Cumartesi, Ağustos 24, 2019

Türkiye İçin Suriye’de Savaş Şimdi Başlıyor


Rusya destekli Esed kuvvetleri, Idlib’i kuşattı ve Türk gözlem noktaları da kuşatma altında kaldı. Şimdilik sorun yok ama olabilecek.
İşte bu nedenle, Türkiye için Suriye’de savaş şimdi başlıyor: Karşılarından hegemon Rusya destekli, kendi evinde savaşan nizami bir ordu var.
Şerh 1: Arap aşiretleri olsun, Kürt peşmergeleri olsun, Esed karşıtları olsun, diğer güçler olsun, gelenek olarak gayrınizami ordu statüsünde. Tamam ,gerilla savaşının belli üstünlükleri var ama uzun vadede değil. Bu savaş ise, artık uzun vadeli.
“Suriye ordusu, İdlib vilayetine bağlı Han Şeyhun kasabasına komşu olan Hama ili kırsalındaki muhalifleri kuşatma altına aldı. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, yakınlardaki Morik kasabasında bulunan Türkiye'ye ait gözlem noktasının da kuşatma altında olduğunu öne sürdü.”
Gözlem noktaları sayısı 12 imiş.
Bundan sonrası belirsiz. olasılıklar:
Bir: Türk ordusu gözlem noktalarını terkeder ve bu basına yansımaz.
İki: Türk ordusu, Esed ordusu ile işbirliğine girer.
Üç: Türk ordusu, Esed ordusuyla savaşır. Bu en düşük olasılık.
Türk ordusu, Suriye konusunu unutturmak için, Irak’a girdi.
“TSK Kuzey Irak'ta yürütülen Pençe harekatının üçüncü aşamasına başladı. Bu kez hedef Sinat-Haftanin bölgesindeki terör hedefleri.
Harekatın başlatıldığı Milli Savunma Bakanlığı'nın Twitter hesabından yapılan "Irak kuzeyinde bulunan Sinat-Haftanin bölgesindeki teröristleri ve kullandıkları mağara, sığınakları imha etmek amacıyla 23 Ağustos 2019 tarihinde Pençe-3 Operasyon Planı çerçevesinde yeni bir harekat başlatıldı" paylaşımla duyuruldu.
Ardından yapılan açıklamada, "Pençe-3, hudut güvenliğini ileriden sağlamak, Sinat-Haftanin'deki teröristler ile mağara ve sığınakları imha etmek maksadıyla icra edilmektedir" ifadeleri kullanıldı.
Operasyona Hava Kuvvetleri uçakları Kara Havacılık unsurları SİHA, İHA ve fırtına obüsleri destek veriyor. Bakanlık operasyonun planlandığı şekilde devam ettiğini duyurdu.”
Olayın yönleri şunlar.
Bir: YPG-PKK ayrımsızlığını artık onlar da reddetmiyor.
İki: Türkiye, çok cephede savaş südürmek niyetinde.
Üç: Şu anki Esed-Kürt ilişkisi belirsiz. Biz, Suriye’nin bu kez Kürtler’i ezeceği kanısındayız ama geçici olarak bir işbirliği bile olabilir.
Dört: Rusya’nın durumunda sürpriz yok. Söylediğini yaptı.
Beş: ABD’nin durumunda sürpriz var. Rusya’ya kolaylık sağladı.
Altı: Irak’ta Barzaniler’in yeni pozisyonu ve buna bağlı olarak, hem PKK’ye, hem de YPG’ye karşı yeni tutum belirsiz.
Bu durumda Türkiye, aradan konuya girmiş oluyor.
Ancak savaş konusu, artık iç siyaset konusu olmaktan uzaklaştı.
Şerh 2: 2015’te AKP’yi savaşa sürükleyen seçmen, savaştaki AKP’ye, ne o yönde, ne de bu yönde tepki göstermiyor. İlginç.
Savaş konusu, ekonomik sorunları çözemez de, unutturamaz da.
Dolayısıyla, Rerdoğan’ın kozu yok artık.
Davutoğlu’nun Temmuz-Kasım 2015 aralığı için, aba altından sopa göstermeleri ilginç.
Dolayısıyla Erdoğan, içte de dışta da aşırı sertleşecek.
Ancak:
Barış için kredi bulamayan bir ülke, savaş için kredi bulabilir, Türkiye de.
O nedenle, aylarca süren belirsizlikten ve sürüncemeden sonra, önümüzdeki kısa vadede, haftalık sürelerde sıçramalı gelişmeler olacağı kanısına varıyoruz: Hem içte, hem de dışta.
Kürtler’in ne olacağı belirsiz, çünkü NATO ve BM türü kurumlar, PKK konusunda, Türkiye’nin özsavunma hakkı olduğunu kabullendi.
Ancak AKP ve Erdoğan, zaten olmayan aklıselimi daha da terkederek, tümüyle irrasyonel davranış alanlarına girdi.
Bu; % 25 olasılıkla işlerine yarayabilir, % 75 olasılıkla kendilerine zarar verebilir.
Çıkış:
Tarihin irrasyonel dönemlerinden birine girdik.
Bunu da, yorumsuz olarak ekledik.
(24 Ağustos 2019)

Cuma, Ağustos 23, 2019

İmamoğlu ve Rin Tin Tin


Hesapça, yaz tatilindeyiz ama siyaset gündemi bu yıl tatile çıkamadı. Tam gaz siyasetten yürüyoruz yani.
İmamoğlu da hızlı başladı, hızlı gidiyor. Sel olunca, gündem kaydı.
Arada, hanımlar günü konusu kaynadı. Sonra açıklama geldi.
Alıntı:
“Gizli bir kadın ittifakı varsa, ondan benim de bilgim yok. Sadece 3 hanımefendinin yemek yiyerek, sohbet edip, dertleşmesi var. Ama bilmediğimiz bir kadın ittifakı varsa, biz de oturup bir düşünelim. Siz de düşünün.”
Ne bu şimdi?
Sululuk mu, ciddiyet mi?
Hanım-eş Kılıçdaroğlu, İmamoğlu, Demirtaş buluşmuş.
Kocalar bunu biliyor mu, karışmış mı, desteklemiş mi?
Yanıt yok.
Kaftacıoğlu da orada değil.
Rin Tin Tin, kafasına taş düştükten 3 saat sonra, ahlayan bir canlı türü.
İmamoğlu’nun da kafasına epeyi taş düştü ve üstelik bir bölümünü, kendi kafasına kendi düşürdü. Bu ‘hanım toplantısı’, ileride baş ağrıtabilir, belki siyasi yatırım da sayılabilir. İmamoğlu, hala ‘ah’ diyemedi ama.
Sonuçta İmamoğlu, kalıbının insanı değilmiş. Bunu 1 ay gibi kısa bir sürede görmek, üzücü oldu.
(23 Ağustos 2019)

