Perşembe, Ocak 07, 2016

Megalo İdea = Antik Yunan Emperyalizmi

Sokrat-Platon-Aristo çizgisinin, Pers emperyalizmine karşı, tek çözümün Antik Yunan emperyalizmi, yani doğunun işgali ve istilası olduğunu düşündüğünü yeni öğrendim.
(Tam Laz fıkrası hesabı yani.)
Da, sonunda ne oldu?:
Üçlü koşunun son ayağı olan Aristo ve İskender birbirini öldürmeye kalktı. İskender ilk dünya fatihi oldu ve ardından kaput: Antik Yunan bitti.
Tamam, İskenderiye’ler kuruldu bir sürü ama Megalo İdeao da bitti.
Kendini bitiren bir düş mü?
Ne işe yarar ki?
Devam:
İğneyi kendimize, çuvaldızı başkasına batıralım:
Yaklaşık son 15 yıldır, TC’nin emperyalizmi becereceği veya parçalanacağı, yönünde bir savım var.
(İnsanlar buna zamanında çok güldü ama son koşullar nedeniyle artık gülmüyorlar. Soru şu: ‘Olur mu acaba abi?’)
TC, parçalanmak için çok çok uğraştı ama çevremizdeki ükeler, ‘abi sen ölme, biz ölürüz’ diyerek parçalandılar veya birbirleriyle anlamsız yere savaştılar. Öyle de gidiyorlar. Ermenistan-Azerbeycan savaşı yeniden başladı. Eksildi 2 puan.
Kürtler desen, son 1 yüzyıldır var olan, 4 ülkeli parçalanmışlıklarını, bir türlü birleşememe yönünde sürdürdüler.
Yani, bizim emperyalist olmayı becerdiğimiz falan yok.
Onlar, kendi kendilerine, bizi güvey, kendilerini gelin yapıyorlar.
Örneğin, olağan koşullarda, biz Rus uçağını düşürünce, Rusya bize üç bacağıyla dalardı. Putin’in boş yanına dek geldi. Adam, apışıp kaldı resmen. Eh, 2-3 gün geçince de, golü yemiş ve oturdu aşağı, oldu sonuçta.
Tayyip desen, bal gibi biliyor, kendisinin emperyalist falan olamayacağını (destekli konumunda sonuçta). Çünkü, habire barometre ibresi gibi dönüyor günden güne.
Da, nasıl ki 2000-2200 arası tarihsel iniş dönemi bal gibi sürüyorsa, bizim de çıkışımız bal gibi sürüyor. Haa, zaten uzun ve orta vadede bu emperyalizm bir numaraya yaramayacak. Kısa vadede popomuzu kurtaracağız. Tayyip de, ‘vatan bölen’ olmayacak, o kadar.
Eskiden, ‘tarih tekerrür eder’ denirdi.

Şimdi bu, ‘yani bu kadar idrar zoruyla, tabii tarih tekerrür eder’ oldu.

