Çarşamba, Eylül 27, 2017

BOP ve Sibop Yazar

Gazete Duvar bu kez gerçekten sibop birini bulmuş. BOP’a laf yetiştireceğim diyen ama lastik tıkalı yazarda.
Alıntılar:
“Eğer ABD’nin Ortadoğu’daki bazı ülkeleri bölme planı varsa, ki olabilir de, onun adı BOP değildi. Böyle bir strateji zaten diğer ülke liderleriyle açık toplantılarda tartışılmaz. Yüz yıl önce bile Sykes-Picot anlaşması gizli saklı imzalanabilmişti. Bu türden siyasetler daha alttan alta yürütülür ve açıkça bir isim vererek uluslararası kamuoyuna duyurulmaz.”
Sevgili kardeşim, halkların kendi kaderini tayini, ne demek? 1 ülke olur 10 ülke, demek değil mi?
ABD, 1 milyon ölüyü ve 2 milyon göçmeni adını koya koya gerçekleştirmedi mi, yalnızca son 5 yılda?
Bile ne demek?
İngiltere ABD’den daha güçlüydü, mü demek?
Osmanlı parçalanırken, isim verilmedi mi adım adım, ülke ülke?
1945-2005 arasındaki İngiltere, bir zamanlar topraklarında güneş batmayan imparatorluk iken, sonra eski sömürgesinin yeni sömürgesi olarak, kendi eski topraklarından 70 yeni ülke falan çıkardı. Ve o ülkelerine çoğu, şu an eski sömürgeliklerinden daha kötü iktisadi, askeri, siyasi durumdalar. (Not: Bu demek değildir ki sömürgelik iyidir.)
Dolayısıyla, parçalanmak kimi işe bile yarayabilir.
Bir de:
Türkler 2017 gibi, önce parçalanabilir ama sonra kesin birleşecek olmak var; Kürtler 2017 gibi, önce birleşebilir ama sonra kesin parçalanacak olmak da var.
Tarihte ülkelerin sayısı uzun dönemlerde bir artar bir azalır, şu sıralar artma dönemindeyiz. Daha çok ülke, daha zayıf devlet demek. Koşut olarak, çok büyük ülke de, merkezileşmenin aksaması nedeniyle, yine daha zayıf devlet demek. Ancak, arada optimum devlet büyüklüğü diye bir şey varsa bile, henüz hesaplanabilmiş değil.
Yanısıra, tarihte ilk olarak ‘yanılmış devlet’ tanımı var ve 192 ülkenin 128’i (TC dahil) yanılmış devlet durumunda.
TC içinse, önce parçalanma, sonra birleşme, ona koşut artık hep emperyalistleşme süreci var, 2017-2067 arasında diyelim.
Bu açıdan bakılınca TC, gizli veya saklı, adı önceden konmuş veya konmamış BOP’un dışına, kendisini o BOP’un içine sokanların getirdiği bir iktidar eliyle çıktı.
Şimdi, bir yazılanlara bakın, bir de gerçeklere bakın. Arada kaç benzemezlik var?
Alıntılara devam:
“Oysa, bu 22 ülkenin çoğu zaten ABD müttefiki ve bunlar arasında Cezayir, Tunus, Ürdün, Mısır, Suudi Arabistan gibi ülkeler de var. ABD’nin İran’a dokunmadan bu ülkeleri bölmek istemesinin hiçbir faydası olmayacağı gibi, bu kadar kapsamlı ölçekte bir harita çizme gücü de hiçbir zaman olmadı.”
2 cümlede 20 hata falan saydım:
Fas ABD müttefiki iken, Cezayir ve Tunus değil. Suudi Arabistan hiç mi hiç değil, 10 kez değil. İran Şii, Araplar Sünni, olay ayrı kulvarlarda yürüyor. İran şahı devirdi ve ABD’yi yendi, olay yine ayrı kulvarda yürüyor. İran’ın atom bombası var, olay yine ayrı kulvarda yürüyor. Araplar, ABD’ye hiç itiraz etmedi, İran hep ediyor, olay yine ayrı kulvarda.
Bla bla bla…
Gelelim son cümleye:
ABD’nin böyle bir haratilama için gücü vardı, varken o gücü  kullanmadı veya kullanamadı ama şu an o gücü bitmişken o gücü kullanmaya kalkıyor ve yok oluşunu epeyi öne alıyor: 2028 (Friedman tanımlı) ABD krizi, 2024’e veya 2020’ye öne çekildi çoktan, Trump sağolsun, onu seçenler ve seçtirenler sağolsun.
“ERDOĞAN BOP EŞ BAŞKANI MI?
Hem hayır, hem evet.”
Yanlış değil de, eksik.
Erbakan olmadı, Erdoğan oldu / yapıldı. Ilımlı islam, daha 1980 projesiydi, Afganistan-SSCB üzerinden. Yine 1980 tarihli 2000 Askeri Stratejisi (yüksek teknolojili savaş) birleştirildi.
Ve Arap Baharı ile küllüm mafiş oldu.
Erdoğan da, aradan rol kaparak sıyrıldı ama içeriye de dışarıya sıkı çalım attı. Rakiplerine gerçekten çim yoldurdu. 2002’de de / bile böyle olduğunu sıkı kamufle etti. Ona bu kapıyı da, 11 Eylül 2001 açtı.
Ancak:
Aralık 2013’te; TC, AKP ve Erdoğan hep birlikte bitti. Kendisi şimdi inkıtaların inkıtasında.
Not: 1. TC’yi bitirenlerin onu bitirdiği an bitmesi, İskender’in önce Dünya fatihliği, sonra ölümüyle Antik Yunan’ın da bitmesi gibi eşlenik bir tarihsel moment oldu.
“Öncelikle Türkiye’de anlaşıldığı haliyle, BOP yani Büyük Ortadoğu Projesi diye bir şey yoktu. BOP denen şeyin adı “Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Girişimi”ydi (Orjinal adı Broader Middle East and North Africa Initiative). Burada “proje” adı da geçmiyordu ve ‘Initiative’ yani ‘girişim’ ya da ‘açılım’ terimi kullanılmıştı.”
Öncelikle:
‘Initiate’, ‘başlatmak’ anlamına da gelir ve o da bir projedir zaten.
Sonralıkla ama aslında ön-önnot olarak:
1980’ler tarihli Cambridge Ortadoğu Ansiklopedisi, Afganistan’ı, Fas’ı ve Sudan’ı içeriyordu. Bu da, bu projenin 1980-Afganistan-SSCB ile başlamış olduğunu imler.
Çıkış.
“İslamcıların meşru siyasete dahil edilerek ılımlaştırılması politikası işlemeyince Ortadoğu’da yeni bir düzen ya da düzensizlik hakim oldu. 2013’ten itibaren Tunus’ta Ennahda, Mısır’da Müslüman Kardeşler’in temsilcisi Mursi, tasfiye edildi, ABD ılımlı İslamcılar’la çalışma politikasından vazgeçtiği için ve Suriye’de Esad yönetimi devrildiğinde yerine büyük bir olasılıkla İslamcılar geçeceği için Suriye’de İslamcı muhaliflere yaptığı yardımı kesti. Bu noktada, Esad’ı devirme işini Türkiye, Katar ile birlikte yürütmeye çalıştı ve bu politika ülkede korkunç bir yıkıma yol açtı.”
Yine 10 hata birden var ama onları bu kez pas geçiyoruz.
Buradaki önemli durum:
Arap Baharı uygulandığı an hatalı işledi. Sonra da, düzeltme projesi daha da hatalı işledi. Yani ABD, 20 ülke etkeninin hiçbirini planladığı gibi götüremedi. 20’de 30 hata yapıldı, diyebiliriz rahatça. Ki bu zaten, ABD’nin globalliğinin sona da demek oldu. Tekkutuplu hegemon durumunda iken, kendi kendini yokkutuplu hegemonsuz globalite durumunda kıldı.
Bu, kabaca 2015’ten beri böyle.
TC için de, 2015’ten beridir öyle.
TC, IŞİD yumuşaklığından sıyrılıp, uç sağa kayıp, hem ona, hem PKK’ye, hem de HDP’ye balyoz gibi vurdu vurdu. Süre, 1,5 yıl yalnızca. O 1,5 yılda, 1983-2015 arasındaki  ortalamanın 2 küsur katı oranda insan öldü; Yılda 3 bin yerine, yılda 6-7 bin.
Bizce, BOP’u çökerten en önemli hamlelerden biri bu oldu. Bizce, Erdoğan da, AKP de ne yaptığının, ne olup bittiğinin, nerelere sürüklendiğimizin bilgisinde ve bilincinde değil. Onlar, yalnızca yitirmekte oldukları iktidarlarının derdindeler.
Yine de hep olduğunca vurguluyoruz:
TC, eğer bu kadar çok başka ülke hatası olmasa, bunları beceremezdi.
Sonuç mu?
3 ülkede askeri üssümüz var artık.
Buna, kısaca ‘emperyalizm’ deniyor.
BOP veya ABD, istese de artık bunu geriye döndüremez, çünkü o 3 ülke de, en azından başta o askeri içeri isteyerek aldı. Hem de ABD askerine karşı olarak.
Dipnot:
Bu metnin devam parçaları, kısa vadeli gelecekte yazılacak.