Fehim Taştekin Hala Melodramda, Hala Ağlakta


Önmetin:
Suriye özdeyişleri:
Hayat bilgisi ünitesi, eğitim zayiatı, tarihin sosyal moloz hafriyatı, komedi olmuş trajedi.
Yangına benzin dökmemek gerek.
Herkes sorumluluğunu yerine getirsin.
Taktik ve strateji değişikliği zamanı.
+
“İnsanlar Van’da, Mardin’de, Diyarbakır’da devletin başlarına ördüğü belayla meşgulken; ‘Nevzuhûr İttihatçılık’, Fırat’ın batısında da izanla, mantıkla, vicdanla izahı mümkün olmayan işler çeviriyor. Beri tarafta Irak’ın kuzeyinde savaşı büyüttükçe büyütüyor; pergeli ta Irak’ın orta yerine kadar açmış. Sorgusuz sualsiz. ‘Beka’ dendiğinde sorgu, zaten yersiz!”
Özetle:
Ağlak yapmaya devam.
Tüm metin ağlaktan oluşuyor.
Ama anlattığı olaylar ve olgular aynen geçerli.
AKP söylediğini yaptı ve seçilmişleri tanımadı.
Savaşı 4 cepheye taşıdı (dördüncü Doğu Akdeniz).
AKP söylemeyi beceremiyor ama Türkiye’yi parçalamak isteyen, ne ANAP idi, ne de AKP, sevgili müttefikler o yönde davrandı, AB ve ABD. Kürtler de, bu işin maşalığına soyundular ve 35 yıldır bunu beceremediler. Devlet başa olamadı, kuzgun leşe gelince, gelsin ağlak.
Peki, tüm bunlara karşı, 50 yaşında, alanda deneyimli bir köşe yazarının / savaş muhabirinin bu konularda yazabilecekleri bunlar mı olabildi yalnızca?
+
“– Önce terörist listelenmiş Heyet Tahrir el Şam (HTŞ), Türkiye’nin uhdesindeki ılımlıları döve döve küreyip, İdlib’in yüzde 90’ını kontrol eder pozisyona geldi. Misyon birde skor sıfır.
– Ilımlılar teröristleri yiyip bitirecekken tersi oldu: Güvenli bölge kurulamadı. Etti iki sıfır.
– Yollar açılamadı, etti üç sıfır.
– İdlib’ten diğer bölgelere saldırılar kesilmedi. Bir sıfır da buradan.”
Bu, 22 Ağustos 2019 değil, Temmuz 2019 momenti ve 2 adım öncesi.
Rusya, islami teröristleri temizliyor ve belki de temizledi.
Taştekin, 4-0 diyor ama karşılığında Türkiye’nin 4-0’ı, 4 cephede savaşı var. Taştekin’in bahsettiği ise, 1 ülkenin cephenin çeyreği yalnızca. Yarın öbür gün, Erdoğan’ı Halep’te Esed ile kol kola görüveririz, hiç şaşırmayın.
Taştekin, veri sağlamada bir uzman, verileri sistematik yorumlamadaysa bir amatör bile değil.
Ondan sonra da, gelsin ağlak.
(23 Ağustos 2019)