Dünya ve Hollywood

Konuyla ilgili doğru dürüst en son 2010 gibi ilgilenmiştim. Bazı ilginç veriler oluşmuş. Onları irdelemek arzusundayım.
O zaman, sarı, kahverengi ve beyaz (AB’sel ve ABD’sel ayrı ayrı) sinema ayrımı, oldukça belirgindi. 5 yılda onlara yakın ve ama uzun vadede başka başka global değişimler imleyen gelişmeler vuku bulmuş:
Holywood filmleri 2 eğilimde:
Bir:
ABD’de asıl parayı yapanlar.
İki:
ABD dışında asıl parayı yapanlar.
Bu ayrım, 1998 yapımı ‘Armageddon’ ile çok belirgin bir yol ayrımı imlemişti. Şimdilerde yol çatallanması sürüyor ama rasgele sürüyor gibi.
Örneğin, ‘Snowpiercer’ gibi, bilimkurgu türünde ve tüm ABD yıldızlarını içeren ama yanısıra ABD-dışı yönetmen ve oyuncu da içeren bir yapımın geliri, % 94,7 ABD dışında oluşmuş.
2014’ün en çok hasılat yapan filmi, ‘Transformers’, orijini tümüyle Japonya kökenli olsa da, tümüyle yankileştirildiği için olsa gerek, % 77,8 ABD-içi hasılat yapmış.
En çok hasılat yapan 20 filmin yalnızca birisi, % 50’nin altında, % 36 ABD-dışı hasılat ile ‘American Sniper’ olmuş: Yani, tümüyle ve yalnızca Yanki konulu bir film.
Ara soru:
Bu, (Holywood’sal) globalizasyon mu?
Bence değil ama bunun yanıtı, ancak önümüzdeki 10 yıl içinde kesinleşir kanımca.
Örneğin, Türkiye’de Dünya’da da devam filmleri yüksek hasılatı sürdürüyor genelde. Ki bu, neredeyse 30 yıllık bir eğilim durumunda.
Ara yorum:
Bu filmlerde, genelde ve eski Holywood çizgisinde bakılınca, Yanki olmayan çok çok öğe mevcut. Yani, ABD Dünya’yı Holywood’laştıracağım derken, (asıl sarı ve kahverengi sinema (Bolywood) olarak) Dünya Holywood’u dünyalılaştırdı gibi görünmekte. Bu, 1995-2015 için geçerli olan bir saptama.
Zaten, hala ve hep, ABD film yapımlarının 400 tanede 300 tanesi, maliyetini çıkaramamayı sürdürüyor örneğin. Espri şu ki bu ülke, ‘publish or perish’ ülkesi ve ‘perish’ olacak denli ticari kötü olan, 1980’den bugüne dek, en az 10 bin film yaptılar. Da burası TC değil ki cebine beleş para koyan biri, film yapmaya kalksın. Zarar ettiren biri asılır ABD’de yahu.
Yani, 1’den 2 milyona giden, 120 yıllık sinema tarihinde, tüm global filmlerin % 20-30’unu yapmış olan ve bunun dörtte üçü zarar etmiş olan bir ülkeden (ABD’den) söz ediyoruz burada. Ticari bir hatada 120 yıl boyunca ısrar eden, Dünya ticaret devi: Pek sakil canım.