(25 Eylül 2017)

Aforizma: Diktatörlerin Zalimliği ve Kırılganlığı

Diktatörleri, birer canavar olarak düşünürsek, bizim alaturka canavarlar, hem kırılgan, hem zalim durumundalar, olur. Kırılganlıkları daha önce geldiği için, zalimlikleri daha başlamadan güçlenmiş oluyor ve bu, negatif sembiyözlü alaturka toplumsal yapıda, karşılıklı zulmü aşırı arttırıyor.
Bunu, özellikle de hanımlarımız için vurgulayarak söylüyorum. Onların psikolojik işkence yapabilirlikleri, aileyi bir cehennem kılıyor. Ailesi zalim yapılı olan bir toplumun demokrat yapılı olması da beklenemiyor.
O nedenle de, en azından bizim alaturka diktatörlüklerimiz, kendi yarattıkları zulüm yıkımını göremiyorlar. Bakmıyorlar ki görsünler: Başkan babamız da, eşlerimiz de…

(25 Eylül 2017)

Çapraz Medyanın Anlambilimi

Sözlükleri koyut olarak kabul edersek, bu baştan tanımlıdır demektir:
Bir: 1 sözcük N anlam taşıyabilir.
İki: 1 sözcüğün, n yakın ve n karşıt anlamlı karşılığı / eşleniği olabilir ve bunlar onun çapraz medyasıdır.
Üç: Herhangi bir sözcüğün, sözcük kümesinin, deyim sözcük kümesinin, herhangi bir yazarda farklı-özel-yeni bir anlamı kullanılmış (ona bu yüklenmiş / kazandırılmış) olabilir.
Dört: Fakir Baykurt özelinden gidersek: O, 300 derleme / tarama sözlüğündeki sözcük kullanımı ile var olan ama gözden kaçan (ana anlam alanından uzakta kullanımlı) olanlar, 300 de kendi icat ettiği sözcük ile, bunu epeyi geniş yelpazede uygulamıştır. Bunun Kemal Ateş tarafından hazırlanmış ama (40 yıldır) hala basılmamış bir sözlüğü de vardır ve bu çapraz-n-N-medya olmaktadır. ‘n-N’, ‘n’den N’ye vektörlü’(az sayıdan çok sayıya vektörlü) demektir.
Beş: Bunu, sanat dalları ve altdalları üzerinden de benzeri biçimde tasarlayabiliriz.

(25 Eylül 2017)

Kuburkent İstanbul’un Anlambilimi

Kİ’un fotoğraf karelerinin anlambirimleri; kısa, düz, sade, öz, basit, yüksek çözünürlüklü olmakta.
Böylelikle onlar; her biri birer anlam noktası iken, onlarla çizilen harita, hem panoramasal-bütünü verebilir, hem de ansam-yeransal-parçayı gözden kaçırmaz olmakta.
Mekansal tanım aralıkları belli:
(Suriyeliler ve evsizliğim momenti üzerinden) 2014 Ocak – 2017 Aralık – İstanbul / Beyoğlu.
Fazladan Emirgan Çınaraltı, Zümrütevler Maltepe, Kadıköy Meydanı da var.
Çekilme zaman aralıkları belli:
Kasım 2016 – Aralık 2017 = 1 yıl + 2 ay ( - 1 ay = Şubat 2017 hastalığım).
700 küsur kare.
Sınıfsal yelpaze hepsi, ulussal yelpaze geniş, altkültürsel yelpaze geniş, demografik yelpaze hepsi.
Nesne-özne dengesi, öznelce kurulmuş.
Doğa-insan dengesi, özel seçilmişçe asimetrik.
Özel açımlamalar:
Bir zamanların var-önemli kitaplarının, artık yok ve/ya önemsiz olmasının kendisi çirkin iken, gösterilen kitaplar 50 yıldır hala kültürelce güzel kalmış ve rüştünü kanıtlamış.
Bu anlambilim açısından ironi veya grotesk değil, düz anlatımın bile çapraz anlatım içeriği kazanabilmesi çapraz medyası ve bunun anlambilimi.