Deleuze ve Guattari’nin Yanlış Anladığı Şey


Önmetin:
Amaç, üzüm yemek mi, bağcı döğmek mi?: Guattari, Deleuze, vd
Fransız yazarlar, kısa ve özlü söz yerine, kalabalık ve süslü söz geleneğine sahipler ve gerçeği parlak sloganlara feda edebiliyorlar.
Kapitalizm, şizofren falan değil.
Kapitalizmin Freud ile bir ilgisi de yok. Yalnızca, Fromm'dan beridir, psikolojiyle marksizmi bağdaştırmaya debelenenler var. Sonuç, sıfır bile değil, eksi. Yani, o kadar süslü sözden sonra, bilgi olarak, başladığımız noktadan geriye düşürülmüş oluyoruz.
Psikolojiyle sosyolojinin bileşimi zaten var: Sosyal psikoloji. Politika işin içine girse de, sosyal psikoloji, üstelik deneyler yaparak, bu alanı bilimsel-bilgili’leştirebiliyor.
Bunun yerine, hem Freud, hem Marx gibi, 2 sahte-bilimci ile uğraşmak, epistemik kötüniyet belirtisi. Yani, kendi yalan-söylemlerine yer açma çabası.
Burada ilginç olan şey, insan olarak bilimcilerin bile yalanı sevmesi ve seçmesi.
+
Gelelim alıntılara:
“Deleuze ve Guattari’ye göre, kapitalizmin tarihsel ön koşulu olarak belirli bir kodu veya toplumsal örgütlenmesi yoktur.”
Yanlışlar silsilesi:
Her kültürel modun, tarihsel önkoşul olarak değil, ardışık-ön’ü veya öncülü olarak belirli kültürel altmodu vardır.
Burada yapılan, bu türden zamansal ardışık kültürel modlar arasında, neden-sonuç ilintisi kurma arayışlarıdır.
Koloniyalizm olmasaydı, ne sanayileşme, ne de sanayileşmenin kapitalizmi olabilirdi. 1500-1700 İberya, tarihteki en büyük anamal-anapara akışının sağlandığı dönemdir.
Ancak, bu liberallerin veya Dünya Sistemi’cilerin sandığı gibi kümülatif-kümülatif değilidr. Kümülatif olan tek reel meta altındır, onun da göreli kapital değeri hep değişir.
Yani, para kapitalizmden önce de vardı. Kapital de kapitalizmden önce vardı.
‘Para için para’ dini de kaptilazmden önce vardı.
Eğer neden-sonuç ilintileri kurulabilecekse, bu veriler içinden ve arasında kurulabilecektir.
Örneğin Weber, protestan ahlakını kapitalist ahlakın öncülü sayar. Savları tartışmalıdır ama (19. Yüzyıl sonu Doğu Avrupa Museviler’i gibi) aşırı tasarrufçu altsınıf olgusu, tarihte hep görülmüştür ve bu da bir bakıma para için para davranışıdır.
İşte bizim dediğimiz budur:
Elde bu kadar somut-reel veri varken, bunları yok sayıp, havadan sözler uydurmak.
+
“Kapitalizmin tek ön koşulu, Marx’ın da gösterdiği üzere, bir tarafta emeklerinden başka satacak şeyleri olmayan bir bireyler çokluğuyla, diğer tarafta emek gücünü satın alma özgürlüğüne sahip bir para akışı arasındaki karşılaşmadır.”
Ne ilgisi var?
Kapitalizmin ve adı başka da olsa, büyük birikimlerin birincil koşulu, talan ve haraçtır ki koloniyalizm de onu yapmıştır. O nedenle Dünya Sistemi’ciler, kapitalizmi 250 yıllık değil, 500 yıllık sayıyorlar.
İkinci 250 yıllık süreçte, emekçilerin tüm emek sömürülerinin global toplamı, birinci 250 yıllık süreçteki tüm meta sömürülerinin toplamından azdır. Burada, sözkonusu edilen şey, Dünya’da hala var olan tüm altınların ve gümüşlerin yarısı.
Artı, 100 dolarlık telefonu 1.000 dolara satmanın kapitalizmle ilgisi yoktur, nitelikli dolandırıcılık ile ilgisi vardır: Orta Çağ’da ab-ı hayat satmaktan farksızdır Apple’ın yaptığı.
+
“Medenileşmiş modern toplumlar, kod çözümü ve yersizyurtsuzlaşma süreçleri ile tanımlanır. Ama bir taraftan yersizyurtsuzlaştırdıkları şeyi diğer tarafta yeniden yerliyurtlulaştırırlar. Bu yeni-yeryurtlar sıklıkla yapay, artık / kalıntı, arkaiktirler; fakat onlar, bizim eski kodları dirilterek sahte kodlar veya jargonlar icat eden kod parçalarını ‘bir araya getirmenin’, kesitlere ayırmanın, yeniden tanımlamanın modern yöntemimiz olarak kusursuzca güncel işlevleri olan arkaizmlerdir… Bu modern arkaizmler, ziyadesiyle karmaşık ve çeşitlidirler. Bazıları çoğunlukla folklorik olmakla birlikte, yine de toplumsal ve potansiyel politik güçleri temsil ederler… Diğerleriyse, arkaizmleri devrimci bir yükü serbest bırakma kapasitesine sahip olabileceği gibi, modern bir faşizmi de besleyebilecek kapasiteye sahip olan gettolardır…Bu arkaizmlerden bazıları, mevcut yersizyurtsuzlaşma hareketi içinde, sanki kendiliğindenmiş gibi şekil aloırlar…Diğerleri ise, her ne kadar devlete karşı olup ciddi sorunlara (bölgecilik, milliyetçilik) sebep olabilirlerse de, devlet tarafından örgütlenip desteklenirler.”
İşte, asıl yanlış ve geçersiz kültüroloji bu olmakta.
+
“Medenileşmiş modern toplumlar, kod çözümü ve yersizyurtsuzlaşma süreçleri ile tanımlanır.”
Standart bir (1980-2020 arasının) 1.-2. Sanayileşme geçiş toplumunun standart biyografisi, kabaca 22 yıl okul, 38 yıl mesai, 15 yıl emeklilik gibi bir koda sahiptir ve bu çözülmez. Aşırı statik ve katıdır, 1 milyar insan böyle yaşayıp ölmüştür. Ancak bu sınıfsal değildir, ekonomik değildir yani, sosyolojiktir, biraz da normatif-ahlaksaldır, yani sen böyle davranmayınca, sürü seni kovar ve cezalandırır. Bu standarta evlenmek, çocuk yapmak gibi zorunlu ritüeller, protokoller, seremoniler de dahildir. Yani, tüm bir yaşam bir reçetedir, yaşamadan öldüren / öldürmüş bir reçete. Faşizmi de bu yarattı, engizisyonu da, ‘Dinle Küçük İnsan’.
Yersizyurtsuzlaştırma değil, aşırı bir yerliyurtlulaştırma vardır. Yersizyurtsuzlaştırılanlar göçmenlerdir, Neo-Kavimler Göçü’dür ve o da bir kültürel mod döneminin sonunun imler, imledi bile çoktan.
Yine, yeni, yeniden:
Gerçekler nerede, filozoflar nerede?
+
“Aksiyomlar, işlev görmek için inanca gerek duymamaları bakımından kodlardan ayrılır.”
Sonunda saf felsefeye ve saf mantığa geldik.
Aksiyom, mantıksal koyuttur. Geçerli olabilir veya olmayabilir. Felsefenin açığı, tutarlılığı, geçerliliğin önüne koymasıdır. Yani felsefe, en azından 20. Yüzyıl anlamıyla, gerçek yaşamda doğrulanması peşinde olunmayan savlar islsilesini içerdi.
Not: İnanç, ve tutarlılık başka başka şeylerdir. Aksiyomların inançla teması yoktur, tutarlılıkla teması vardır.
+
“Kapitalizm kendi kodunu, kendi ahlâkını yarattı.”
Ne alaka?
‘Kendi küllerinden yeniden doğmak’ dahil kapitalizm, tarihte özgün bir şey yaptı mı?, diye sormak gerekir.
Şerh: Sanayileşme ve teknoloji ile kapitalizmi, başka başka şeyler sayıyoruz. Apple Iphone ile toplam değerleri 1 trilyon dolara çıkabilmiş Apple hisse senetleri, birbirinden bambaşka şeylerdir çünkü.
Para için para, para dini, harcamak için bile olmayan para ile para dininin birincil kaynağının tüketim dini olması gibi ironiler, kapitalizmin icatları değildir. Tarihte koskoca bir İpek Yolu efsanesi ve dönemi vardır. Bgün bile lüks metanın hala açıkseçik bir tanımı yoktur. Lüks meta için lüks meta, Arap’ın yağı bol bulunca poposuna sürmesi, türünden davranışlar, tarihte hep vardır.
+
“Son olarak ve en önemlisi, Deleuze ve Guattari’nin öne sürdüğü, duygulanımlar ekonomisi teorisi olarak kısaca nitelendirilebilecek olan teorileştirme, borsadaki yükseliş ve düşüşün neredeyse libidinal olarak yüklü bir olay olduğu ve işsizliğin ekonomik bir durum kadar psişik bir travma olduğu içinde yaşadığımız sapkın dünyayı anlamaya başlamak için en azından bazı temeller sunmaktadır.”
İşte, tam da yanlışlanma noktası burası.
İpek Yolu döneminde de, koloniyalizm döneminde de, zengin ailelerin çocukları, iflas etme riski çok yüksekken, çok yüksek kazançlı uluslararası ticarete özendirilirlermiş.
Bu, libidonal bir şey değil. Güç için güç, iktidar için iktidar, durumu. Bu, bildiğimiz politikacı psikopatisi ve sosyopatisi.
+
Çıkış:
O nedenle biz sık sık, Deleuze ve Guattari gibilerin, aslında kapitalizme tapındıkları ve onun kavramlarını yücelttikleri kanısına varıyoruz.
Çok süslü laflar etmeleri, bu durumu maskeliyor yalnızca.
(22-23 Ağustos 2019)

Seri katiller üzerine bir dizi: Mindhunter


Elde belge (belgesel değil, belge) kayıtlar varmış. Kurmacayı, bu gerçek bilgilere neredeyse birebir oturtmuşlar, tonlama dahil ama fizyonomi hariç.
Sezon 1:
Sezon 2:
Ed Kemper:
Bir örnekte (3. link), fizyonomi farkı korkunç bir kurmaca efekti yaratmış: Kurmaca-şişko örnek, gerçek-zayıf örneği aşmış. Oysa asıl psikopati-sosyopati reel örnekte, reel örneğin zayıflığında. Kurmaca örnek, bunu görülmez (görünmez değil) kılmış.

