Papa gereği böyledir.
Askı denince de, aklıma hep Filistin Askısı geliyor. Kierkegaard, ahlağı Filistin Askısı’na almış resmen.
+
Bu madde sonunda durdum ve kitabı okumayı bırakım. Özüme bu kadar eziyet yeter.

(31 Ağustos 2017)

Bülent Diken Negasyonu: İsyan Var ama Devrim Yok İmiş

Şarkı sözü gibi:
-miş –miş de, -mış –mış, mışıl mışıl –mış –mış.
Bu devrimci geçinen hempalar insan değildi, olamadı, şu an hala değil, olamayacak da.
En önemli sözü şu:
“Özgürlük var ama inanmıyoruz.”
Buna, ne Fransa, ne Rusya, ne Çin, ne de Türkiye devrimcileri hiç inanamadı ki zaten. 1968’liler ve 1978’ler de aynen öyleydi yani. 1974’te onlardan gördüğüm mahalle baskısını, 43 yıl sonra, onların çocuklarından ve torunlarından aynı sözlerle dinliyorum hala: “Bu kadar okuma. Sanat hiçbir işe yaramaz. Vd, vb.” İntihar etme, kaçma, şu bu. Çektirin gidin lan.
Gelelim konunun açılımına:
“İsyan, yarın ne olacak diye düşünmez, böyle bir derdi yok. Devrim fikri daha sistematik ve tekniktir. İsyan ve benzer hareketleri azımsamıyorum. Sadece geldiğimiz noktada partizan, devrimci figürünün olmadığını söylüyorum. Son iki yüzyılın en önemli kavramı – devrim – piyasadan çekilmiş gibi. Sözlüklerde yok, kimse konuşmuyor bu kavramın ne olduğunu. Birçok ülke olağanüstü hal yasalarıyla yönetiliyor. Amerika, Fransa, Türkiye… Terör yasalarıyla yani olağanüstü hal yasalarıyla. İç savaş olduğu yerde duruyor, devletler olduğu yerde duruyor ama muhalefet yok olmuş gibi. Buna karşılık verebilecek profesyonel bir devrimci figür yok. Son 40 yılın en önemli getirisi bu herhalde.”
İşte bunlar, sırılsıklam saçmalamalar ve abuksamalar dizisi olmakta işte.
Öncelikle:
İsyan, halk isyanı olmadan devrim olmaz. Halk isyanı da olsa, devrim ol(a)mayabilir, 1905 Rusya gibi.
Devrimciler, halk isyanını bastırırlar, çünkü yalnız kendi devrimlerine hayrandırlar ve özgürlük karşıtıdırlar: 1920 Ukrayna Makhno gibi, 1921 Kronstadt gibi.
Bizde de, TİP’in halktan kopup, Kürtçülük akımında boğulup gitmesini zaten tarih yazıyor.
İsyan, yarını düşünmüyor, falan değildir. İsyan, ölmemeye çabalar. Bu, günü kurtarmak değildir, sağ kalma çabasıdır yalnızca ve temelde.
İsyanın dinamiği farklıdır:
Sömürüde, katliamda, zulümde, bıçak kemiğe dayandıktan sonra, özel bir zemberek tetikleyicinin mantıksal düzenek ile işlemesidir. Dolayısıyla, isyan patlak verir. Devrim patlak vermez ama.
İsyan, politik rejim-sistem değiştirme amacıyla başlamaz, isyan çıkar, savaşılır, oraya varılabilir de, varılmayabilir de.
Devrim, ne sözlüklerden, ne de yaşamdan çekilmedi. Kendisi başaramadığı için, devrimin bittiğini sanan alaturka aydıncıkların saçmalaması bu yalnızca. Yani bunlar, devrimi yalnız ve yalnız kendileri için istediler ama devrim halk ve herkes için istenir aslında.
