Salı, Ekim 03, 2017

Anti-Triton Bilimkurgu Olarak 2017 Assignment

Filmin fragmanını izledim ve sinopsisini okudum. Başını sonunu biliyorum.
Filmin konusu şu:
“Sözleşmeli bir katil var. Bir adamı öldürüyor.
Öldürülen adamın cerrah bir kızkardeşi var. Bu katili yakalattırıp, onu uyutup, onu erkekken kadın yapıyor.
Adamın erkekken kadın sevgilisi var. Kadın olunca, yine onunla sevişiyor ve hala sevgililer. (Anti-Triton 1.) Kadın adama yardım da ediyor.
Adam, konuyu bilen herkesi sorguya çeke çeke öldürüyor.
Kadın cerrahın da parmaklarını kesiyor:
O onun iş aleti olan penisini (erkeklik simgesini ve silahını) aldı, o da onun iş aleti olan parmaklarını aldı.”
Aslına bakılırsa, bu düpedüz bilimkurgu.
Çünkü bir erkek, bir kadına bedence 40 yaşında şakkadanak dönüştürülemez. Göğüslerin büyümesi veya silikonlanması aylar alır. O nedenle burada, anahtar aç-kapa bir seks-transı durumu tanımlıyoruz: Erkek bir anda kadın olarak uyanır ki bu, Triton’un konusudur. Ama, ruh olarak hep erkek ve artı katil olarak kalır. (Anti-Triton 2.) Bu, mümkün, hem de epeyi gerçekçi olarak mümkün: Satırına satırına olmayabilir ama ilkede mümkün, çünkü zaten kiralık kadın katiller ve gerçek dövüşçüler var, 1.95 boyunda ve 120 kilo olarak falan.
Filmde eski erkek yeni kadının bir repliği var:
“Eğer, eski benden bir şey kalmışsa, onu göreceğiz.”
Görülür de, ortalığı dümdüz eder. Beyzbol sopasıyla kafa kırar kadın kadın. Sevgilisi de, onun yaptıklarını uzaktan memnun memnun seyreder ki gerçekçi olan durum da budur.
Peki, aynı süreçte Triton ne yapmıştı?:
Adam, kadını anlayabilmek için, kadın bedenine girmişti ve ilk gördüğü kadın olarak yalan söylediğiydi.
2017 Assignment, ne yapmış peki?:
Adam, istemeden ve habersizce kadın bedenine sokulur ama ruhu değişmez, şiddeti de. Yalan falan da söylemez. Düpedüz gerçeğe dalar ve herkesi de daldırır.
İşte, 2017 Assignment’ın asıl-asıl Anti-Triton’u budur:
Epistemik realite:
Yalan, hiç kimsenin hiçbir işine yaramaz. Yaramadı da.
Erkeklerin de, kadınların da, Triton’un da, Mülksüzler’in de (onun da kadın ve erkek üzerine epeyi yalanı mevcuttur), her 2 romanın (sırasıyla birincisinin ve ikincisinin) biseksüel-erkek ve (en azından görünürde) heteroseksüel kadın yazarlarının da.
Ekstradan tartışma:
Kadın doktor, erkek katili kadın yaparak, onun ‘psychic pain’ (psişik acı / varoluş acısı) çekmesini istediğini söyler. Hesapça o, kardeşini kaybederek bunu çekmiştir.
Ama hesabı tutmaz: Katil acı çekeceğine, herkese feci acı çektirir, ona da.
Avcının avlanması budur. Bir de, ‘İntikam Üçlemesi’ndeki intikamcı avcının, yaptığı bir hata nedeniyle, kendisinden bilgililere / zekilere / güçlülere kendisinin av olması var ki bizce aynı ana tematik sözkonusu.
Günümüz psiko-politik momenti de, tam da budur ki / ve bu da, ayrı bir bilimkurgu başarısı ve artı Anti-Triton’dur, çünkü onda da, romanın sonunda bir savaş başlar: Dünyalararası br savaş.
Şu anda olup biten de, aslında Homo Sapiens - Homo Posterus savaşı olmakta: Türlerarası bir savaş.
Bu, böyle biline…

(3 Ekim 2017)

İngiltere eski Dışişleri Bakanı Jack Straw: Kıbrıs bölünmeli, Türk tarafı tanınmalı

Epeyi ilginç bir durum.
Fiili olan bir durumu, fikri duruma da taşımanın ve ikiyüzlülük yapmamanın önemini vurgular bir önerme.
“İngiltere eski Dışişleri Bakanı Jack Straw , Kıbrıs'ta iki toplum temelinde tek bir devletin kurulması amacıyla yürütülen birleşme görüşmeleri "saçmalığına" bir son verilmesi gerektiğini ve ihtilafın çözümünün bölünmeden geçtiğini yazdı.”
Bir şeyi eksik söylemiş ama:
Birleşmeyi isteyen Kuzey-Türk tarafı, istemeyen Güney-Rum tarafı.
Komik olan da bu bizce.
Asıl gerçek de, Rumlar’ın Türkler’i asimile edemeyeceklerini kavramaları.
Babam o zaman deniz astsubayı olduğu için, Kıbrıs Savaşı’nı bir ordu mensubu çocuğu olarak içeriden izlemiştim. Açıkçası, bu ilk naklen savaşımdı. Bizim donanmanın bombalayıp batırdığı gemiden kurtulup kafayı yiyen bir deniz astsubayını gün be gün, an be an izlemiştim (sonra malulen emekli edildi).
Daha o zaman, bununla övünen babama, Kıbrıs’a girmenin kolay ama çıkmanın zor olduğunu söylemiştim, 14 yaşımda bir çocuk olarak. Öyle de oldu.
17 yaşımda, 1977’de Kıbrıslı Türkler’in Anavatandakileri sevmediğini, onları işgalci saydığını da gözlemiştim, üniversitedeki öğrenciler sayesinde.
Sonra, 100 bin Kıbrıs Türkü (onlara vatandaşlık verildiği için), İngiltere’ye yerleşti. 250 bin Anadolu Türkü Kuzey Kıbrıs’a yerleşti. 43 yıldır her yıl milyonlarca lira Kıbrıs’a gidiyor. Kuzey Kıbrıs’ın tarımı, şusu busu yok. Kumarhanesi var, karşı devleti var, vd, vb.
Bu sırada Güneyliler AB’ye alınınca, kendilerini kurtardıklarını sandılar. Ama onlar da hala, taşıma suyla ekonomi döndürüyorlar.
Yani, Kuzey ve Güney biraradalığı da, ayrı ayrılığı da beceremedi. Big Brother’lar işin içine karıştı. Bugün Güney Kıbrıs’ın belki çeyreği İngiltere üssü ve toprağı hala.
Dolayısıyla, Ekim 2017 momentindeki bu saptama geçerli. Saklananın ve gecikmişin ifşası.
Eski bakan sözünü şöyle bağlamış:
"Bunun, iki toplumun ilişkilerinin iyileşmesine, atlıkarınca misali asla varılamayacak bir anlaşma için müzakere masasında dönüp durmaktan daha çok katkı yapacağına inanıyorum."
İşte o zaman, her 2 parçanın da kendilerini anavatanlarına gönüllü ilhak edeceklerini sanıyorum ve bunu ne AB, ne de ABD onaylamaz. Yani İngiltere, Brexit ile artık AB olmadığı için, ‘böl ve yönet’i hala seviyor olabilir. Eski bakanın sözlerini, bir de bu mealde okuyabiliriz.
Tüm genel tarih ve tüm genel coğrafyaya bakılınca ise, Dünya ülkeleri sayısı bir süre hep artacak ve bu gidiş de, onun parçası bizce.