(25 Eylül 2017)

Sağ ve Sol Popülizm

Sağ popülizm bu sıralar çok gündemde ama sol popülizm gündemde hep gözden kaçırıldı. Bunu metinlerimizde belirttik.
Gazete Duvar’da Ümit Akçay şöyle yazmış:
“Tam da bu nedenle, sağ popülizm ile sol popülizmi eşitleyen analizlere şüpheyle yaklaşmak gerekiyor. Bunun nedeni, sağ popülizmlerin ekonomik taleplerine bakıldığında, bazılarında ulusalcı ekonomi politikalarını görebiliyoruz, ancak piyasa sistemini ve kapitalizmi sorgulayan ve bunun ötesine geçmeye çalışan bir perspektif görmek mümkün değil. Bunun aksine, sol popülizmlerin alamet-i farikası mevcut piyasa sistemini sorgulamaları ve daha eşitlikçi bir sisteme yönelmeleridir.”
Baştan aşağı hata dolu bir metin ama sonuncu önesürümle ilgileneceğiz en çok:
Murta Karayalçın, kendisinin Ankara Büyükşehir Belediyesi başkanı olduğu dönemde, tıpkı AKP’nin yaptığı gibi, birilerine ulüfe olarak yiyecek ve kömür dağıtıldığını ama övünerek söylemişti.
Bu, daha eşitlikçi bir sisteme yönelmek demek değildir.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Nurettin Sözen, 1 yılda İstanbul’a 300 bin Sivaslı getirtmekle övünmüştü. E tabi, onlara iş de bulunmuştu.
Bu da, daha eşitlikçi bir sisteme yönelmek demek değildir.
Ayrıca, Fransa’da uç sağcı Le Pen, Fransız işçilerine istihdamı savunurken, orta sağcı Macron, göçmen işçilere az istihdam ama toplamda azalan istihdam ve azalan emekçi haklarını savunarak eylem yapıyor ki bunu sosyalist partide uyguladı üstelik.
Bu, daha eşitlikçi bir sisteme yönelmemek demek değildir.
Ayrıca, Almanya’da uç sağ sayılan ama öyleliği henüz belirsiz olan AfL, yılda 150 bin genç üniversite mezunu işsiz Alman’ın işsizlikten ülkeyi terkettiği bir ülkede göçmenlere değil, Almanlar’a öncelik veriyor. O nedenle de, eski Doğu Almanya bölgesinden oy alıyor, çünkü orada işsizlik ülke genelinden daha yüksek oranda. Erkeklerden oy alıyor, çünkü erkekler işsiz kalıyor.
Bu da, daha eşitlikçi bir sisteme yönelmemek demek değildir.
Gelelim kuramsal söyleme:
Hitler ve Stalin’i eşitleyen, totaliterizm söylemi vardı ve onu önesürenler bile ona inanmazlardı. O zamanki asıl sağ ABD idi, bu söylemi üreten de o idi.
Şu anda da, sağ ve sol popülizmi eşitleyen söylem de ABD’den geliyor.
Adamlar hep liberal idi. Ve asıl önemlisi, hep Krupp faşisti idi, Nazi’sinden Adeneauer’ine tümüne, 2. Dünya Savaşı ertesinde olanak sağladılar. Onları asmayıp beslediler yani.
ABD’de insan bilimlerinde doğru dürüst ideolojik söylem çıkamayacağı gerçeğini tümdengelimsel olarak baştan kabul etmek daha evla yani.
O nedenle, Akçay’ın asıl kavrayamadığı şu oluyor.
“… piyasa sistemini ve kapitalizmi sorgulayan ve bunun ötesine geçmeye çalışan bir perspektif görmek mümkün değil.”
Hayır, öyle değil. Evet, böyle:
Onlar, hep Krupp faşisti idi ve siz bunu hiç görmediniz ve hala görmüyorsunuz.
Özal da başta emekçi düşmanıydı, Erdoğan da. Erdoğan, 2002 sonbaharı momentinde de öyleydi, tıpkı milliyetçiliği gibi.
Bugün 20 milyon kişiye oy satın almak için, 13 yıldır ulüfe dağıtılıyor ve bu devletin resmi kayıtlarında var da bu resmen suç: Devletin böyle bir görevi ve yetkisi yok çünkü.
İşte o zaman, sol-sağ popülizm derdi olmadığı görülür. Biz, 2002’den beridir CHP’nin de bir sağ parti olduğunu yazdığımızda, bize güldüler. 4 sağ partili bir mecliste, tabii ki 2 tane uç sağ parti olabilir, biri Türk, biri Kürt olarak. Türk olanı 2’ye bölünürse, 2 uç sağ Türk parti olabilir kolayca. Dert bu işte.
Şimdi:
Onun yazdıklarına bir bakın, bizim yazdıklarımıza bir bakın. Onun gibiler 15 yıldır sağlı sollu kıvırtıyorlar, biz 15 yıldır hep aynı gelecekbilimsel (ve artık felaket yönetimisel) savı yazıyoruz ve hep biz haklı çıktık, çıkıyoruz, çıkacağız.

(25 Eylül 2017)

Salı, Eylül 26, 2017

Laura Croft: Simülasyon ve Gerçek

İlginç, çook ilginç:
Tam da, bugünlerde peşpeşe gelen soru-sorunsal dizisindeki derdim buydu:
Hep bir kez daha ‘acaba?’lı olarak, benzetişim gerçeği aşabilir miydi?
Bu kez, superkahramanların iç savaşı (ki bu, bu soru-sorunsalın n.inci yeniden-aşırı yorumu durumunda), onların diktatörleşmesi (Hercule tipolojisinde-mitolojisinde Superman ve Assassin’s Creed Washington olarak) örneklemesi ile estetiko-politiko geçmişbilim-anbilim-gelecekbilim (bir acaip ve aslında olmayan anbilimli olmayan bir) praksisi olarak, gelecekbiilmden felaket yönetimine geçişte, gerçek durumlar için, kurmacadan çözümler üretibilir mi, üretti mi, ürettiyor mu, yanılma ve yanılmışlık payları neler, vb, vd?, formunda /formatında olarak…
Laur Croft bunu bu kez yapmışa benziyor:
Daha önce bir oyundan yapılmış film dizisi varken, yine bir oyundan film olarak, onu aşarak, onu oyuncu olarak geçerek, onu fizik-rol olarak geçerek, imaj olarak geçerek, idol olarak geçerek…
Assassin’s Creed’in aslında hiç hedeflemediği ama uyguladığı biçimde, kurmacanın ve benzetişimin içindeki ‘aslında gerçek ama bir kurmacanın ve benzetişimin içinde geçen bir öykü’ olarak… Ve bunu ‘Inception’ örneğindeki saçmalamaya kaçmadan becererek…
Bir ‘sequel’a yazılmış bir epilog olarak… ‘Wolverine Origine’ gibi ve ondan daha iyi olarak…
Burada en güçlü etken, kadın-genç oyuncunun, çok iyi bir ön hazırlık geçirmiş olması. Tuhaf bir beden yapısı var: İnce uzun beden, uzun boyun ama kuğu gibi değil, armut sapı gibi görünmeye yakın ama sonuçta öyle görünmemiş.
Ortaya çıkan sonuç çok inandırıcı. O koştuğunda gerçekten koşmuş, Angelina Jolie gibi, gibi yapmamış.
Film zaten 11 yıl sonra gösterime girecek. Bunlar, seyirciyi ısındırma fragmanları ki yıllardır oyuncunun hazırlığı da, haberle konu ediliyor ön pazarlama etkinliği olarak…
Sonuç, bu kez bir film olmuş. Jolie, oyundaki dişil tasarıma benzediği için seçilmişti. Bu oyuncu ise, oyundaki tiplemeyi de değiştirecek gibi görünüyor: Bir kadını seks objesi yapmadan çekici kılabilmek, bence ciddi bir başarı, özellikle de Hollywood için…
Ancak, sözünü ettiğimiz simülasyon-realite problematiğini kafaya takarak bu filmi yaptıklarını da, hiç mi hiç sanmıyorum. Atmadıkları bir taşla olmadık bir kuş vurmuşlar yani…