A evet, Fransa dışında, AB sanat filmi piyasası çöktü. Satın alınan sanat filmi yönetmenlerinin Holywood maceraları da son 10 yıldır tümden çöktü. Bu da, Holywood’un ‘yemez, yedirmez’ tavrı.
Da, ‘Gangnam Style’ klibi, 2 milyar kere izlendi, 3 yılda yalnızca (ve artık pratikte sıfır ek izleniyor). Yalnızca internet filmi yayını kanalları var artık.
Ek bilgi 1: 1 milyar dolar hasılatlı 1 film, yaklaşık 100 milyon kere izlenmiş demek olmakta. Tüm Dünya’da ama.
Ek bilgi 2: Filmlerin hasılatlarının % 80’ü ilk 3 veya 7 günde oluyor. Alan da gaçan durumu yani. Kandırdı kandırdı, kandıramadı nah bir daha kandırır, oluyor sonuçta.
Ek bilgi 3: Kısa film olmak kaydıyla, 100 bin değil ama 500 bin kere izlenen bir Youtube parçası, sahibine yaptığının maliyetini haydi haydi geri veriyor, şu ya da bu yoldan.
Ek bilgi 4: Bir ticaret sitesi olan Alibaba, sinema alanına girdi. Tabii ki internet sineması alanına. Alibaba, şu anda Holywood’daki o tüm ‘joint-venture’ / ÇÜŞ (çokülkeli şirket) oluşumlarından çok çok daha büyük bir oluşum. Ve bu, son 20 yılda, internet büyürkene, göz göre göre böyle oldu çıktı. Holywod hiçbirşey yapmadı bunu önlemek veya onu sollamak için yani.
Sonuç:
Bu durumda yolları çatallanan bahçe değil de, saçaklı kırınımlar var gibi ortada.
Yani bu, sarı, kahverengi veya beyaz sinemadan herhangi biri galebe çalabilir, ya da hepsi yenilebilir, demek. Benim seçimim, hepsinin yenilgisi yönünde görünüyor. Bu, şimdilik, internet sineması yönünde ilerleyecek ama çok çok kısa bir zamanda holografik sinema alanı da ticari olarak devreye girebilir pekala. Çünkü ne Blueray, ne de HD yeterince tutmadı sinema açısından. Nasıl olsa birileri, yeni teknoloji sokacak piyasaya.
Bu arada; klip, reklam, bilgisayar / video oyunu sinemasal fragmanı, vs türü kısafilmleş(tiril)miş örnekler hala devrede. Onlar da başabaş yarışta yani.
Vine video ve Twitter senaryosu türü, çok çok zayıf filizler durumunda.
Televizyon dizileri ise, tümüyle sinemalaştı çoktan. Ancak, onlar en azından 2014 gibi pillerini bitirmişti. Dr. House ve Dexter gitti, avangard-dizi bitti bizcesi.
Bu durumda, hiç olmadığı denli tuhaf bir biçimde, sinemanın en az 5-6 avangard vektörü var ama potansiyel olarak. Aktuel olarak ise 0.
Hangisi başaracak?

