Pazartesi, Kasım 18, 2013

Vasıfsızlık-Altı



Son birkaç yıldır bu durumu yoğun olarak gözlüyorum ve giderek artan bir biçimde, bunun yeni orta çağın kültürel göstergelerinden biri olduğunu düşünüyorum.

Vasıflılık ile, örneğin bir elektrik tesisatçısının elektrik tesisatçsı olarak bilmesi beklenen standart bilgiyi kastediyoruz. Aynı zamanda, onun yapacağına bozmasını kastediyoruz.

20. Yüzyıldaki global zorunlu eğitim furyası ile egemen kılınan hukuksal yasayı bilmemenin mazaret olmaması gibi, bu vasıfsızlık da günümüzde herhangi bir hatalı davranış için mazeret değildir.

Kitap konusunda örneklersek; yazar, entellektüel, okur, koleksiyoner ve akademisyenin, ticari ve kütüphanesel yollarla kitap edinme konusunda, vasıfsız-altı konumda olduğunu şu metnimde dilegetirmiştim:


Bu, işin Batı’sal / ilerici kanadı.

Bir de işin Doğu’sal / gerici kanadı var:

Müslüman ümmiler:

Bunların her tür insanlık ve nefret suçunu işleyip, sonra oturup da ‘allahım beni affet, bir cahillik ettim’ diyebilmesi ve bunun da pekala tövbe niyetine geçirilmesi gibi bir durum yaratılmış durumda.

Bunlar özel / mikro ölçek / ölçüt.

Bir de genel / makro ölçek / ölçüt olsun bakalım:

Bazır realist tarihçiler, insana düşünme yetisi atfedilebilmesinin, ancak en erken MS 1000 gibi mümkün olacağını belirtmişlerdir: 4 milenyumluk baş-tarih külliyen mafiş yani.

Bir de şu var:

İnsanlık tarihinde düşünce niyetine ne yapılmışsa, onu da 100 milyar kişiden 100 bin kişisi yapmış.

Bunlar da konunun dış sınırları olsun.

Şimdi gelelim konunun yeni orta çağ ilintisine:

Salgın hastalıklar gibi, salgın cehalet silsilelerinin de (örneğin Dünya’nın çevresi MÖ 100 gibi hesaplanmışken, MS 400-1650 arasında Avrupa’da Dünya’nın düz olduğu kabul edilmiş ve bunun tersini düşünenler öldürülmüştür. 1.250 yıl, aptallık ve cahillik silsilesi için yeterince uzun bir süre ve tüm Avrupa da yeterince geniş bir bölge) kendi yayılma dinamkileri var. (İşte bunlar, devamı gelecek metinlerde irdelenecek konular.)

Şimdilerde son globalleşme nedeniyle olgu, tüm global nüfusu (10-20 milyar arasında değişen anlık toplam nüfusu, 150 yıl ve sözü edilen zaman için ise 40 küsur milyar zamansal tam toplam nüfusu) etkiliyor (etkileyecek değil, etkiledi bile).

Ancak yine eski orta çağdan kalan bir bilgi var elimizde:

Milano gibi, coğrafi açıdan bazı yalıtık bölgeler, salgından etkilenmemiş.

Jacques le Goff’un olumsuzlayarak açımladığı üzere, kampüslerin ve üniversitelerin icadıyla, bazı bilgi adaları da kurulmuştu ve halk-bilgi kopukluğu başlamıştı yine aynı dönemde.

20. Yüzyıl bunu toplu bilisizlikte ve bilimkurgu romanda, ‘Fahrenheit 451’deki gibi, herkesin 1 kitap olması ve onu yaşatması gibi bir panzehir çok daha önceden üretilmişti bunun için.

Yani hastalık var, ilaç baştan var.

E peki, salgında ilk kim kurtarılacak?

Doğru yanıtın entellektüeller olması gerekli ama onlar taa 2,5 milenyumluk Konfiçyus, Platon ve Aristo entellektüel biyografisi herzeleri nedeniyle çoktan tarih dersinde sınıfta çaktılar amcası.

O zaman yanıt, var olan aktuel entellektüeller değil de, henüz doğmamış potansiyel entellektüeller olmakta ve bunun da panzehiri, bilginin desentralizasyonu olmakta. Yani, 1 milyonluk tek bir  kütüphane değil de, birbirinden epeyi uzakta 10 binlik 100 kütüphane çözüm olmakta bu duruma. Uzak tarihteki İskenderiye Kütüphanesi ve yakın tarihteki İstanbul’daki Karamanlıca kitap koleksiyonunun kazara toptan yanması ile yok olması örnekleri varken, bunun zaten böyle olması gerektiği de çok açıkça ortada.

Peki, vasıfsız-altılar için vasıfsız-altılığın panzehiri var mıdır acaba?

Bu metin (veya metinler dizisi) bunu sorgulamak için tasarlandı.

İlk yanıt, bilmiyorum.

Çünkü, olağan zekalı ve ilkokul mezunu anababadan doğan 200 IQ’lu, 10 bin kitap okumuş, 200 kitap yazmış bir sonuç olmakta isem, taraftarı olduğum süper-elitizmi burada ve şimdi kullanamam demektir. Sonuçta beni ben yapan, yaşadıklarımdır.

90 yıllık cumhuriyet, hepi topu, o da belki, halkına ancak ve ancak okuma-yazma öğretti ama üniversite mezunları dahil edilerek, şu an bir sınav yapılsa, bunların % 75’i temel dil sınavında çakar gibi görünmekte.

Zaten, hastalığın birincil semptomu bu: Artan bir okuryazarlık toplu alerjisi ve bunun internet ile yaygınlaşması.

Haa, tabii ki denebilir ki başarısız devrim demek, başarılı bir karşı-devrim demek olabiliyor. Doğrudur. Zaten yaşanan da kabaca odur kanımızca.

Burada geçerli olan ironik durum şu ki bilgi-sevmez tüm halklar bile, o bilgileri pekala yaşatıyor, hem de yüzyıllarca: Aristo metinlerini Süryaniler böyle yaptı örneğin, tarihe başka katkıları da yok belirgin olarak.

Sanki bu durumda şöyle bir formül olabilirmiş gibi görünmekte:

Daha çok bilebilmek için daha az öğrenme çabası gerekir ki bu bir anti-Heisenberg Belirsizliği çözümüdür ve daha komik olanı, eksik bilimi (kiliseleşen bilimi) tam bilim yapacak olan, tam da şimdiki metafizik (anti-bilim) olmakta.

Nokta.

Es.

Yolları çatallanmış bahçenin sapa yolları bir kez daha irdelenecek ama giriş için bu kadarı yeter.


Dijital Reklam Dağlımları

Dijital pazarlama artık ortama hakim olmuş gibi.

Bunların dağılımları ilginç bir momente ulaşmış:

“ABD Dijital Reklam Yatırımları 2013 İlk Yarısında Geçen Yılın Aynı Dönemine Göre %18 Büyüyerek Tarihinin En yüksek Seviyesi Olan 20.1 Milyar $'a ulaştı.”


Bunun % 30’u display reklam, % 30’u CPC (tıklama başına ücretli) reklam ve % 40’ı da arama motoru reklamları olmuş ki o da % 20 - % 20 gibi display-CPC dağılımına sahip olsa gerek.

Yani, hepsi aşağı yukarı eşit konuma gelmiş şimdilik.