Sonra da  birileri, 2 kaydı eşlemişler. Westworld'ün 1. ve 2. sezonunun eşlenik / yanyana jenerik kaydı yayını gibi olmuş ama bunda 2 kadrajlama yok, çok kısa planların peşpeşe çakıştırılması var.
Aranot: Bu da, değişik bir çapraz-medya-efekti olmuş.

Bizi burada ilgilendiren durumlar, gerçek bilgilerin neden / nasıl yayınlanabildiği ve bu bilgiden, Hannibal dahil, diziler için ne kadar az şey öğrenilmiş olduğu.

Bizim savımız şu olur:

Buradaki 3 değil ama zamana yayılı 30 örnekle biz, hem seri katilliği, hem de kitlesel vuruşları (mass shooting) denklemleriz ve ikisini birleştiririz ki bunu 3 örnekle de deneyeceğiz.
(22-23 Ağustos 2019)

Perşembe, Ağustos 22, 2019

ABD yaptırımlarına karşı Rusya ile yapılan görüşmenin belgesi çöpten çıktı


Ona, çöpten çıktı, demezler; sızdırıldı, derler.
Alıntı:
“Bloomberg haber ajansı, Rus basınına dayandırdığı ve iki farklı kaynaktan teyit ettiğini belirttiği haberine göre, Türkiye ve Rusya’nın, S-400 krizi nedeniyle olası Amerikan yaptırımlarına karşı temmuz ayında acil bir toplantı düzenlendiğini öne sürdü. … toplantıda Türkiye’nin Rus finansal sistemine katılma olasılığı ele alındı. Toplantıda Rusya Merkez Bankası'nın Brüksel merkezli küresel bankalararası ağ SWIFT'e alternatif olarak geliştirdiği finansal sisteme Türkiye'nin nasıl dahil olabileceği konuşuldu.”
Yorumlar:
Rusya, Türkiye ile ABD’nin arasını bir kez daha bozmaya ve bundan çıkar sağlamaya yönelebilmek için, belgeyi sızdırmış.
Türkiye’nin finansal sistem değiştirmesi, ambargolara karşı işe yaramaz. Çünkü, Rusya ve/ya Çin, Türkiye’ye ayda 20 milyar dolar sağlayamaz ve/ya sağlamaz.
Belgenin sızması, ABD’lileri ancak güldürmüştür. Çünkü, zaten o belgeyi biliyorlardır.
Ancak, ABD Türkiye’nin ipini hala sıkmıyor.
Biz bu durumda, HDP’nin ve CHP’nin politik gelecek alternatifi yaratamamasına da bağlıyoruz. Sonuçta AKP, 17 yıl ABD’ye güzel para kazandırdı.
Çıkış:
Artık, kartlar yeniden karılıyor ama habire karılıp, boş anlamlı dizilimler oluşturuluyor.
Yani, asıl değişimi yapacak olan durumlar, henüz oluşmadı veya oluşturulamadı.
(22 Ağustos 2019)

Ayşe Düzkan: Kayyum ve Ötesi


Önceki momentleri unutmayalım:
Daha önce de kayyumlar atandı ve ne HDP, ne de CHP bu konuda hiçbirşey yapmadı veya yapamadı ki buna Batı da dahil. Demek ki o zamanlar belli bir umutsuzluk, belli bir AKP’ye yenilmişlik duygusu vardı. İstanbul ve Ankara büyükşehir belediye başkanlıklarını kazanmak durumu değiştirdi.
Seçimden önce de AKP, bunu yapacağını açıklamıştı zaten.
Birinci saptama:
“siyaset, özellikle öncü siyaset, “bir şeyler yapın”, “sessiz kalmayın” gibi muğlak önerilerde bulunmak değil, başkalarını kendi yanına çağırmak da yetersiz bence. somut bir hareket etme biçimi önerip, buna başkalarının da katılmasını sağlamak gerekiyor. o öneriyi yapması gereken de kayyum atanan belediyelerin esas sahibi olan hdp’nin yetkili kurullarıdır, başka bir parti değil.”
Meali:
Daha önce davrandığınız gibi davranmayın.
Doğru mu?
Doğru.
Soru şu:
Ne yapılabilir veya bir şey yapılabilir mi?
Hah işte: Buradan başlayarak, CHP olsun, HDP olsun, AKP’yi nasıl tasfiye edeceğini veya edemeyeceğini gösterecek.
Açıkçası biz, HDP’nin de, CHP’nin de dış destek beklediği kanısındayız. Çünkü, gerçek bir siyasi savaşım için, kadroları aşırı yetersiz.
+
“peki iktidarın kayyumla elini güçlendirme stratejisi başarılı olacak mı?”
Zor.
İktidarın elindeki tek koz savaş. O da yavaş yavaş geri tepecek, tıpkı 2015’teki savaşsızlık sürecinin geri tepmesi gibi. (Seçmenin böyle 5 yılda bir 180 derece düşünce değiştirmesi, bizim gibi 4. Dünya ülkelerinde sık görülen durumlardandır.)
Ekonomik krizi damat kadrosuyla aşamazlar. Aşabilselerdi, çoktan aşmışlardı.
“ama bugün şunu da düşünmek zorundayız bence. bu iş nereden icap etti?”
Sorunun yanıtları, işin en önemli bölümleri.
Trump da, seçilmeden önce, seçilince Suriye’den çekileceğini açıkça beyan etti. Çekilmeye de başladı. Ancak, 2016 ve 2019 savaş momentleri, birbirinden çok çok farklı çıktı. ABD’nin çekilmesi, kaçma gibi bir noktaya geldi.
Aynı şey, AKP için de geçerli. Bunu yapacaklarını geçen yıl da söylediler. Ancak, Ağustos 2018 krizinden sonra, artık ellerinde koz yok. Son İdlib gelişmesinde, Rusya’ya karşı hiçbirşey yapamadılar da.
Tabii ki herkesi içeri alabilirler, buna güçleri yeter. Ancak, mücadele dalgasını durduramayabilirler, durdurabilirler de ama.
Evet:
17 yıllık oyuncuk bitti.
Asıl oyun şimdi başladı.
Çıkış:
Sürpriz at umuyoruz ama bu, Türkiye’de en az görülen durum.
+
Ek:
Koray Düzgören yorumu:
“Biz milletin ferasetine güveniyoruz. İstanbul'da da aynı şeyi, YSK eliyle, bize yaptılar. 'Ya sokağa çıkın, ya boykot edin' dediler. İkisini de yapmadık. Halkın ferasetine güvendik ve gördük" diye yanıtladı.
Yani Kürtler’e, önümüzdeki seçimi bekleyin. Bir kere daha oylarınızla kayyımları uzaklaştırın. Gösteri, protesto falan yok” diye de, öğüt verdi.
Aynı saatlerde Britanya ana muhalefet lideri, İşçi Partisi Genel Başkanı Jeremy Corbyn de, kayyım kararına tepki göstererek, “Türkiye insan haklarına, hukukun üstünlüğüne saygı duymalı. Demokrasinizi baltalamayın” diye açıklama yaptı.
Bizim ana muhalefet liderinin Britanya ana muhalefet liderinden biraz daha farklı şeyler söylemesi gerekmez miydi?”
Düzgören gibiler, dediğimizi pas geçiyorlar.
CHP dışarıdan sufle bekliyor.
(22 Ağustos 2019)

Han Şeyhun: İdlib'in 'kale kapısı'nın düşmesi, Suriye'de savaşın seyrini ve Türkiye'yi nasıl etkileyebilir?


