Salı, Nisan 12, 2016

Güzelleme Kitabı: Nisan 2016 Açıklama

Güzelleme kitabı genelde, 1965-2015 arasındaki 50 yılda, kendi konusunda, 100 değil ama 50 yıl sonra da, 2065 gibi bakıldığında, Türkiye tarihçesinde bir moment olmuş insanları içermiştir.
Ancak bazı kişiler, tümüyle anlık sansasyon nedeniyle önem kazandılar. Örneğin İsmail Saymaz böyle biri. Onun gibi, onlarca, belki birkaç yüz gazeteci adının parlayıp söndüğünü izledim.
Tamam, Çetin Altan veya Cüneyt Arcayürek de, parlak gazeteciler değildi ama 70 yıl gibi Dünya için bile çok uzun bir süre, gündemde kalabilecek denli, soluklu köşe yazıları yazdılar.
Bir de, Hikmet Feridun Es veya Arslan Tufan Yazman gibi, zamanında parlayıp, benim okumayı öğrendiğim 1965 sonrasında gündemde olmayan ama benim bir biçimde adını öğrendiğim gazeteciler de var. Onları yazmadım örneğin.
Dolayısıyla, güzellemesi yazılan bir kişi, en azından o metnin yazıldığı tariteki dar zaman diliminde, gündemi ve kamuoyunu etkiledi. Az da değil, epeyi etkiledi.
Dolayısıyla, bu güzelleme metinleri, mümkün olduğunca eşit aralıklarla dağıtılmış, bir tür kültürel çatı haritalaması ve taşıyıcısı olarak tasarlanmalı. Yani, Türkiye’nin kültürü onlardan soruldu bir dönem. En az 100 bin kişiyi, kimi 10 milyon kişiyi etkilediler.
10 değilse bile, hiç olmazsa şimdilik 5 milyon kişinin zihnini etkilemiş biri olarak, güzelleme veya çirkinleme biri beni yazarsa, merakla okuyacağım. Uludağ Sözlük’teki kısa paragraf bunun bir örneği.
O parça, asıl ben değilim, onu yazan kişiye izdüşmüş benim. İşte güzellemeler de, yazdığım kişilerin benim okuma’ma izdüşmüş parçası olmakta.
Bu zarf eğrilerinin zarf eğrisi de, işte o zamanki popüler kültür ve gazetecilik olmakta.
Dipnot:
Cafer Zorlu gibi, Tercüman gibi benim okuma ufkumun dışında kalan yerlerde yazıp / çizip, bir biçimde benim gündemime daha sonra düşen ama artık yazılası bulmadığım insanlar da var.
Oğuz Aral gibi, aşırı yazılası bulduğum ama Güzelleme gibi öznel-nesnel kırması değil, karikatür tarihçesi gibi tümüyle nesnel olarak yazdığım kişiler de var.
Muzaffer Buyrukçu gibi, tümüyle nesnel-yazılası bulduğum ama okumayı çok sevdiğim ve öznel modda yazdığım ama kısa yazdığım kişiler var.
1979 gibiki karikatür yarışmasının sonunda, taa Bulgaristan’dan kalkıp Türkiye’ye gelip, yazılası olan, anekdot gibi yazılabilecek ama o sıralar sürekli yazmadığım için yazmayı ıskaladığım kişiler var. Örneğin, 1979’da Özdemir Asaf’ı kendi barında dövme fikrine feci kapıldığım anekdotu gibi.
Tüm onları yazmadığım için Güzelleme, en yazından yazıldığı tarih aralığında, aşağıya doğru sünmedi. Zaten örneğin Aral bile, 1995 sonrasında, Türk karikatürü için yazılası bir konumda hiç olmadı, yani o zaman oyundan çıkmıştı.

(11 Nisan 2016)

Halkın Takımı, Oldu Sarayın Takımı

BJK’nin yeni stadı açıldı.
Seyircili değil, seçkinli olarak.
Şarkı sözü gibi, mücevherlerini şıkırdattılar kendileri ve bizzat.
Çarşı gömüldü bir güzel, stada sokulmadı.
İktidardakilerin bu ne aşağılık kompleksidir ki kendilerine oy verenlerei bile pas pas yapmayı sevmekteler.
O ne biçim futbol takımı yönetimidir ki kendilerini pas pas yapanların ayakları altına atlarlar.
Yazıklar olsun bu ülkeye, yazıklar olsun bu futbola, yazıklar olsun bu insanlara...
Dipnot:
Pazartesi günkü taraftarlı maçtan önce polis, taraftara biber gazı sıktı ve bir taraftarı da tokatladı.

(11 Nisan 2016)

Anarşist Örgütlenme ve Öz-Kritik Organizasyonlar

Eğer temel bilimlerin bilgilerini, insan bilimlerine uygularsak, onları da tam bilim durumuna yükseltgeyebiliriz. Bu, tarih için yaklaşık 100 yılda böyle oldu. Tarih, artık hikaye değil, bilim.
Bu, anarşizmi bilim yapmak için de böyle.
İdeoloji inançtır, toplumbilim bilimdir.
Anarşizmi ideoloji olmaktan, toplumbilim olmaya yükseltgemek gerekli. Bunun için de matematik kullanmak gerekli.
Kaos matematiği ve puslu mantık bize gösterdi ki bazı sistemler kendi kendine form kazanır ve örgütlenir. Bu, insan türü için en az % 51 oranında doğrudur. Yani, kültürel bir genetik veya toplu bilisizlik denilen şeyler geçerlidir.
Öz-kritik organizasyonlar, kendi kendine biçimlenir ama tavla zarındaki altıda birlik oranın, ancak yüz bin atışta belirginleşmesi gibi, 5 bin yıllık tarih ve Dünya Sistemi de, kendi limitlerini ancak geçmiş durumda. Yani tarihteki devlet dahil, tüm toplumsal formların ve organizasyonların yarıdan çoğu ve kimi limit tamamı, olabilirlik sınırlarında olmuş durumda ya da büyük sayılar kuramının geçerliliğiyle.
Devletsizlik ise, 6.500 halkın 6.300’ü için de facto geçerli. O 200 devletin de, 75’i İngiliz, 40’ı Fransız, 40’ı Osmanlı, 20’si İspanyol, 10’u Avusturya-Macaristan, 10’u Rus eski sömürgesi ve ancak bu sayede devlet oldular. İngiltere bugün eski sömürgesi ABD’nin yeni sömürgesi, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı tarihten silindi gitti.
Devlet formu olarak ise, pek pek 5-10 tane var elimizde: Kapitalist / parlementer demokratikimsi, sosyalist, dini (İslami), küçük (devlet sayılmayan devlet), monarşik, proto-feodal (Afrika’nın kabile konfederasyonu devletleri), ada tipi (Pasifik’in –nezya devletleri). Eğitim ve bürokrasi ise, aşağı yukarı hepsinde kabaca aynı: Sanayi toplumu tipi.
Ancak öz-kritik organizasyonlar, tam bir eşkenar üçgen gibi değil de, daha çok Koch Adası veya Koch Atolü gibi, süreksiz formlar sergilerler ve kazanırlar.
Toplum da böyledir, devlet de böyledir, tarih de böyledir. Marjinaller / ayrallar toplumu değiştirir. Tarihteki 100 milyarın yalnızca 100 bin kişisi tüm bilgileri üretir.
Ancak:
Eğer marjinaller isyanı veya değişimi abartırsa, toplum çöker. Kitle, o bilgileri toplu bilisizliğinde taşımazsa, Aristo veya Lao Tzu bilgileri, 2.500 yıl sağ kalamaz, yok olur.
Anarşizm, 150 yıllık bir ideoloji. Bilgi Çağı anarşizmi dışında, klasik meta ekonomisi anarşizmlerinin limit tamamı bu sürede üretildi, sınandı ve yanılındı.
Burada anarşizmin özgürlüğünün, onu yalnızca 1 kuşaklık bir ütopya uygulaması kılma sorunu var.
Hiçbir ebeveyn, çocuklarına kendi ütopyasını, dinini, şusunu busunu dayatma hakkına sahip değil. Yoksa, ‘Mülksüzler’deki gibi, anarşizm bile, bir din-gibi-leştirilebilir: Araç, amaçlaştırılınca böyle olur, marksizmde oldu.
Dolayısıyla, tümel anarşizm soyutlaması yerine şimdilik, kendi biyografimiz dahilinde gerçekleştirilebilir bir tikel anarşizm somutlamasını başarılı olarak tarihe geçirmek ve kaydettirmek önemli. Anarşizmin hiç başarısı yok tarihte çünkü. Önce, şeytanın bacağını kırmak gerek, bunda şeytanın ne kusuru varsa.
Sonra, yapılması 200 yıl alabilecek biçimde, kaos-kozmos / belirginlik-belirsizlik denklemlerinin, dağılımlarının, geometrilerinin kurulması gerekli. Verhulst denkleminin öyle yapılması 100 yıl aldı. Hala, denklemin tüm uygulanabilirlik alanlarını bilmiyoruz.
Rene Thom’un katastrof kuramının yeniden düzenlenmesi gerekli.
Wallerstein’ın Dünya Sistemi’nin 10 parça daha eklemlenmesiyle, globalleştirilmesi / tam-tümelleştirilmesi gerekli.
Bir marjinal kuramı kurulması gerekli ama bunu hangi marjinal yapabilecek o belli değil, çünkü marjinaller, yaşam tanımı olarak, yaşadıklarını doğrudan kendileri pek yazamazlar, deliler gibi.
Evrim-devrim içiçeliği, evrim-mutasyon içiçeliği gibi modellenmeli.
Tüm bunlar için de, bilimin tam bilim kılınması gerekli. Şimdiki bilim, kaos-kozmos denklemelirnin matematiğini yaratacak epistemik aşamada değil. Topolojinin matematiğin yeni dalına yükseltgenmesi gerekli. O da, 200 yıl bile alabilir.
Burada da, bu kadar bilgi üretimi sözkonusuyken, genom projesinde olduğu gibi, konuların dilimlenmesi, işbölümü ve işbirliği gerekli anarşistler arasında.
(Stirner’sel Bireysel)-mikro-oto anarşizm de bende böyle oldu.
Nokta. Es.