Peki, buradan hangi yöne gidecek?

Görünen, arama motorlarınınkilerin fazlalığı, çünkü o yönde bir eğilim süregelmiş. Aslına bakılırsa, dijital reklamın kökeni de onlar sanırım.

Soru, bu artışın kime gideceği.

Bunun 3 site dağılımı yönünden bir irdeleyelim:

Sanal medya, sosyal medya / blog ve uzman siteler.

Yorumlar:

Sıfır: İronik olarak bir ikilem var: İnternette görüntülü reklam, görüntülü uzman / blog / medya sitelerinde izlenmiyor pek, çünkü o siteler zaten kendisi görüntülü ve bir kişi aynı anda 2 görüntü izleyebilir durumda değil henüz. Bundan en çok örneğin oyun sitesi kullanıcılarına yönelik reklam kaybı etkileniyor bizce.

Bir: Aslına bakılırsa, bunların hepsi içiçe.

İki: Medya blog siteleri (örnek olarak Milliyet ve Radikal Blog), tek tek ve birarada diğer birçok sanal medya sitesini geçmiş durumda. Kasım 2013 itibarıyla günde 200 bin gibi bir toplam tıklama alabilir durumda bu 2 site.

Üç: Şimdilik başarısız olarak giden ama denemiş ve yanılmış çok örneği bulunan bağımsız blog siteleri, zamanında günde 3 bini, bugünün ölçüsüyle günde 6 bini bulmuştu ve akış giderek tırmanıyordu. Burada sorun, sabit altyapı yatırımın ve bekleme süresinin giderek uzaması ve istikrarsızlığın yazarları olsun, okurları olsun ,çabucak bezdirmesi ve vazgeçirmesi. Malumunuz internet kullancısının sabrı 4 saniye sürmekte. Ancak, bugünün hesabıyla günde 5 bin tıklama yakalayan bir site bile, zorlarsa yılda on binlerce dolarlık reklamı güvenceler ki bu da sitenin maliyetinin epeyi üzerinde olur. Buradaki küçük-büyük ayrımı, tüm ticari / iktisadi durumlarda zaten var olan ve devralanına bir gelenek.

Dört: Gelelim asıl ana akıma ve makro oyunculara: Burada sınır yok. Mantıklı giden herkes pastadan pay alır ve yeni dilimler yaratır, yani pazarı büyütür. Şimdilik hiç kimse bu yönde ilerlemiyor. Onun yerine, bir zaman aynı sahipte olan Milliyet-Hürriyet çekişmesi gibi durumlar oluyor yalnızca.

Beş: Google hep yanlış yoldaydı kanımızca ama kazanıyordu, şimdi onun reklam pazarı göreli olarak küçülmeye başladı artık. Üstüne üstlük, öyle abidik gubudik yatırımlar yaptı ki 1’i tutmazsa, bütçesi çöker gibi görünüyor şimdiden.

Altı: Konu dönüyor dolaşıyor, dereceli semantik aramaya geliyor hep. Bunu beceremediler bir türlü: Onyıllardır böyle. Nokta atışı reklamcılık artık mümkün ama kimse nedense bunu beceremiyor hala.

Yedi: En önemli boş alan hala uzman siteler. En çok girilen siteler sıralamalarına bir bakın, Wikipedia ve imdb dışında bunu beceren bir tek site yok hala. Düşünün ki bilgisayar / video oyunu alanı bile onların elinde. (İlki reklam almıyor, ikincisi dolaylı alıyor.)

Sekiz: Hala ilklerin hegemonyası zayıflayarak sürüyor ama sanırız artık büküm / dönüm noktası yaklaşıyor.

Dokuz: Şu anki kabaca eşitlik durumu, görünürde lk momentte sanal medya lehine ilerleyecek gibi bu durumda. Son 5 yılda da öyle oldu gibi.

On: Böylelikle, ilk kırılmanın, sanal medya – blog iç çatışması noktasında yaşanacağını öngörebiliriz rahatça. Biri diğerini engelliyor ve değilliyo.

On bir: Arama motorları ve temelde Google, burada oyunu yöneten ve lütuf dağıtan ana merkez olma konumunda kalacak demektir bu durumda. Çünkü kimin ne ardağını, yani müşteri dağlımını hesapça onlar biliyor.

Sonuç:

Bu dağılım da, yönelim de geçersiz vektörler kanımızca.

Bu nedenle bağımsız girişimcilerin yolu açık, Google gibiler onları engellemek istese de bu böyle hala.

Bir internet kullanıcısı olarak tercihim, küçük ve bağımsız bloglar yönünde, bir zamanın Onpunto’su ve Naberler’i gibi...

Dipnot: Klasik anlayıştaki % 50 verimli reklam durumu, bu yeni momentte çok daha düşük düzeyde. Örneğin, mobil reklamlarda tıklamaların çoğu yanlış tıklama / tuşlama ile oluyormuş. Yani, bir noktadan sonra sonuçsuz reklam da geri teper ve bu da bu pazarın küçülmesine neden olur gelecekte.


Pazar, Kasım 17, 2013

Beyaz Kara Para ve Torunları

2 bilgi / haber:

Almanya’nın GSMH’sinin % 18’si 2008’de vergi cennetlerinde imiş. (Bakınız resim.)


+

“Resmi itiraf: Rusya'dan 20 yılda 1 trilyon dolar offshore hesaplara uçmuş!...”


Dünya’da 32 trilyon dolarlık beyaz kara para olduğu tahmin ediliyor ve buna nedense kimse inanmıyor.

5 Nisan 2013 tarihli bir haber:

“WikiLeaks belgelerinin ardından bu kez de OffshoreLeaks belgeleri patladı. 170 ülkedeki 130 binden fazla multimilyoner zenginin paravan şirketler ve ‘offshore’ hesaplarla nasıl vergi kaçırdığı ortaya çıktı.

...

Belgelerin teker teker ortaya çıkmasının ardından ‘offshore’ hesapları 32 trilyon dolar tutan yüzbinlerce zengini de korku saldı.”


Karşılaştıralım ve karşıtlaştıralım:

Beyaz kara para ile kara kara paranın farkları var:

Öncelikle, mafyanın kara kara parası illa ki ekonomiye girmek ister ama çok büyük fireler de vermeyi göze alır. Bir de mafyacılar zaten illegaliteye ve kriminaliteye tanım gereği açıktır ve yakındır. Mafyacılar, sisteme en hafif deyimle boş verirler.

Sonralıkla, bu beyaz yakalı suçlu abilerimiz ve ablalarımız, hem o kara kara parayı, hem de kendilerinin beyaz kara parasını aklarlar ki zaten kendi beyaz kara paralarının bir bölümü de bundan gelmiştir. Ancak bu yeni zenginler, sistemin dışına çıkamaz. Sisteme bağımlı ve ona köledirler.

Saptamalar:

Öncelikle bu neo-globalist neo-liberalizmin olağan ve sıradan bir sonucudur. Tamam, onlar da tarihte ilk değiller ama bu kez rollerini fazlasıyla abarttılar. Üstelik de, ekonomi kuralları gereği o 32 trilyon için, 3,2 katrilyon dolarlık (1’e 100 oranda) ekonomik zarar / sömürü ve kalıcı bitmiş bir gezegen yarattılar.