That is the question.

Çarşamba, Ocak 06, 2016

Tarih Dersleri: Avrupa 400-1450 ve Moğolistan 1200-2000

Daha önce, Çingeneler ve Türkler arasında yaptığımız bu türden uzun dönemli ve uzun mekanlı karşılaştır-karşıtlaştır durumunu, bu kezinde Avrupa 400-1450 ve Moğolistan 1200-2000 için deniyoruz.
Avrupa için 1.050, Moğolistan için 800 yıl sözkonusu. Arakesit zaman 250 yıl, arakesitsiz zaman 800 + 550 = 1.350 yıl olmakta.
Arakesit zaman olan 1200-1450 arasında Moğollar, 1200-1300 gibi Avrupa’yı darma duman ettiler.
Avrupa’yı 400’de Kavimler Göçü, 800’de Vikingler, 1200’de Moğollar, 1350’de Çin’den gelen veba salgını darma duman etti.
Avrupa böylelikle ve dış nedenlerle, 400 yıllık iniş-çıkış dönemlerindeki 200 yıllık iniş dönemini, 1.050 yıl gibi bir süre boyunca yaşamak zorunda kalan, mekan-zamansal ender örneklerden biri oldu.
Sonuncu ve en büyük yıkım olan ve Avrupa’nın üçte bir nüfusunu öldüren veba salgını, darbe olarak 1600 yerine 1350’de olarak, bir bakıma o süreyi (250 yılı, 1600 yerine 1450’de çıkışa geçmeyle, 150 yıl olarak) sıfırlamış görünüyor. Bu son darbe senkobun daha derinlemesine irdelenmesi gerekiyor.
Şerh 1: Orta Çağ için oldukça farklı bakış açıları ve kavramsal çerçeveler var ama hepsi özel / tikel alanda seyrediyor. Bize gerekense, tümel denklem ve soyutlama.
O yıkımı yapan Moğollar ise, 1300’den sonra, belki hala da öyle sayılmacasına, Moğolistan’a çekilip, Dünya’nın en büyük imparatorluğunu kuran onlar değilmişçesine çok çok statik bir tarih sürdürdüler.
Şerh 2: Bu türden bir sarı ırksal geri çekilme olarak, 1400 gibi denizler yoluyla Dünya fatihi olabilecek Çin’in, tutucu bir imparator nedeniyle, bir anda kendi filolarını çürütüp, içine kapanmışlığı gibi, diğer bir örnek de mevcut.
Avrupa ise, 1500-1950 arasında koloniyalist-emperyalist Dünya hegemonluğunun ardından, peşpeşe gelen 2 dünya savaşının travmasıyla, 1945-2015 arasında 70 yıllığına bir kabuğuna çekilme yaşadı. Ki bu da  ‘Şerh 2’deki gibi sayılabilecek bir örnek olabilir.
Avrupa bugün yine yeni yeniden, bir Neo-Kavimler Göçü yaşamakta ve almakta.
Ural Dağları’nın doğusu ve Tarım Havzası’nın kuzeyindeki tüm Asya’sal bölge, dışarıdan asla istila ve işgal almadı, çünkü herhangi bir çekici yönü yok. Ancak, bazı Türksel halklar gibi, çok daha güneyden neredeyse Kuzey Kutbu’na dek sürülen halklar buraya sığındı.
Şerh 3: Burada, Kanada’daki Eskimolar’ın ve Avrasya’daki Laponlar’ın durumu, üzerinde göreli az çalışılmış ama pekala istisna yazabilecek örnekler durumunda.
Moğollar, 1250-2000 arasındaki 750 boyunca, herkesin Cengiz Han adını almaya uğraştığı bir çoban-çadır kültürü yaşadı. 70 yıllık reel sosyalist yönetim bile onları değiştiremedi ama son bulunan Dünya’nın en büyük altın madeni onları da değişitiriyor / değiştirecek gibi. Göçer kesim giderek sıfıra limitleniyor artık örneğin.
Tüm bunlara karşılaştır-kaşıtlaştır olarak bakarsak:
Bolluk, özellikle talan-yağma yoluyla bolluk, toplumları yalnızca en başta etkiliyor. Sonra 1650 İspanya’sı gibi, eski hamam eski tas, oluyor.
Yerel varyanslar, 400’e 1.050 gibi istisnasal örnekler yaratabiliyor.
Son veba salgınında olduğu üzere, son vurucu etki, aynı zamanda statikliği kıran, değişimi ivmelendirici etki de olabiliyor, burada Avrupa için. Zıplanması gereken uzunluk artmış olabiliyor ama zıplama eğilimi de yeterince büyük olabiliyor. Ki bu bazı toplumların Neolitik Devrimi ileri ve geri doğru birkaç kez yaşamışlığıyla da kayıtlı.
Talan-yağma bolluğu ise, sürekli bir ivmelendirici etkisi yapamıyormuş, görülmüş oluyor. Ki bu Osmanlı için bile geçerli.
Buradan çıkan sonuç şu olmakta:
Tıpkı Türkler-Çingeneler Anadolu 1100 gibi, bu örnek de, içiçe yakınlıkta 2 tarihsel örneğin, zaman içinde büyük kaotik rota varyansları yaşamasına örnek oluşturuyor.
Bugün Avrupalılar’ın, Moğollar’ın, Türkler’in, Çingeneler’in tarihsel momentleri belli.
En ileri momentli Avrupalılar, en yüksek birinci türevliler ise Türkler. Her 2 grup da yerleşik yaşamcı.
Diğer ikisi ise, göçer yaşamcı.
Ortak ve farklı noktaların birincisi bu görünüyor.
Üçüncü türev olarak ise, Alamancılar’ın 1960-2010 tarihçesi var. Bu da, Avrupalılar için de, Türkler için de, bir tarihsel-büküm gelecek noktası imliyor bizcesi.