(3 Ekim 2017)

1 Ekim 2017 ABD Terörü: Felaket Yönetimi: 2

Alıntı:
“The attack began during Aldean's performance at about 10:08 p.m. PDT. Many people in the crowd initially mistook the gunfire for fireworks. The gunfire continued intermittently for around ten minutes.
By around 10:25 pm, a group of officers had reached the hotel's 32nd floor and locked it down. They announced themselves outside Paddock's suite and he fired through the door, wounding a hotel security guard. At around 11:21 pm, police breached the room with explosives. The perpetrator was found dead, having shot himself just before the police entered.”
(Wikipedia.)
Meali:
10:08’den 11:21’e kadar adam ateş etmiş.
Oha lan.
73 dakika bu. Saniye değil, dakika.
Ancak, tersi de var:
73 dakikada 59 ölü.
Keskin nişancı değil ama teleskobik görüşü varmış, aletler öyle diyor.
Susturucu yok.
Seri atış var.
Zayiat, (şimdilik) 60 ölü, 527 yaralı. Gözden kaçanlarla birlikte, toplam 600 isabet. Yaylım ateş bu.
73 dakika, 4.380 saniye ediyor. Saniyede 1 veya daha çok atış yapıldı. 3 bin atış, 600 isabet, % 20 oran. Mesafe 300 metre.
İşte burasını, ateşli silahlar uzmanları ile polisler saptayacak.
Az mı, çok mu bu?
Kitle yeniden: İlk 2 dakika kimse olayı anlamadı. 2.-4. dakikalarda panik başladı. 5. dakikadan sonra, alan boşalmış ve hedeflerin dağılımı seyrelmişti.
Eğer susturucu kullanılsaydı, terörist belki yakalanmadan kaçabilirdi bile. Yeri saptanamazdı çünkü.
Burada en önemli kayıt, dakika dakika ölüm toplamı ve oranı.
Yine de, terörist % 20 başarılı ama polis % 0 başarılı, çünkü teröristi canlı yakalayamadı ve 73 dakikalık intikal süresi var ortada.
Bizce ABD, 11 Eylül 2001’den sonra hep olduğu üzere, kendini savunamadığını bir kez daha gösterdi. Polis, meydana plastik kalkanlarla geldi yahu. Bu ne? Zencilere girişirken, demir kalkanlarla gelmesini biliyorlar ama.
Bu arada, o otelin tüm görevlilerine dava açılabilir, ölenlerin yakınları tarafından. Sorumluluk, ilkin onlardaydı çünkü. Tek kişiyle 200 kişi başedemedi. Kalkışmadılar bile belki buna.
Dipnot:
Konuyla ilgili ikinci metnimiz bu. Haberin de ikinci günü.
Durumun sakilliği, gerçekten çenemi düşürtüyor.
73 dakika boyunca 0 güvenlik.
Özet bu.

(3 Ekim 2017)

Celal Talabani’nin Fişi

Çekildi. 3-4 yıldır ittire kaktıra yaşıyordu. Yaşamasının işlevi kalmadı. Öldü. Oğuz Atay deyimiyle, sağdan çıkarıldı yani.
1993’te de Özal, böyle sağdan çıkmıştı. Ailesi hala kuşkulu.
Gelelim habere:
“Iraklı Kürtler’in Saddam Hüseyin'e karşı mücadelesinin sembol isimlerinden Celal Talabani hayatını kaybetti. Irak'ın eski cumhurbaşkanı da olan 'Mam Cemal', tedavi gördüğü Berlin'de öldü.”
2 yıl önce bana sorulduydu:
‘Ne zaman?’
Yanıtım şuydu:
‘Gerekince.’
Gerekti. Gereken moment şu:
Baba Barzani, gelecek seçimde aday değil. Kan davalı gibi, 2 oğlu var.
Talabani vefat etti. Onun da oğulları var veya vardır, olmadı torunu.
Kuşak devri yani.
Burada ara parametre, Goran’ın son andaki dönekliği:
Talabani’nin yanındayken, Barzani’nin yanına geçti, referandumdan hemen önce. Kürtler dönekliği seviyorlar ve Goran’lılara sufle de gelmiştir tabii.
Görünen o ki ABD, hala Barzaniler’e oynuyor ama zaman, avcının av olması ve çarşıdaki pirince giderken, evdeki bulgurdan olması zamanı.
Ara not: Genel sav, kitlenin hep öl(dürül)düğü ama iktidar seçkinlerinin dokunulmaz kaldığı yönünde ama mafyadan böyle olmadığını biliyoruz. 1 Ekim 2017 Mandalay Bay ABD terörü türü olaylar artık hep süreceği için, gelecek kezinde dolar milyarderlerinin düğününü veya kokain partisini de vurabilir.
Yani bizce ABD, ne evinde, ne de deplasmanda, bu oyunu oynayamıyor ve kazanamıyor artık.
İslam Dünyası ise, kubura ve kabire kendini gömdü çoktan.
Mezarlara bir de Talabani’ninki eklenmiş oldu o kadar. Mezarsız binlerce ölü var ama…

(3 Ekim 2017)

Pazartesi, Ekim 02, 2017

Musa Özuğurlu Negasyonu: Kürt Dezenformasyonu, BOP, Arap Baharı

Bu kadar göz göre göre, bu kadar yanlış bilgiyi hangi cesaretle savunuyorlar, bilmiyorum.
“Diyarbakır’dan Tebriz’e uzanan özgür bir Kürdistan, Bulgaristan ile Japonya arasında en Batı yanlısı devlet olur.”
Kürtler; 1250’de Araplar’a ihanet etti, İran’a ihanet etti. ABD’ye ihanet edemediler, ABD onlara ihanet etti, hem de kezlerce. Üstelik, hala aynı kaba ediyorlar.
Yani Kürtler, bırak Batı yanlısı olmayı, Doğu yanlısı bile değiller ve olamamışlar.
“Günümüz Irak’ındakinden daha fazla olan bu nüfus ile Kürtler, dünyanın en büyük devletsiz etnik grubunu oluşturuyor.”
Dezenformasyonu geçtik, kuyruklu olmuş bu.
Gerçek şu:
Dünya’da en çok konuşulan diller listesinde Kürtçe, 57. sırada olmakta. Ondan daha çok olanlardan 20’den çoğusu devletsiz. Çünkü zaten 192 devlet ve 5-6 bin dil-halk var Dünya’da.
“Balkan Dağları ile Himalaya Dağları arasındaki meşhur adaletsiz coğrafyada en belirgin haksızlık, bir Kürt devletinin bulunmamasıdır.”
Hayır.
Oradaki en belirgin haksızlık İsrail devletidir. İsrail orada işgalcidir. Kürtler İsrail ile işbirliği yapmaktadırlar. Neo-Nazi Museviler’in işbirlikçileri Kürtler olmakta yani.
“Kürtler tarihten bu yana yaşadıkları bu dağlarda her hükümet tarafından bastırılmışlardır.”
Bu da doğru değil. O zaman Kürtler, Kürt saydıkları Salahattin Eyyubi’nin devletini kendilerinin saymasınlar.
Gelelim diğer gerçekler:
Yazının icat edildiği coğrafyada, 5 bin yıl alfabeye geçemeyen bir kültüre sahip Kürtler. Tarihte yazı ve devlet eşlenik başlamış.
Dilleri İndo-Avrupa ailesinde olduğu ve bölgedeki tek böyle dil Kürtçe olduğu için Kürtler, bulundukları bölgelerde işgalci konumundalar. Önesürdükleri gibi, 5-10 bin yıldır o bölgede falan değiller. İşgal dönemi de MÖ 600-500 gibi: İran’da da o zaman başka dil vardı, onlar da işgalci, onların dili de İndo-Avrupa ailesinde. Göçün çıkış noktası ve yönleri 150 yıldır saptanamadı ama.
BOP’ta ve Arap Baharı’nda Kürtler, emperyalistlerin uşağı ve işbirlikçisi rolünü benimsedi. Hala da öyle. ABD askeri bölgede olmasa, anında Kürtler yenilirler.
Ayrıca Kürtler, bitiyik değil, yalıtık bölgelerde yaşıyorlar. Bu sıralar, Kuzey Suriye’de olduğu gibi, nüfus asimilasyonu uyguluyorlar. Kuzey Irak’ta olduğu gibi, başka halklara kendi dillerini zorunlu dil diye zorla okutuyorlar.
Demokrasi kültürleri sıfır, kent kültürleri sıfır, yazılı kültürleri sıfır. Bildiğimiz proto-feodal toplum yani.
Şimdi, pompalanan yanlış bilgilere bakıla, bir de bu gerçekler.
Ha, ne mi olacak?
Bir kez daha ihanete uğrayacaklar, bir kez daha katledilecekler.
Da, ben bunu yüzlerine 1983 Ağustos’unda söylemiştim.