(23 Eylül 2017)

Meclis Olağanüstü Toplanıyor

24 Eylül günü:
15 Eylül, dediydim. Erken seçim için, dediydim.
5 gün geçti. Pek fark noke.
Savaş da olur, erken seçim de olur, idam sehpaları da olur.
Her yerde, her an, herşey olabilir artık yani.
CHP, kafasına göre, her ne kafasıysa o, demokrasiyi şeyttirdiğini sanıyor ama AKP demokrasiyi şahap-şeheyttir-ıyor-iyor. Gibimsi de, değilimsi gibi.
Tabii ki hunilinin sınırı yok ama sonuçta delilerin de sınırı olduğu gibi bir durum var ortada.
Bu metni yayınlama şeysini şeeyttiremiyorum.
Not olsun bari.

(22 Eylül 2017)

Türkiye’de Doğum Kontrolü, Ölüm Kontrolü, Göçmen Kontrolsüzlüğü

1923 doğumlu Türkiye’de doğum kontrolü, BM katkısıyla kurulan ana çocuk sağlığı merkezleri sayesinde, 1970’lerde başladı. Ortalama 3,5-4 olan aile başına çocuk sayısı, 1,5-2’ye falan düştü en sonunda. Canlı doğan 2’den az çocuk, azalan / azalacak nüfusu imler. Tüm Dünya’da ve Türkiye’de 22. Yüzyıl’da bir zaman, nüfusun sabitleneceği sanılıyor.
Ölüm kontrolü; kıtlık, savaş, salgın yolu ile Azrail’in tırpanını seri hasatta kullandığı zamanlarda olur. Türkiye bunlardan iç savaşı, 1983-2017 arasında, nüfusun ve alanın % 10’u gibi bir alanda 100 bin kişi olarak yaşadı ki ölümsel oran epeyi düşük: Polonya 1940-1945 için % 20 iken, Güneydoğu Anadolu 1983-2017 için %o 1-1,5. Ancak savaş, her zaman düşük oranlı nüfus yitimi yarattı, asıl nüfus yitimini en çok salgın, sonra kıtlık yarattı. Ancak, 3’ü de bölgesel olarak, genelden çok daha yüksek oranlarda ölüm demek oldu ki bu da göçmen kontrolsüzlüğü demek oldu yine.
Buraya kadarki notlarla diyebiliriz ki Türkiye, doğum kontrolünü (1970-2020 arasında doğmayan 5-10 milyon kelle ve % 10 genel nüfusa oran ile) uyguladı ama ölüm kontrolünü uygulamadı / yaşamadı.
Göçmen kontrolsüzlüğü ise; 1960’larda bir dalga, 1980’lerde bir dalga daha olarak, 3 büyükkentin 15 milyon iç göçmen alması, çiftçi nüfusun % 70’ten % 25’e düşmesi ile yaşadık. Bu göçmenlerin ilk kuşağı 3 yıl, ikinci kuşağı 5 yıl eğitimli, fakir, sınıf atlama hayalli, ortalama 3-4 çocuklu ailelerden oluşuyordu. Karşılaştırmalı olarak beyaz Türkler, aile başına 1 çocuk yapıyor epeyidir.
Sonuçta; büyükkentlerde artık gözü aç, sekse aç, eğitimsiz vasıfsız-altı ve öyle kalmaya mahkum milyonlarca genç birikti: Kızlar evde koca bekliyorlar, delikanlılar sahipsiz sokakta dolanıyorlar.
Sonuç mu?
% 20 işsizli, % 11 depresyonlu, % 6 alkolikli, % 6 uyuşturucu bağımlısılı, büyükkentlerde % 10 yalnız yaşayanlı, % 10-100 boşanmalı bir toplum. Dağılan bir toplum ve yanılmış devlet yani.
Bu toplumsal panoramanın % 60-65 sorumlusu, bu göçmen kontrolsüzlüğüdür. Ve daha en az 20-30 yıl daha böyle gidecektir, ta ki onlar artık oturmuş-yerleşik nüfus olana kadar ki olabilirler mi / olabilecekler mi, ayrı konu.
Nokta.
Dipnotlar:
Bir:
Göçmen kontrolsüzlüğünün orta bölümlerinden başlayarak nüfus, artık kendi kendini sınırlamaya başlar, çünkü o göçmenler, ortalama 3-4 çocuk değil, 1-2 çocuk yapıyor olurlar. Bu, beyaz Türkler’le kültürel temasta bulunanlarda daha hızlı, kendi içine kapalı varoşlarda daha yavaş vuku bulur.
İki: Bu dizi, Kuburkent İstanbul’un panoramalarının bir bölümüdür. Bir tür kaleydiskoptur da aynı zamanda: Yani, görüngeleri yanardönerdir, janjanlıdır, aldatıcıdır.

(21 Eylül 2017)

Duvarsız Okul x Duvarlı Üniversite Kampüsü

Yeni Orta Çağ’dayız. Eski-asıl Orta Çağ’da bilgiyi halktan korumak için, önce üniversiteleri kurmuşlar ama duvarsız kampüslerde. Sonra bakmışlar, halk işin feçesini çıkarıyor, çekmişler duvarı, olmuş sana duvarlı kampüs.
ABD kurulumu, duvarlı kampüslü, kentdışında, ormanlı lise ve üniversitelerde okudum. 13 yıl, 13 yıl bilginin fildişi kulesindeydim. Kütüphaneler kampüs içindeydi çünkü.
Şimdi gelelim Yeni orta Çağ’ın abuksayan aydıncıklarına:
“Nasıl yaşıyorlarsa öyle oluyordu eğitim. Kendileri karar veriyordu her şeye.”
Eğitim ne içindir?
Bilgi içindir.
Eğitimin disiplini, kişinin nasıl bir oto-disipline sahip olduğuna bağlı olarak, hetero-disiplinle belirlenir.
5 bin yıllık yazmanın (ve dolayısıyla okumanın da) insanlara öğretilmesi, yıllar alabiliyor.
Üniversite düzeyindeki ama gerçek eski üniversite düzeyindeki bilginin öğretilmesine çok onyıl gerekiyor.
Mesai yaparken, halk içire gelip gürültü yaparken bilgiye odaklanılamıyor.
Dolayısıyla soru şu:
Eğitim ne içindir?
Bilgi için değilse, okul yapmasınlar, duvar da olmaz.
Bilgi içinse, duvardan, askeri disiplinden daha çoğu gerekir.
11 bin küsur kitabı nasıl okuduğumu, 300 küsur kitabı nasıl yazdığımı biliyorum çünkü.
Eğitim, okumak ve yazmak içindir, bilgi üretmek içindir, böyle eksi zekalıca ve eksi bilgilice bilgi eksiltmek için değil.
Dipnot:
Sert eğitime karşı övülen oyunun bile bir kuralı, yani disiplini vardır embesil köşe yazarı kardeşim. Örneğin, futbolun kuralları kırmızı kartı da içerir. Sana kırmızı kart güzel kardeşim.