(10 Nisan 2016)

Pazartesi, Nisan 11, 2016

Güney Kore’ye ve Japonya’ya Atom Bombası Vermek

Trump başkan olursa, bunu yapacakmış.
Bir düzeltme:
O bunu yapmayacak, 2 ülke de zaten bunu yapabilir durumda, yasağı izinle delmiş olacaklar, o kadar. İzinsiz çoktan delmişlerdir tabii ki. Çin Pakistan’a, Fransa israil’e bombayı göstere göstere verdi: Diğerleri de, bir yerlerden apartmışlardır elbette. Baksanız: TC bile, fizikçi-partili Erdal İnönü ile, Çekmece’de salon salomanje bir şeyleri, hava kararınca, pardon karınca kararınca yaptı, Madımak gecesi.
Devam:
Bu, bir kere söylendi, o zaman er veya geç olacak.
Bu, geleceğin 3. Dünya Savaşı’nı Pasifik’e taşımak demek. Ki 2. Dünya Savaşı da orada olmuştu çokça zaten.
Güney Kore Kuzey Kore’ye karşı, Japonya ise Çin’e karşı kullanacak bu bombaları hesapça. Nedense, her ikisi de ABD’nin aşırı zulmünü görmüş olarak, ABD’ye atmayı akıl edemeyecekler. ABD de, Almanya yerine, Japonya’ya atmıştı zaten. Kime niyet, kime kısmet yani.
Çin’in Japonya’dan alacak 90 yıllık bir intikamı var. Atom bombası da var. Zaten Japonya’ya bomba, Çin’i durdursun diye verilecek. Ancak Japonya, başkentini füzeyle koruyan ilk ülke olarak, füzeler konusunda alternatif yaklaşımlar sergileyebilir. Çünkü uzaycılıkta, bir asteroide inen ilk ülke olmayı becerdi.
Güney Kore ise, Kuzey Kore’ye o denli garez beslemiyor.
Bu sarı ırksal 4’lüye, Hindistan-Pakistan kahverengi ırk savaşını da katalım, bir de tabii ki Müslüman-Hindu savaşını da / cihadını da.
Ancak hesapdışı kalan / bırakılan bazı gerçekler var.
ABD 300, AB 500 milyon nüfuslu ama Çin ve Hindistan 1,5’ar milyarlık ülkeler. Çin tarihinde kendi nüfusunun, 2 kez kendi eliyle, 1 kez dış / Moğol eliyle 3 kez katliamını (60, 40, 20 milyon olarak ve bunun yarısı veya üçte biri toplam nüfusla) yaşamış bir ülke. Oysa ne Ab, ne de ABD böyle oranları kaldıramaz, ABD 50 bin lü Vietnam’ı kaldıramadı çünkü.
Tabii, bir de evdeki hesabın çarşıya uymayıp, tüm sarı ve kahverengi ırkların birleşip, beyaz ırk AB-ABD’yi vurma olasılığı da var.
Tabii ki bunları Trump tahayyül edemez.
Edemediği için de, ABD’yi batırır.

(9-10 Nisan 2016)

Trump mı Daha Faşist, Clinton mu?

Bence Clinton.
Zenci ve erkek bir başkanın alternatifi; ya ku klux klan bir beyaz erkek olur, ya da beyaz ve kadın bir başkan.
Kaldı ki Obama da, pasif tutumuyla, oğul Bush’tan daha faşist eylemler yaptı, kendini demokrat sansa da.
Clinton da, aynı pasilifi göstererek, Trump’ın doğrudan söylediği, Güney Korey’e ve Japonya’ya atom bombası verilmesini. Karşı çıkmayarak veya çıkaramayarak, gerçekleştirmiş olur.
Zaten o nedenle, bu noktada Trump evla: Ne dediği belli, ne yapacağı belli.
Clinton ise, şanssız bir biçimde, Thatcher, Merkel, Le Pen ardılı oldu. 3 Heiy Hitleriye yani. Onlardan önce de, savaş bakanı Golda Meir vardı.
Ancak, her ikisinin de ortak yanı var ve şu:
Uyanık geçinen keriz ikisi de. Obama, nasıl ki sermayeye ayakçılık yaptı, onlar da yapacak ve buna aymayacaklar bile. Arap Baharı ardılı ABD oligarkları siyasi çizgisi henüz bilinmediği için, her ikisi de yeni adımları kendilerinin tasarladığını sanacak. Oysa oğul Bush’un adımları 1980 tarihliydi, o da o zamanlar alkolikti.
Trump’un Hitler’cilik oynaması, Sanders’in sosyalisçilik oynaması, hep ABD salaklı. Obez ve Gargantua kılıklı ebleh veletler gibiler. ABD, devletsel olgunluğa, 70 yıldırki tek kişilik 1 noluğuyla bile ulaşamadı, artık hiç ulaşamaz.
Dolayısıyla bu ikili, hangi sırayla gelirlese glesinler, züccaciye dükkanındaki fil yavrusu gibi ortalığı kırıp dökecekler.
Trump’ı yeğlerim, çünkü çöküşün menzilini kısaltır ve hızlandırır.
Dipnot ve şerh:
Gelecekbilim açısından 10-20 yıl kazanmanın pek önemi olmadığının da bilincindeyim. Ancak hala, insanların daha az nefret edilir olduğu bir gelecek tasarlamaya ve yaratma çabasına devam ediyoruz, o kadar.

(9-10 Nisan 2016)

FB Güneydoğu Diyaloğu

Nickname:
Gömülen haberler ve yozlaşan tekil baloncuklar toplumu üzerine:
Bizi yozlaştıran küstahlık değil, nefret değil; hayır, bizi, içinde tutulduğumuz yapay bilgisizlik yozlaştırıyor.
Temiz yürekli değiliz, kirliyız. Vicdanımız huzursuz edilmedi, buna rağmen huzursuz. Hükümetlerimiz bunu çok iyi biliyor, bizi tam da böyle görmek istiyorlar: Özelliği bakımları, bizi açıkça sakınmaları sayesinde tutulduğumuz yapay bilgisizlik örtüsü altında suç ortağımızı sağlamak niyetindeler.
Herkes katliamları, tırları, işkenceleri duydu, her şeye rağmen, büyük gazetelere bu konuya ilişkin bir şeyler yansıdı, dürüst fakat tirajı yüksek olmayan gazeteler, bu olayların tanıklarını yazdılar, broşürler belgeler elden ele dolaşıyor, askerler geri dönüyor ve anlatıyorlar.
Fakat bütün bunlar ahlakımızı yozlaştıranlara hizmet etmekte; çünkü her şey yitip gidiyor, ya da toplumun ormanı içinde görünmez oluyor, verilen haberlere bir yol açmak gerekiyor, sonra yol bir daha kesiliyor ve haberler ölüyor.
+
Reha Ulku:
TC tarafından işkence yapılmış biri olarak, 1 Temmuz 2015 - 1 Nisan 2016 arasındaki olaylar için yorumumdur:
50 bin kişilik halk isyanı yolu denendi. Başarılamadı. 10 bin ölü verildi. Devlet, savaş ve insanlık suçu işledi ama bunu yapacağı önceden belliydi, çünkü daha önce de yapmıştı. Kendi halkını ateşe sürüp, oradan zorunlu iskanla sürülüp, yerine 3 milyon Suriyeli'yi iskan ettirme olanağı için devlete koz vermek, çarşıdaki pirince giderken evdeki bulgurdan olmaktır. 4 alt-Kürdistan da, devlet kurma sevdasında ama hepsi de ellerindeki minik toprak parçalarını yitirme olasılığını takip edemiyorlar. Neo-Kavimler Göçü, asıl Kavimler Göçü dönemi bilgileriyle, bunun mümkün olmuşluğunu bize anlatıyor. Tarihten ders alıp almamak insanlara kalmış.
Burada önemli olan şey şudur: AB'nin UCM'sinin IŞİD korkusu nedeniyle, Türkiye'nin yaptıklarına göz yumması. Televizyonda AKP lehtarları ve aleyhtarları, Erdoğan'ın UCM'de yargılanamamasının nedenini açıkladılar: BM Güvenlik Konseyi'nde 5 ülkenin oybirliğiyle kararı gerekiyor ki bu mümkün değil. Bunu, Öcalan'ın baştan bilmesi gerekirdi. Ama o ne yaptı? Yangına benzin döktü ve sonucun sorumluluğundan kaçtı. Yani: Bir savaşta 2 taraf da insanlık suçu işleyebilir ki öyle de oldu. Artı: Günümüz koşullarında hiçbir bilgi saklı kalmıyor, bilgiyi öğrenmek isteyen buluyor bir yerlerden.