(3 Ekim 2017)

Şiir, Çizgiroman, Neil Gaiman

Gaiman ile ilgili okuma ve eleştiri sorunlarım olduğunu, epeyi sayıda metinle daha önce dilegetirdim.
Ancak, son 2 haftadır dilime dolanan ama henüz yazmamış kaldığım bir gerçek var:
Eğer yalnızca çizgiroman teksti açısından bakılırsa, Gaiman’ın yazdığı tekstler tümüyle şiir.
Ama nasıl bir şiir bu?
Uyaklı değil ama tartılı. Hece sayısı ile tartılı değil, semantik akışı ile tartılı ki zaten ancak İngilizce okununca, o tartı anlaşılır oluyor.
Bu, en çok Sandman 4’te belirgin. Amerikan Tanrıları’nda uzun metinler sözkonusu olunca, okurun onu yakalaması imkansız gibi olmuş.
Bana daha önce sorsalar, bildiğimiz anlamda çizgiroman şiir tekstinin olmayacağını, olamayacağını önesürerdim ama yine hece sayılı olarak bakarsak.
Gaiman’ın semantik sistemli bir çizgiroman şiiri dili kurmuşluğu, epeyi ilginç.
Onun, teoloji-mitoloji arasındaki yalpası, çatallanması ve yeniden birleşmesi, türbülansı, vd, hep bu yüzden: Semantik açıdan bakılınca, düz yolda ama diğer açılardan bakılınca, yamuk yumuk yürüyen bir yol(da) / akış(ta) imiş görünüyor.
Şimdi bu durumda, Sandman 4’ü İngilizce olarak, parça parça yeniden okuyup yorumlamam gerekiyor.
Ama hala 7 D (Dream dahil), (başta da olsa ve akrostiş gibi) uyaklı göründüğü için, abesle iştigal. Çünkü semantik boşluk-süreksizlik var orada. Haala başta atlanan öykücükler / Feneon parçaları, ana öykünün yerine yazılsa, çok daha iyi sonuç olurd ki Gaiman’ın tüm ‘spin-off’larının nedeni bu: Kendi asıl meta-dil dokusunun ayırdında değil: E tabi, kalkıp da semantik şiire geçersen, üst-semantiği pas geçemezsin, en azından birileri pas geçmeç: Çağrışım meta/-semantik öyküleri hissederler / yaşarlar sonradan.
Üstelik, ilk-rahmetli Spartacus’un oynadığı Gabriel bile aynı çizgide kalıyor, üstelik başka bir yazar tarafından yazılmışlığına karşın: Bir tür kahraman-markası-tipi uzaktan kiralaması / esinlenmesi gibi oluyor.
Gaiman’ın ıskaladığı şu:
0 7 D, ne 7 temel duygu, ne 7 temel psike-durum, ne de 7 temel duygudurum.
En berbatı ise, öyle olmasını feci istiyor olsam da, uykunun ve/ya rüyanın bunlardan (21’inden) hiçbiri olmaması.
7 temel D de onlar değil. (Gaiman, bunun için bilgisel destek alabilirdi, konuyu bilen birinden.)
7 temel duygu ise şunlar hesapça:
Sevgi, sevinç-mutluluk, korku, öfke, nefret, acı, üzüntü .
(5’inin olumsuz duygu olması, duygularımızın kültürle değil, evrimle oluşmuşluğu hesaba katılınca, hep gözden kaçan bir gerçek. 2 olumlu duygu, bizi yaşatan temel olumsuz duygulara karşı, içeride sigorta olarak oluşturulmuş gibi.)
Tabii ki çıkış sorusu şu:
O cildin şiir tekstini, bu temel duygular üzerinden ben, nasıl yazardım?
Öncelikle şu: % 100’ünü tamamlamayı beceremezdim, % 25-33 arasını belki. Üzüntüden çok, yeisi; acıyı değil, Acı’yı anlatmayı becerirdim ama sanatçı kişiliğine tanınan lüks, buna izin veriyor gibi.

(2 Ekim 2017)

Ayşegül Karakülhancı Duman Negasyonu: Almanya Seçimlerinin Geleceğe Anlattıkları

Ayşegül Karakülhancı Duman, son Almanya genel seçimine (Eylül 2017) çok dar açılı bakmış:
“Seçmenler, geçtiğimiz pazar günü Almanya seçimlerinde Sosyal Demokrat Parti (SPD), Hristiyan Demokrat Birliği (CDU) ve kardeş parti Hristiyan Sosyal Birliği’nin (CSU) oluşturduğu ‘Büyük Kaolisyon’u tercih etmediler. Sosyal Demokratlar yıkıcı bir seçim sonucu aldılar: % 20,5. CDU ve CSU da % 32,9 gibi, kendileri açısından felaket olarak nitelendirilebilecek bir sonuçla karşı karşıya kaldılar. Böylelikle Büyük Koalisyon % 14’lük bir oy kaybına uğradı.”
Küsurunu boşver. Bu ne demek?:
Üçte ikiden yarıya düşen bir sağ-sol tercihi değişimi.
De bu, Almanya’da zaten taa Yeşiller ile 1980’de başlayan bir süreç. Yani, Kohl üzerinden neo-liberal dönemin ilk momentinde. 20 yıllık Kohl sol ayraç oldu, 15 yıllık Merkel de sağ ayraç. O süreçte, sağ ve sol bir o gitti bu geldi yaşadılar hep ama temelde, bu SPD’nin (sosyal demokrat veya sosyalist geçinenlerin) teslimiyetçiliği üzerinden okunarak, solun sağa geçmişi ve geleceği peşkeş çekmesi oldu.
Bu, Blair’in Bush maymunluğu ile de böyleydi, Hollande’nin Macron’a Fransa’yı peşkeş çekmesi ile de böyle devam etti. Mutsuz Son ama: Macron Fransa’nın gelecek 20 yılını gömdü çoktan, Trump ABD’yi sıfırladı çoktan.
İşte, köşe yazarı bunları okuyamamış ve açıklayamamış. Bunları bilmezmiş ya da bu bilgiler yokmuş gibi davranmış.
Peki asıl uç sağ ve uç sol hangi nasıl sonuç aldı acaba?
“CDU / CSU: 220
SPD: 137
AfD: 87
Hür Demokrat: 67
Yeşiller: 61
Sol Parti: 59”
= 631
Ek bilgi:
“Seçmenler oy pusulasında iki oy kullanıyor. Birinci oyu direkt olarak, kendi seçim bölgesindeki milletvekillerine veriyor. Bu yolla, Federal Parlamento'ya (Bundestag) 299 milletvekili seçiliyor.
Seçmenler ikinci oyu ise, siyasi partilere veriyor ve partilerin eyalet listesindeki (toplamda 16 bölge bulunuyor) milletvekillerini seçmiş oluyor. Bu yolla meclise giren milletvekili sayısı 299 olarak belirlenmiş olsa da, seçimden seçime değişiyor.
Bundestag'daki toplam sandalye sayısı teorik olarak 598. Partinin aldığı oylara göre fazladan milletvekili çıkarması mümkün. Yani sandalye sayısı, aldığı oy yüzdesiyle doğru orantılı.
2013 seçimlerinin ardından kurulan parlamentoda 631 milletvekili var. Bu sayı 800'e kadar çıkabiliyor.
Parlamentoya girebilmek için partilerin % 5 seçim barajını aşması ya da direkt listeden 3 adaylarının milletvekili seçilmiş olması gerekiyor.
18 yaşını dolduran ve Almanya kimliği olan herkes oy kullanma hakkına sahip. Federal İstatistik Dairesi'nin verilerine göre 24 Eylül'de oy kullanma hakkı bulunan yaklaşık 61 milyon 500 bin seçmen var.”
Şerh: Böyle tuhaf seçim sistemini de ilk kez anladım doğrusu.
Devam:
Yani uç sağ 87, uç sol 59. Toplamı 146 eder. Yani % 23 eder. Ona da çeyrek diyelim.
O zaman da kokmaz bulaşmaz partiler de çeyrek eder.
Durum bu yani:
Ana akım veya 2 partili sistem % 50, uç % 25, orta % 25.
İşte bunu henüz kimse okumamış Dünya’da. Asıl dert olanın da, % 75-80 toplamlı 2 parti oyu olduğunu kimse anlamadı. % 100’lük 2 partili demokrasi olabilse, ABD’de 200 küsur yıldır olurdu.
Yanlış savlar üzerinden yapılmış ama geçerli kalmış bir saptama daha köşe yazarından:
“Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un AB için öne sürdüğü reformlara bakacak olursak ve Macron’u Merkel’in de destekleyeceğini göz önünde tutarsak, artık Güney Avrupa ülkelerinin kemer sıkma politikalarının sonu gelecek. Ayrıca hümanist bir göç politikası için göçmen alımında bir üst sınır veya geri dönüşleri kolaylaştırma gibi bir politika da söz konusu olmayacak. Bu durumda FDP ve Yeşiller hangi alanlarda yeni bir politika üretecekler!”
Görülmeyen şu:
O orta kesim, yabancı göçmen alıp yerli emekçinin işsiz kalmasına göz yumdular. O nedenle Fransa’da uç sağ Le Pen oy topluyor. Sonuç: Fransa ve Almanya’yı milyonlarca vatandaşı son 5-10 yılda terketti(bunları daha çok Kanada ve Avustralya gibi halihazırdaki-tali-müstakbel-ana-hegemon 1. Dünyalılar alıyor).
Ancak, küçük ekonomili AB üyelerinin kemer sıkma politikasının gelmesi, ancak ve ancak Almanya ve Fransa’nın cebinden para çıkması ile mümkün olur. Bu da, 3. Dünya göçmeni yerine, 2. Dünya (= AB 27 toplam - 2 büyük = 25) göçmeni almak demek olur.
Ama bu daha önce denendi. Almanya işçisi 3, diğer AB işçileri 2 ama 3. Dünya ülkesi işçileri 1 veya 0,5 ücretle çalıştı, hem de 50 yıl boyunca.
Ek saptama: 3. Dünya ülkesi TC için bu, 4. (eski Doğu Avrupalı) ve 5. Dünya (Afrikalı, Afgan, vd) işçilerini asgari ücretin yarısıyla üçte birine çalıştırmak ve bunu TC ekonomi bakanının bile onaylaması durumu olarak kurulu.
İşte bu nedenle, şu saptama geçersiz:
“Ülkenin Sosyal Demokrat partisi, zenginlerin daha da zenginleştiği, ama orta sınıfın giderek fakirleştiği, ekonomik sisteme bırakın müdahale etmeyi, daha da büyük bir hevesle neo-liberal politikaları uygulamaya devam etti. Vatandaşların elinden iş garantisinin alındığını ve artık güvenli bir gelecek kurgulayamadığını bir şekilde anlayıp, buna uygun çözümler üretemedi. CDU da kendi muhafazakar seçmenine ülkedeki tüm sorunların göçmenler nedeniyle değil de, kendi ekonomik politikalarından kaynaklandığını, Almanya’nın sosyal politikalarının her geçen gün biraz daha gerilemesinin başlıca kahramanının kendileri olduğunu cesaretle dile getirememesi, AfD gibi bir ırkçı partinin açılan boşlukları doldurmasının başlıca nedeni oldu.”
Oysa, gerçek durum böyle değil:
2 partinin ortak yanı, ülkenin çıkarlarını bireylerden ve bazı sınıflardan birlikte üstün tutmalarında. Ancak Almanya, Alman tanımını eski ırkçılık deneyimleri nedeniyle yapmamış. O nedenle bugün, Almanya’da 3-8 milyon arası Türk var. 1-2,7 kat oynayabilen bir belirsizlik var yani. Türkler’in 1960 ertesiki göçmenlerin yarısı olduğunu varsayarsak, 96 milyonluk Almanya’nın 16 milyonu Alman-değil olur ve bu da, % 17 eder.
İşte bu tehlike; AB, ABD ve Rusya için aynen var. Ama Japonya için yok, çünkü göçmen sokmuyorlar ülkeye. Avustralya ve Kanada için daha uzun vadede var. AB ve ABD, % 50 sarıkafa çoğunluğu en geç 2075’te yitirecekler. Ana panorama bu.
AB tarihinde bu, eski uygar Güney’in (Antik Yunan, Roma, İspanya Dünya fatihleri) 500-1500 arasında AB’nin 3. Dünya’sı olması, sarıkafa İngiltere ve Fransa’nın 1500-1900 1. Dünya olması, sonra az-sarıkafa Almanya’nın 2 dünya savaşıyla koloniyal dönemi bitirmesi ve geçmişi silmesi olarak, epeyi tuhaf okunabilen bir tarih yarattı.
MÖ 400’ler (henüz bilmediğimiz) ?’li, MS 1’li Got, MS 400’lü Vikingler ile, yani kuzeyli barbarların Dünya istilaları ile AB, epeyi sarıkafalaştı. 400’ler Hunlar ve 1200’ler Moğollar ile de coğrafi Doğu Avrupa, epeyiden çok karakafalaştı. İsviçre’nin güneyi de hep karakafa kaldı: Viking, Vandal istilalarıyla bile ama istisnalar oralarda hala var.
Burada, aynen şimdiki gibi demografik açıdan % 0-40’lık ırksal oynamaları kastediyoruz.
İşte, 1980-2015 çabaları, hiç hesaba katılmadan, bu sonucu yarattı. AB için de böyle, ABD için de böyle. Reagan, Kohl, Thatcher başlama üçlüsü, şimdiki duruma kahrolurdu herhalde. Kendilerinin müsebbib olduğunu da kabul etmezlerdi.
Yani, burada sağ-sol açmazından çok, bildiğimiz Yeni Orta Çağ açmazı var. Sonuçta, Güneyliler de karakafa, 3.-5. Dünyalılar da.
22. Yüzyıl’da toplamda 1 milyarlık karakafalı ‘AB + ABD’ toplamından söz ediyoruz yani. O 1 müstakbel 1 milyar bir zamanlar sarıkafa idi.
Ancak, o müstakbel karakafalar, şimdiki Afro-ABD’liler gibi, şopar Obama gibi, gayet faşist, gayet engizitör 1. Dünyalı tipi de olabilirler, çünkü oldular bile çoktan.
Bu, Viking Ragnar’ın Güney’de sarıkafa çocuklar yaparken, evinde / Kuzey’de Afrikalı bir çocuğu olması durumu demek. Yaşanan tam da bu: Avcının av olması, ava gidenin avlanması, evdeki hesabın çarşıya uymaması, barbarın acaip bir biçimde kendisi Dünya’yı barbarlaşırken, başkalarının onun evini daha da barbarlaştırması.
Türkler de bu uyanıkların, bu lümpenlerin belki çeyreği, belki yarısı durumunda.
‘Heil Cem Özdemir heil’ durumu yani…
Hitler de karakafaydı durumu yani.