Beyaz para paracılarla kara kara paracılar arasında negatif sembiyöz vardır. Bu, dolar milyarderlerinin olağan sirkülasyonu ile birleşince, tam alaturka ‘ne oldum dememeli, ne olacağım demeli’ durumunu yarattı. Bunu da özellikle, önce Özal, sonra Çiller milyarderlerinin hapsi boylamasıyla yaşadık biz, Erdoğan zenginlerine 3-5 yıl sonra sıra gelir.

İkisinin ekonomik zararları farklı olsa da sonuç, 2 kara parasal  birbirine yakın oldu ve bu da tarihte ilk kez yaşanan bir durum. Bunun muadili ise, talancıların veya tefecilerin devletten / kraldan zengin olmasıydı.

Bunun sürdürülebilirliği yok ve hiç de olmadı. O % 99 nedense buna 30 yıldır hiç aymadı. Bunun engellenebilirliği de vardı üstelik. Oysa aynı % 99 sınıf atlama hayalleriyle, örneğin araba almak için grev yapan işçileriyle ve zenginkondulaşan gecekondulularıyla, bu talana ortak oldu ama elinde kala kala kendi sıyrılmış ve ilikleri emilmiş kemikleri kaldı.

Sonul yıkımın en büyük göstergesi, azalan global buğday üretimi ve ‘forward’ işlemlerle 1’e 3 oynayan buğday birim fiyatları oldu. Bu, kıtlığın yıkıcılığının karesini almak demek oldu. Açlık aynı zamanda salgın demektir ki bu da kare-kare sonuç, yani kaosun 4. kuvveti demektir.

Yani:

30 yılda 300 yıllık zarar yazıldı tarihe...

Yeni Orta Çağ yazıldı tarihe...

Kendi sonları yazıldı tarihe...

Bir barbarlık sayfası daha açıldı tarihe...

Ellerine sağlık, ne diyelim...


Cuma, Kasım 15, 2013

Oyun ve Politika



Eh sonunda...

Birileri de sonunda bunu akıl etti, bilgisayar oyunu ve politikanın ilinitisi irdelenmiş, yani Olivier Mauco bunu akıl etmiş:


Karşılaştır-karşıtlaştır ve alıntı-yorum olarak gideceğiz:

“Oyunlar ve edebiyat görünürde epey farklı. Oyun oynamayan insanlar, oyunların daha çok filmlere benzediğini düşünüyor. Oyunların sadece görsel yönünü görüyorlar. Fakat aslında oyun eyleminin kendisi okuma ve yazmaya daha yakındır.”

Genç ve oyun kültürünü yaşadığı umulabilecek olan birinden beklenmeyecek derecede sığ bir yaklaşım:

Bir: Senaryosuz, yani edebiyatsız film berbat olmakta. Yani bunlar ayrı şeyler hala.

İki: Artık poli-medya (multi-medya değil) ve çapraz medya var. Yani bu şimdilerde, zaten en baştan öyle düşünülmeye başlandı, yani çizgiromandan oyun yapıp anlatıda teklemek yerine, konuyu en baştan tüm medyalar için çoğul dilli hazırlayacaklar bundan böyle ve bu da Mauco’nn kastettiğinden başka bir şey.

Üç: Oyunun çapraz medyalığı, özellikle Machimina aracılığıyla sinemayı bambaşka bir şey yaptı: Hem oyunu sinemalaştırdı, hem de oyunu kısa film kılarken, sinemaya yeni ve farklı bir dil kullanımı ekledi.

“Dahası edebiyat, oyun yaratıcıları için de bir ilham kaynağı oluyor. Patrice Désilets konferansta, ‘Assassin’s Creed’ 2 için Dumas’nın ‘Monte Cristo’ eserinin ne kadar önemli olduğunu anlattı. ABD’deki ‘best-seller’ gençlik romanlarından ‘Atlas Silkindi’, belli bir şekilde Bioshock için ilham kaynağı.”

E tabii, zorlarsan başka ilintiler de bulursun ama bu ifade aşırı yorum olmuş. ‘Monte Cristo’da bir tek suikastçı yoktur, tamam intikamcı vardır ama o da binlerce romanda vardır zaten.

“Oyunlarla ilgili siyasi ve bilimsel söylemlerde bir çoğalmaya tanıklık ediyoruz. Siyaset oyunlarla neden ve nasıl ilgilenir? Oyunlar neden daha başından bir sorun olarak görülür (şiddet, bağımlılık vs)?

Yeni bir mecra ortaya çıkarken etkileri üzerine teorilerin de ortaya çıkması çok klasiktir. 19. yy’da popüler aşk romanlarının eşleri çıldırttığı iddia edilirdi veya Viktorya döneminde ucuz romanların gençleri kriminalize ettiği.”

Burada, soruda da yanıtta da boşluk var. Oyunlar gerçeklik algısını değiştiriyor ve bozuyor (bunun yararı da olabilir, özellikle kültürel eksodus aradığın zaman ama o ayrı konu) ki bu da doğrudan şiddete giden yol demek. Yani, burada oyun doğrudan zihinsel / duygusal uyuşturucu etkisinde bulunuyor. Nasıl ki bazı müptelalar suçundan muaf sayılabiliyorsa, yakında bazı oyun bağımlıları da, işlediği en azından bazı suçlardan muaf sayılacak yakın gelecekte.

Şerh: Yaşamında hiç oyun oynamamış ama yüzlerce oyun demosu izlemiş biri olarak, gerçeklik algım tümüyle değişti, bunun bilincindeyim.

“Bağımlılık ise başka bir nokta, DVORYO (Devasa Online Rol Yapma Oyunları) oynarken aşırıya kaçmakla ilgili. Psikologlar oyunların kişiyi bağımlı haline getirmediği aksine bağımlılığın psikolojik patolojilerin bir semptomu olduğunu buldular.”

Konunun açılımı:


İyi de, bu gerçek yaşamda da böyle: Kimse Humeyni’yi yaptıkları için yargılamadı.

Kimse, 250 bin kişi toplanıp futbol histerisine kapıldığı için de yargılanmıyor. Diğer bir deyişle, bugünün popülr kültür toplumu, zaten (devasa değil) kitlesel rol oynama oyunları histerisinde sürüp gidiyor.

Yani, kimse dizileri falan suçlamasın, doğrduna politik yapıyı, o deforme parlamenter demokrasi sahtekarlığını suçlasın.

“Çalışmaların çoğu veya siyaset, oyunlar yerine değil, aynı zamanda vatandaşlar olan oyunculara yoğunlaşır. Oyunların karmaşıklığına yönelik bu miyopluk, maalesef kötü bilimsel araştırmalara ve indirgemeciliğe yol açıyor.”

İyi de geneldeki tüm oyunlardaki Yanki Faşizmi’ni de görmüyorlar? Bu, Holywood filmlerinden gelen doğrudan bir miras.

“Konferansta oyunların edebiyatla olan ilişkisi “şehir” teması üzerinden incelendi. Oyunlarda “şehir” nasıl ortaya çıkar?

Zor soru. Oyunlarda şehir aksiyonun merkezi, bir hikâyenin zemini ve ilginç bir oyun alanı olarak ortaya çıkar. Birçok oyuncuya tanıdık gelir ve oyunlarda üretilen herhangi bir jenerik şehir bile gündelik yaşamlarına benzerliğinden faydalanmanın bir yoludur.”