Bir alıntı:
“İdlib'in yüzde 90'ını elinde tutan Heyet Tahrir el Şam (HTŞ), El Kaide blokunda "Ve Hared el Müminin" çatısı altında buluşan Huras el Din, Ensar el Din, Ensar el Tevhid ve Ensar el İslam, bağımsız hareket eden Ceyş el İzze, Türkiye'nin desteklediği Ulusal Kurtuluş Cephesi ve Suriye Ulusal Ordusu bileşenler,i aralarındaki kavgaları bir kenara bırakıp, Feth'ul Mubin adıyla ortak operasyon odası kurmuştu. Bu şekilde tam bir güç birliği oluşmuştu. Taliban bağlantılı Türkistan İslami Partisi (TİP), Çeçenlerin liderlik ettiği Ecnad el Kavkaz ve Özbekler’in İmam Buhari Tugayı da bu cepheye destek veriyordu.
Türkiye'nin yönlendirmesiyle, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı bölgelerinden güney cephesine takviye birlikleri intikal etmişti. En önemlisi de Türkiye, askeri gözlem noktalarını tahkim etmekle kalmayıp, askeri araç ve cephane desteği vererek dengeyi etkilemişti.
5 Ağustos'tan sonra oluşan tablo biraz farklıydı. Feth'ul Mubin operasyon odası hala işlevseldi; Ahrar el Şarkiyye ve Faylak el Şam gibi Türkiye destekli gruplar da yine cephedeydi. El Kaide bloku da müdahildi. Fakat Suriye ve Rusya, hava saldırılarının şiddetini görülmemiş düzeyde arttırırken, sahada da ordu birlikleri ve milis unsurları daha etkindi. Buna karşın, bir seferde dengeleri değiştiren Türkiye, günlerce gelişmelere sessiz kaldı. Hatta bu durum, muhalif kanatlarda Türk desteğine ne kadar güvenileceğine dair sorulara yol açtı.”
İlginç bir yorum.
Tam da, Selcen ve Taştekin’den okumak istediğimiz bir yorum. Tarafsız ve nesnel bir yorum.
Yorumdan çıkarsamamız şu:
Alanda aşiretler egemen. Teknolojik savaşta Rusya egemen. Suriye ordusu fasulyeden ortalıkta dolanıyor.
Politik yorum ise daha da ilginç:
“Operasyonun hızlanma nedenlerinden birinin Türkiye yönetiminin Rusya’dan S-400 füze savunma sistemi alması olduğunu da belirten Has, “Hem Moskova’da, hem de Şam’da, S-400’lerle Rusya’ya askeri bağımlılığı artan bir Ankara’nın, İdlib’deki kör düğümü rejim lehine sonuçlandırmak zorunda kalacağı şeklinde bir kanaat hakimdi. S-400’ler dolayısıyla ABD’nin ekonomik planda Türkiye’ye yönelik CAATSA yaptırımlarının eli kulağında olsa da Ankara’nın, İdlib yüzünden Moskova ile köprüleri atması kendi çıkarları açısından hayli lüks olurdu. Bu da ister istemez karşımıza Şam’ın İdlib’de iştahını kabartan bir tablo çıkardı. Burada belki üçüncü neden olarak şunu belirtmek lazım; son günlerde Moskova-Tahran-Şam üçlüsünden ayrı bir hatta, Fırat’ın doğusuna yönelik bir çeşit güvenli bölge konusunda Ankara ile Washington’un müzakereleri hızlandırması da Rusya’yı, en hafifinden söylersek, endişelendiren bir durum. Bu da Moskova destekli Şam’ın İdlib’de operasyonları yoğunlaştırmasına ve Rusya’nın Demokles’in Kılıcı mahiyetindeki İdlib kartını ABD-Türkiye ilişkilerine Suriye’de özellikle balans ayarı çekme amaçlı kullanabilmesine yol açıyor” dedi.”
Vurgulu ilk yorum şu:
Aşiretlerin savaş zihniyetiyle, devletlerin savaş zihniyetleri benzer, koşut, her ne nerirse ondan.
Amiyane tabirle, herkesin oryantal rakkase olduğu bir savaş alanı bu. Koskoca ABD’nin ve Rusya’nın böyle olması ise, ironik bile değil, trajikomik:
Bunlar, Dünya hegemonluğunu böyle mi sürdürecekler?
İmkansız.
Hep aynı hikaye.
Hikaye, don lastiği gibi, çektikçe uzuyor ve sünüyor.
Kimse, savaşı kazanmak için istemiyor.
Bu çekişmeli ve belirsiz durumdan, herkesin kendine göre kazancı var.
Ama, kısa vadede.
Orta ve uzun vadede (20 ve 50 yılda), konu çok pahalı ödenecek.
Türkiye, uzun vadede en az pahalı bedeli ödeyecek olan ülke. Çünkü emperyalizminin başlangıcında.
ABD ve Rusya ise, birer güçlü emperyalist olarak, müttefikleri dahil, kimse tarafından takılmayan duruma doğru tam gaz ilerliyorlar.
Varsayalım ki Kürtler aşırı kızdılar ve IŞİD türü teröre destek oldular. (Abu Nidal’ın Asala’ya desteğini anımayalım.) Ne olacak?
ABD ve Rusya yanacak.
Türkler, gerçekten yelindi ve yine aşırı kızdılar. Ne olacak?
Tüm IŞİD türü elemanlar AB’ye sürülecek.
Distopya mı?
Hayır.
Zaten yapılmış olan şeyler bunlar.
Suriye sürecinin buralara gelebileceğini düşünmüştük ama hegemonların bir biçimde, hegemonluk prensiplerini kullanacaklarını ve durumu düzelteceklerini daha çok düşünmüştük.
O yüzden, yeni gelişmelere şaşırdığımızı söyleyebiliriz,
Not: Konu işlemeye ve yazılmaya devam edecek, çünkü asıl yeni süreç yeni başladı.
+
Dipnot:
Rusya şöyle bir açıklama yaptı:
“Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov: İdlib'de HTŞ'yi bastıracağız, Türkiye'yi uyarmıştık
İdlib ile ilgili olarak, "Sözkonusu saldırılara cevap vereceğimiz konusunda, Türk meslektaşlarımızı önceden uyarmıştık" diyen Sergey Lavrov, bölgedeki teröristleri sert bir biçimde durdurmak konusunda kararlı olduklarını söyledi. Lavrov, basın toplasında "Şu anda İdlib’de oluşmuş olan tablo, aşırıcıların, Suriye topraklarının geri kalanındaki hedeflerini buradan vurma girişimlerine son vermemiş olmalarından kaynaklanıyor" diye ekledi.”
(22 Ağustos 2019)