(2 Ekim 2017)

Melih Gökçek Gitmişse Eğer

Eğer öyleyse:
Gitmemiş, götürülmüş, demektir.
Başkaları da götürülecek, demektir. 10 tane daha sırada, deniyor.
AKP bitti, demektir.
AKP kendini bitirdi, demektir.
CHP hiçbirşey yapmadı yine ve hala, demektir.
Gelelim belkilere:
Erdoğan çok geç kaldı. 1 yılı boşa harcadı. Hem de Zarrab davası sırasında.
Erdoğan çok erken kaldı: erken seçim kararı almalı, sonra bunu ve diğer yapacaklarını da yapmalıydı.
Şu andan başlayarak, hiçbir AKP’li içeri girmeyeceğine emin değil. Ve bu, eksi birinci saniye, maçın bilmem kaçıncı dakikası değildir.
Kimileri teslim olacak, kimileri isyan edecek, kimileri şirretleşecektir, kimileri (en az çeyrek oranı) ihanet edecektir, herkes panikleyecektir ve panik bulaşıcıdır.
Akşener içeri girecek, demektir.
PKK savaşa geçecek, demektir.
HDP ve MHP bitti sayılacağı için, 2 yeni daha parti tuluat sahnesine inecek veya sokulacak demektir, Akşener’inki hariç.
Erdoğan, balyoz oğul balyoz davranacak, onlardan veya diğerlerinden çok kişinin canı yanacak, demektir. Kurudan önce yaş yandı çoktan zaten.
Kaçabilenler kaçacaktır ama son ana kadar kurtulacağını sanıp, olduğu yerde kilitlenecekler de bol olacaktır.
AKP’nin 15 yıllık yıkımının oldukça hızlısı, 2023’e kadar işleyecek, demektir.
AKP gidince, şakkadanak herşey düzelmeyecek, demektir.
İşin zor yanı yeni başladı yani…
O 1,5 trilyon doları birileri ödeyecek, öyle ya da böyle, yarısı veya üçte biri farketmez.
3 cepheli dış savaşta fazladan 25-50 bin TC vatandaşı ölecek: Kore Savaşı’nda olduğu üzere, hiç için.
En az 2 bin terör sivil ölümü bekleyiniz. 2019 sonuna kadarki 2 yılda yalnızca.
Bilginin cehennemine hoşgeldiniz…

(2 Ekim 2017)