Bir anti-Stalinist ve anti-reel sosyalist olarak yazıyorum ki Stalinist ve reel sosyalist bir devrim bile mümkün hala. Çünkü, onun ilkinde halkın ortalama eğitim süresi 0 yıl idi, şimdi ise 8-12 yıl. Bizim alaturka devrimciler ise, üniversite mezunu = 15 yıl eğitimli ümmiler hala. Ne marksist Dünya Sistemi’ni biliyorlar, ne marksist veri tabanlı sanatsal-estetik-eleştiri geleneğini: Tam 50 yıldır böyle: 50 yıldır bir teki hala açıp da merak edip de okumadı Wallerstein’ı, Benjamin’i.
Dolayısıyla, bir devrim haydi haydi mümkün hala. 1789, (59) 1848, (23) 1871, (36) 1917, (32) 1949, (19) 1968 ana devrimleri tarihlerine bir bakın: 1968’den beridir geçen 50 yılın bile önemli bir kopuş olmadığını ama peşpeşe sık gelen devrimlerin de sonrakilerin arasını açtığını görürsünüz. Keza ilk devrim, krallığı da geri getirdi, diktatörlük de yarattı, kendi çocuklarını yiyerek hem de. 179’u 3 kişi yaptı, birbirini yedi, (‘devrim çocuklarını yer’ tezi), 1917’yi 3 kişi yaptı, birbirini yedi; 1949 öncesini 3 kişi yaptı, birbirini yedi. 1968’i ise binlercesi yaptı, yine hepsi birbirini yedi. Bizde 1 fraksiyondan, 10 ardıl fraksiyon çıktı.
Devrimin illa ki tek blok ile mümkün olduğunu önesürmüyoruz, bu bölünmenin dinamik jeneratör görevini de görebileceğini önesürüyoruz, haa tabii ki mücadeleyi gömebiliyor ve gömdü de zaten, ayrı konu, ondan da ders alınır.
Doğu Avrupa’da eski komünistlerin ardılları yükseliyor bugün, yanısıra yeni göçmenler nedeniyle neo-faşizm de: Hitler, sosyalistler ve komünistler aynı meclisteydi Almanya’da, bunu unutmayın.
Olağanüstü hal konusu:
OHAL, zaten isyanı yaratır, Kürtler’in yanlış yöndeki isyanını da yarattı zaten, derim yerine, yokolan Sur çıktı ortaya, devrimci liderlerinin sayesinde elbette.
Devrimci figür yok konusu:
Deniz Gezmiş’in ne mal biri olduğu ‘Devrimcinin Filistin Günlüğü’nde anlatıldı, açıp okusunlar.
Artık Atatürk gerekmiyor, herkesin Atatürk olması gerekiyor şimdi ve burada. Ortalama 8 yıl eğitim, bu sorumluluğu ve yükümlülüğü herkese yükledi epeyidir.
Gezi, Sur, Adalet yürüyüşü ve kurultayı isyandır, başarısız ve yanlış yönde isyandır ama isyandır. Derdimiz, yanlış işler yapmak değil, tarihteki yanlış işlerden öğrenip, doğru işler yapmak olsa gerek. Bu doğru işleri yapmaya bir zamanlar soyunan kurtarıcılarımız, artık yaşlanmışlar (yaş 70, iş bitmiş), bozuk greyder gibi, açmaları gereken yolu kapatarak, yolun ortasında tarihsel geçişi ve eksodusu kapıyorlar.
Gidin gömülün huzurevinize, kuburunuza, kabirinize, ayak bağı olmayın.
Sen de öyle Bülent Diken.