(21 Eylül 2017)

Birey Ölmüştür, Allah Rahmet Eylesin

Toplu abuksama hezeyan nöbetine karşı, sonsozümüzü başta söyleyelim.
Birey ölmez, bazı bireyler ölürler.
Alıntı:
“Susma hakkını tanımayan, işkencenin önünü açar, bu yüzden yargılanmak zorundadır.”
Ne ilgisi var yahu?
Yalnızca, karakolda doğruyu söyler, mahkemede şaşar, durumu olur.
Susma hakkını kullanınca, işkence yapılmıyor mu?
Yine yapılıyor.
Eğer bunlar bizim hakkımızı savunacaklarsa, amman savunmasınlar, biz savunulmadan daha iyi oluruz.

(21 Eylül 2017)

Devletler Neden Öldürür?

Soru yanlış sorulmuş, şöyle olmalıymış:
Devletler nasıl öldürür?
Çünkü zaten devletler, öldürme hakkına (yaşama hakkına karşın, savaşa zorunlu gönderilmeye karşı çıkmayan) Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi ve devletler hukuku ile sahiptir.
Yani ilkin devletler, zorunlu askerlik ile öldürür.
Alıntı şu:
“Helmut Ortner imzalı, “Eğer Devlet Öldürürse/ İktidar, Ölüm Cezası ve İnsan Hakları Üzerine” isimli kitap, Emrah Cilasun tarafından türkçeleştirildi.”
İdam, bugün tartışmalı durumda ama ‘idam, devletin insan öldürmesidir’ dersen, halt yemiş olursun.
Onun yerine, ‘hangi suçlar idamlıktır?’ diye sorarsın.
Onun kastettiği ise, yargısız infazlar.
Yargısız infaz, temel yaşama hakkını ezmektir, bu tamam.
Tamam olmayan şu:
Eğer 10 milyon insan birarada yaşıyorsa, bazıları diğerlerinin yaşama hakkını kendiliğinden ihlal eder. Bunu devletin de yapıyor olması, devleti özellikle aşağılamaz.
Devlet ya vardır, ya da yoktur.
192 devletin 128’i yoktur örneğin bugün.
Devlet vatandaşlarını öldüreceğine, vatandaşları devletlerini öldürüyor.
Tamam, devlet hukuğa uyacak ama vatandaşlar hiçbir hukuk, din, ahlak, siyaset kuralına uymuyorsa, ne olacak?
O nedenle, hangi koşulların veril olduğunu bilip, ona göre göreli tartışmak gerekiyor.

(21 Eylül 2017)

Felaket Yönetimi Notları

Felaket yönetiminin göreliği, sizin önlediğiniz ve yönettiğiniz felaketin, başka birinin felaketi olabilmesidir. Orman yangınını kesmek veya küçültmek için, asıl yönünü bozabilirsiniz ama o zaman da, belki yok olmayabilecek bir alanı yok edersiniz.
+
Çocuk katillerde felaket yönetimi, Taksim’de aşağıdan yukarıya kalbine bıçak yiyen ve ölen SAS komandosunun durumunda özetlenebilir: Böyle bir hamleyi bilmez, çünkü iri biriyle savaşmaya alışıktır. Hamleyi kesemeyebilir bile, çünkü bir çocuğu öldüremez ve çocuğu öldürmezse, durduramaz. Bir de çocuk katil, bazı kadın katiller gibi, öldürüp ağlama krizine kapılabilir ki bu da, olaya sonradan gelen polislerin katili başkası sanmalarına yol açabilir.
Aynı biçimde, engelli görünen ve hatta engelli olan katil, tetikçi, terörist de insanı yanıltabilir. Yanıltmaması için, bu konuyla ilgili kişilere özel eğitim verilmesi gerekli: Bir zamanlar videoyla ABD polisine elini çantasına atan sürücü kadının tabanca çıkarıp çıkarmayacağı eğitimi verilirmiş, bunun gibi.
+
King's Men filminin ilkinde çocuk, su dolu odanın camını kıramaz, çünkü hem yumruğu suda yavaştır, hem de bir yumrukla kırılabilen cam, suyla da kırılır. İlk panikte sayıp da korumayı unuttukları kişinin ölmesi de, olayın kıssadan hissesidir: Ekibi hep say ve gözönünde tut. Ya da: Ekipten birini öldürmeye ekip karar verebilir ama onu sakarlıkla ölüme gönderemez.

(21 Eylül 2017)

Pazartesi, Eylül 25, 2017

Çizgiroman Notları

Ustura Kemal; Türkiye çizgiromanında figüratif, siyahbeyaz, suluboya ve konuşma balonsuz (yazısı dışında ve altında) çok özgün bir çizgiroman örneğidir. Türüne de, bant-çizgiroman denebilir.
+
Bu bant çizgiromanlar, 1960’lardaki pehlivan tefrikaları ve gerçek yaşam hikayeleri ile de, bizde özgün örnekler verdi. Dünya’da benzeri örnek var mı bilmiyorum.
+
ABD çizgiromanının 9 kare tekniği, bu 3 kareli bant-çizgiroman ile, 3 eşit dilime bölünmüş gibi oldu. Ayrıca kadraj, yatay-manzara olmakta. Buna en iyi bildiğim örnek, Johnny Hazard’dır. Unutmayalım ki bu frmat gazete içindir ve gazeteler, çizgiromanın ilk güçlenmesini sağlayan kaynaktır.
+
American Splendor türünden karikatür-çizgiromanın Heavy Metal’de kendine yer bulabilmesine o zaman şaşmıştım, hala buna karşıyım. O varsa, Frazetta 50 yıl daha çıkamaz oluyor çünkü.
+
Türkiye’de bugünkü karikatür-çizgiromanların çokluğuna o zaman bir şey diyemiyorum. Onlar da, batıyı izliyor oluyorlar ama yanlış yönü izlemiş oluyorlar.
+
Çizgiromanda akademik grafik figür anlayışına hala sahibim. Olsun, çizer zor çıkıyor olabilir. O zaman, çizgiroman akademisi kursunlar ve ilk olarak akademik desen dersi versinler geleceğin çizgiroman çizerlerine.