Mandalay Bay Terörü: ABD 1 Ekim 2017

Terörist: 1 kişi. İntihar etti. Psikopat değil. Belki Müslüman.
Üstlenen: IŞİD ama gecikmeli.
Silah: 10 makinalı tüfek.
Ateş süresi: 2-3 dakika. Aynı anda 2 veya daha çok tüfek sesi duyulmadı. Şarjör veya tüfek değiştirme süresi 5-10 saniye, o sürede atış olmadı. Otomatik atış. Şarjör bittikçe ara oldu. Toplam 4-5 seri atış. Tüfeklerin atış sesleri farklıydı. Şarjör olsa gerek, şeritle atış süresi daha uzun olur gibi.
Ölü sayısı: 50+. Açık alan olduğu için, düşme veya boğulma nedeniyle ölüm olması zor.
Yaralı sayısı: 400+. Kaçarken ezilenler çok olsa gerekli.
Kitle: 22 bin kişi. İlk 30 saniye, ne konseri verenler, ne de kitle olayı ayırsayamadı ama cep telefonu videoları, sesin hiçbir biçimde havai fişek olmadığını kesinkes gösteriyor. Bildiğimiz Hollywood filmi, sapık seri atışa geçmiş sesi. İlk 3 dakikanın sonunda bile, kaçmaya kalkışmayanlar vardı. İnsanlar kaçmayı bile beceremediler, bilemediler.
Polis: Kitleyi plastik kalkan barajıyla korumaya çalıştılar. Olay, 15 dakika sürseydi bile, hiçbirşey yapamayacaklardı. Hazırlık eğitimi ve malzeme yoktu, bu çok açık. Vurulan polisler var, kitlenin içinde olmuş olmaları gerekiyor. 22 bin kişiyle tek tek görüşeceklermiş.
Kayıt: En az 10 kişi, anında kayıt koymuşlar. Ancak, sosyal medyaya konulan görüntüler, polisi hedef yapmış, polis bunun durdurulmasını talep etmiş. Şimdi de, tüm kayıtların polise aktarılması isteniyor.
Sonuç: Bir önceki (2016) tarih rekoru (46 ölü) kırmıştı. Bu da kırdı. Böyle gideceğe benziyor: Yılda bir, 5’er 5’er ölü artışılı saldırılar gibi.
Felaket yönetimi dersleri:
Bir: Önlenemez bir durum.
İki: Polis ve kitlenin ayrı ayrı muhakkak eğitilmesi gerekli.
Üç: Terörist biraz daha planlı olsaydı, 500+ ölü olurdu.
Dört: Olası ortalama durum: Bireysel veya kurumsal tepkinin, hiç olmazsa 1 dakikaya inebilmesi gerekli ama bu mümkün mü, o belli değil.
Beş: Mükemmel durum: 5 saniyede ayma. 5 saniyede hedefi belirleme. Elde tüm malzemeler varsa, imha da 5-10 saniye olur. Herşey tamam ise ama.
Altı: Saldırılar sürecek. Eğer IŞİD, bunları gerçekten planlamaya geçerse, çok yakında bu saldırılar, 1+1, sonra 2+2 gibi bir düzende olacak. Yılda birden daha sık olması zor.
Yedi: Bu, yalnız kurt değil. Bu, seri katil gibi de, seri terörist gibi. Yani bu, yeni bir ara-tür çoklu öldürme. Adam isteseydi, kaçma düzeneğini de kurardı. İlk aşamada bir komando, o polisleri tereyağı gibi keserdi, hatta dolaşır, onları arkadan pusuya düşürürdü.
Sekiz: Bu iş, takım işine dönerse, bir kerede İkiz Kuleler’dekinden daha çok insan ölür.
Dokuz: ABD, ektiğini biçiyor. AB de öyle.
On: İslam, Yeni orta çağ’ın dibini gördü.
On Bir. Cehenneme hoşgeldiniz, Yeryüzü Cehennemi’ne: Tüm insan türü, bunu çoktan hak etti.

(2 Ekim 2017)

Lütfi Özkök, Portreler, Fotoğraf Altyazısı

Lütfi Özkök, önce Türk yazarlarını portreleyerek fotoğrafçılığa başlamış, sonra da Dünya çapında ün kazanmış biri. İsveç’te yaşayan bir Türk.
Onun portreler kitabında atyazı var ama yeterince çok değil. Her fotoğrafın öyküsü, çekilme yeri ve zamanı da gerekli: 1 portre sayfası artı 1 uzun açıklama metni sayfası gibi.
Ara Güler, her zaman fotoğrafın yazısız kendini anlatacağını ve anlatması gerektiğini savunur ve onun desteklediği fotoğraf dergisi ‘İz’ bu çizgide ama kendisi de qortre çekmiş olan Güler’in portre fotoğraflarına hiçbir açıklama metni koymazsanız, oradakinin kim olduğunu bakanların % 99’u anlayamaz. Çünkü o fotoğraflar 50 yıl önce çekilmiş. 50 yıl öncenin ünlüleri ile bugünün ünlü algısı algılayan seyircilerinin ünlü imajı geri beslemesi, birbirinden çok farklı kültürel modlarda.
Dipnot:
Aslında öyle değil gibi görünse de, bu altyazılı fotoğraf nesnesi de, çapraz medyanın alanında kalıyor. Çünkü, nasıl ki o fotoğraflar altyazısızken anlamsız olabiliyorsa, bazı konular da, hem çizgiromanı, hem romanı, hem de dizisi olmadan anlamsız olabiliyor. Çoğul estetik semantik, sıkı dokulu estetik semantik denebilir bunlara.

(30 Eylül 2017)

Bağdat: IKBY sınırlarını, İran ve Türkiye ile koordineli olarak kontrol altına alacağız

Önce haber:
“Irak Savunma Bakanlığı'nın Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) sınırlarını, Türkiye ve İran'ın desteğiyle kendi kontrolü altına almayı planladığı duyuruldu.”
Bu haber 2 anlama geliyor:
Bir: İran-Irak gibi 10 yıl, İran-Türkiye gibi onlarca yıl savaşmış ülkeler, ortak çıkar uğruna ortak davranış gösterebiliyorlar.
İki: Bu kadar aykırı ülkelerin görüşlerinin ve çıkarlarının uzun süre koşut gitmesi epeyi zor olduğu için, bu durum göreli kısa dönemli bir geçerlilik taşıyor.
Üstüne bir de:
“ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, Washington'ın Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nde yapılan "tek taraflı" bağımsızlık referandumunun sonuçlarını tanımadığını açıkladı.”
Bunun da anlamları şunlar:
Bir: Bizden izinsiz hiçbirşey yapılamaz, olumlu veya olumsuz olması farketmez.
İki: Bu yeni durum, şimdilik çıkarlarımıza aykırıdır.
Ancak ABD, tutarsızlık gösterirse veya el altından / kapalı kapılar ardında Kürtler’e sözler verdiyse, bu da açığa çıkar. Ki biz böyle olacağı kanısındayız, çünkü İsrail’in kesin tavrı belli: Kürt devleti kurulsun.
Kuzey Irak’ın durumu ise şu:
Batı: IŞİD, olmadı Esed-Suriye, doğu: İran, güney: Irak, kuzey: Türkiye. Ölümlerden ölüm beğen durumu.
Ayrıca:
Batı: Müslim, doğu: Talabani, kuzey: Öcalan. Bu, iç savaş olasılığı açısından böyle.
Kürtler’in ‘önce birleşip sonra bölüneceği’ tezimiz, Öcalan duruma karşı çıkıyormuş gibi yapıyorken, HDP’nin duruma taraftarmış gibi yapması, bunun için aykırı düşüyormuş riskli imajına bile katlanması ama uzun vadede herşeyin kendi limitine ve asimptotuna vardığı büyük sayılar kuramı gerçeği ile birleştirilince, işliyor gibi görünüyor.
Asıl moment ise şu:
Barzani meclisi kapattı. Oğullaır anlaşamıyor. Barzani aday oylamayacağını açıkladı, oğullarından herhangi birinin seçilmesi zor olabilir.
Talabani, Barzani’ye karşı ama Goran son anda referandumda evet oyunu destekledi ama bu son an olayı da, onun güvenilirliğini her 2 taraf açısından da sarstı.
Sonuçta olay, dönüp dolaşıp kabile / aşiret savaşları durumuna geri dönüyor.
Asıl problematik şu bizce:
Türkiye 1925-1975 arasındaki 50 yılda feodal moddan sanayisel-sosyolojik kültürel moda az veya çok dönüştü, yani 1 mod sıçraması yapabildi. Kuzay Irek ise, 1991-2016 arasındaki 25 yılda proto-feodal moddan feodal moda dönüşemedi, yani 1 mod sıçraması yapamadı. Karşılaştırma-karşıtlaştırma yapınca, Kürtler’in kendi geleceklerinin yolunu kendilerinin kapattığı sonucu çıkıyor.
Ya da:
50 yılda 1 mod geçerlerse, 100 yılda 2 mod belki geçerler gibi bir çıkarsama yapılabilir. O da, Kuzey Irak’ın 100 yıl daha bağımsız kalabilmesi gereği demek olur. Ama petrol, çok değil 25 yıl sonra, oranın iflasına neden olacak denli, azalacak. Ki buna, Araplar da dahil.
Yazının icat edildiği yerde 5 bin yıl yazıya geçememiş, kentin icat eddildiği yerde 5 bin yıl yerleşik yaşama geçememiş bir kültürel moddan söz ediliyor burada.
Tabii ki avcı-toplayıcı kültürel modlar da dahil tüm modlar var olma ve sürme hakkına sahip ama varlıkları geleceğin Dünya’sında etkisiz eleman olur.
Yani Kürtler, bu referanduma çok takarak, tarihte hiç olmalarını kabul ettiler bizce.