İktidarı kızdıran bankalar hangileri?: Ekonomik Realite vs Politik Baskı


“Sopa ise, bankaların Merkez Bankası’nda tuttukları zorunlu karşılıklara uygulanacak faiz oranında yapılan değişiklik. Merkez Bankası, kredileri yüzde 10-20 artan bankaların zorunlu karşılıklarına yüzde 15 faiz uygulanacağını açıkladı. Diğerlerine uygulanacak faiz? Yüzde 5. Şu anda enflasyon ne kadar? Yüzde 16 küsur. Demek ki, kredilerini yüzde 10-20 arasında artıranların parası enflasyona karşı korunurken, diğerlerininki eriyecek. Bu da sopa.”
Sonuç ne peki?:
“Özel bankaların ebadı büyüdükçe, kredilerin artış oranı daha da azalıyor. Örneğin İş Bankası’nın kredileri yılın ilk 6 ayında, geçen yılın aynı dönemine göre sadece yüzde 1.4 artmış. Enflasyon kaçtı? Yüzde 16 küsur. Yani İş Bankası’nın kredileri bu yılın ilk 6 ayında aslında reel olarak gerilemiş. Garanti, Yapı Kredi gibi büyüklerde de durum farklı değil…”
Yorum ne peki?:
“a) Paraları yok.
b) Batık kredilerin patlamasından korkuyorlar.”
Paraları yok değilse bile, azaldı.
Dolar artışından dolayı, ucuza kredi alıp, yüksek karlar sağlama dönemi bitti.
Ve her zamanki gibi:
Batık krediler.
Sayılarla oynanıyor. Batık ve batabilir kredi oranları, aslında çok çok yüksek. Ağustos 2018’deki dolar krizinden beridir, hiçbir düzelme yok ve hükümetin yapabildiği de ancak sopa göstermek.
Ne olacak peki?
Yine kamu bankalarına görev zararı yazılacak.
1994 ve 2001 krizinden çok daha serti gelecek. Çünkü 2015 üzerinden asıl dert, pas geçildi. 2019-2022 krizini kimse engelleyemez artık.
Dipnot:
CHP’nin bu konuda hiçbir hazırlığı yok ve iktidara gelmek üzereler. Asıl bedeli, bizce onlar ödeyecek.
(22 Ağustos 2019)

Teknoloji Yarışı mı, Borsa Yarışı mı?: Apple x Microsoft, Apple x Samsung


Apple’ın hisse senetleri, borsalarda 1 trilyon doları gördü, 750 milyar dolara indi. Microsoft’la ikisi, biri diğerini geçiyor, sonra diğeri öbürünü geçiyor, biçiminde rekabette.
“Geçtiğimiz aylarda 1 trilyon dolar değere ulaşan ilk ABD merkezli şirket olaraj tarihe geçen Apple, bu başarısını sürdüremedi ve koltuğunu Microsoft'a kaptırdı.
Microsoft 753 milyar dolarlık piyasa değerine ulaşarak, kısa süreliğine de olsa, 746 milyar dolar değere gerileyen Apple'ın önüne geçti.”
Apple akıllı telefon, Microsoft ise PC pazarında. Microsoft’un akıllı telefon pazarı deneyimi başarısızlıkla sonuçlandı.
Sonrası ilginç:
Apple akıllı telefon pazarında artık sürekli geriliyor duruma geldi.
“Tabloya göre, 2019'un ikinci çeyreğinde dünya genelinde toplam 332,1 milyon adet akıllı telefon satıldı.
Geçtiğimiz yılın aynı dönemine göre yüzde 3,6 oranında azalan satışlar, son altı çeyrekte olduğu gibi bu çeyreklik dönemde de düşüş trendinden kurtulamadı.
Samsung, dünyanın bir numaralı akıllı telefon markası olmaya devam ediyor. Nisan-Haziran aylarını kapsayan dönemde küresel çapta 75,1 milyon adet akıllı telefon satışı gerçekleştiren şirket, pazar payını yüzde 23'e çıkardı.
Listenin ikinci sırasındaki Huawei ise söz konusu dönemde 58,7 milyon akıllı telefon satarak, yüzde 16 pazar payına ulaştı.
Bir başka Çinli üretici Oppo ise, ikinci çeyrekte 36,2 milyon adet akıllı telefon satışı yaparak, Apple'ı geçmeyi başardı. Cupertinolu şirket, geçtiğimiz yılın aynı dönemine göre yüzde 15 düşüşle 35,3 milyon adet iPhone sattı. Yüzde 11 pazar payına sahip olan Apple, yılın ilk çeyreğinde Samsung'un ardından ikinci sırada yer alıyordu.”
Çıkarımlar:
Her ürünün satış ömrü vardır.
Herhangi bir şirket tek ürüne yüklenirse, o ürün inişe geçince inişe geçer.
Pahalı olmak, en kaliteli olmak demek değildir.
Devlet şikesi bile, birşirketi kurtaramayabilir.
Akıllı telefonlar, PC’lerin gördüğü birçok işi göremiyor.
Global ekonomik kriz gelirse, satışlar bunların yarısına düşer.
Borsa değerleri, teknolojik ilerilikle doğru orantılı değil.
Tarihin tüm teknolojik devleri, er veya geç geçiliyor.
+
Çıkış:
En önemlisi:
Akıllı telefon gibi olmasa da olur, bir teknolojik ürün, sanıldığının tersine, teknolojik evrimi durdurabilir. Akıllı telefonun bu konuda % 50 noktasını geçtiği kanısındayız: 10 yıl gibi bir süre anlamsız internet kullanımı yaratarak, kaynakların tüketilmesine neden oldu.
(22 Ağustos 2019)