(21 Eylül 2017)

Göçmen Kontrolsüzlüğü ve Çocuk Teröristler

Son 6 yıldaki Suriye Savaşı, en çok çocuk göçmen çıkardı, çünkü anababalar kendileri kaçamasalar veya kaçmak istemeseler bile, çocuklarını kurtarmak istiyorlar. ‘Persepolis’ için de böyleydi bu, Türkiye’de çocuklarını batıya gönderen doğulular ve güneydoğulular için de.
IŞİD, bu çocukların bir bölümünü eğitip terörist, cellat, tetikçi, katil yaptı.
2016 gibi, BM mülteci kurumlarında da çalışmış bir Türk, Türkiye’ye gelen Suriyeli göçmen çocukların aşırı sahipsiz olduğunu, kızların fahişe, erkeklerin yarısının kriminal, yarısının terörist olacağını belirtmiş, hem de kamuya açık bir alanda. Kendisine inanılmadığını bildiğini de eklemiş üstelik.
Bu türden çocuk çeteleri / kriminalleri, 1980 gibi Orta Amerika’da savaşın anasız babasız bıraktığı çocukların içinden çıkmış ilk kez olarak. ‘Sineklerin Tanrısı’ türünden kurmaca eserlerin de gösterdiği üzere çocuk, aslında şiddete çok çok yakındır: Oyununda bile şiddet vardır çünkü. Onlar da öldürmecilik oyunu oynamışlar hep, ‘Boyalı Kuş’un sonunda olduğu gibi.
‘Tanrıkent’ filmi üzerinden öykülerini izleyebileceğimiz Brezilya çocukları ise, toplu öldürülmeye maruz kalan ilk çocuk altkümesi olmuş, çünkü bunların suç işlemesine bir türlü engel olunamamış.
Çocuk teröristin durumu şudur aslında:
Önce öldürmeyi öğrenir ve büyüklerden çok daha kolay öğrenir bunu. Statü alır, para alır, şunu alır bunu alır çünkü.
Ancak bu çocuklar sonrasında, boynuz kulağı geçer, durumu da yaratacak bizce ki bu metnin yazılma nedeni de bu:
Suriyeli göçmen çocuklar türü örnekler, ergenlik ve gençlik yaşlarına gelince, asıl askeri bedensel eğitimi de alacaklar, bildiğimiz komando eğitimi yani.
10 yaşında silah kullanmayı öğrenen biri, 20 yaşında 10 yıllık profesyonel asker olur, 20 yaşında. Bu, üstün asker demektir, çünkü bu asker türü, belki 30-40 yıl daha alanda savaşabilecek durumdadır.
Devamı ise ürkütücü:
İşte bu kuşak askerler, metropollere nükleer kirli bomba atabilecekler, çünkü içlerinde onlarca yıllık kin, nefret, öfke birikmiş olacak, belki binlerce kişiyi zaten çoktan öldürmüş olacaklar. Ve bildiğimiz kadarıyla, bu türden kitlesel bir olgu, tarihte ilk kez oluşmakta.
Asıl önemlisi, bu gidişle 20-30 yıl daha çocuk terörist aday adayları yaratılmaya devam edilecek. Şu anda Kafkasya, Balkanlar, Ortadoğu, onyıllarca yıllık savaşlara hazır çoktan.
Ellerine sağlık ABD, kendini yıkacak askeri kendin yarattın.

(21 Eylül 2017)

Doğum Kontrolü, Ölüm Kontrolü, Göçmen Kontrolsüzlüğü

Instagram’daki ‘Kuburkent İstanbul’ projemin, 510. filan fotosunda, Sıraseviler’de gündüz gündüz, betonun üstünde, gölgede 39 derecede yatan, Suriyeli evsiz çocuklar vardı. Fotoğrafın altyazısı şuydu:
“Doğum kontrolü yoksa, ölüm kontrolü vardır; o da yoksa, göçmen kontrolsüzlüğü vardır.”
İşte bu.
İşte sanat bu.
İşte bu nedenle sanat, politikanın önüne geçebiliyor, zaten genelde önde.
İşte bu nedenle sanat, hala bilimin önüne geçebiliyor, yani bunu bir toplumbilimci yazmadı, bir fotoğrafın altyazısı yazdı.
Üstelik, tastamam gerçek de bu:
Dünya 2017’de 7 küsur milyarın 350 küsur milyonu birinci veya ikinci kuşak göçmen durumunda.
Ek olarak:
90 milyon çağdaş köle var.
Eğer onlar, önceki hesaba dahilse, 180 milyon ikinci kuşak göçmende % 50 köle, değilse toplamda % 20-25 köle oranı var demektir.
Çağdaş köle şu demek:
Ülkenden siyasi, askeri, iktisadi nedenlerle kaçmak istiyorsun ama paran yok. Adamlar geliyorlar, sana sözleşme, senet, her neyse ondan imzalatıyorlar. Gidiyorsun, 1. Dünya ülkesine ama özgür değilsin, onlar için çalışıyorsun. Ortadan kaybolamıyorsun yani, pasaportunu veya gerekli kağıdını vermiyorlar sana. Hani bizim Laz müteahhitler, kaçmasın diye amelelerin kafa kağıtlarına el koyarlardı ya, onun gibi.
Bu, fuhuş anlamında değil, bildiğimiz kayıtdışı işçi anlamında. Hani, bizde asgari ücretin üçte birine çalışanlar gibi yani.
Bugün, 1. Dünya’da (AB, Japonya, Rusya, vd) yerli nüfus azalırken, 3. Dünya’da nüfus, kullanılan tıp desteği nedeniyle habire artıyor.
Doğum kontrolü, eğitimsizlik nedeniyle, geleneklerce yasak. O zaman gelsin savaşlar, gelsin ölüm kontrolü.
İşte bu kontrolsüz göçmenler, o ölmeyenlerden olanlar.
Ölü 1 milyon ise, göçmen 50 milyon, son 6-7 yılda diyelim.
Her yıl doğan sayısı ise, 3. / 4. Dünya’da15-20 milyon, 6-7 yılda, 90-140 milyon eder.
İşte bu moment, o son moment olmakta.
AB’nin bazı ülkelerinde göçmen oranı % 20. İskandinavlar, bu gidişle sarışınlıklarını yitirecekler, melezlenme nedeniyle. Ki bu, Doğu Avrupa için, tarihin en başından beridir hep böyle oldu ve oradaki siyah saçlıların Akdenizli olanları hariç, hepsi Asya kökenli. Aradaki süreksizlikten sonra, Got istilası ve sonraki göç nedeniyle, en doğudaki Ukraynalılar ve Ruslar sarı kaldı.
Nasıl ki bugünkü aşağı yukarı tüm sarışınlar, 800’lerdeki Viking istilası nedeniyle varsa, belli genetik özellikler de, olmadık ülkelerde bu yeni dönemde (50-100 yıllık gelecek) gerçekleşecek: Kutuptaki zenci gibi, ekvatordaki sarışın gibi.
Yani:
Almanya’ya Alamancılar gitti ama her yıl 150-200 bin üniversite mezunu genç Alman da, ülkeyi terkediyor. Onların içinde safkan sarıkafa olanlar da var, Güney Amerika’daki Alman kökenliler gibi.
Çıkış:
Biz buna, kısaca ‘demografik topoloji’ diyoruz.
Bir de, kültürel melezlenme, gençlerin Alman yemeği sandığı Türk tavuk döneri gibi.
Ancak, Yeni Orta Çağ’ın en güçlü perçinleri, bu göçmen kontrolsüzlüğü yayılımı (ki bu da tersine bir istiladır) olmakta, ABD’nin son 70 yıldaki on milyonlarca ölülük sivil katliamları değil.
İşte Kuburkent İstanbul, bunu tek bir fotoğrafla anlattı.
Dipnot:
Bu metin olmasa, o fotoğraf biraz hava kalırdı.
İşte bu nedenle, fotoğrafa altyazı ve gerekirse açıklama metni gerekli, özellikle de kavramsal fotoğraf alanında kalan fotoğraflar için.