(30 Eylül 2017)

Ragıp Duran Değillemesi: Alaturka Solculuk, Beyinsiz Yolculuk

Şöyle sormuş kendisi:
“Devletçi ve milliyetçi isen, solcu olabilir misin?”
Ahan da, orada devlet kapitalisti, reel sosyalist, parti diktatörcüsü, Slav milliyetçisi Stalin var taş gibin.
Onu solcu saymamak hayalinde falan mı bu kişi?
Birinci Dünya Savaşı’nda bütün sosyalistlerin ve komünistlerin paşa paşa askere gidip, ülkeleri için savaşıp öldüğünü de mi bilmezsin?
Bizim hemen tüm TKP’lilerin ülkesini sevmekle övündüğünü de mi bilmezsin?
1960’ların Kemalist solunu da, yok mu sayarsın?
Tüm bunları böyle yapıyorsan, neden daha önce bunları yazmadın?
“Oysa ki temel 2 ilke, ''ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı'' ayrıca ''komşu ülkelerin iç işlerine karışmama''.”
O zaman, Kuzey Irak’taki Araplar, Şiiler, Türkmenler, Ezidiler de ayrı ayrı ülke kursunlar. Barzani izin vermedi ki buna, biz tek halkız, diye klip çekti inadına. Daha meclisini toplamayan, kapısına kilit vuran bir diktatörden söz ediyoruz.
‘Ulusların kendi kaderini tayin hakkı’ diye bir şey yok. Kim Türkçe’ye öyle çevirdiyse, dilini eşek arısı soksun: Aslı, ‘self determination’, meali de federasyon veya otonomi olabiliyor ancak, bağımsız ülke değil, 3. Dünya Savaşçıkları’nı çıkarmak hiç değil. Ayrıca, cahillerin ısrarla sandığı gibi o ilke, Wilson’un 14 ilkesinde adıyla sanıyla anılmış falan da değil.
Artı uç solcular, ulusçu olmaz, enternasyonalist olur, Duran’ı da kapsar bu ilke, eğer kendini uç solcu sayıyorsa. Barzani’nin sağcı ulus devletini değil, bunu savunması gerekir o zaman.
Bizce Duran, solcu falan değil, beyinsiz yolcu yalnızca.
Sol ölçütlerine bir bakalım:
“Sağ sermayeyi, sol emeği savunur.
Sağ özel çıkarı ve bireyciliği, sol kamu çıkarını ve kolektifi savunur
Sağ milliyetçiliği, sol enternasyonalizmi savunur.”
Bir: Geçersiz. O zaman fransız emekçilerini savunan faşist Le Pen, solcu olur.
İki: Sağ, hiçbir zaman bireyci olmadı (ABD’liler bireyci falan değil, moda tüketimci yalnızca), muhafazakar cemaatçi oldu.
Üç: Milliyetçilik tam koşul değil, ümmetçi sağ da var, engizitörler.
En başa alırsak:
Sağ kralı savunur, sol cumhuriyeti.
Sonra sağ kralsızlığı savundu, sol da krallılığı, bakınız Fransız Devrimi.
İngiltere’de (İşçi değil) emek Partisi yokkene, muhafazakar Parti ve Liberal Parti var idi. Sonra Radikal Parti geldi ve sonra silindi. Emek Partisi o zaman avdet etti ancak, 20. Yüzyıl başı gibi.
Arayı atladık.
Şimdiki sağ-sol ayrımı, 1980’den beridir var hepi topu ve AB’deki tüm sol partiler de liberalizmi savundu hep o dönemde. Macron, Sosoyalist Parti tarafından işçi haklarını azaltmak üzere göreve getirildi örneğin.
Şimdiki sağ-sol ayrımı, 2010-2015’ten beridir iflas etti. Oy verme oranları çok düştü. Küçük, yeni, marjinal, farklı partiler oy almaya başladı, Korsan Parti gibi.
Çıkış olarak:
Sol; Kürtperverlik, TC-bölerseverlik falan değildir.
Yalnızca sol değil, tüm politik gruplar en kötüler (en sağcılar) arasında seçim yapma durumuyla yüzyüze bırakıldı ve bunda solcu geçinen 1968’lilerin, solcu geçinen 1978’lilerin ve solculuğu konsensusta kabul edilmiş SSCB’nin rolü çook büyük ki Duran da 68’li bildiğmiiz kadarıyla.
Yani; özgürlükçülük, demokratlık, enternasyonellik teranelerini 50 yıl önce yazıp, o zamanki TİP’in Kürtçülük’ten kapanmamasını sağlayacaktı, ayak direyecekti onlara karşı.
Şimdi ise durum şöyle:
Kürtler önce birleşir sonra bölünür, Türkler önce bölünür sonra birleşir.
Tarih böyle diyor.
Ünlü özdeyişteki gibi:
Oğlum oku baban gibi eşek olma: Artık, virgülü nereye koyarsan...
Ya da:
Ne sağcıyım ben, ne solcu; beyinsiz yolcuyum ben, beyinsiz yolcu.

(28 Eylül 2017)

Felaket Yönetiminde İrrasyonelliğin Rasyonelleşmesinin İrrasyonelleşmesi

Günümüz tarih momentinin tanım tam da bu.
Bu, diyalektik değil.
Negasyonların simetrisi, asimetrisi veya n’inci öğedeki serisi de değil.
İrrasyonelliğin rasyonelleşmesi şu olarak tanımlanmış Thomas Schelling tarafından:
Uçurumun kenarında 2 kişi var ve ayaklarından prangayla birbirine bağlı. 1’i bir hata veya kasıt yaparsa, diğeri de onunla birlikte ölecek. Bu durumda 1’i, diğerini delilik yapacağı belirtisiyle korkutuyor ki diğeri hata veya kasıt yapmasın veya yapamasın.
Bu irrasyonelliğin rasyonelleşmesi oluyor.
Diğeri de öyle yaparsa, veya üçüncü bir kişi işin içine girerse, veya ilk durumda 2 kişi de gerçekten delirirse, diye giden bir sürü / dizi koşulda, irrasyonelliğin rasyonelleşmesi irrasyonelleşir ve bu ilk irrasyonellik değildir / olmaz.
Yani, -1 x -1 ≠ +1. Hem işlemsel tersinmezlik ve dağılırsızlık (bölme gibi), hem de özdeşsizlik sözkonusu burada.
Günümüz koşullarında ise:
Önce İran atom bombası yaptı veya yapar gibi yaptı. Sonra Kuzey Kore, ciddi ciddi uzun menzilli füzeler fırlatmaya başladı. Bunlar, nükleer savaş ve insanlığın sonu demek.
İşte, bundan sonrası accaip absürdleşiyor:
Nixon, Vietnam Savaşı sırasında, irrasyonelleşmenin rasyonelleşmesini kullanıp, danışmanlarından kendisinin atom bombasını onlara atacak denli deli olduğuna onları ikna etmesini istemiş.
Oysa, Morris’in ‘Savaşın Sisi’ filminde, Mc Namara’nın açıkça itiraf ettiği üzere, asıl irrasyonel rasyoneller Vietnamlılar idi. Çünkü, tek bir Vietnamlı kalmasa bile, savaşı sürdüreceklerdi (ki Çin veya SSCB onlara beleş bir atom bombası verirdi o zaman onlara zaten).
Bitmedi daha var:
O savaşı Vietnam kazandı ama sonra iktisaden ABD’ye teslim oldu, 2010 gibi diyelim ve 3 milyon ölüsünün / şehidinin kemiklerin mezarda sızlattı.
Bu, bir gerçek durum silsilesi.
Oyun kuramı açısından bakınca da, bu öznel bir seçim değil, tümüyle nesnel bir strateji. Yanlış veya doğru çıkması hepten kazan, hepten yitir ikileminde bir strateji. Aslında her 2 tarafa da, verse verse Pirus Zaferi verecek bir strateji, çünkü savaşı kazandıktan sonra hiçbir işe yaramayacak olan bir zafer olur bu.
Buna, felaket yönetiminde delilerin irrasyonelliğinin rasyonelleşmesi, demiş yine aynı yazar. Bence yanılmış, çünkü gerçek deliler böyle yapmaz, ancak akıllı politikacılar böyle yapar: Düşmanını aklıselim sahibi veya akıl başında varsayar ve çoğunlukla da yanılır. Bu, Sun Tzu’nun bile faka düştüğü noktadır: Düşmanınızın ne yapacağını hemen hiçbir zaman yönetemezsiniz, özellikle de felaketin (raslantısallığı değil) rasgeleliği egemenken.
Oyun kuramında düşmanınızın ne yapacağını hemen hiçbir zaman yönetemeyeceğinizin bilinci ise, en güçlü rasyonellik olur ve hemen tüm irrasyonellikleri yener.
Dipnot:
Schelling, Nobel ödüllü bir insan bilimci olsa da, burada çok ciddi bilgi ve kestirim hatası yapsa da, bana bu metni yazdırdığı için, kendisine teşekkür ederim.
Zaten, akıllılar aptallardan, bilgililer cahillerden öğrenir, gerçek yaşamda tersi olmaz. O nedenle, tarih böyel salakça akıp gitmiş, gidiyor ve gidecek de.