Bir sorun daha var: Artık, İstanbul'daki Kürt'ün derdi başka, Güneydoğu'daki Kürt'ün derdi başka, yolları ayrıldı epeyidir. İç ihanet de var yani: Musa Anter'i ölüme yollayanın sorumluluğunu Kürt-kimse alamıyor üstüne ama yalnızca 2 ad kaldı geriye. Adını andığım dönemin de tüm bilgileri kayda geçer. Ölenler de eğitim zayiatı oldu yalnızca.

FB Kır Komünü Diyaloğu

Nickname:
Anarşist Adalar modeli tarihyazımına dair bir algı sunmaktadır. Yapılan "ada" metaforu anarşizmin siyaset felsefesine içkin "form" derdini görselleştirir.
Adaların, sahip oldukları parçacıklı ve "ayrıksı" yapılarıyla "Anarşist tarihin" dünya tarihindeki yükseliş ve durulmalarını anımsatığını düşünüyoruz.
İnsanı merkeze koymadan bir bilim-siyaset üretilebileceğini anlatmak için; yaşamın bütünselliğinin Karmaşık ilişkiler barındırdığı gerçekliğini, salt coğrafi olmayan bir metafora yüklüyoruz.
+
Reha Ulku:
Sözcüklerde çok kaybolmuşsun, sözcüklerin savruk, sadede dönmeni öneririm. Gerçek bir yaşam ada örneği tarihten: Pasifik Okyanusu Polinezya (Türkçe'si 'çokadalar ülkesi'), ilkin barışçı kabileler tarafından yerleşime uğratılmış. Onlar, öylecene barış içinde yaşarlar iken, aynı dili konuşan ikinci kuşak / dalga göçmenler gelmiş, onları pişirip yemişler, bildiğimiz yamyamlık. Bu, gerçek bir öyküdür. Ütopyaların ızgara olması tehlikesi her zaman mevcuttur yani. Ya da: Ütopyanı ızgara disütopya olmaktan korumak, onu tasarlayan bir ütopist olarak, senin görevindir. Bunu, tarım / kır komünleri özelinde, özellikle bir kez daha belirtiyorum.
+
Nickname:
Hocam şu an aynı dili konuşmuyoruz. 'Ada' gerçek anlamda kullanılmadı. Yerim dar ve açıklaması çok zor. Devlet aklının karmaşık bir sistemi nasıl indirgediğini, bilimsel ormancılık ile örneklendirebiliriz. Orman, ne kadar tek bilinçli olursa, merkezi yönetim olanağı da, o kadar büyük olmaktaydı. Uygulanabilen rutinler, yaşlı karma ormanların yönetimi için gereken tedbirleri duyulan ihtiyacı asgariye indirmekteydi. Görüldüğü gibi devlet aklında, belirsizlik ya da karmaşıklık içerisinde sistemlere yer yoktur. Devlet aklında belirsiz yada karmaşık olan da indirgemek, yönetmek için ölçümü standartlaştırmayı ve metis'i göz ardı etmeyi dayatılmıştır.
+
Reha Ulku:
Devletlilik tarihini eksik bildiğin kanısındayım. Devletlilik, 5 milenyumdur insan türünün yapabileceği düzenlerin % 51 olasılıklı olanı: Kabaca model limitine de vardı ve geleceği yok. Ancak biz anarşistler, burada sen anarşist arkadaşım, devletsizliği yanlış ve eksik tanımlıyorsun, diğer bir deyişle, doğru ve geçerli bilgiyi ayırsayamıyorsun ve oto-dezenformasyon yapmış oluyorsun. Burada doğal tohum veya doğal genetikli bitki olmadığını ve neden olamadığını da yazdım ama burada kimsenin o doğru bilgiyi dikkate alıp, ütopyasını ızgara olmaktan kurtardığını sanmıyorum. Mülksüzler'deki Shevek'in dediği gibi: Sen kardeşim, senden başka sana kim yalan söyleyebilir ki?
+
Reha Ulku

Örneğin TC de, Dünya da, kaos-kozmos / düzen-kargaşa eğiliminde, kaosun / kargaşanın en az % 51 olduğu, bunun kendiliğinden olduğu, devletin düzen çabasının bu kaosu arttırdığı ama kaosun da, tıpkı orman yangınının kendini söndürmesi gibi, bir zaman süreksiz dizisi olarak, kendini bitireceği ve yeni bir kozmos aşamasına gelineceği, bunun 2200'e dek süreceği, daha şimdiden belli. Dünya Sistemi'ciler böyle hesapladı çünkü. Daha önce de, Flechtheim ve Asimov, bunun ön-denklemlerini tasarlamıştı. Burada, kader-tarih olandan söz etmiyorum, insan eliyle yaratılan büyük sayılar kuramından söz ediyorum. İşte o nedenle bazı anarşistler, Stirner gibi örneğin, uç derecede bireycidir ki bu insanı bildiğimiz kültürel veya zihinsel katatoniye götürür, toplumsallığa değil. İşe bu nedenle siz genç-anarşist adaylarının çıkar / açar / eksodus tek yolu inzivadır, komün kurmak değil, küçük de olsa toplumsallık değil. Çünkü, belli bir süre için toplumsal olan herşey, bilgi için zehir olacaktır. Ki buna Orta Çağ deniyor. Neo-Kavimler Göçü'nün barbarlığı, bu Neo-Orta Çağ'da uygar olan herşeyi parçalıyor ve mayalıyor. Kurtarılacak ütopya yok, Shevek, o nedenle ev-gezegenini terketti. Ustaları dinlemek iyidir, onları geçmek için, onların hatalarını yinelemek için değil.

Şarkıcılar, Oyuncular, Sporcular, Yazarlar

Yılda en çok para kazanma sıralaması olarak böyle gidiyor.
Toplam miktar, 10-20 kişilik listelerde, yılda kişi başına 10-100 milyon dolar.
Çok para kazananların tamamına yakını ABD’li. Oyuncular için Holywood, sporcular içinse NBA var.
Bunların içinde, eğer bir zihinsel üretimden söz edilecekse, tek kalem var, o da yazarlar ve onlar da en son sırada yer alıyorlar.
Yıllardır, bu sıralamaları izlerim. Gözlemlerim şunlar:
Tıpkı dolar milyarderleri gibi, bu listeler de 5-10 yılda bir yenileniyor. Sporcular için bu olağan: Dünya çapındalık 10 yıl bile süremiyor bedenen. Ancak, 40 yıldır izlediğimiz oyuncular ve şarkıcılar var. Yazar içinse, tümüyle modalık sözkonusu: Stephen King aynı yazar ama modası geçti işte.
Burada, durum şu:
Bu insanların hiçbirisi, o kadar para kazanmayı hak etmiyor. Bu kadar ilgi görmelerinin tek nedeni de medya. Onlar da medyayı suluyorlar işte. Bloomberg’de arzı endam eyliyorlar sürekli.
Hiçbirinin aklına da, unutulmak gelmiyor. Sıradan insan olmak, yolda giderken tanınmamak gelmiyor. Ünlü olmaya bağımlılar çünkü.
Çalışma tempoları, kazandıkları parayı keyfince harcamaya zaman bile bırakmıyor. Sağlıkları bozuluyor. Bir amok koşusudur tutturmuş gidiyorlar.
Ün, para ve çılgınlık arasındaki korelasyon da bu işte.
Ve 3. Dünyalılar ve 1. Dünya’nın varoş çocukları, onların imajlarıyla doğuyor, yaşıyor ve ölüyorlar.
Bu çılgın tempo, yüz yılı aşkın bir süredir böyle gidiyor. Şimdilik, duracağa da benzemiyor.