(21 Eylül 2017)

Apple, Nokia, Teknoloji, Başarı

Ekşi Sözlük için, beni gerçekten şaşırtan bir argümantasyon:
“en önemli şey şu; sundukları tek bir ürün var aslında.
porsche gibi düşün, gidiyorsun araba galerisine ve 911 türevi modeller gösteriyor sana.
porsche, porsche'liğini, panamera modelini piyasaya sürünce kaybetti.
ferrari ise aynı, lamborghini aynı, bugatti aynı. hep aynı modeller var. elbette çeşitlilik var ama ana model aynı.
konumlandırılmış tüm markalarda durum böyledir.
apple da iphone satıyor. s modeli se modeli bunun çok küçük türevleri, ana ürün aynı hep.
bakın nokia iflasını verdiği gün, üretimini yaptığı kaç farklı ürün vardı biliyor musunuz?
81, yazıyla seksen bir.
basmalı dokunmatik, ısı kaynaklı dokunmatik, tuşlu, kapaklı, silindir kapaklı, istiridye kapaklı, kameralı, kamerasız tam 81 farklı ürün. donanımları farklı tam seksenbir ürün.
apple tek bir ana ürün satıyor.
telefonda tek bir ürünü var, bilgisayarda tek bir ürünü var.”
Tartış, karşılaştır-karşıtlaştır, negasyonla:
Tek bir ürün bölümü doğru.
Ama yalnızca telefon ve bilgisayar için doğru.
Telefonu da, Apple PC, PC’ler kafaüstü gittiği için satılamadığı için, telefon işine girdi Apple. Yani, bilgisayarı bıraktı, daha doğrusu bilgisayar onu bıraktı, telefona geçti.
Negasyonlayıcı bir örnek:
Apple saat, feci gümledi. Sanırım, o piyasayı Samsung kaptı. Iphone’da da benzeri şey olduydu: Yani 2 x 2.’lik, 1 x 1.’lik, 1 x 4.’lükten iyidir.
Giyilebilir bilgisayar, yeni ve farklı bir hizmet sunamadı. Sorun, akıllı telefonların önemli bölümünün, bilgisayar olarak çok küçük ekranlı kalması (örneğin internet gazeteleri için), zaten saat kadranını baştan değilliyordu. Bunu göremediler ve öngöremediler Apple’ın ileri teknoloji tasarımcıları.
Önemli olan şu ama:
Kimse, akıllı telefonların 2 bin dolarlık dijital kameraların işini yaptığını unutmasın ki aynı sayfada biri, bunu da söylemiş: Apple, ilk çift lensli cep telefonunu yaptı. Sonra, diğerleri onu izledi. Bakın, dandik Huvay ile bir fotoğraflar çekiyorum, hiçbir yazılımsal düzelti gerektirmiyor, vurguluyorum hiçbir.
Ancak yine vurguluyorum: Cep telefonlarının siyahbeyaz veya çizgiroman efekti gibi, uygulamaları, kullanıcıların eksi zekalılığı ve eksi bilgililiği olmasaydı, 10-100 dolarlık fotoğraf yazılımlarını sıfırlayacaktı, nasıl ki bedava olan Google Translate milyarlarca dolarlık çeviri piyasasını sıfırladıysa.
Yani:
Burada sorun ve ayrım parada değil, yani ticarilikte değil, en azından kısa ve orta dönemli ticarilikte değil.
Bugün Google, en az 10 alanda 1 numara. En çok girilen internet sitesi sıralamasında, Google ülke siteleri onlarca. Youtube bir numara. Blogspot bir numara. Translate öyle.
Ama daha önce yazıp yayınladığımız bazı metinlerde vurguladığımız üzere, Google da artık inişe geçti ama değil yerine gelecebilecek, ikinci veya üçüncü sıraya yaklaşabilecek bir aday adayı henüz yok ortada.
Iphone satışları da artık düşüşe geçti. Yani, piyasa o mala doydu.
Nokia cep telefonu yaptı. İlk yaptı. Konuşma için yaptı ve konuşuldu da. Bizim 1994’deki dönemi anımsayanlar bilir, çenemiz düştüydü o teknolojiye. Çünkü biz, 1977’de jeton yutan ankesörlü telefonla 17 kezlik deneme ertesinde, 3 jeton kaptırıp, aramaktan vazgeçmiş bir kuşaktanız.
Şimdi ise, en yüksek teknoloji oyuncakları ortalıkta gırla. Yahu, bildiğimiz yapay zekalı androidler Iphone fiyatına ama doğal zekalı insanlar, o yapay zekadan zevk alabilecek evrim aşamasına gelemedi henüz.
Yani:
Tüketim nesnesi ile tüketici arasında tuhaf ve senkoplu ilintiler var. Bunun örneği de Palm: Adamlar ilk dokunmatik ekranı yaptı ama çook erken yaptı.
Bu açıdan bakınca:
Bir:
Yüksek teknolojiyi erken piyasaya sürmek de olmuyor, geç sürmek de; en optimum-ergonomik zamanı, dene-yanıl olmadan kimse bilemiyor.
İki:
İşlev önemli ama örneğin, akıllı telefonlarla yazı yazılamıyor ama yeni kuşak zaten internet ümmisi, video paylaşıyor yalnızca. Fotoları doğru dürüst dosyalayamıyorsun ama zaten fotolarını 10 yıl saklamak peşinde değil, bellek dolunca siliyor, Instagram’ın günlük hikaye opsiyonu gibi.
Üç.
Ama ne olursa olsun, uzun vadede bunları yapan kazanacak. Bizim kanımız, birinin dış kulvardan açıktan gelip, bunu becereceği kanısındayız.
Çıkış ve vurgulama:
Son 1 küsur yıldır, bütün ileri teknoloji şirketleri gerilemede.
Ellerinde muhakka 10 yıl sonrası için tasarladıkları ürünler var ama 2 veya 4 yıl sonra piyasaya sürmeyi hesapladıkları bazı yüksek teknolojilerden de, alep yokluğu nedeniyle vazgeçecekler ve bu durum, onları finansal açıdan gerilecek.
Koskoca Apple, Uzakdoğu Asya’daki fabrikalarını, hem satış eğilimi düşüşünden dolayı, hem de robot ayda 25 dolardan ucuza emek sağladığından kapattı.
Bakın:
Temel saptama geçerli gerçek ama kırınımlar daha da önemli. Çünkü ekonomik gelecekbilimin realist simülasyonunu ancak onlar sağlıyor.