(28 Eylül 2017)

Barzani’yle Erdoğan’ın Kazan-Kazan İlişkisi

Bundan sonra olsa olsa, ‘senin kazan kürtaj oldu’ ilişkisi olabilir.
Kürtperverlik ve TC-bölünmesi-severlik, pekala birer bireysel özgür seçim ve tercih olabilirdi. Ancak, sürekli düşüncelerini açımlayan metinler yazmak ve yayınlamak yerine, belli ve şimdiki / buradaki koşullarda bunlar, birileri onları aportlamış gibi konuya daldırıyor ve saldırıyor. Bir de, tezlerini savunacağız derken, ortalığı yıkıp viran ediyorlar. Bildiğimiz, belli iktidarlara kapılanan, kapıkulu hissiyatlı aydıncık-cık olup çıkmış çoktan bunlar.
Bakalım yazar ne demiş, tersten başladık:
“PKK’nın, başta Rojava deneyimi olmak üzere, pek çok aktör/süreç ve ilişkinin şekillendirdiği bir dönüşüm sürecinde olduğu görülüyor. Türkiye her ne kadar ülke içinde PKK ile mücadelesine amansız devam etse de, yeni durumda Suriye kuzeyi asıl cephe, Türkiye içi ise tali (ikincil) cephe görünümünde.”
TC içinde PKK’li kalmadı ki. TC bırakmadı ki. Yetmedi HDP’lileri de tasfiye etti TC. Bildiğimiz balyoz hareketi yani, 2,5 yıldır yani. Binlerce Kürt sivil ve asker ölü yani.
PKK’nin ve Barzani’nin Rojava deneyimi, bildiğiniz kaçmak ve ondan önce de ortalıkta hiç görünmemek oldu. İsteyen, o günkü metinlerimizin günü gününe konuyu nasıl izlediğine açıp baksın. 3-5 günde 3 bin sivil öldürüldü orada ve bu 2’si hiçbirşey yapmadı, alana girmek sıkmadı çünkü. Sonra, TC izin verdi de, ülke içinden geçip oraya girdiler.
TC’nin Suriye, Irak, Katar üçgenindeki üslemesi ise, gerçekten yeni bir askeri moment. ABD, 3’üne de karşı çıktı başta ama şimdi kabullendi. Referanduma da karşı çıkmış da, çıkmamış gibi yaparak, tavşana kaç, tazıya tut’luyor yalnızca. Aciz yani. Sağ olsun Trump yani. Aslı hedef, İran ve Kuzey Kore yani. Kimse bu 3 ülkeyi takmıyor yani. Katar’a ve Suudi Arabistan’a silah satıldı, konu kapandı yani.
Peki, bu-şu-o yazar bunları neden bilmiyormuş gibi yapıyor, gazete okumuyor mu hiç?
Eğer, TC’nin birincil derdi, yakın vadede ne olacak, diye sorulursa, yine iç terör derim, bombalar uçuşacak yine. Bir de ayaktakımının sivil terörü var artık. Hapishaneler dolu ve oraya girilmiyor, gibi bir durum var diye, idam gelecek diye, patır patır katliamlar, çatışmalar olup bitiyor büyükkentlerin ortasında. AKP, kendi sivil eşkiyalarını tutamıyor (ve/ya belki tutmuyor) artık yani.
“Dolayısıyla, Kürtlerin alternatif bir yönetim modeli örnekleyen PYD yerine, ABD’nin bölgedeki sıkı müttefiki Barzani’nin etrafında toplanması, pek çok ülke için tercih sebebi.”
Meali: Öcalan, ileride nasıl olsa ipleri eline alır. Buna duacıyız yani. Bu-şu-o yazar olarak yani.
Şimdiye kadar, İsrail dışında, Barzani referandumunu açıkça destekleyen tek bir ülke veya uluslararası kurum çıkmadı. Bu böyle biline. Dezenformasyona gerek yok.
TC, İsrail ile doğrudan savaş giremez ama, sıkmaz yani. Bak, bu doğru işte. Ama yazar, onu belirtmemiş zaten.
“Referandumun sonuçlarına, bütün bu olup bitenler ışığında bakarsak, Barzani-Erdoğan ilişkisi adeta bir kazan-kazan ilişkisi oldu.
Erdoğan seçim öncesi bir savaş tehdidi yaratarak, iç siyasette elini güçlendirirken, bölgede etkinliği sıfırlanmış bir siyasetçi olarak,  “ben de varım” dedi.
Barzani ise, tüm anti-demokratik uygulamaları, mezhepçiliği, yolsuzluk iddiaları ve Ezidiler’i IŞİD’e bırakan politikasıyla, neredeyse sıfıra inmiş imajını cilalayıverdi.”
Erdoğan, Barzani’ye balyoz çakacakken, Irak ordusu TC’de mevcutken ve birlikte harekat yapılıyorken, nasıl kazan-kazan oluyor durum acaba?
3 ülkede (veya Kuzey Kıbrıs dahil 4 ülkede) TC askeri varken, TC bölgede nasıl sıfırlanmış oluyor acaba?
Erdoğan, savaş tehdidi yaratmadı, 2015 Temmuz’dan beridir hiç yoktan bir savaş icat etti ve bunu tam becerdi. MHP ve CHP (bile) savaş tezkeresini kabul etti, bunu unutmayın. Meclisteki tüm partiler sağ deyince de, cıvımayın.
Her 2 taraf da savaş şıkkını seçtiği için, bu kazan-kazan değil, kaybet-kaybet bizce. 10 biner ekstra ölü daha bizce. Batan ekonomiler bizce. Bölgede artık kesinleşen kalıcı kaos bizce. Yeni Hasan Sabbah (veya –çıklar) zamanı bizce.
Neo-globalist neo-liberalizm gemisi karaya oturdu epeyidir, kapitalistlerin ve hegemonların  hep yaptığı üzere, savaş şıkkı seçildi topluca. 3. Dünya Savaşçıkları şıkkı seçildi bizce.
En uzun orta boy savaş 100 yıl, en uzun tam büyük boy savaş 6 yıl sürdü. En uzun küçük savaş birkaç yüzyıl sürebilir bu durumda (ölçek küçülünce, savaş dönemi uzayabiliyor gibi), 1100-1500 Anadolu’sunda olduğu gibi: Bir durur veya bir ara verir / mola alır, bir başlar ama. Mehter adımı savaş gibi.
Balkanlar, Ukrayna, Kafkasya, Ortadoğu bölgesinde, son 25 yılda 25’in üzerinden savaş veya savaşçık / muharebe oldu. Bu da, hep gözönünde tutulsun. Gelecek 50 yılda 100’ün üzerinde savaşçık demek olur bu.
“Sattığınız Kürt petrolünün paraları nereye gitti? Bağdat’ın itirazlarına rağmen paralar Halkbank’a yatarken vanayı kapatmak, aklınıza neden gelmedi?”
En mavrası, bu paranın TC tarafından ABD’de aklanmış olması, Cayman Adaları off-shore hesaplarında değil. Kara para sorun değil, kara parayı ABD’de aklamak sorun. ABD, 2010 gibi mafya paralarının tümünü ekonomisine kabul etti ama gidip Narko’yu da sildi, FARC’ı da bitirtti: Parayı aldı ve parayı verenin kellesini de aldı yani. Şimdi sıra, Zarrab ve hempalarında.
Şimdi bu durumda, vanayı şimdi kapatmanın kimin cebine para sokacağı ve kimin kellesini alacağı tartışmalı yani.
İşte, bunu bize de merak ediyoruz.
Zarrab ve devamı, taa 15 yıllık durum.
Şu an milyonlarca kişilik göçmen kaçakçılığı, yeniden artan uyuşturucu trafiği paraları, nerelere gidiyor acaba? Yeni düzenin yeni hesabı bu çünkü.
ABD, bugüne kadar neden tek bir Cayman Adası (ve benzeri 5-10 mikro-çakma ülke) vatandaşını yakalayamadı acaba?
O paraların, şu an için ABD bankalarında olması imkansız. TC içinde ise, son 10 ayda, ayda 15 milyar liradan 150 milyar dolarlık bir açık kapanmış veya ertelenmiş gibi görünüyor. Değirmenin suyu nereden geliyor acaba?
Barzani ailesinin on milyonları hangi ülkenin hangi hesabında acaba? (Oğul Barzani, Nişantaşı’nda mağaza kapatmıştı, unutuldu mu bu, bu-şu-o yazar bunu biliyor mu?)
Olup biten şu:
Kara-kara mafya parası gibi, (yani bildiğimiz devlet görevlisi falan felanın ve beyaz yakalının vergiden kaçırdığı) ak-kara para, bir yerlerde olmak zorunda. Mafya bile yatırım yapar ama bu beyaz yakalılar yapmaz, yata kata falan yatırır ve parayı batırır. Dünya’nın en pahalı evi ve en pahalı yatı, 10 yılda 100’er milyon dolardan 1’er milyar dolara çıktı / satıldı ve Dünya’da yalnızca 2 bin dolar milyarderi var, o kadar yani. 350 bin o beyaz yakalılardan olduğu söylenmekte ama buna bu 2 bin kişi de dahil. Farkı alırsakki 348 bin kişinin 1 milyardan az ama 10 milyondan çok doları var. Barzani ailesi de bunlardan birkaçı (2 oğul arasında kan davası bile çıkabileceği önesürülüyor), Erdoğan ailesinden birkaçı ve ABD tarafından yargılanan ve yargılanacak epeyi bakan da bu hesaba dahil. Bunlar Europol ve İnterpol sayıları / verileri.
O paraların satın alma gücü, üçte bir ila onda bire arasında oranlarda düşecek, kapana girildiği için. Zenginlerin artık kaybet-kaybet zamanı yani. Roma’da bile böyle oldu yani. Spartacus evsahiplerini doğradı ama kalıcı başarı sağlayamadı, Hannibal Roma’yı yıkmadı ve başarı sağlayamadı, Attila Roma’da eğitim gördü ve orayı yıktı, başarı sağladı hegemonları silmekte.
Evet, şimdi barbarlık zamanı, şimdi kaos zamanı.
Uygar sayılan hegemonlar zamanı değil.
Erdoğan ve/ya Barzani zamanı değil…
Mussolini’yi bacaklarından sürüyen onun seçmenleri zamanı…
Bu-şu-o yazar, o veya bu hegemona kapılanmaya veya öyle yapmaya debelenmeye devam ediyor ama.
Entelejensiya ama…