Salı, Ağustos 20, 2019

‘Zeitgeist’ın Loş Ruhu: Aydın Selcen Gibilerin Tarih Bilinçsizliği


Tarih vardır. 5 bin yıllıktır. Dünya Sistemi’dir: Belli düzenleri vardır, kayda geçilmiştir, denklemlenmiştir. Tümevarım, artık tümdengelimdir yani. Zamanların ruhu vardır ve değişir yani. Tarihin loş ruhunda ve zamanındayız bu sıralar yani.
Aydın vardır: Entellektüel olur, münevver olur, entelejensiya olur, değişir durum yani. Ancak, hemen hepsi de tarih bilinçsizi olur. (Tarih bilinçsizi ve tarih ayırtsızı ayrı şeylerdir, Hegel yanılmıştır yani: O, tarihsel bilinçsizliğin olup bitene karşı ayırtsızlık yarattığını yazar.)
Aydın Selcen vardır. Genelde Kürt sorununu yazar. Arada ortaya koyduğu üzere, hissidir, özneldir. Düşüncesel ve nesnel değildir ve/ya olamaz yani.
Serhat Güvenç, zamanların ruhunu akademik olarak yazmış, Selcen bundan öznel olarak esinlenmiş. Zamana ve ruhuna verip veriştirriyor. Çünkü, zaman tarihin çöküş zamanı ve ruhu.
Öyleyse:
Gemi batıyor, aydın ne yapacak?
Budalalar gemisi battı, aydın ne yapacak?
Felaket kaçınılmaz, aydın ne yapacak?
Genelde hep yaptığını yapacak, abuksayacak, Selcen gibi.
“Dev Çin, minik Hong Kong’u elbet yutacak. İnsancıklar, “biz etnik olarak Çinli’yiz ama kimlik olarak Hong Konglu’yuz” diyorlar. Direnecekler, saygı uyandıracaklar, esin verecekler ama yalnızlar ve yenilecekler.”
Doğru ama bunda üzülecek ne var?
Sonuçta olay, Tayvan tipi, Batı fıştıklı bir sürece dönüştü, açmaza sürüldü çoktan.
Hong Kong kültürel kimliği, batılı bir kültürel kimlik. İngilizce bilmeyen Hong Konglu eskiden yoktu. Hong Konglular, aynı zamanda Çinliler de. Olay, bizim Tanzimat gibi yani. Ölümcül bir seçimi onlar yapmıyorlar, yapamıyorlar, anavatanları onlara ölümcül olarak dayatıyor yani. Olay, 1’den sonrası istatistik yani. Troçki’nin dediği gibi, siz savaşla ilgilenmeseniz de, savaş sizinle ilgilenir yani. Trajediler yinelenince, komedileşir yani. Olay acıklı değil, gülünç yani.
Ne var bunda?
Tarihin eğitim zayiatı bu.
Ayrıca, Hong Kong’un derdi, Selcen gibileri neden geriyor? Neden, ellerinde tuzlukla, hıyarım var, diyen herkese koşuyorlar? Nedir bu slaktivizm?
Selcen, kendi yakınındaki Kürtler’in de dörtnala ölüme gittiğini de göremiyor.
Çünkü, tarih bilinci yok.
Çünkü, his ve histeri yapıyor.
100 milyar kişi yerine, bu bilgi 100 milyon kişiyle de elde edilebilirdi. Ancak, hiç kimse bu bilgileri kullanmıyor ve tarih tekerrür ediyor yine yeni yeniden, şarkı sözü gibi yani.
Ya devlet başa, ya kuzgun leşe yani.
6 bin halk, 200 devlet, 5.800 halk devletsiz yani.
Hiçbirşey de değişmiyor yani.
Çin 2.200 yıldır tek devlet. Türkler 1.470 yıldır 150 devlet, (sonuncusu dahil) 150’si de batırılmış.
Hangisi tercih edilir?
Türkler önce bölünür, sonra birleşir.
Kürtler önce birleşir sonra bölünür.
Hangisi yeğ?
Selcen’in uğraşması gereken konular, yanıtlaması gereken sorular bunlar yani…
(20 Ağustos 2019)

Ahmet Taşgetiren: Kürt Sorununu Anlayamayan Müslüman Siyasetçi Çizgisi


Kürt sorunu, 100 yıllık bir sorun.
Kimi iner, kimi çıkar.
Çoğunluk bu sorun, hesapça Türkiye müttefiği olan hegemonlardan destek görür.
Son 35 yılda ise durum farklı:
Kürtler bir biçimde, 4 ülkede birden devlet kuracaklarını düşünmeye başladılar. Aslında, daha önce de düşünüyorlardı ama koşulların olgunlaştığını düşünüp, buna tümden kani oldular.
Sonrası belli:
Türkiye’de 100 bin ölü.
Irak’ta 350 bin ölü.
Suriye’de 1983’ten önce 200 bin ölü.
İran’da 100 bin ölü.
MSP-Erbakan çizgisi bu konuyu hiç dikkate almadı. Taşgetiren’in hakkında yazdığı dönem olan 1991’de Erbakan da ortalıktaydı, konuyla ilgili belli bir tavrı da yoktu. Muhafazakar-liberal çizgi sayılan ANAP ve AKP, konuyu daha da başa bela hale getirdiler, çünkü Batı çözüm süreci gibi şeyler dayatıyordu.
Bunlardan bağımsız olarak, ABD’nin denetimini de aşarak, konuya Arap Baharı girdi. Suriye, Rusya’nın inanılmaz başarılı taktikleriyle, kimsenin beklemediği yerlere geldi, Kürt sorunu da öyle.
Dolayısıyla konu, Taşgetiren’in dediği gibi, 1991’deki gibi falan değil.
“1991’de SHP listesinden Meclis’e giren Leyla Zana, TBMM’deki yemin sırasında Kürtçe konuşunca kürsüden indirilmiş, ardından da HEP’li milletvekilleri Meclis çıkışında polis tarafından gözaltına alınmıştı.
O zaman ben “Bu görüntüler, Diyarbakır kahvehanelerinde hangi duygu içinde seyredilmiştir?” diye yazmıştım.
1991’den 2019’a… 28 yıl geçmiş. “Kürt oyları” ile ilgili sancı bitmemiş. Hatta derinleşmiş.”
Oradaki çizgi, SHP’nin Kürt çizgisini başta desteklemesi, DYP-SHP koalisyonu, oğul İnönü’nü devletçiliği ile gelişti: Yani SHP, Kürt milletvekilerini meclise soktu ama devamında onları desteklemedi.
O zamanda da, bu zamanda da, birileri savaştan daha çok çıkar sağlıyor ve savaşı barıştan daha çok destekliyor. Bunların bir bölümü de şu an HDP’nin içinde: Yani, şahinler ile güvercinler çekişiyorlar.
Bunu, sağ söyleyemiyor.
Müslümanlar’ın, Türk-İslam’ın, muhafazakarların, muhafazakar-liberallerin, alaturka sağın genelde takıyye yaptığı bir konu bu yani.
Taşgetiren, tavşana kaç derken, tazıya tut, diyor, çünkü yazdığı gazete Davutoğlu’cu. Davutoğlu da siyasete geri döndü. Taşgetiren, hesapça AKP’nin hatalarını demokrat demokrat eleştiriyor.
Ah takıyye, vah takıyye yani.
(20 Ağustos 2019)

Dünya Bankası: Türkiye’de kaynaklar verimsiz sektörlere gitti, yapısal reform şart