(9 Nisan 2016)

Pazar, Nisan 10, 2016

Öfkemi ve Nefretimi Yazmamak

08.04.16, 02:30.
Öfkemi ve Nefretimi Yazmamak
Oblivion dizisinin yazımı bitti.
Orada öfke ve nefret üzerine bir parça vardı ve onu da bir diziye yükseltgemek arzusundaydım.
Olmadı. Elim varmadı.
Öfkemi ve nefretimi yazmadım 3 gündür. Yazamadım.
Onları yazmak içimi acıtıyor. Elim geri geri gidiyor.
Öfkemi ve nefretimi canlandırmak arzusunda eğilim.
Özellikle, 2012’deki psikiyatrik tedavimin sona ermesinden beridir öfkem ve nefretim rasyonalize ama düşük duygu dozlu olageldi. Öyle de kalsı istiyorum.
Belki de öfkemi ve nefretim unutmak istiyorum. Oblivion istiyorum.
Dikkat ettiğim bir şey oldu:
Annem, 1 yıl kadar önce, bebeklik ve çocukluk fotoğraflarımı bana posayla yolladı. O zamandan beridir onlara el süremiyorum. Geçmişim içimi acıtıyor. Üstelik onlar, güzel anılar:Tavuklarla dolu bahçe gibi.
Aynı biçimde, elyazmalarıma da el süremiyorum. 2015 ilk yarısındaki 2 tam kitaba hala el sürmedim. Elyazıları rafta duruyor.
Bu, yorgunluk. En azından benim tanımım bu.
Bu bölümü geçersek, öfkem ve nefretim hakkında ne yazabilirim?:
Onları duymakta kendimi haklı hissettiğim. Tedaviden önce de, sonra da.
Tarihçemizin feci kafaüstü gittiği ve bunun nefretlik ve öfkelik olayları gırla kıldığı.
Bir tek geriye şu kalıyor:
AFL’liler gibi, gönüllü aptalaşıp cahilleşenler karşı öfke ve nefret. Ve bir de, Yağmur üzerinde odaklanan bir herşeyi hazır bulan, yemeyen ve yedirmeyen BÜ zihniyeti ki bu da, dehanın ve bilginin feci israfı.
Ancak, nasıl ki bana işkence yapan polisi anlamak istediğimde, anlıyorsam; onları da anlıyorum.
O nedenle, öfkem ve nefretim boşta kalıyor.
Bir de hiç intikam alamadım, ona yanarım.
Düşünün ki öldürmeyi hak ettiğim listede 40 kişi vardı en son ve birinin kılına bile dokunabilmiş değilim.
Son 2 yıldır hariç, kendime öfkem ve nefretim hep vardı ama bu vardığım menzillerle, onu geri aldım. Kendime haksızlık etmeyeceğim.
Öfkemi ve nefretimi sanatlaştırırsam, onlar ölmeyecek. Yani, rasyonelizasyonla filan dümura uğramayacak.
Öfkemin ve nefretimin oblivion olmasını yazmam öyle oldu.
Ayrıca, gazabımın intikamını galiba tarih alacak. İnsanlığı cezalandırmak için tasarladığım tüm makro etkenler, bir bir gerçekleşmeye başladı.
Örneğin:
Bundan 10 yıl önce, İstanbul’da 1 atom bombası patlaması düşünmek, öfke ve nefret konsantrasyonu idi. Şu an, belki 10 grup bunun peşindedir.
Nefret ettiğim insanlar artık yaşlandı. Benim onlara yapmak istediklerimden daha beter durumlara, yaşlılık nedeniyle vardılar.
Böylelikle, duygularım gevşiyor gitgide.
Yine de, puslu bir fon-duygu var dipte: Koyu gri.

Öfkem ve nefretim, buna dönüştü işte.

Türkçe’deki 4 Harfli ve 1 Heceli Sözcükler

Ünlüler (vowel = V olarak), ünsüzler (consonant = C olarak), Türkçe’de 1 tek böyle kombinasyon var:
CVCC.
Bunun, 20 x 8 x 20 x 20 = 64 bin gibi, olanağı var kabaca. Ve bu da bir dili doldurmaya yeter.
Bunun doğu, orta ve batı versiyonları var:
Veyl doğu, kent orta, jant batı kanadından geliyor.
CERN (Centre Europeen de Researche de Nucleer) yazılıp, sern okunan versiyonlar da var.
Her zaman yeni versiyon yaratılabilir yani.
Ortalama 500, zorlanırsa bin örnek çıkabilir halihazırda.
Türkçe hecelerin birleşmesinden oluşan eklemeli bir dil.
İngilizce’de ise, farklı okunsa da, sözcük başına harf ortalaması 4 gibi, yani 4 harfli sözcük bol ama ‘4 lettered word / 4 harfli sözcük’, ayıp sözcükler için deyim olarak kullanılıyor.
Dolayısıyla bu dizilim, epeyi dil için özel bir moment ve hepsi de birbirinden farklılar.

(7 Nisan 2016)

Zemzem ve Bengisu

Taksim Parkı’nda çorba içerken, Zemzem adında bir sıkmabaş gençkızla tanışmıxtım, tuhafıma gitmişti.
Sonra düşündüm.
Onlar doğu cenahı. Batı cenahı da, Bengisu adını kızlara koyuyor.
Bengisu, ‘abıhayat’ demek. İçilince ölümsüz olunan su, yani.
Eh, zemzemin de ondan hek farkı yok.
Ancak, ikisinin de çöl kültür oludğunu vurgulamak gerekli.
Türkler çöl insanları değil ama. Bozkır çöl değil.

(7 Nisan 2016)

Trump ve Clinton

Açıkçası, bu ikisi dışındakilerin ABD geleceği için bir anlamı olduğunu düşünmüyorum.
Burada ikisi arasındaki ikilem çok acaip:
Cumhuriyetçiler genelde değişime karşıyken, Trump özellikle dış politikada ciddi değişiklikler örnerirken; Clinton bir Demokrat olarak, statükocu kalıyor.
Bakın Trump neler demiş?:
“Donald Trump, Japonya ve Güney Kore’nin nükleer silah edinmesine izin vereceğini, Amerikan silahlı kuvvetlerince desteklenen güvenlik anlaşmalarına taraf ülkelerin daha fazla katkı yapmasını isteyeceğini ve terörle mücadele amaçlı alternatif bir NATO kuracağını söyledi.”
Tuhaf ama taa 2001’de oğlu Bush’un yapması gereken ama onun bile o zaman ve şimdi dilegetiremeyceği greçek çabalar bunlar. Tamam, şahinliğin dibi ama eğer ABD, bunu yapmazsa, kızartma serçe olacak.
Trump seçilir vey seçilmez ama bu düşünceler bir kere dilegetirildi ve bir kere somutlandı. Bu yol açıldı ve yürünecek.
Bundan ironik taklalar durumu:
BM işlevsiz. 1995’ten beridir.
AB 2015 gibi fiilen bitti. Dağılması 30 yıl alır.
NATO fiilen bitti. Polonyalı NATO, NATO değildir, başka bir şeydir.
AGİT kurulamadı. İkilemsel görünse de, AB dağılınca, AGİT işlev kazanabilir. Sonuçta, hesapça NATO da askeri değil, kültürel bir kurum Örneğin Fransa ve Yunanistan belli süreler için askeri kanattan çıktılar ama bu NATO’suzluk demek oldu aslında.
AGİT-neo-NATO son 10 yıldır çıkar çatışmasında. 2001’den sonra ABD’nin yaptıkları, AB’yi terö hedefi kıldı. Bu açıkça dilegetirilmiyor ama böyle.
Yani, aslında 1945’ten beridir, fiilen 2000’den beridir AB x ABD çatışması var.
Devam:
Fransa ve sosyalist başkanı Mitterand, İsrail’e atom bombası verdi, insanlık suçundan yargılandı mı?
Hayır.
Aynı Fransa, de Gaulle çizgisindeyken, (o Moskova’ad nükleer füzelerin Paris’e yönelik olduğunu görünce) NATO’nun askeri kanadından çıkabilmişti.
Oysa Mitterand-Fransa, atom bombasını Museviler’e verince, tüm Müslümanlar’ın Paris’i yakmasına hak verdi.
Trump-ABD, Japonya’ya ve Fgüney Kore7ye atom bombası izni verince ne olacak?
Güney Kore onu Kuzey Kore’ye, Japonya ise Çin’e karşı kullanacak. Zaten aynı şey, Pakistan x Hindistan ikilisine yapılmadı mı daha önce?
Trump’un ilkesinde bir açık var ama:
Nasıl ki 11 Eylül olmuşsa, ABD ilk kez kendi evinde vurulmuşsa ve kimin yaptığının önemi yoksa, er veya geç bir Arap ABD’ye nükleer silah atmanın yolunu bulacak.
İşte, değişim bu.
Ve Trump, değişimin yanında yer alıyor. Onu yönetmek istiyor. Yönetemez ayrı konu. Tarihin en iyi liderleri aştığı dönemler vardır çakma-başkan Trump’u haydi haydi aşar o koşullar. 2000-220 kafaüstü çakılışı gibi.
ABD’nin sonunun başlangıcı da, bu 2 başkan adayının ikileminde açıkça ortaya çıkıyor.
Bir de klasik neo-liberalizm esprisi:
Değişimi yapanlar, değişimi istemeyenlerdir. ‘Neo-con’ / liberal-muhazakar geyikleri oradan geldi.
Not-şerh: Tekno-liberalizm de bu nedenle olmaz.
Ya da:
Sağ-sol ayrımında, krala karşıki tutum-davranışta, Fransa Devrimi’nde meclisler değiştikçe, partilerin sağ ve sol olmaları, statükoları ve oturmaları da değişti.
Ek bilgi: Biyolojide evrim ve devrim-mutasyon birbirinin içinden geçebilir ve etkileşmeyebilir / çatışmayabilir. Tarihte ise bu, reform-restorasyon x devrim için geçerlidir.
Yani:
Bu Trump’sal makro vektör, orta boy reform olmakta ama ABD’de bile devrim olabilir ama bunu Sanders veya Clinton yapmayacak, o kesin.
Clinton için not: Kocasını satan kişi, ülkesini haydi haydi satar.
Çıkış:
Trump, tüm dobralığı ve kabalığıyla, durumu açık açık söyleyen ilk ABD’li oldu.
Ancak:
Trump’ta bunun için beyin yok. NSA-CIA (devletsel) dizisindeki 20’li ve RAND-TED (Technology, Entertainment, Design) (ar-ge özel şirketsel) çizgisindeki 10’lu 2 ayrı mecradan herhangi birinden bir akil kişi, ona sufle veriyor.
Dipnot:
‘Think tank’ (düşünce deposu) yapısındaki oluşumlar, ABD çizgisinde, hem özel şirketsel, hem de devletsel olarak gidiyor. Kissinger ve McNamara gibiler, özel sektörden savaş bakanlığına geçebiliyor. Oysa, İngiltere’yi Hindistan bitiren şeyin, Doğu Hindistan Kumpanyası olduğunu unutuyorlar. McNamara da, savaşı kaybettikten 40 yıl sonra bile, Vietnam olgusunu kavrayamamıştı, bu belgeselde açıkça görünüyordu (Savaş Sisi).