İşte burada, birkaç hata birden var:

Tamam, bugünün tüm megapolleri birbirine benzer ama yine Holywood filmlerinin baskısıyla, ABD kentlerini neredeyse sokak sokak ezbere biliriz ve asıl önemlisi kentleri birbirinden ayırt ederiz ve ayrıca bu kentler birbirine benzemez, çünkü klişeler kullanıla kullanıla, her kentin bir klişe-imajlar dizisi üretilmiştir ve hep bunlar kullanılagelir. Kaldı ki İstanbul için bile bu böyle oldu: Son birkaç yılda burada çekilen çok film, hep aynı imajları / semtleri yeğledi ve bu sanılanın tersine klasik oryentalist bakış açısı değil, belki neo-oryentalist ama bunun tersini düşünmek için de, Jackie Chan’ın İstanbul’da geçen 2000 tarihli filmine bakılabilir  (ve buradan Batı’nın Doğu’ya Batı gibi bakışı ile Doğu’nun Doğu’ya Batı gibi bakışı ama oryentalizm değil de, bakış açısı ikamesi aklımıza gelir).

“Sizce oyun anlatılarında şehir, siyaset ve iktidarı bir araya getiren nedir?

GTA IV’ün söylemini anlayabilmek için oyunu klasik bir ütopya ile bir başlangıç hikâyesi arasında bir yerde görmek gerekiyor. Liberty City, merkezindeki Star Junction (Yıldızlar Kavşağı) bölgesinin çevredeki marjinalleştirilmiş semtler, fakirlik ve şiddetle çevrelendiği bir Amerikan rüyası vaadidir. Bu gerçekten hicivli bir tasvir, adeta her şey bir pastiş. Fakat Niko Bellic, Amerikan rüyasını yaşamak üzere Liberty City’ye geliyor. Çetelerle sorunlar yaşayan bir kumarbaz olan kuzeni Roman’a, ailevi ve toplumsal yükümlülüklerinden mecburen yardım ettikçe suça bulaşıyor. Dolayısıyla oyuncu bu Amerikan rüyasına asla ulaşamadığı gibi dahası, bu şehirde kişinin kendi başına bir yerlere gelebilmesi için tek çaresi şiddet.”

Yine, birkaç hata birden var:

Bir: Öncelikle bu, ABD rüyası değil, neo-libelarizm rüyası.

İki: Bilimkurgu filmler, zaten bu disütopyalı serbest bölge mafya kenti konusunu kezlerce klişe klişe anlattı çoktan.

Üç: Grotesklik ve ironi ise, oyunlarda pek algılanmayan bir konu. Sinema filminde görülse, hemen anlaşılan bir şeydir bu. Ayrıca kriminalite gerçekte, trajikten çok ve önce, feci grotesk ve ironik bir konudur, melodramatik değil. İşte bu, tam da günümüzdeki halkların psiko-politiği olmakta ve Mauco’nun henüz / burada ayırsamadığı şey de bu.

“Gezi Parkı eylemleri sırasında bazı duvar yazılarında “GTA’da polis döven nesile sataştın” ve “6 Yıldız Oldu Tanklar Gelecek” gibi ibarelere rastlandı. Bu sizce neyin göstergesi?

“Son yıllarda dünyanın birçok yerindeki protestolarda oyunlara atıfta bulunulduğunu görebilirsiniz. Bunların ilki ‘Game Over Mubarak’ (‘Oyun Bitti Mübarek’) idi. Bu iki şeyi gösteriyor: Oyunlar kültürün bir parçası. Ancak oyunlar aynı zamanda dünyayı, bilhassa da demokrasilerdeki iktidar meselelerini kavramanın başka bir yolunu sunuyor: Oyunlarda iktidarı deneyimledikçe, bir sistemi yenmek için çabalıyorsun ve ideallerin için mücadele veriyorsun (özgürlük, demokrasi vb). Oyunlar herkesi eşitlediği için, idealist sayılırlar; toplumsal aidiyetlerinden bağımsız olarak en iyisi haline gelebilirsin. Oyun sana her şeyin mümkün olduğunu söyler. Assassin’s Creed oyununun slogan haline gelen inancı oyunlar için o kadar doğru ki: ‘Hiçbir şey gerçek değil, her şey mümkün.’ Elbette ki son derece bireyci ve toplumsal gerçeklikten kaçınan bir inanç. Ancak aynı zamanda gerçekten güçlendiren bir metafor.”

İşte bu, tam da gerçeklik algısı çarpılması olgusu.

Ancak oyunlar, aynı nedenle asla ve kata iktidar konusunu kavramayı sağlamaz, yanlış kavramayı (misconception) sağlar. Gerçek yaşamda bir oyun, belki bir ve yalnızca bir kez oynanabilir, belki hiç oynanamaz. Hoş, bunu Marx bile anlamamıştı, aynı konu.

Artı oyunlar, herkesi birbirine eşitlemez, tam tersine yaratıcılarının bile önceden tasarlayamadığı bir biçimde, bazı oyunculara imkansızı başarma veya rekor skor yapma yolunu açarlar ki bu da gerçeklik algısını bozucu bir durumdur, en azından o oyuncu, kendini kahraman ve özel şeyler becermiş biri, yani imtiyazlı gibi hissedince.

“Bununla beraber, esas kitlenin boyutları artık büyümeyi bıraktığından dolayı, endüstri devasa bir krizle karşı karşıya gelmekte dolayısıyla bu durum artık daha fazla böyle devam edemez: İçerikli oyunlar isteyen, kötü senaryo, zayıf karakterler ve fantezi dünyalarından yorulan bir oyuncu nesli geliyor. Eğer oyunlar siyasi, toplumsal ve gündelik hayat meseleleriyle ilgili konuşabilseydi, oyuncu olmayanların da ilgisini çekerdi. Hollywood bu eğlence kriziyle 60’larda tanıştı ve çaresi içerikli filmler üretmekti. Fransız yeni dalgası radikal bir dönüm noktasıydı. Bağımsız oyun sahnesi ise oyun endüstrisindeki radikal değişimin geldiği yön. Klasikleşmiş oyunlarda çalışmış büyük tasarımcılar artık endüstriden yoruldular ve ben bazılarının siyasi ve toplumsal meseleleri ele alan gerçek oyunlar yapacağına inanıyorum. Daha geniş bir kitleyle daha büyük bir piyasa elde edebilirsin, o halde oyunları sadece tüketiciler için değil daha fazla insanın ilgisini çekecek şekilde yap. GDT Jam (Game Developers Turkey) adındaki bu ilginç girişim örneğin Gezi protestolarıyla ilgili oyunlar yaptı. İnsanlar endişelerini dile getirmek için oyunları kullanacak. Bu artık başladı bile.”

Evet, en önemli bölüme, son momente geldik, adım adım gidelim yine:

“İçerikli oyunlar isteyen, kötü senaryo, zayıf karakterler ve fantezi dünyalarından yorulan bir oyuncu nesli geliyor.”

Çoktan geldi bile değil, benim için en başta böyleydi, çünkü oyunları çok zayıf hayal güçlü buldum hep.

Aynı şey sinema için de geçerli: Eski (1990 öncesi) filmleri, gerçekten hayalgücü kabızıydı. Ayrıca Fransız Yeni Dalgası, buna çözüm falan getirmedi, tam tersine daha çok kabızlık getirdi (Trouffat’nun birincil ve ölümcül hatası da buydu zaten.)