Dünya Bankası ve Imf, hesapça akılcı ekonomileri savunup, 3. Dünya ekonomilerine kaynak sağlayan kurumlar. 1945-2015 arasında bu işlevi gördü ikisi de. Sonra durumlar değişti. Onların yerini merkez bankaları aldı, global ve makro-makro ekonomi yönetimi ağırlığı açısından.
Ad absurdum yapalım:
Türkiye, 1983-2018 arasındaki 35 yılda, Dünya Bankası’nın dediklerini yapsaydı, ne olurdu?
1,5 trilyon dolar borcu olmazdı.
1,5 trilyon dolarlık KİT’i gitmezdi.
1,5 trilyon dolarlık israfı etmezdi.
O zaman ne olurdu?
ABD ve AB, çoktan iflas etmiş olurdu, ABD’nin giderek oraya gitmesi gibi.
“Uzun dönemli büyümenin kritik şartının “makro ekonomik istikrar” olduğu belirtilen raporda, rapora konu mikro düzeydeki atılacak adımların da bu unsurdan etkilendiği hatırlatıldı.”
Bundan o kadar emin değiliz.
Çin ve ABD, farklı farklı yönlerde, bunu karşıt örnekler veriyor bize: Biri bildiğimiz baskı rejimi ile (ki liberalizmin ancak demokrasilerde yürüyeceği önesürülür) ve kur savaşları ile.
Diğer bir deyişle, Dünya Bankası ve IMF, eski dönemin, altın döneminin ekonomi kurallarına göre konuşuyorlar hala.
Bu durum, hem ÇÜŞ’lerin inanılmaz hataları, hem (BM dahil) bu türden global kurumların iflası bizi şaşırtıyor.
Bir de, kuramın gerçeğin 70 yıl gerisinden gitmesi bizi şaşırtıyor.
(20 Ağustos 2019)

Bekir Karlığa: Müslümanlar’a yeni bir medeniyet bilinci lazım


Girizgahlar:
Müslümanlar, İslam var olduğundan beridir, hiçbir zaman tek bir devlet veya tek bir kültür olmadılar ve/ya olamadılar. Dakka bir, gol bir, İslam’da iç savaş hep varolageldi yani.
Klasik İslam kültüründe Gazzali x İbn-i Sina ikilemi var, bunlara harici olarak eklemlenen tüm tasavvuf geleneği var bir de.
Son sekiz yüz yıldır da İslam kültürü uykuda, Orta Çağ’da, her neyse onda.
Karlığa bu durumu yok saymış. Bildiğimiz, Tanzimat ikilemi olan Hristiyan x İslam ve Batı x Doğu ikilemine olayı kilitlemiş.
“İslam Düşüncesinin Batı Düşüncesine Etkileri kitabınızda, Gazali’ye karşı İbn Rüşd’ün felsefeyi savunan Tehafüt’üt-Tehafüt adlı eserinin 17. Yüzyıl Avrupa’sında 12 defa matbaada basılıp yayıldığını, Osmanlı kütüphanelerinde ise sadece 4 tane el yazması bulunduğunu yazıyorsunuz. Bu tabloyu nasıl okuyalım?
Bu tespit, İslam dünyasındaki zihin tıkanıklığının nasıl başladığını ve zamanla hangi noktaya geldiğini çok açık ve net olarak ortaya koymaktadır. Batı dünyası, 13. Yüzyıl’dan itibaren İslam düşüncesinin temel kaynakları Batı dillerine çevrildikten ve başta Kindi, Farabi, İbn Sina, İbn Rüşd ve İmam Gazzali gibi İslam düşünürleri, Batı içine düştüğü dogmatik ve skolastik uykusundan dünyasında tanındıktan sonra uyanmış ve Rönesans’a doğru hızla yol almaya başlamıştır.”
Bu saptama, Dünya Sistemi’ni bilmiyor ve tarihi eksik biliyor.
Avrupa tarihinde 4 engizisyon ve 4 rönesans var. Burada söz edilen, sonuncu rönenans, Aydınlanma yani.
+
“Kindi, Farabi, İbn Sina, İbn Rüşd ve İmam Gazzali gibi İslam düşünürleri, Batı içine düştüğü dogmatik ve skolastik uykusundan dünyasında tanındıktan sonra uyanmış…”
Tam tersi: Bunlar sayesinde skolastik uyku bitti. El tokadı yediler yani. Ancak, bu el tokadını Araplar 600 yıldır yiyorlar ama bir türlü uykularından uyanamıyorlar: üstelik, islam kültürünü başlatanlar onlar ama o Araplar bu Araplar değil tabii.
En acımasız konu ve asıl dert şu ama:
Osmanlı-Türkiye açısından konu, Tanzimat’tan beridir şu ya da bu biçimde parçalı olarak çözülüd ve Batı’nın desteklediği muhafazakar kültür bu batılılaşmaya hep karşı çıktı. Karlığa da o cenahtan.
Türk-İslam, hesapça 300 yıldır çözüm arıyor ama üstünde oturduğu sandalyeyi kaldıramıyor tabii ki.
+
“İslam’da felsefe kurumlaşmadı, diye yazıyorsunuz. Bu ne demek? Felsefe lazım mı?
Varlığı bir bütün halinde algılayıp yorumlamanın en önemli araçlarından birisi olan felsefe, elbette ki önemli ve lüzumludur.  Çünkü felsefe bize doğru, sağlıklı, tutarlı ve yeterli düşünmenin yolunu ve yöntemini gösterir. Muhataplarını doğru bilgiler ve tutarlı fikirler ile besleyip tatmin edemeyen düşünce ve inanç sistemleri kalıcı ve uzun ömürlü çözümler üretemezler.”
Felsefe, Batı’da da kurumlaşmadı. Felsefe, milyonda birlerin uğraştığı bir alan yalnızca.
Yorumlama, mantığın işi ama mantık, artık felsefenin değil, bilimin alanında kalıyor. Ötekisi, kelam oluyor yalnızca.
+
“Bugün Müslümanların zihni bir aydınlanma için en çok nelere ihtiyacı var?
Bugün İslam dünyası, her zamankinden daha fazla köklü bir zihniyet değişimine ve kapsamlı bir aydınlanmaya muhtaç. Uzun lafa gerek yok, bugün her konuda daha çok çalışmak, daha çok bilgi elde etmek, daha çok şeffaflık, daha çok özgürlük, daha çok istişare ve daha çok demokrasi. Belki içine düştüğümüz durumun farkına varmamıza sebep olur ve yeni bir medeniyet bilinci oluşturarak yeniden dirilişin kapılarını aralamamızı sağlar.”
Adama sorarlar o zaman:
Peki, bunları yapanları neden öldürüyor, yurtdışına sürüyor, hapse atıyorsunuz?
Ya da:
Bunları Erdoğan’a söyleyebiliyorlar mı?
Ya da:
Lütfen takıyyeyi bırakın ve dürüst olun artık.
(20 Ağustos 2019)