Bir de, bunu ABD’liler icat etti diye, en iyi onlar yapacak diye bir şey yok. Biz, Tsiolkovsky çizgisini savunuyoruz.

Panama-Leaks ve ABD

Bir haber:
“Panamalı hukuk firmasından sızan 11,5 milyon belgede Amerika’dan isimlerin fazla yer almaması, bazı çevrelerde hem dikkat çekti, hem de tartışma yarattı.”
Burası tamam.
Bir de miktara bakalım:
“2014’te Senato’nun alt komisyonu, denizaşırı vergi cennetlerini kullanan Amerikan şirketlerinin ülkeye vergi kaybının 150 milyar doları bulduğunu açıklamıştı.”
Miktar küçük gösterilmiş gibi.
Global beyaz-kara paranın 32 trilyon dolarının 10 trilyon’u ABD’lidir. 33 yıla bölünce de, yılda 300 milyar dolar eder.
Yani ABD senatosu bile, buzdağının 70’te birini görebiliyor ancak.
Tersine bir soru ve bakış açısı:
Peki, o 32 veya 64 trilyon doların tamamı, resmiyete girse ne olur/
Bizce, global ekonomik çöker. Daha doğrusu, tekerlek o kadar yağlanır ki ekonomi bir daha fren tutmaz ve 2029 Krizi de öyle gelir.
Zaten, 2007’den beridir G-7 ekonomilerinin küçülmesinin nedeni de o para. Global yıllık tasarruf, olsun olsun 15 trilyon dolar iken, %oo 1 o kadar parayı ekonomiden çıkardı.
Tamam, 100 milyon dolarlık bina, 1 milyar dolar oldu ama tüm para da satın almaya dönmedi ki zaten harcanabilirden büyük bir para o.
Bunun da, 1980 neo-liberalizmi yalnızca 2 araçla becerdi:
Bir: Şikeli ileri doğru işlemler.
İki: ‘Off-shore’ türü vergi cennetleri.
Bunların, İngiltere’nin zamanında yaptığı biçimde, Hindistan dokuma sanayisinde bir no iken, Hintli ustaların ellerini kesip, bir de Doğu Hindistan şirketi aracılığıyla, ithalat-ihracat yasaları koyarak, tüm Hindistan’ı İngiltere’den mekanik-hazır-konfeksiyon ürün almaya kilitlemekten farkı yok.
Bunun bugünkü adı, WTA: Dünya Ticaret Örgütü.
Hegemon da ABD:
İti iti ısırmıyor işte.

(7 Nisan 2016)

Cumartesi, Nisan 09, 2016

Sanal-Yazılı Diyalogla İsmail Saymaz’a Öneriler

Bu, güzelleme dizisine ait bir metin sayılmaz.
İlk kez, henüz yıldız olmanın başında birini gözleme fırsatım oldu.
50 yıllık gazete okurluğu yaşamımda, aynı gazetecinin bile 3-4 kez inip çıktığını izledim. Çetin altan gibi 70 yıl kadar uzun yazanlar için böyleydi.
Diğerleri ise, bunu 1 kez yaşar genelde:
Son 5 yıl için Mağden, Erdoğan, Temelkuran, Ilıcak, Mert gibi epeyi gazeteci yüksledi ve indi. Moda oldu ve demode oldu. Hepsi de, demode olunca, yazmaktan veya yazılı mücadeleden caydılar.
Önyargı değil, deniyim olarak, Saymaz’ın da öyle olacağını düşünüyorum.
Okurun böyle, kanaat önderi, zihin çobanı, köşe yazarı gazetecilere gereksinimi ve ilgisi Tanzimat’tan beridir ülkemizde. Şen, zirvedeyken bunu reddetti ve oyundan çıktı. Diğerleri ise, oyundan çıkmadı, oyundan çıkarıldı veya (spor deyimiyle) oyundan düştü.
Biz bu metinde, Saymaz’ın henüz son 1 aydaki kadar ünlü olmasından önceki dönemine ait bir söyleşi üzerinden kendisiyle sanal-yazılı bir diyalog gerçekleştireceğiz:
Öncelikle, şu an sanalı da kapanan Radikal’in matbu durumdan sanal duruma geçişine ilişkin söylediklerine bakalım:
“Seçkin bir gazete miydi Radikal?
Evet, reklamverenler için A grubu. Ama bizim okurumuzun tekonlojiyle ve dünyayla bağı çok güçlü. Hemen hepsinin akıllı telefonu var. Ve haberleşmeyi buradan sağlıyorlar. Haberi buradan tüketiyor. Okurun doğal yönelimi var. İkincisi, Radikal’de, bence aslında bir döneme kadar olmaması gereken isimler de söz konusuydu. Hasan Celal Güzel, Namık Kemal Zeybek vb isimler. Gündüz Aktan MHP’ye milletvekili olarak gitti. Bizdeki okur tepkisel ve agresif. Okur giderek Radikal almamaya başladı ve biz okurumuzun bir kısmını Taraf’a kaptırdık. Bir kısmı internetten okudu. Türkiye’nin özel bir durumu vardı. Gazetenin manşetine baktılar. Aydınlık, Sözcü, Birgün gibi. Tavırla sattılar. Bir tavır sattılar. Biz tavır yapmadık. O tavırsızlığın sonucu olarak da okur, internete girip, tavır sahibi kim varsa, onu okudu.”
Bir:
Paralı değil ama eğitimli kesim Radikal okuruydu ki bu A kesim değil, bir gelir grubu kesimi değil. 40 yaş altı ergenler okuruydu. Slaktivist okuru vardı. Radikal’i batıran Akif Beki ve Eyüp Can çizgisi olmakta, hani Hürriyet’e aldıkları Fehmi Koru veya Abdülkadir Selvi gibi.
Sonra, alternatifleri çıktı.
Sonra Radikal, Yeni Yüzyıl’ı batırmak için, yani anfikirsiz ve ana amaçsız çıkmıştı.
Taraf’a kaptırılan okurlar, tümüyle haksız rekabetten. T24, Taraf x 3 dönem ve Karşı seçenekleri, yeşil sermayenin medya rezilliğini kanıtladı.
Radikal, Radikal Genç’i kapatarak, ne olduğunu kanıtladı.
İki:
Sanal medyada, Saymaz ayırdında değil, örneğin Radikal Blog’un Dünya basını kopyası var, o silinecek ama yazılar öbür tarafta kalacak, yani bir ‘back-up’ sözkonusu. Çünkü batı, bunları daha önce de yaşadı.
Yani Saymaz, matbu ve sanal basının panoramasını henüz görememiş.
Üç:
Tavır konusunda haklı ama okurun karşıt tavırları okuyabileceğini belirtmemiş. Aynı okur, T24, Taraf, Radikal arasında dön baba dönelim, oldu. Gazete alan tanıdıklarımdan biliyorum.
AKP çok tuhaf bir durum yarattı:
Bunu en son Karar gazetesinde de gördük: Zaman’ın kapatılmasını haber yapmadı, sayfasına sokmadı yani.
Oysa AKP, okurun bu yanardönerliğini bilse, CIA’nin marksist dergileri (Adorno’nun ‘Monat / Ay’ını desteklediği gibi bir durum yaratır, Radikal’i beslerdi.
Örneğin Fethullah bunu yaptı, birbirine karşıt bir kaç basın odağını besledi. Ancak, o da o kadar aç-kapa yaptı ki okur akışını türbülansla engelledi.
Bu 3 maddeyi de Saymaz’ın bir muhabir olarak ezbere bilmesi gerekir. Ben okur olarak gözledim ve yazdım bunu. Oysa, o işin mutafında.
O nedenle, Saymaz’ın sonunun Şık gibi olacağını düşünüyorum. Ki zaten bir kitabını onun yayınevinden bastırmış.
“Dördüncü kitabımı dayanışma için Ahmet Şık’ın  yayınevine gönderdim.”
La Fontaine fablı gibi, kartal kendini vuracak oka tüy vermeyecek.
Yani Saymaz, yukarıda saydığım gazetecilerin şu anki durumu gibi, hem hizmet ettikleri, hem de okurları tarafından lanetlenecek.
Kendisini BBP’nin elinden kurtaracak köylüsünü her zaman bulamayacak çünkü.
“Birkaç gün endişelendim. BBP’liler tehlikeli bir grup. Birkaç kişiyi harekete geçirebilirler diye düşünmüştüm. Şöyle bir tesadüf oldu, benim uzak bir akrabam, BBP yöneticisi. Ona sormuşlar. O da, benim köylüm, demiş. Öyle kurtuldum.”
Sorun şu:
Ün ve ödül, şu anki parlamasının onda birindeyken, onun gözlerini kamaştırmış:
“Bizim gazete günlük – tekil 800 bin kişi tarafından tıklanıyorç. Berkin Elvan’la ilgili yaptığım haber, 4.saate girmeden 40 bin kişi tarafından okundu. O an kaç kişinin okuduğunu görmek enteresan.”
Sorun şu ki Mustafa Koç’u ölümünden sonra öven metin de, aynen öyle, 4 saatta 40 bin kişi tarafından okundu.
Oradaki enteresan, çekici demek.
“Ödüller kaçınılmaz oluyor. Sürecin artısı oluyor. Çaba ödüllendiriliyor. Ama bu gazetecinin çabasının sonucu. Ben sürekli özel haber yapmasam, kitap yapmasam ve başka alanlarda üretim yapmasam olmayacak.”
Kendisine Emin Çölaşan’ı anımsatıyorum: 30 yıl önce kitabı 1 ayda 100 bin satmıştı, bugün adını bilen 100 bin kişi çıkmaz. Keza Mehmet Ali Birand da.
Şerh: Burada toplumun balık hafızası imlenmiyor, gazetecinin geçiciliği imleniyor. Arcayürek, 1946-2016 arasının 70 yıllık tarihini yazdı, 20 ciltte ama hiçbir kavramsal çerçevesi olmadı, yani 7 bin sayfalık vaka nüvislik istifi yalnızca o metinler.
“Acının vekaleti olmaz. Vekaleten acı çekilmez. Yani bir kişi, (oğlu) hayatını polis şiddetinde kaybetmiş bir babayla aynı acıyı çekemez. Sadece onun aktarımında bir rolü olabilir.  Ya da örneğin cinsel tercihleri nedeniyle devletin katline uğramış bir eşcinselle aynı acıyı yaşayamaz. Hissedemez zaten. Acı asla aittir. Dolayısıyla ben haber yaparken karşılaştığım herhangi bir mağdurun acısıyla ağlayamam. Bunu yapamam. İkincisi, her mağdur her zaman haklıdır anlamına gelmez.”
İşte Saymaz’n sonunu buradaki hatası getirecek. O paragraf çok uzun, hepsini alıntılamadım. Peşpeş 5-10 duygu ve düşünce hatası yapıyor. Hatası, bunların geçersiz olması, burada doğruluk-yanlışlık yok, geçerlilik-geçersizlik var. Saymaz, geçersiz duygu ve bilgi durumu içinde.
Yani sonuç:
Çok değil 2 yıl sonra, Saymaz hakkında bir güzelleme (arkasından hesap çıkarma) yazacağıma, yani o zaman bir gazeteci olarak işinin bitirilmiş olacağına ve bundan kendisinin sorumlu olacağına eminim.
Önyargı değil, deneyim.
Dipnot 1:
İnsan olaraksa, empati ile, o olamayacağını önesürdüğü acısal paylaşımın gerçekleştirildiğini ve yaşandığını biliyoruz. Bu da, onu cahil, dolayısıyla empatisiz bir insan kılmış ekstradan.
Dipnot 2:
Saymaz isterse, zihinsel ve yaşamsal direksiyonunu epeyi döndürerek ama liboş döneklik ederek değil, metamorfoza uğrayarak, bu dediklerimi engelleyebilir. Yani, yaşayacakları kaderi değil, kendi yarattığı şeyler olacak.