Gelelim oyuncu tanımlamasındaki hataya:

Oyunun içinden gelenlerin başka bir saptaması var (Oyuncunun Günlüğü, Berk İybar, 2010):

Oyuncuların yaşı büyüyor. (Çizgiroman okurlarının da öyle.) Bunun anlamı şu, 4-5 kuşaklık oyun aşamalarının yetersiz getirisinden sıkıldılar artık. (Yani, aynı salaklığı her yeni kuşağa bir kez daha anlatırsın ama aynı salaklığı aynı kuşağa 2 kez anlatırsın da, 3.’de yemezler.)

“Klasikleşmiş oyunlarda çalışmış büyük tasarımcılar artık endüstriden yoruldular ve ben bazılarının siyasi ve toplumsal meseleleri ele alan gerçek oyunlar yapacağına inanıyorum.”

Konunun bam teli bu:

Şu anda bilgisayar simülasyonu gerçekten daha gerçek aşamaya geldi de geçti çoktan. Uçuş simülasyonlarında bu gözleneli epeyi oldu. Pilotlar, simülasyonlar sırasında gerçek uçuşlardaki zihinsel tepkilerini veriyorlar ve asıl önemlisi, bazı simülasyonları önceden çalışmış pilotlar, zor durumlarda uçaklarını düşürmeyip, yüzlerce yolcusunu kurtardı, çünkü neyle karşılaşacaklarını çoktan biliyorlardı ve tepkilerini refleksif olarak hazırlamışlardı, yani panik yapmamışlardı ki oynayarak öğrenmek budur zaten.

Artı, kask aracılığıyla, elektronik uyarıyla gerçeklik simülasyonu da mevcut. Onun geleceği konusu, bu makaleyi aşar.

Yani oyunlar, bu alana yol alıyor.

Ara buçuk şerh: Her tür illüzyonlu veya illüzyonsuz 3B oyunların ve filmlerin geleceği de, bundan bağımsız ama buna koşut yollarda ilerliyor şimdiden.

Şunu da anımsayalım:

‘Catherine’ gibi oyunlar da ‘best-seller’ oluyor ve onlarda hiç aksiyon yok.

Yani, rol oynama kendiliğinden gerçek yaşamdaki rol oynamayla birleşiyor ve gerçek yaşamda aksiyon hiç yok ama doğrudan görünmeyen / algılanmayan şiddet dolu siyasal yaşam var.

Haa, bunu birkaç onyıldan önce teknolojik ve pazarlama olanağı  olarak ve dolayısıyla da aradaki global-makro krizler nedeniyle, belki 50 yıl daha sonul-kültürel olarak tamamlayabileceklerini de sanmıyorum doğrusu.

Yani:

Oyunlar politikayı düşündüğü an, kriz başlar, başladı bile ama epsilon düzeyde henüz...

Sonsöz:

Taksim Gezi olayları ileride, aktivizmin yüzkarası olarak anımsanacak...

Ya da:

Oyunlar, şu an bazı gerçeklikleri konuya sos olarak kullanıyor yalnızca...


Alternatif Parti ve Saydam Avrupa Dikmesi



Daha önceki bir dizi metnimizde, AB ülkelerindeki klasik sol-sağ ayrımının, Yeşiller’den başlayarak, en son Almanya 2013 genel seçimlerine uzanan, parti ve oy dağılımlarını ve bunun değişimlerini irdelemiştik.

Alternatif Parti, bu seçimlerde yeni / marjinal / küçük / farklı parti olmanın yolunu açmıştı.




Alternatif Parti, Almanya’nın avro üyeliğine karşı. Buna benzer bir durumda, diğer AB ülkesi olan Hollanda’dan bir parti var: Saydam Avrupa.


Bu parti, AB içindeki yolsuzluklara karşı kurulmuş bir parti. 4 bin avroluk bir bütçeyle 2 milletvekili çıkarmış. Bu parti de, bir bakıma AB’ye karşı, en azından olduğu gibiliğine karşı.

Sözünü ettiğimiz 2 partinin birinci ortak yanı bu.

İkinci ortak yanları, yeni / marjinal / küçük / farklı bir parti olmaları.

Bu açıdan bakınca, ikisi de klasik sol-sağ ayrımının dışında.

Bu açıdan bakınca, ikisi de (en azından görünürde veya şimdiki tanımla) apolitik birer parti.

(Onların öncülü olarak, Yeşiller de böyle başlamış ve zaman içinde kendine sol yelpazede ve koalisyonla iktidarda yer bulmuştu. Belki onlar da böyle olur, belki olmaz, göreceğiz.)

Devamında ilginç bir durum var:

Saydam Avrupa, Avrupa Parlamentosu’nda Yeşiller Grubu ile ortak davranıyor, yani o partisel oluşumun içinde konumlanmış.

Aynı grup içinde bağımsızlar da var, özellikle de küçük ülkelerden bunlar.

Demek ki işin içine % 5 yerine, % 0 gibi bir baraj da düşünülürse, bunların önümüzdeki birkaç seçim ve 5-15 yıl boyunca, AB’nin politik yaşamının anahatlarında belli çizgiler olacaklarını öngörebiliriz rahatlıkla.

Tabii bunun yanısıra, blok parti-oy dağılımları da baki: % 15-20 uç sağ ve % 15-20 uç sol.

2010-2015 momentiyle bu 2 durumun, tam sayılar ve küsuratın birbirini dengeleyen ve birbiriyle politik sembiyöz durumunda olan değişkenler olarak tanımlanabileceğini düşünüyoruz. Tanımlamak istediğimiz, tam da buydu.

Şerh: Bu türden ana akım / küsurat parti dağılımı, Avrupa ülkelerinde ilk kez raslanan bir durum değil.

Kaçıncısı olursa olsun, peki bu durum, yeni bir politik yol çatallanmasına doğru gider mi?

Kontrol parametresi olarak Yeşiller’in epeyi gönüllü olarak  normalleşmesi ve buna koşut olarak oy yitirmesi var elimizde.

Ters kontrol parametresi olarak ise, bugün Rusya’da bir sonraki devrimin ne zaman olacağına ilişkin bahislerin taksilerde yapılmaya başlamasını gösterebiliriz.


Yani tamam Putin, 11 yıl daha diktatör ama bunun yarını da var ve bizi ilgilendiren de o zaten...

Tamam, Merkel hala egemen ama bunun yarını da var ve bizi ilgilendiren de o zaten.

Tamam, AB hala kör topal baki ama bunun yarını da var ve bizi ilgilendiren de o zaten...

Luxemburg istemeden ve bilmeden Hitler’i besledi.

Peki, Alternatif Parti ve Saydam Avrupa, hangi yarını besliyor?

Bilmek istediğimiz bu.

Şu an var olan şimdiden görebildiğimiz şu:

AB; 2029 ekonomik, gıda, su ve enerji krizlerini atlatamaz. Bırakın koca kıtayı, ülke Almanya, zamanında neredeyse 100 eyalet olmuştu. İngiltere, Belçika ve İspanya, parçalanmak için sıra bekliyor şimdilerde.

Sanırız, yeni beylikler Avrupa’sını bu yeni / marjinal / küçük / farklı partiler yönetecek gibi.

Tabii asıl sorumuz şu:

Sözünü ettiğimiz bu 2 parti, iktidara karşı ne yapacak acaba?