(31 Ağustos 2001)

Doğulu x Batılı Devrim: Felaket Yönetimi

Fransa, Rusya, Çin devrimleri katastrof kuramı uygulanabilir mantıkta ve geometridedir. Aynı zamanda, üzerlerinde felaket yönetimi kullanmayı gerektirir, gerektirdi de zaten.
Doğulu sentetik-irrasyonel-diyalektik’i ile Batılı analitik-rasyonel-diyalektik’i, epeyi konuda olduğu üzere, devrim ve onun felaketinin yönetimi konusunda da farklıydı.
Marx, devrimin Almanya veya ABD’de olacağını öngördü. Yanıldı. Rusya ve Çin’de oldu. 2 dünya savaşı ertesinde.
Batılı felaket yönetimi, yangında ilk neyin kurtarılacağını tartışır; Doğulu felaket yönetimi yönetimi yangında ilk neyi feda edileceğini tartıştı ama. Bizce, devrimin oralarda olmasının ve en azından başlarda başarılı olmasının nedeni de, bu yaklaşım idi.
Rusya / SSCB, önce 1. Dünya Savaşı, sonra İç Savaş, sonra politik tasfiye, sona da boşa giden sanayileşme ile, herhalde 30 milyon kişiyi harcadı. Sonunda, Stalin tarzı devrime ve reel sosyalizme itiraz edecek ne kitle, ne entellektüel, ne de Lenin-Troçki kalmamıştı, kalamamıştı da.
Çin, konuyu daha da abarttı: Önce 1911, sonra savaş lordları iç savaşı, sonra Japonya işgali, sonra 2. Dünya Savaşı, sonra devrim, sonra Kore Savaşı, sonra Kültür Devrimi, sonra kıtlık, sonra Dörtlü Çete tasfiyesi ile sayısız insanını gömdü.
Sözü tarihin çöküş dönemlerinden birine girip de, içine saplanıp kaldığımız, 2000 sonrasına getirmek istiyoruz:
2017 itibarıyla, olası bir çıkış potansiyeli yaratımı ve onun felaket yönetimi için, bunun yüzlerce katı düzeyde, ABD’ye, AB’yi, tüm global hegemonları, rönesansı, Aydınlanma’yı, rasyonelizmi, pozitivizmi ve hatta bilimsel düşünceyi (geçici de olsa) gömmemiz gerektiği ortaya çıktı.
Sokrat, Platon, Aristo ve İskender dizisi Antik Yunan’ı gömdü ama İskenderiye’yi ve onun Eratosthenes’ini 100 küsur yıl sonra getirdi. Bunu bile isteye yapmadı kimse ama bu felaket yönetiminin de doğru olduğu kanıtlandı.
Dolayısıyla, şimdi yıkım zamanı. Anarşist bir yıkım zamanı değil. Devletin yarattığı bir yıkım zamanı. Tarih yıkıldı ama bitmedi. Barbarlar, sultancıklar ve geçici neo-hegemonlar oldu artık. Kültürü mayalandırıp, yeniden sentezleyecekler, aracı olarak, önceki uygarların taklitçisi çocuk kültürler olarak. Daha önce hep olduğu gibi.
Kendi gelecekbilimimiz, böyle bir 50 yıllık vade tahmini yaptı. İsteyen onu kullanır, isteyen onu gömer.

(30 Ağustos 2017)