(9 Nisan 2016)

Panama-Leaks x Wikileaks

Bunun olacağını daha önceden yazmıştık:
“#PanamaBelgeleri Pıtin saldırısı Rusya ve eski SCCB’yi hedef alan OCCRP (Organiza Suç ve Yolsuzluk İhbar Projesi) tarafından hazırlandı ve USAID (Uluslararası Kalkınma Ajansı) ile Soros tarafından fonlandı.”
Daha önce de, IŞİD ile Anonymous çarpışmıştı.
Yeni dönemin yeni tür savaşları: Eskiden bürokratlar ve teknokratlar kapışırdı, şimdi infokratlar ve kognikratlar kapışıyorlar. Bilgi Çağı’nın yeni tür savaşı böyle.
Entellektüel ile ilgili saptamamız tam da şimdi ve burada geçerli:
Entellektüel bağlanmaz. Doğruyu söyler, bir de.
Türkiye için en çok Uğur Mumcu ile ilgili söylediklerimizi yineliyoruz.
Tamam, o bilgiler var maa sen kime hizmet ediyorsun, onları yayınlayarak?
Panama-Leaks ve Wikileaks belli belgeleri yayınladılar. Kimse, o belgelerin sahte olduğunu söylemiyor ki belgeleri yayınlayan alman yayın kurumu, onları 1 yıl uzmanlara inceletti zaten.
Gelelim Panama-Leaks’in kime hizmet ettiğine:
ABD’ye mi hizmet etti?
Bizce hayır.
Nasıl ki İkiz Kuleler’i ABD’nin kendisi vurmuş olsa da, yeni bir savaş yolu öğrettiyse biz savaşçılara, Panama-Leaks de öyle oldu. İronik olarak, tam da John le Carre’nin dönek-dönek ve ‘eski kötü – yeni iyi’ casuslar öyküsüne döndü hikaye.
Evet, Wikileaks’te de, Panama-Leaks’te de dilim %o 1 ila %oo 1 arasında. Yani, sakladıkları daha çok. Bakmayın, milyonlarca sayfa bilgiye.
Bizi ilgilendiren devamı:
Şimdi Putin, bazı bilgileri hekletecek ve ifşa edecek.
Unutma ey kitle:
Filler tepişir, otlar ezilir; filler sevişir, otlar yine ezilir.
Şerh:
Bunlar kayda kalıcı olarak geçen bilgiler. IŞİD türü proto-fedola oluşumlar, hiç kayıt tutmuyor ki yayınlanabilsin. Onu bırakın, nüfus sayımları kendinden menkul. 3. Dünya’da kaç kişinin var olduğu belli değil, TC dahil.
Yani:
Wikileaks’ten sonrasında, 1’den sonrası istatistik.

(7 Nisan 2016)

Kara Para, Ambargo Altında, Resmen Nasıl Aklanır?

Reza Zarrab olayında herşey tiyatro. Mizansen. Baş oyuncular, İran ve ABD. Bunu geçelim.
Paranın adını koyalım:
35 yıl x 85 milyar dolar > = 2,5 trilyon dolar.
Bu para, İran’a yasaklı olarak girdi.
Nasıl girdi?
Spot piyasaya çıkan İran petrolünün paralarıyla, Uzakdoğu Asya’dan altın alınıp, birkaç işlemle İran’a sokuldu.
Komisyon ne kadardı?
% 5 x 2 ülke (Türkiye ve Dubai), İran’a % 2 asılacak bireyinki, denmiş.
İşte bu komisyon, boşta gezen ve haydan gelip huya giden para olmakta: Hani, futbolda dönen on milyonlarca avroluk transfer paraları gibi.
Bu komisyon, kabaca 300 milyar dolar etmekte.
Ancak bu komisyon, ne mafya hesabına, ne de beyaz yakalılarınkine dahil değil. Ancak, % 1’lik Türkiye yurtdışı parası bunun içinde.
Asılacak adam, Türkiye’de 8,5 milyar dolar rüşvet dağıttığını söylemiş çünkü.
Panama-Leaks gösterdi ki aklama şirketi veya ambargo altındaki bir ülke, nokta atışı ile bulunabiliyor ve hesaplanabiliyor. Ancak bu, binde birle on binde bir sonuç / verim arasında kalıyor.
Bir de şu var:
Ne Dünya’nın tüm altınları kayıt altında, ne de silahları. Oysa her ikisi de metal ve içine eser miktarda iz bırakıcı koymak gayet mümkün ve kolay ve ucuz. Ancak, Zarrab’ı yargılayacak da ABD, o paraları sonul olarak yiyen de ABD.
İşin ahlaki, hukuki, dini bölümlerini geçelim: Ayıp, suç ve günah, tamam.
Ancak, ticari oyun bir monopol ve bu oyunda bütün para tek bir ele doğru akar. Bu el, 1945-2015 için ABD olmakta. Ondan önce İngiltere idi.
Ancak, tarihin ironileri de var:
Bu paranın % 60-70’i kullanılabilirlik açısından sıfırlandı bile.
Bu paradan lümpen proleterya kabaca en az % 25 yararlandı, kapıcı bahişi olarak da olsa.
Bu paranın en az % 5-10’u, hiç kullanılmadan, reel-mal-çöp olarak çöplüğe gitti: Diyelim az kullanılmış elektronik alet olarak.
Sonuç gene aynı:
Öyle ya da böyle ekonomi epeyi küçülecek.
Dipnot:
O paraları korumanın tek yolu yine mafyadan geliyor.
Bütünü en az 100 dilime bölersin, 90-95’i sana kalır, 5’ini feda edersin, çakalların ağzına yem diye atarsın, onlar da onu paylaşacağız derken birbirlerini yerler. Sen, unutulur ve silinir gidersin. Çünkü, her 5-10 yılda böyle yüzlerce uyanık çıkmakta.