(Yeşiller iktidarı yediler ve iktidar da onları yedi ve bitirdi.)

Çıkış:

Kendi yarattığı devrimden ayrılan devrimci bir neo-entellektüelim. Siyaseten de önerdiğim davranış budur. Ama bunu yapmak, var olmaktan değil de, yok olmaktan geçer, bir zamanlar anarşistlerinin yaptığı gibi (ama onlar bile, bir yerlerde ve bir zamanlarda iktidar oldular)...

Yani, bu konuda tarih tekerrür edecek gibi... Yani, iktidar olmak veya olmamak: İşte bütün mesele burada...      


Çarşamba, Kasım 13, 2013

Sol Sağ, Sol Sağ



Bu metnin şeması,  10 Kasım 2013 günü zihnimde oluştu.

Üzerine, 13 Kasım 2013 tarihli Demir Küçükaydın metnini okuma da eklendi. Ana şema değişmedi. Güncel yorumlar değişti.


İlk saptamalar:

Bir: Tarihsel bir metamorfoz evresine girdik ama bu pekala anti-metamorfoz ile de sonuçlanabilir ama sonuçlanmayabilir de, yani geri-devrim de olabilir.

İki: Bu metamorfoz, bilinen devrimlerden 4-5 kez üsselce daha büyük, daha da önemlisi Neolitik Devrim’den de daha büyüktür (Zaten Neolitik Devrim de, binlerce yıl boyunca kezlerce geri evrilmişti.).

Üç: Süreci de, gerçekleşen 2. Sanayileşme’nin 1. Sanayileşme ile sentezi / praksisi üzerinde işlemektedir.

Dört: İlk modern / gerçek devrim olan 1789 Fransa Devrimi, 1750’lerde başlayan 1. Sanayileşme’nin bir alt-sürecidir.

Beş: Günümüzdeki sol-sağ ayrımı ve söylemi de, bu Fransa Devrimi üzerinden yürütülmektedir hala ve maalesef.

Altı: Sol ve sağ yer değiştirebilir, değiştirmiştir de, ilkin 1789 ertesinde.

Yedi: Araya tarihin ilk / resmi terör tanımı olan Terör Dönemi de girmiştir, yani bildiğiniz kaos.

Sekiz: 1790 tarihinde Malthus’un, Darwin’e ve Marx’a ilham olan eseri vardı ama 1830 tarihli ilk kaos matematikçisi Verhulst’un bu konudaki makalesi yoktu henüz.

Bunlar makro-mikro mekan ve zaman açımlamaları idi.

Gelelim günümüze:

1914 tarihinde marksistler sosyal demokrat partide toplanmıştı. O tarihte 3. Enternasyonel vardı. Hala var. 2014 tarihli Sosyalist Enternasyonel’de yer alan, öyle adlandırılmış sosyal demokrat partiler; milliyetçi, muhazafakar (CHP’nin Kemalizm’i gibi), liberal (Blair ve İşçi Partisi gibi) ve emperyalist (yine Blair gibi) momentte / pozisyonda yer almakta. Karşıtı görünen liberaller ise, hem faşist kadar milliyetçi, hem engizsyon kadar muhafazakar pozisyonda. Günümüz sol-sağ / tezi-antitezi böyle kurulu.

İşte, ilk ve son nokta budur:

Sol, Marx sayesinde (1848 Devrimi, 1871 Komünü, 1914 Savaşı momentlerili olarak), ezelden ebede zaten kaputtu. Şu anda 10 noktalı kaput durumunda.

Nedenleri de şunlar:

Sıfır: Araya parça niyetine 2. Dünya Savaşı girdi.

Bir: Dünya’da 1968’liler, 1980 ertesini yarattı. Bizde 1968’liler ve 1978’liler, 2 aşamada elbirliğiyle 1980’i ve ertesini (1983’ü ve 3 liberalizmi) yarattı. Bunun epeyi vebali solundur. Devrim haklarını çöpe attılar ve tarihin gübresi oldular çoktan ama horoz ölüyor ve gözü çöplükte hala.

İki. Bir anti-maksist olarak ben bunu görebiliyorken, şunu göremiyorlar: Ne Stalin yanlıştı, ne Mao, ne de reel sosyalizm. Yenildiler tabii ama ABD’nin bunun için ödediği bedel de ortada: Bu bir anti-Pirus yenilgisidir ve istenilesidir: Zaten 1917 Devrimi de, 3-5 yenilgi yıkımından sonra gerçekleşmişti, 1989 da öyle bir şey oldu sonuçta.

Üç: 1968’li sol, 2. Dünya Savaşı ertesi yıkımın kendilerine sağladığı beleş özgürlüğü, kendilerinin ödeyerek kazandığını sanıyor hala. Oysa bedeli ödenmeyen özgürlük, bizim neo-alaturka neo-matriyarkallerinki gibi oluyor.

Dört: Hem askeri darbeler, hem de liberalizmler, dekadans üzerinden işleyen bazı özgürlük hacimleri yarattı. Örneğin, ‘neo-con’lar, aileyi savunurken, aileyi yıktı. Yani, diyalektik değil, poliyalektik mevcut durum; burada negatif ve ters olarak ve dekadans üzerinden işledi. Marksist diyalektikte bu tanımlı değil ama gelecekbilimsel poliyalektikte tanımlı.

Gelelim şimdiye ve Gezi olaylarına:

Küçükaydın’ın gözlemleri ve saptamaları geçersiz. Savlarımı, arayan günü gününe gazete saflarından izleyebilir.

Bir: Geziciler, baştan alaturka solu özellikle aralarında istemediler.

İki: Geziciler apolitik, dolayısıyla sol-değil olduklarını kendileri açıkladılar.

Üç: Solu almayan ama namazı içine alan Geziciler, kendiliğinden gerici oldular, özgürlükçü falan değil, demokrat hiç değil.

Dört: Gezicilerin 28 yaş ortalaması onların 68’lilerin torunları ve/ya 78’lilerin çocukları olduğunu imliyor, yani armut dibine düşüyor.

Beş: Ne 2007 Cumhuriyet mitingleri, ne de Geziciler, 1 milyon kişi ile hiçbir şey yapamadı. Zaten 1 Mayıs 1977 de öyle olmuştu. Yani kalabalık yalnızca göz boyar.

Altı: Zenginkondulular (Gramsci anlamında burjuvaziyle işbirliği yapan lümpen alt-proleterya / mujik), ancak ve ancak engizitör ve faşist olabilir, oldular da. Gün Zileli’nin bizzat yaşayıp anlattığı üzere, o zenginkonducular, gecekondularını 68’lilere yaptırıp, sonra da onları ihbar eden (1971 darbesinin jargonuyla) muhbir vatandaşlar oldular. Lümpen proleteryanın devrim falan yapamayacağını, artı ilerici de olamayacağını Karl peygamber bile söylemişti zamanında.

Bu durumda ne?:

Bir: Küçükaydın, baştan beni etkilemişti ama menzili kısa imiş: Beyni istop etmiş çoktan. Olduğu yerde gacırdıyor şimdi.

İki: % 99 olsun, Geziciler olsun, tabii ki bir prova ama Bitmeyen Kavga’nın dandik bir provası yalnızca.