Günümüz Anti-Faşizmi

Ön veri koyutları:
İtalyan Faşizmi ve Alman Nazizmi birbirinden epeyi farklıydı. Zaman içinde asıl faşizm, Alman Nazizmi sayılır oldu.
İtalya da, Almanya da, önceki AB ülkelerine göre, geç ülkesel birleşme, geç cumhuriyet ve geç koloniyalist emperyalizm yaşadı.
Bu açıdan asıl faşizm de, paçal bir faşizm. Çoğu sonrakiler de öyle.
İtalya da, Almanya da, 1. Dünya Savaşı ertesinde, göreli 1. Dünya idi. 2. Dünya Savaşı ertesinde, 2. Dünya değil, 3. Dünya faşizmleri veya faşizmcikleri oluştu(ruldu).
Dolayısıyla, 2 dünya devrimi dalgası gibi, 2 faşizm dalgasını da, 2 dünya savaşının getirdiği nedense, pek imlenmez tarihte. Bir de, o 2 dünya savaşının AB’nin sonunu getirdiği ve onu başlamadan tarihten sildiği.
Teorik-pratik-praksis açısından, ilk 2 faşizm ile 1 adamlı reel sosyalizmin otoriterlik / totaliterlik başlığı altında aynı kaba konduğu ve özdeşleştirildiği de pas geçilir ama bu sav, 2. Dünya Savaşı ertesindeki Soğuk Savaş’ın ürünüdür. Yoksa, SSCB’ye karşı o yalanları üreten ABD, 2. Dünya Savaşı sırasında, o SSCB ile müttefik idi. Tabii ki ABD’nin asıl tuttuğu yan, Alman Nazizmi idi ve savaş sırasında Almanya ile ticaretini (üçüncü ülkeler üzerinden) hiç kesmedi.
Görüldüğü gibi, birincil faşizm hakkında, geçerli olmayan birçok dogma ve yalan söylem mevcut. Sonrakiler için de öyle.
2. Dünya Savaşı ertesiki Latin amerika militarist faşizmi tümüyle ABD patentli, onun beslediği eski Naziler destekli bir oluşum-süreç idi.
Alaturka faşizm ise, ABD’nin tümüyle desteklediği bir sanayisiz / ekonomisiz militarist faşizm oldu ancak. Bu süreçte, anti-komünist dernekler ve tarikatlar bilfiil yer aldılar. Görünürde askerle çatışırken, aslında onlarla işbirliği yaparak, solun tasfiyesini ve 1983 ertesindeki boş alanı o sayede edindiler ancak çünkü.
Arap milliyetçiliğini Arap Faşizmi sayamıyoruz, sayan da pek yok gibi. Sonuçta, SSCB destekli bir ulusalcılık idi bu çünkü.
Kore Savaşı ertesiki Güney Kore’de, 1955-2000 arasında uygulanan şey, tümden bir Asya tipi özel faşizm idi bizce. Zatin biz hep, faşizmin aslında Asya tipi bir kültür olduğunu, İtalya ve Almanya’nın da, o zamanki Avrupa’nın (post-’laşan koloniyalizm momentindeki) Asyalılar’ı olduğunu düşünüyoruz.
Aradaki Soğuk Savaş ABD iç ve dış faşizmini pas geçiyoruz, o konu açıkseçik anlatıldı çok yazar tarafından.
Geldik en sonki, 11 Eylül 2001 ertesiki Yanki Faşizmi’ne:
‘Neo-con’cu, savaş ekonomisici, uluslararası siyasette şahinci ve tekkutuplucu, tüketimi üretimin önüne almış ekonomici, % 1’ci bile değil, %oo 1’ci, anti-göçmenci, emperyalist, Arap Baharı’cı, vd, vb.
AB ise bu moment sürecinde başka çizgi izledi:
Nüfusunun % 20’ye kadarı göçmenken göçmen düşmanı yeni-ağ’cı, neo-faşist bir yön bir tarafta. 1990’dan 15-20 yıl sonra Doğu Avrupa’da yeniden yükselen eski komünizm, onun arıdndan 2015 göçmen karşıtlığıcı neo-faşizm ipuçları bir tarafta. Unutmayın Hitler’in iktidara geçtiği mecliste; Hitler, komünistler, sosyalistler biraradaydı ve son ikisi son 3 seçimde Hitler’den çok çok öndeydi. Bu açıdan, günümüz neo-faşizmi, eskisinin belli yönlerini yineliyor bizce.
Ekonomi çöktü. 1929 Krizi Alman Nazizmi’ni getirdi, 2029 Krizi ise tüm Dünya’ya toptan faşizm getirebilir ama Yeni Orta Çağ’ı getirdi çoktan.
Burada tuhaf bir panorama var.
İlk birleşik Avrupa’nın uygulamada gerçekleştirildiği 800 Fransa’sı, aynı zamanda ilk erken doğmuş rönesansı da yarattı ama ardından Vikingler gelip, oraları düzledi.
Bugünün faşizm-engizisyon birleşikliği ise, 3. Dünya savaşı ile değil, 3. Dünya Savaşçıklaır ile simgeli. Günümüzün yeni barbar istilaları, lümpen 3.-7. Dünya’lar’dan geliyor. 350 milyon kişi, 1.050 milyon kişinin içine 60 yılda göç etti ki bu, üçte bir oran demek. Tarihin en büyük göç oranını anadolu, 1877-1922 arasında 12 milyon kişide, 3 geliş, 3 gidiş ve toplam (25 + 25 =) % 50 oran ile yaşadı. Bunu karşılaştır-karşıtlaştır yapma gerek.
Anadolu bu süreçte ulus-devlet oldu ama benzeri süreçte AB, barbarları uyruklaştıramadı, tersine kendi barbarlaştı: Bilim, sanat, düşün bitti koskoca kıtada.
Klasik Faşizm’in panzehiri yoktu, Neo-N-Faşizm’in de yok bizce.
Engizisyon ve faşizm, sanıldığından daha çok askeri, iktisadi, siyasi arakesitler taşıyormuş, bunun üzerinde sıfırdan başlayıp çalışılması gerek.
Tarihin dönemsellikleri savı yaygın olarak bilinmese de, Klasik Faşizm döneminde de vardı. Bugün ise, 17 yıldır tarihin çöktüğünü kesin gözlüyoruz ve biliyoruz. Bunu Dünya Sistemi sistematiği öngördü.
Bildiğimiz kadarıyla bu makro-makro çöküşe el freni az tutar ama araba durmaz. O nedenle, Neo-N-faşizm’e çözüm yok, diyoruz. İsteyen kamikaze takılır, tarihin hafriyat kabirine ve kuburuna bedensel, zihinsel, kültürel varlığını gömer.
Biz ise, Bosch, Bruegel, Dürer çizgisindeki bir avangard sanatla estetiko-politik eksodus peşindeyiz (ekonomik determinizmi başından beri red ettik ve 1980 ertesini yaratanın bu marksist-liberal iktisadi-askeri-siyasi model eşlenikliğinin olduğunu savladık, daha 1980 Temmuz’unda). Bunu da, 22. Yüzyıl anlayacak, çözümleyecek, irdeleyecek ancak.
Şimdi küpler devriliyor ve herkes altında kalıyor.

(29 Ağustos 2017)