(6 Nisan 2016)

Modern Dans Eksodusu

2007 gibi, ‘Ma 2 ‘yazıldığında bile, modern dans açmazdaydı ve duvara toslamıştı: Epistemik ve duygudurum olarak.
Bunun temel nedeni, Almanya’nın Birleşik Almanya faşizmine yönelip ‘tanztheater’ı, Japonya’nın 2 atom bombasının mazlumluğunu, henüz 2000’de bile aydınlarınca dile getirilmiş olarak, başkenti Tokyo’yu füzelerle koruyarak, yani yeniden emperyalistleşerek ‘butoh’yu sıfırlamasıydı, estetiko-politik ve kültürolojik olarak.
Son 2 haftada, ‘oblivion’ üzerinden, 15 metin ve 25 sayfa yazdım. Bu, bir duygudurum yazımı idi.
Bu, aynı zamanda bir modern dans eksodusu yaratmak demek oldu.
Bu, duygudurumsal bir eksodus.
Modern dans da hala duygdurum ağırlıklı bir sanat dalı konumunda.
‘Oblivion’, bir duygu-devinim eşlenikliği olmakta, Piazzollla’sal tanım gereği.
Bende ise, diğer 6 duyguyla eşlenik durumda.
Kültürel olarak ise, 2013’te TC / 1. Cumhuriyet bitti, 2000’den beridir de Dünya kafaüstü gidiyor. 2007 gibi zaten, 1980 neo-liberalizminin sonunun başlangıcı idi, 2007 krizi ile.
En son Panama-Leaks oldu. Bu, post-4-5-modern dönem demek, aynı zamanda geçişdönemileşme demek, muğlaklık demek yani.
Modern dans, post-modern dönemde yükselirken, sanıldığının tam tersine, post-modernizmden tümüyle bağımsız idi.
Şu an ise, Kafka’esk ve Fassbinder’yen bir proto-çöküş dönemi. Sonradan, ona özel bir ad konabilecek buna.
Duvarı çatlatan da bu çöküş oldu.
Ben ise, nasıl ki yıkımı çıplak derililikle önceden algıladıysam, eksodusu da çıplak derililikle önceden algıladım.
Not: Çıplak derili sanatçıların, yıkımı algılaması ama çıkışı algılamamaaası, ilginç bir durum. İlgilenmiyorlar ve/ya baksalar da, görmüyorlar sanırım. Kafka için bir eksodus vardı örneğin ama o görmedi.
Her ne kadar 2007 notlamaları çöküşleri imlese de, bazı düşünce eksodusu parçacıkları da notlu oralarda.
2016 notlamaları, ‘Ma 3’yazımına dönüşürken, ve artı, duygusal / coşumsal (ama içgüdüsel değil) epsilon-çekirdek durumundaki ‘oblivion’ duygudurumunu / devinimini ele alırken, bu düşüncecikleri de kullanacak.
2010-2015 bilgisayar oyunu sinemasal fragmanlarındaki motor dil ipuçları da, aracı / katalizor olacak. Çünkü artık bir sanat dalı, çapraz medya olarak ele alınmazsa sakil kaçıyor, bir yerleri sünüyor, düşünce olarak olduğu gibi, duygu olarak da.
‘3 Zirve Dans Planı’ ve ‘Oblivion = Müzik, Dans, Dans’ üçlemesi de, bunun için notlamalar oldu.
Yolu imledik.
Nokta. Es.

(6 Nisan 2016)

3 Oblivion = Müzik, Dans, Dans

Youtube’dan sırasıyla 3 link:
Müzik Piazzolla’nın. Beste olarak.
Farklı zamanda, kendisi de farklı çalmış onu. En azından bandoneonuyla.
Farklı yorumcular da, onsuz olarak, epeyi farklı yorumlamışlar parçayı.
Dans olarak ise, 2 yorum seçtim.
İlki, bildiğimiz tango. Referans ve standart veri tabanı o olsa gerek. Onun müziği ise, duyduğum en melankolik ‘oblivion’ yorumu ve icrası.
İkincisi, Holywood filmi  dijital efektçisi ve ‘comics’ çizeri Woodward’ın çizgifilm, koreografi ve modern dans yorumu dizisi. Onunkisi klasik tango değil. Hatta bazı yerlerde tango bile değil. Ancak; çapraz medya, meta-sanat, çoklu sanat.
Sorun şu:
Bunların hepsi de ‘oblivion’ ve birbirleriyle çeliştikleri ve çatıştıkları alanlar var.
Sanat buna zaten izin veriyor, deyip işin içinden çıkmayacağım. Onun yerine, bunu imlemekle yetineceğim.
Bir de bilgi:
Piazzolla, tango dansı olmayan tango müziği icrası ve bestesi yapmış. Onu cazlaştırmış ve dünyamüziğileştirmiş çünkü. Sözünü ettiğimiz caz da, otantik caz değil, dünya cazı.
Bundan sonraki açılımlar, tarafımdan onlarca metinde yazıldı. Bu bir bağ ve açılım metni o nedenle.

(6 Nisan 2016)

Perşembe, Nisan 07, 2016

Oblivion, İngilizce, İspanyolca

06.04.16 01:20 gibi: Google Translate’te İngilizce ‘oblivion’un İspanyolca karşılığını aradım. ‘Olvido’ çıktı. İspanyolca ‘oblivion’un İngilizce karşılığını aradım. ‘Oblivion’ çıktı. İspanyolca ‘olvido’nun İngilizce karşılığını aradım. Yine ‘oblivion’ çıktı. Ancak, Piazzolla albümünün orijinal adı, ‘olvido’ değil, ‘Oblivion’. İngilizce ‘oblivion’un İspanyolca’daki fazladan anlamları ise, ‘desprecio’ ve ‘falta de atention’; yani, ‘hakaret’ ve ‘dikkat eksikliği’ çıktı. Sonuçta, Piazzolla bunların hangisini demek istedi acaba? Ancak o, sonuçta bir müzisyen idi, bir dilbilimci değil. (6 Nisan 2016) 

Öfke, Nefret, Oblivion

Temel duygularım, öfke ve nefrettir. Her ikisi de olumsuzdur. ‘Öfke ve nefret idi’ demek daha doğru. Psikiyatrik tedaviye başladığım 2006 Şubat’ta öyle idi. Psikiyatrik tedaviyi bitirdiğim 2012 Şubat’ta öyle değil idi. Sözlü konuşma ve terapiden çok ilaçlar, keskin duygularımı yuvarladı, az yuvarladı ama. Rasyonelleştim, yani tedavi biteli beridir, öfkemi ve nefretimi hala ve yine haklı buluyorum ama daha az keskinleştirmeyi becerebiliyorum. 2010 Kasım zehirlenme ürtikeri ve 35 yıl aradan sonra hastane yüzü görme, yelkenlerimi suya indirmeye başlamamın miladıdır. Bir de ne kadar yıprandığımı ve ne kadar yılkılandığımı gördüm. 2012 ayak kırılması ve ameliyatı ise, beni duygusal açıdan tuş etti, hatta ruhumun kemiklerini kırdı. Daha yeni yeni toparlıyorum. Son 2 haftadır, ‘oblivion’ üzerine 12 metin yazmışım. Yani, hala sürüyor olsalar da öfke ve nefret, artık bende ‘oblivion’ olmuş. Ya da olmuş gibi. Bu metin parçasını yalnızca duygulara ve ‘oblivion’ duygusuna varmama ayırayım dedim. Başka alanlara girmeyeceğim yani. İnsan türünün 5 veya 7 temel duygusu vardır denilir ve bunların çoğu olumsuzdur. Mutluluk, neşe ve sevgi olumlular sayılabilir. Duyguların karşıtları biraz muğlak. Sevginin karşıtı, benim için nefret değil, Acı’dır. Acı’nın karşıtı ise, sevgi veya nefret değil, bilgidir. Neşenin bendeki karşıtı, yeis olmakta. Melankoli yani. 14-34 yaş arası çok daha melankolik idim. Genç ve libidolu olmama karşın. Ölüm bilinçaltıma izler bıraktığı için. Yaşlandıkça, libodum söndü ve izler yumuşadı. Mutluluğun bendeki karşıtı, mutsuzluk değil, nötr-huzur olmakta. Beni mutulluk da yormakta yani. İnsanlar zaten hep yormakta. İşte bu, öfke ve nefret yorgunluğunun, ‘oblivion’a varması mümkün. Ayırtsızlık, uçurumun kıyısında kapıp koyvermek ve hiçliğin unutulması (veya unutulmaya çabalanması) ise, benim ‘oblivion’ için vurguladığım 3 köşe-duygu. Yılkı atı durumu buna yakın ama ben bir yılkılık lüksüne sahip olamadım henüz. Ufukta da henüz öyle bir olasılık görünmüyor şimdilik. Öfke, nefret ve uçurumun kıyısında kapı koyverme, kültürel duygular aynı zamanda. 1963-1971 arasında yaşadığım ve o zamandan beridir yok edilen ve insanların talep etmediği toplumsal özgürlük için ağıt da aynı zamanda. Özgürlük istemeyen insanlardan nefret ettim ve onlara öfke duydum. Çok çok yoruldum. Yılkılaştım ve ‘oblivion’a vardım. Kabaca bu gibi. Nokta. Es. (6 Nisan 2016) 