(20 Eylül 2017)

ABD’nin ‘Yetenek Sizsiniz’leri: Light Balance

Adamlara karanlıkta led hatlı kostüm giydirmişler. Bildiğimiz dandik danslar ediyorlar:
Adamları hareketli pano gibi tasarlamışlar ve uygulamışlar…
5 saniye yetiyor sıkılmaya.
Ancak, kitlesel eksi zekalılık ve eksi bilgililik göstergesi olarak, ahan da bu işte, dedirtiyorlar…
Altın madalya kazanmışlar çünkü…
E tabi, seyirci de ABD’li ve eksi zekalı artı eksi bilgili…
Süre 01’:45’’.

(20 Eylül 2017)

Cuma, Eylül 22, 2017

Bağımsızlık Referandumu Öncesi İspanya Polisi, Katalan Hükümeti’ne Baskın Yaptı

Demek ki AB kriterleri falan palavra. Bizimkiler de Kuzey Irak’a dalmak üzere ama burası ne de olsa 4. Dünya ama orası hesapça 1. Dünya.
Haber şöyle:
“Katalonya Başkan Yardımcılığı Genel Sekreteri Josep Maria Jove, operasyonda gözaltına alındı.”
İşin tuhafı da şu:
“Kamuoyu yoklamaları, referandumun gerçekleşmesi halinde, evet’lerin ve hayır'ların başabaş olacağına işaret ediyor.”
Güneydoğu Türkiye’de, Kuzey Irak’ta, Kuzey Suriye’de sonuç nasıl çıkardı acaba?
Peki, acaba AB konuyu İspanya’nın içişleri sayıp susacak mı, insan hakları ihlali deyip müdahale edecek mi?
Bence orta yol bir yanıt bulur.
Sonuçta, İngiltere’de İskoçya ve Kuzey İrlanda, Belçika’da Flamanya ve Valonya sorunu var.
Brexit komikliğinden sonra İngiltere, Kuzey İrlanda ile İrlanda ile arasında gümrük kapısı olmamasını istedi de, AB su koyverdiydi ama diye biliyoruz.
Neyse devir; çok ülke, güçsüz ülke, yanılmış devlet devri…
Bir ara, 1 Almanya’dan 150 ülke / prenslik çıkardıydı bu Avrupalılar…

(20 Eylül 2017)

Fason Savaş Üreticisi TC

Aslında açıklamaya gerek yok ama biz yine de açıklayalım:
ABD, Türkiye’yi İran’ın ve Kuzey Irak’ın üstüne sürecek, TC buna dünden razı.
2 haber ardından:
“Trump, dün BM Genel Kurulu’ndaki konuşmasında, anlaşmayı ‘utanç kaynağı’ olarak niteledikten sonra, bugün ABD’nin anlaşmadan çekilip çekilmeyeceği konusunda, gazetecilerin ısrarlı sorularıyla karşılaştı. ABD Başkanı, üstüste gelen sorular üzerine “Kararımı verdim” dedi. Bu cümleyi 3 defa tekrarlamasından sonra gelen “Karar ne?” sorusuna ise gülümseyerek “Size haber veririm” demekle yetindi.”
Sürpriiz: Atom bombası. (Kuzey Kore’ye bomba atabileceğini de söyledi.)
“Kürdistan Yurtseverler Birliği'nin (KYB) kurucularından Ömer Şeyhmus, The Independent gazetesine bağımsızlık referandumunu kullandı. Şeyhmus, "Barzani ve danışmanları, İran ve Türkiye'den gelen tehditleri ciddiye almıyor" dedi.”
Almasın.
Sürpriiz: Kobalt 60 ve SU bulaştırması.
İş buraya gelecek, demiyorum, iş burayı çoktan geçti, diyorum.
Dua edelim Kuzey Kore hem uzak, hem de Japonya’yı gözüne kestirdi.
Ancak biz, Kuzey Irak’ta münasip bir şeyler kullanıca, Barzani ve mollalar birleşip, İstanbul’da daha münasip bir şeyler kullanacak bence.
Olay durdu durdu, durmadı, bu yol kesin.
Bence artık kesin (ki bunu daha önce kezlerce yazdık: Minik Hiroşima’lar ve Nagazaki’ler ve yanına da 3. Dünya Savaşçıkları): Bunun olması için geçecek 30 veya 60 yıl, upuzun tarih yolunda anlar bile değil.
Nasıl ki Hiroşima-Nagazaki’den sonra, benden sonra tufan olmadı ve olamadı da, bunda da olamayacak.
Önce sömürdüler yetmedi, sonra toplama kampına koydular yetmedi, şimdi de doğmadan gömüyorlar geleceğin çocuklarını…
Onların ipotekçi gelecekbilim stratejilerin karşıki bizim gelecekbilimimiz belli.
Sapa patikacıklar üretimi…
Barış değil, savaş değil, boş…
Yok veya hiç bile değil, eksi var(lık)…
Patikacıklar, sürekli tao’lar veya eksodus’lar da değil; sıçramalı, senkoplu, tersinir zamanlı, heterojen kategorili adımcıklar…

(20 Eylül 2017)

Türkiye 1 yılda 170 milyar borç ödemek zorunda

Biz, ‘ayda 15 milyar dolar’ deyince, alay ediyorlardı.
Ahan da sayı, ahan da istatistik:
“Türkiye'nin 1 yıl ya da daha kısa vadeli borç stoğu, 170 milyar doları aştı. Borçların % 84'ü özel sektöre ait.”
O özel borçların garantisi kime ait?
Devlete.
Yani tüm borç devletin ki zaten çıkarmış hazine bonolarını, şunu bunu.
Asıl mavra şurada.
Bankalar, % 110-120 oranla vatandaşa (gereksinim, ev, araba, şu bu) özel kredi açmış durumda. Yani, borç alıp borç verip, tefecilik yapıyorlar.
Çünkü:
(Dünya rayici % 0 iken) % 10 ile dolar borç alıp, % % 40-50 ile Türk lirası borç veriyorlar. Dolar bir artıyor, bankalar kaput. 1987’den beridir, 7 yılda 1 hep böyle oldu, yine böyle oluyor.
Kredi çöküşü de yolda yani, devlet çöküşü de, banka çöküşü de.
2018-2019 Türkiye büyük ekonomik krizi bu demek şimdiden.
Düşünün yani:
Şu anki küçük olanı…

(20 Eylül 2017)