Üç: Yani, kuzguna yavrusunun şahin görünmesi için neden yok. Bunu da, 2013 Eylül’de gelemediklerinden anladık çoktan: O sırada Gümüşlük’te idiler ve Gümüşlük Akademisi, bu yıl artık para kazanmaya başladı ve Boğaziçi Arnavutköy’e terfi etti dedesi.

Dört: Bunlar umudumuzu kırmıyor, çünkü umuda gereksinimimiz yok, çünkü kendi işini kendi gören, kurt enseli topal karınca hac yolunda olduk çoktan.

Beş: Bırakın gelecekbilimciler konuşsun:

Nanoteknolojiyi, robotu, uzayı, dış gezegenlerde yerleşmeyi, insan sonrası türü, klonlamayı, beden naklini, ölümsüzlüğü, insan zihninin yazılım olmasını, yapay zekayı, GDO’yu, bilgisayarı, siberuzayı, (Facebook’sal değil, Wikipedia’sal) interneti öğrenin de gelin dedeler.

Ayrıca, bunları artık Sosyalist Enternasyonel’de de konuşun dedeler...

2029 ekonomik, gıda, su, enerji krizini düşünün ve tartışın dedeler. Yıkım geldi ve eziyor çoktan dedeler...

Bunları 4. Enternasyonal’i kurarak orada konuşun dedeler.

Devrimin size hiç gereksinimi olmadı, % 99’un da yok, Geziciler’in de yok dedeler. Araya yancı olmayın dedeler.

Neo-entellektüel olun dedeler.

Orta Çağ’ı yeniden çalışın dedeler.

En sonunda da:

Gelecek hep gelir ve uzun sürer dedeler...

Dipnot: Uzaycılık, sol-sağ dikmesine (ve hem sağa, hem sola) dik çıkar ve her ikisinin de antitezidir. Poliyalektike giden yolda ilk adımlardan biri, bunu anlayabilmektir.


Salı, Kasım 12, 2013

Ateist Kilise



Valla varmış:


Ancak, küçük bir sorun var: Kuranlar ‘stand-up’çu:


Ancak, ayinler ciddi.

La havle ve la kuvveten... Dii mi?

Zamanında Oslo’da da ateistler günde bilme kaç vakit ‘Tanrı yoktur Tanrı yoktur’ anonsu için izin almışlardı.

Sonra, İngiltere’de otobüslere ateist ilanlar verilmişti.

Sanki, ateist parti kurmak bu iş için daha uygun ama tabii bilemeyiz insanların ağız tadını...

Ya da abartıp, başlarmışsın ateist cami, ateist sinagog, ateist cemevi çeşitlemelerine...

Tabii, bu durumda sevgili AKP’mizin cami-cemevi apartmanı projesi geliyor akla ister istemez... Zemin kata da 2. Perpa’yı açarlar, ohh misss...

Tamam, yeni bir orta çağa daha girdik, onu biliyoruz.

Ancak bu orta çağ, baştan biraz tozutuk gibi...

Deli deliyi tekkede, veli veliyi Mekke’de, ateist ateisti kilisede bulurmuş ve birlikte ‘stand-up’s seyredermiş meselası...


Avrupa’da Yeşiller, Seçmenler, Üyeler, Biyografiler



Avrupalı Yeşiller Avrupa Parlamentosu liderlerini seçmek için seçim yapacaklarmış:

“Avrupa Yeşiller Partisi, mayıs ayında yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimlerinde yarışacak iki lider adayını belirlemek için ön seçime gitti.

Bu yıl ilk kez getirilen uygulama ile 16 yaşını doldurmuş tüm Avrupa vatandaşları 28 Ocak’a kadar internet üzerinden oylamaya katılabilecek.

Yarışta iki Alman, bir İtalyan ve bir Fransız siyasetçi yarışıyor. Oluşturulacak Avrupa Parlamentosu, ilk kez Avrupa Komisyonu başkanını seçeceği için yapılan bu ön seçimin Yeşiller açısından daha büyük bir anlamı bulunuyor. Seçilecek iki siyasetçiden birinin Komisyon başkanlığına aday gösterilmesi bekleniyor.”


Avrupa Birliği’nin üyelerinin halihazırdaki nüfusu 508 küsur milyonmuş.


Bunların 300 küsur milyonu seçmendir.

Yeşiller halihazırdaki 766 olan AP üyeliğinden 59’una sahipmiş.



Bu da, 24 milyon civarında oy demek.

Ancak, tüm Avrupa’da 200 bin civarında üyesi, destekçisi, sempatizanı varmış.

% 1’den aşağı etmekte.

Geri kalanı ne olmakta?

Güya AB Dünya’nın en demokratik ve politik aktif insanlarını barındırıyor.

Bir de, bu 24 milyonun seçmeninin ne kadarı, son 30 yıldır Yeşiller’in savunduğu politikalara uygun yaşadı?

Örneğin, araba sayısı veya petrol tüketimi azaldı mı?

Krizler dışında hayır.

Veya:

Peki, bu kardeşlerimiz 4. Dünya’nın canına okunduğu ürünleri kullanmazlık falan etti mi?

Hayır.

E peki, bu ne perhiz, bu ne turşu?

E peki, bu seçim ne işe yaramakta?

Hani, bizim 1946’dan beridir oynadığımız kendine takıyyeli bir oyun var ya, işte AB onu asırlardır oynuyor demek ki.


Pazartesi, Kasım 11, 2013

Alaturka Korsanlarımız



Türkiye Korsan Partisi girişimi ile birkaç yıldır sanal olarak muhatabım.

İzlenimlerimdir:

Bir: Nalıncı keseri gibi kendine kesen bir biçimde, kendi yazdıklarının mahrem ama başkalarının telif haklı ve mahrem olan  yazdıklarının ise, kamuya açık ve insanlığın malı olduğunu savunurlar. Oysa ki mektup üzerinden izlenirse, telif hakları yazılan / muhatap kişinindir ve mahremiyet konusu en azından burada işlemez ki zamanında bunu Attila İlhan ve Buket Uzuner nezdinde kamusal tartışma olarak yaşamıştık: E-postayı da sanal mektup sayabiliriz rahatça. Argüman veri tabanı oluşmuş olur böylelikle.

İki: Israrla belirtmeme karşın, yazdıklarındaki suç unsuru olabilecek konulara dikkat etmezler, bunun yerine sanal güvenlik perdesi ardına sığınırlar ki korsanın her zaman karşı-korsanı ve her kilidin bir anahtarı veya maymuncuğu olduğunu anımsamazlar. Artı, suç işlenen unsurun saklanmasının da suç olduğunun, yani delil karartmak olduğunu unuturlar. Artı, bu anımsatılınca da, çocuk gibi küserler.

Üç: En son Ekim 2013’te başlayan AKP sanal istilası sırasında, sanal tacizcilerin ve istilacıların kimliklerinin deşifre edilmesine karşı çıkarlar. Oysa ki ikinci maddede açıkça anlatıldığı üzere, suç işleyenin suç delillerinin açık edilmesine karşı çıkmak da, delil karatmaya girer, en azından bu suça dolaylı olarak katılmaya girer ki zaten bunu yapan AKP’lileri yargılayacaklar da AKP’li olduğu için, asıl suçlular baştan beraat ederler: Burada açıkseçik olarak düşmanına katkı sözkonusu. Artı, ihbar bir çözüm değil aynı  nedenle.