(28 Eylül 2017)

Birleşmiş Milletler: Robotlar savaş ve işsizlikle dünyayı karıştırabilir

Oof of, of ki ne of.
Bireysel aptallıklar bitmiş gibi, üzerimize bir de kurumsal aptallıklar gelir oldu.
Bırakalım laga lugayı, bakalım gerçeklere:
2. Dünya Savaşı’ndan sonra, 3. Dünyalılar tavşanlar gibi ürediler. 1 milyar nüfus fazlaları var. 1. Dünya, onları ne kadar sömürmüş olursa olsun, bu fazla nüfusa iş bulmak veya onları bedavaya beslemekle yükümlü değil. Doğum kontrolü yok, ölüm kontrolü az var, karakafa göçmen kontrolsüzlüğü çok çok var: 1. Dünya’nın % 20’si göçmen oldu. 1. Dünya sarıkafaları ise, ya ülkelerini terkediyorlar, ya da üremiyorlar. Yani 1. Dünya, 60-70 yıldır 3. Dünya’yı besliyor aslında.
Robot teknolojisinin gelişimi, bundan bağımsız ve yüzyılı aşan bir süreç. Onun en son vardığı nokta, Vitenam’daki aylık 25 dolarlık asgari ücretten daha ucuza gelen işgücü sağlamak. O nedenle de Apple, oradaki fabrikalarını kapattı.
Şerh: Bu Vietnam, ABD’yi askeri olarak yenip, iktisadi olarak ona teslim olan Vietnam. Üstüne, o savaşlarda 3 milyon vatandaşını kaybetmiş ve ölüm kontrolünü çok çok iyi uygulamış bir ülke. Bu 10-15 yıllık asgari ücret uygulaması, ona fazladan belki de 10 milyon nüfus kazandırdı. Şimdi işsiz işsiz beslesin bakalım onları. Tabii ki öyle olmayacak, gelsin yine iktisadi göç. 25 dolar olmazsa, 15 dolar da olur Sam Amca, gibisinden.
Dünya’da en yüksek robot teknolojisi Japonya’da ve 2000 gibi otomotiv sektöründeki robot oranı % 10 idi. Bu da, tarihsel bir rekor oldu. Bunun dışında, hiçbir ülkede veya sektörde robot oranı, toplam işgücünün % 1-2’sini geçmiyor. Robotsal tehlike falan yok ama Dünya’da bazı sektörlerde yabancı işgücü % 90 oldu çoktan, 1. Dünya veya 3. Dünya farketmeksizin her ülkede hem de.
Söylenmeyen ise şu:
2007’den beridir, yani 12 yıldır Batı’da istihdam artmıyor. Neo-liberalizm böyle bir şey, reel sektörlerden çoktan çıktı. 12 yılda, yıllık % 1-1,5 nüfus ve işgücü artışından bakarsak, zaten % 12-18 fazladan ve yeni işsizlik ediyor bu hesapla. G-7 ülkelerindeki işsizlik, % 10-20 arasında 2017 Eylül momentiyle.
Bu işsizliğin nedeni ise, robotlar değil: 3. Dünya’dan gelen hem ucuz beyin emeği, nem ucuz kol emeği. 1. Dünya’da yatırıma ve istihdam yaratımına gidecek para, onlar eliyle her yıl 3. ve 4. Dünya’ya akıtılıyor. Bir tür tersine yeni sömürgecilik oldu bu yani. Bu, Fransa’daki Macron-Le Pen ideolojik çatlağı: Ulusal işgücünü savunmak bir faşiste kaldı böylelikle. Ulus-devlet hiç var edilemediği için, yok falan da olmadı ama o başka metinlerin konusu, burada onu pas geçtik.
Bakalım BM ne demiş?:
“Yapay zekanın insanlığı 3. Dünya Savaşı’na kadar götürebileceği tartışılan bu günlerde, istihdam konusunda da teknolojinin bir nimet değil, tehdit olabileceği endişesi artıyor.
BM tarafından kurulan bu merkez de, robotların farklı iş türlerinin ve çalışanların yerini alması ihtimalini masaya yatıracak.”
Cek cek, cak cak, beyin cimnastiği klübü yani. Baştan öyle olmadıklarını belirtmeleri de; konumlarını bilme, yasak savma ve güneşi balçıkla sıvama durumu yani.
Bakalım, diğer akiller ne demişler?:
“Nitekim Almanya’nın en büyük bankası Deutsche Bank’ın CEO’su John Cryan, yapay zekâ ve otomasyon geliştikçe robotların ‘abaküs görevi gören’ bazı çalışanların yerine geçebileceğini söylemişti.
Cryan, “Bankalarımızda mekanik işler yaparak robotlar gibi davranan çalışanlarımız var. Yarın bir gün, insanlar gibi davranan robotlarımız da olabilir” demişti.
Kısacası, teknoloji uzmanı Elon Musk’ın uyardığı gibi, “yapay zeka karşımızdaki en büyük varoluşsal tehlike” olabilir.
Stephen Hawking’in şu sözleri de akıllarda: “Yapay zeka insanlığın başına gelen en iyi şey de olabilir, en kötü şey de.””
Kitlesel olarak satılan ilk elektronik hesap makinalarından (1970’lerden?) beridir yapay zeka, 1960’lardaki mekanik kol robot koldan beridir robotlar, yaşamımızın bir parçası oldu çoktan. Makinalar, 1. Sanayileşme’den beridir zaten insanların işlerini yapıyor. Bu makinalar ise, mekanik değil, elektronik yalnızca.
Hawking, ortalama zeka gibi konuşmuş. Dediklerinin yerine:
1945’teki iki atom bombası ve 1957’deki yapay uydu, insanlığın başına gelen en iyi şey de olabilir, en kötü şey de, demiş olmalıydı. Gerçek durum bu çünkü.
Onlar, 2. Sanayileşme’nin 10-20 çeşit öncü altkültürünü ve altaltkültürünü bilmiyorlar. İlk uzay devleti Asgardia ve ölümsüzlük yokmuş gibi davranıyorlar ama var bunlar.
Yani, bildiğimiz dezenformatör Mc Carthy’ci kalıyorlar: Spielberg gibi yani.
BM de onlara ayakçılık yapıyor yalnızca… Hep öyleydi zaten…

(28 Eylül 2017)