Avrasya Dilleri Modelleme: Notlar

Çin, Türk ve İndo-Avrupa dil aileleri var. Türk ve İndo-Avrupa dilleri yazısını / alfabesini Aramca’dan almış. Yani, kendileri yokken var olan bir dilden. Ancak Çince öyle değil. Ancak Çince Arapça, fırça darbesi gibi bir alfabe kullanıyor hala. Etkileşim / karşılaşma tarihi belirlenebilir. Ünlü harfleri doğrudan yazan ilk dil, İndo-Avrupa dil ailesinden Eski Yunanca gibi. Ancak Eski Yunanca da alfabesini, Fenikece’den ve Aramca’dan almış. Bunun tarihi belli, çünkü eski Yunanca, alfabe / morfem değiştirmiş, belli bir tarihte. Eski Yunanca’nın eski morfemi ve Eski Türkçe’nin eski morfemi, aynı kökenli, Rünik Alfabe’ler. Bu da, arada başka bir tampon dönüştürücü akla getiriyor. Bunun batıdan doğuya giden mi, doğduan batıya giden mi bir şey olduğu belli değil. Ve hatta kuzey-güney doğrultusunda taşınma da öyle. Rünik Alfabe’ler de Aramca kökenli olarak önesürülüyor, çünkü o zaman tek alfabeli dil Aramca zaten. Alfabelileşme dalgaları: Sümerce-Aramca: MÖ 2500-1500 (10 dil). Çin dilleri: MÖ 1500-500 (10 dil). Rünik alfabe: MÖ 500 – MS 500 (10 dil). Avrupa: MS 500-1500 (50-100 dil). Rusya halkları: 1900-1950 (50-60 dil). Hint halkları: MÖ 300 - ? (20 dil ama 3 bin dil var). Sonuç. Yapmaya çabaladığımız şey, bu bölge ve zaman için, makro parametreleri belirlemek ve etkileşimlerini listelemek. Böylelikle, dil topolojisi modeli kurabileceğiz. Dipnot: Dillerdeki sözcük giriş ve çıkışları, artı gramer yapısı değişiklikleri bir biçimde irdelenebiliyor. Makro dil parametreleri de bunlar olabilir. (5 Nisan 2016) 

Çizgifilm Güzellemesi: Oscar Çöllerde = Oscar’ın Vahası

56 yaşındayım. Kendimi bildim bileli, çizgifilm hastasıyım. Son yıllarda seyredecek çizgifilm bulamıyordum. Sonunda bunu buldum. 2014 sonu gibi ilk bölümlerini izledim. Sonra 2016’nın ilk çeyreğinde hatim indirdim. Çizgifilm sanıldığının tersine, epeyi bir yaratıcılık isteyen bir alandır. Özellikle de, yetişkinler için olanları öyledir. Oscar öyle bir dizi. Şöyle diyeyim: Bir timsahın bir civcivi evlatlık edinmesi, kolay kolay raslanmayacak bir öykücüktür. Mekan: Vaha ve çöl. Belirli bir yerden çok, genel ve karikatürize ortamlar sözkousu. Kahramanlar: Hayvanlar. 10 taneyi az geçiyorlar. Ortalama 7 dakikalık falan öyküler. Öykü genelde, çakal, akbaba ve tilkinin kertenkeleye eziyetleri üzerine çeşitlemelerle ilerliyor. Akış, çabucak çığırından çıkıp, oldukça absürd yerlerde dolanabiliyor, timsah öykücüğü gibi. 78 bölüm var. https://en.wikipedia.org/wiki/Oscar%27s_Oasis http://www.imdb.com/title/tt2080922/episodes?year=2011&ref_=tt_eps_yr_2011 2011 yapımı. Teknik kadro dağılımı şöyle: http://www.imdb.com/title/tt2080922/fullcredits?ref_=ttco_sa_1 Olağan 2 film uzunluğundaki bir yapım için, 100 kişi çalışmış kısacası. Tek bir oyuncu da yok üstelik. Eğer absürd mizahı seviyorsanız, oscar’ı muhakka izleyin: https://www.youtube.com/results?search_query=oscar%27s+oasis (5 Nisan 2016)

Çarşamba, Nisan 06, 2016

Winston Churchill ve Donald Trump

Churchill, karaktersizin ‘godfather’ı bir siyasetçi idi. 6-8 kere parti değiştirdi. Çanakkale’de İngilizler yenilince bile, bundan kendi için çıkar payı çıkardı ölülerden. Ülkesinin 2. Dünya Savaşı’nda canına okunurken bile, kahramanlık menkıbeleri yazdırdı kendine. İngiltere’nin Dünya hegemonu olarak girdiği savaştan, Dünya’nın en büyük borçlusu olarak çıkmasını sağladı. Bu adam, kezlerce başbakanlık yaptı. Şu an İngiltere, eski sömürgesi ABD’nin yeni sömürgesi durumunda 70 yıldır. Epeyisi onun sayesinde olarak. ABD, tarihin en karaktersiz ülkelerinden biri. Onu bu konuda bir tek Roma geçebilir belki. O da belki. O kadar karaktersiz ki ‘Dr. Jivago’nun yazarı Baris Pasternak’ın haberi olmadan ve onun hilafı arzusuna karşın, CIA baskısıyla ona Nobel edebiyat ödülü verdirdi, hani Churchill’e de verdirilenden. Pasternak kanser oldu, ailesine bir şey yapılır korkusundan ülkesini tedavi olmak için terkedemedi ve sürünerek öldü, Nobel’li Nobel’li. İşte bu karaktersiz ülkenin başına bu kez karaktersizin feriştahı biri, Donald Trump başkan olabilecek gibi. Olur mu olur. Tarih başaşağı gidiyorken, herşey olur. Sivil darbeyi 750 yıl önce yapan Kadı Burhanettin de devlet kurar. Nolcek yani? Kıssadan hisse: MS 800 gibi Tatarlar, başlarına oylamayla seçtikleri adamı, güzelce bir kementle sıkboğaz edip, soluğunu kesip, halkına zarar verecek kararlar alırsa, kendisine ne olacağını gösterirlermiş önce. Churchill’e ve Trump’a kimse böyle yapmadığı için, onlar da sürüyü uçurumdan aşağı süren çoban gibi davrandılar işte. Akrep akrepliğini yapar hep, sorun kurbağada, akrebi sırtına almayacak. Dipnot: Bu metin, ‘Gönüllü Kulluğa Karşı Söylev’den 500 yıl sonra, ‘Gönüllü Mezbahalığa Karşı Söylev’ oldu. (5 Nisan 2016) 

Siborg Olimpiyadı = Cybathlon

Bir haber: “Çok farklı bir olimpiyat izlemeye hazır olun... Engelliler için düzenlenen Paralimpik Oyunları uzun zamandır düzenleniyor. Ama yeni bir yarışma, teknolojinin nerede bittiği ve insanların nerede başladığı sorusunu tekrar gündeme taşıyabilir. Ekimde düzenlenecek 'Cybathlon', insanların, makinelerin desteği ile neler yapabildiğini ortaya koymak için düzenleniyor.” http://onedio.com/haber/dunyanin-ilk-cyborg-olimpiyatlari-cybathlon-basliyor-702232 Daha önce de yazdığım bir konuyu burada da belirteyim: 2 bacağı da dizden aşağısında olmayan (hani sevgilisin öldüren) atlet tarafından kullanılan protezlerin, sağlam dizaltı bacaktan daha güçlü olması mümkün. Ki bu da siborgluk demek. Siborg, organik veya inorganik olur, elektronik veya mekanik olur. Ancak bunların hepsi de, protez olur, biyonik kol veya bacak gibi. Daha da indirgenirse, diş olgusu bile insanı siborg yapar. Bu olimpiyadın kuralları henüz konmamış. Konmasının da zor olacağı kesin. Örneğin iyi tasarlanmış bir egzoskeleton, insana bir maratonu 2 saattan daha kısa sürede koşturur rahatça. Bu, o dış-iskelet, ister omuriliğe bağlı olsun, ister olmasın böyledir. Tam kötürüm biri kullansa bile böyledir. Dolayısıyla, bu alandaki asıl olimpiyat, ekstrem sporlarda olabilir. (4 Nisan 2016)