Yani:

Dört: Dostuna zarar, düşmanına yarar veren, çapraz bir slaktivizm içindeler bizim alaturka korsanlar. Ek olarak bu arada, RedHack hayranı iken, RedHack’in solcu bir arkadaşlık sitesini kapattırmasına da bir şey demezler hukuksal açıdan.

Beş: Tüm bunları bilirler, çünkü onlara bunların aynılarını kezlerce ve aylar boyunca anlattım.

Oysa olan şudur: Gerçekten anlamıyorlar, çünkü öncesinde gerçekten dinlemiyorlar, öyle bir yetileri yok: Farklı bir düşünceyi algılama yetileri yok.

Bu durumda bana da yalnız ve yalnızca vaka nüvislik kalır ve şu yaptığım da odur.


Pazar, Kasım 10, 2013

Feneon 16


“İzmir'de işyeri devri nedeniyle çıkan anlaşmazlıkta 38 yaşındaki Mahsum Aldemir, arkadaşı 48 yaşındaki Sadettin Uslu'yu öldürürken, çalıştırdığı kahveyi ateşe verdi. Gözaltına alınan Aldemir, ‘Ekmeğimle oynadı’ dedi.”


Mealleri:

Bir:

Pastamla oynadı.

İki:

Pastamla oynayanın canıyla oynarım.

Üç:

Ali kıran baş kesenim.


Tekno-Liberal Faşizm


2010’ların akımıdır.

1930’ların Krupp Faşizmi’nin bir versiyonudur, yani epeyi yakında kendi Hitler’ini üretebilir ama bu kişi, ne baba Bush, ne de oğul Bush olacaktır, o kişi Putin’i epeyi sollayacaktır, yani Rusya’dan da çıkabilir.

Nasıl böyle olmuştur?

1980’lerin neo-globalist neo-liberalizmi, teknolojinin bu yolda (nicelik değil de, nitelik olarak) ilerleyeceğini öngöremedi ve hatta bunu istemedi. Çünkü, bilgisayar-internet sektörü, 1980’den önce de vardı ve Apple-Jobs hikayesinden açıkça izlediğimiz üzere, bu hikayenin gerçeksenmesi ve somutsanması, oldukça raslantısal olarak gerçekleşti; yani bu, gerçekleşme olasılığı epeyi düşük yüzdelikli bir hikayeydi. Tekno-liberallerin şimdiki güç abartmalarının politik zayıflığı da buradan geliyor zaten, teknoloji çok kırılgan ve onlar bunu algılayamıyorlar.

Peki, bunun olgusal göstergeleri nelerdir?:

Bir: Kesinlikle borsa / sanal sektör değildir. Bu 2 durum, birbiriyle karıştırılmasın.

İki: Emlak sektöründeki şişirmenin benzeri, tekno-liberal sektörlerde de var ama biraz daha farklı ve biraz daha az olarak.

Üç: Tüm kapitalizmin, son 10 yıllık ‘trend’i olan sıfır emeklilik ve sıfır emekçi hakları eğilimi ve fiili asimptotlaması, tekno-liberallerin en belirgin göstergelerinden biri ama tuhaf bir biçimde onlar bunun doğrudan peşinde değil, çünkü buna dikkat etmiyorlar bile ve böylelikle de diğer kapitalist hempalarıyla aynı yola girmiş oluyorlar, yani Google’ın resmi kıyafetsiz çalışan oyunu, yine emekliliksizlik ile sonuçlanacak.

Dört: 3.-4. Dünya’nın kapitalistleştirilmesi veya Çin / Uzakdoğu Asya nezdindeki ayda 25 dolar maaşla yüksek teknolojili ürünler üretimi, tam da Üç’ün durumunu besler. Tekno-liberallerin faşizmi, ürünün maliyetini onda birden aşagı çekerken, fiyatını hiç aşağı çekmemeleridir, hatta arttırmalarıdır.

Beş: Ve böylelikle de 100 dolara mal olan Apple ürünleri, 1.000-2.000 dolara satılır olmakta. (Kimse patent maliyetini belirtmesin, Apple gibi şirketler, bin dolara mal ettiği ve bunun mühendisine ekstra hiçbirşey vermediği bir ürünü, bir milyon veya bir milyar dolara ciroluyor.)

Altı: En önemli ve son sorun: Azalan döndüler kuralının en üst limitlerini geçilip, 1 trilyon dolarlık gelirin, 100 trilyon dolardan çok zarar yaratma durumu oluştu. Örneğin çevre kirliliği ve sağlıksız emekçilerin durumu, 100 trilyon dolara bile artık düzeltilemez oldu ve Dünya gezegeni, artık geri döndürülemez olarak tükenmekte (2010’dan beridir).

Gelelim işin politikasına:

Nasıl ki muhafazakar demokrat ve muhafazakar liberal olmazsa ama öyle imiş gibi davranılıyorsa, tekno-liberal de olmaz, teknolojik açıdan ne kadar liberal-üstü olursan, politik açıdan o denli muhafazakar-gerisi olursun çünkü, oldun da... Artı, bunun da tepkisi (action-reactin) aşağı yukarı antitezine eşit olmakta.

İşte bu nedenle, 1990 sonrasından 20 yıl sonra 2010 civarında, AB’de eski komünist ve yeni faşist partiler eşit ve % 20’şer oy alır oldu.

Bunun panzehiri veya çözümü var mıdır?

Tek çözüm, yangının kendini tüketmesidir ve 2007 krizi bunun dolaylı bir göstergesi oldu.

Antitez-devrim en erken 2035 gibi olabilir. % 99 o zamana kadar lümpen slavktivizme ve yenilmeye sıkışmış durumda.

Tabii ki bunun çözümü, zamanındaki makina kırıcı dede-delerinin yaptığnıı yapıp, teknolojiyi yok etmek değil. Zaten bir şey icat edilince, er geç kalıcılaşır. Zaten teknoloji, global nüfusun sadece ve sadece % 20’si için madden ve manen cazip.

Ara nağmeler: Tekno-liberaller yeni orta çağı yaratmış değil. Tekno-liberallerin ancak üçüncü-onyıl momenti bu denli faşistleşti. Artı, tarihin genel çöküş eğilimlerini tekno-liberaller yaratmadı veya etkilemedi, tam tersine, ironik bir biçimde tarih, bağımsız bir gidişatı varmış gibi davranmakta: Yani tarih artık, kendi-örgütlenen ve alt-kritik eşiğin üzerinde bir negatif entropiye sahip.

Gelelim çatallanan yola:

Ekonomi bilimi ve tarihi, bugüne kadar lüks-malların ekonomi-politiğini yazamadı henüz. Eh, tekno-liberal ürünlerin hemen hepsi lüks alanda.

Artı, kitlenin lüks mal için (cep telefonu için) aç kalmayı seçmesi de bir acaip durum ve bundan tekno-liberaleri doğrudan sorumlu tumak anlamsız: Kitlenin kendi üzerinde bu denli tarihsel-politik sorumluluğu var tarihsel olarak artık.

Yani:

Bir felakete vardık. Gören yok. Çözüm yok.

‘Ad absurdum’ soru şu:

Yangında ilk kurtarılacak ne var?

İnanın, bilmiyorum.

Galiba yok.

Tecavüz de, İngiliz hesabına göre, pek zevki çıkarılacak gibi değil.

Evet, eksodus var ama çook sonra...