Çingeneler ve Moğollar ise, birkaç yüz yıl daha aynı gıygıyda gidecek gibi.

(Birlikte) Ölmek

Önnot:
Bu metin, Schnitzler’in birlikte ölmeyi konu eden, ‘Ölmek’ adlı romanının arka kapağındaki metin üzerinden yazıldı. Bu adam Freud’u çok etkilemiş. Acaba Freud kendi ölürken, karısının da onunla birlikte intihar etmesi gerektiğini düşünmüş müdür acaba? Romanın tema’sı bu çünkü.
“Genç bir çift olan Felix ve Marie'nin önünde ölümden başka bir engel daha var. Artık bu hayatta çok az bir vakti kalan genç adam, sevgilisi Marie'ye, ‘benimle ölür müsün?’ diyor. Siz olsanız böyle bir durumda ne yapardınız?”
Örnekler:
Yazar Arthur Koestler, İspanya İç Savaşı’nda ölüm orucuna girdi, ülser oldu. Walter Benjamin ile birlikte 1940’ta intihar etmek için ilaç aldı, kendi kustu, Benjamin öldü ama bu daha çok cinayet gibiydi, çünkü Koestler Stalin tarafındaydı, Benjamin ise değildi.
Aynı Koestler ölümcül hastalığa yakalanınca, o zamanki karısı onunlu birlikte intihar etti ve birlikte öldüler. Bunu, Koestler mi istedi, karısı mı önerdi, tam bilmiyoruz.
Susan Sontag ise, yakın arkadaşı Diane Arbus’un intiharında yan çizdi. Onunla birlikte intihar etmedi, onun yerine, ‘Bir Metafor Olarak (Ölümcül / Kansersel) Hastalık’ kitabını yazdı.
Annesi ve babası birlikte intihar etmiş ve ölmüş bir hanım tanımıştım. Deliydi, hem de zırdeliydi. Deliliğinin bir bölümü de o intihardan geliyordu, çünkü konuya aklı erecek kadar büyükmüş o sırada.
Ondan 5 yıl önce, ondan başka bir kentte, yine bir intihar eden çift  öyküsü dinlemiştim. Anlatan kimse konuyu çok bayağıca yüceleştirerek anlatmıştı, tiksinmiştim. Herşeyi bayağılaştıran biriydi. Neden böyleydi, hiç anlayamadım.
İntihar eden ünlü çok ama birlikte intihar eden ünlü az sanırım (ben bilmiyorum örneğin).
Ben, ‘mümkündür pekala’ diyorum.
“Birlikte ölmek ister miyim?”
Soru bu değil. Soru şu:
“Kimin yaşamına, kalan yaşamımı verip ölürüm?” (Biraz ‘Deli Dumrul’ öyküsü gibi.)
Seri terörist ruhlu biri olarak, yaşam almayı değil, yaşam vermeyi severim. 7 milyarı öldürmeyi de bu nedenle düşünüyorum, doğmamış 7 trilyonu da öldürmeyi bu nedenle düşünmüyorum.
Öleceğim kesinken, biri bana, beni sevdiği için, benimle birlikte ölmeyi önerirse, ona feyk atar ve kendim ölüp, onu sağ bırakırım. Ki bu da, Koestler’in Benjamin’e yaptığının tersi olur: Benjamin ne olup bittiğini bilmiyordu, yalnızca Koestler’e güveniyordu ve bunu yaşamıyla ödedi. Ki bu aynı zamanda, Koestler’in o zamanki karısıyla, kendisi ölüme mahkum olduğu için, birlikte intihar etmesinin de tersi olur.
Bugüne kadar yaşamış 100 milyar insanın, milyonda dokuz yüz doksan dokuz bin dokuz yüz doksan dokuzu, bir hiç olarak yaşadı ve öldü. Ancak bu, ölmekte olan birinin, kendisiyle birlikte ölmesini herhangi birinden istemesine hak yaratmaz.
Peki bu, hak edilmeden yapılabilir mi? Yapılabilir, tüm günah, suç ve ahlaksızlıklar gibi...
Başka bir uç örnek daha var:
Kendi klonlarının, diyelim 60 yılda bir, genç gövdelerini alarak, kendi başını oraya naklettirerek, (diyelim 20 yaşında olan) onlara 60 yaşında, yani ölmeye epeyi yakın bedenler bırakmak da, kendi ölümünü birine duble ödetmek olmaz mı? Yani, asıl örneğin (iyi veya kötü olarak) 2 katı etkili bir edim olmaz mı?
Birlikte ölme ama nasıl?
Orgazm gibi, kadın önce veya eşzamanlı veya erkek önce mi? Farkeder mi? Farketmez mi?
Son soru:
Ölüm hep tek kişiliktir. En azından şimdilik.
Dolayısıyla:

Birlikte ölmenin ne anlamı var?

Heidegger’in ve Fink’in Heraclitus Tartışması

2 düşünür-yazar, Heraclitus’un diyelim 10 fragmanı üzerine, 1 kitabı yayınlanmış, belki 4 kitabı yayınlanmamış upuzun tartışmalar yapıyorlar.
İroni şu:
Heraclitus’un tüm eserleri günümüze kalsaydı, tartışmalar çok daha kısa olacaktı, çünkü onun ne demek istediği bu denli yorumbilime açık olmayacaktı.
Heidegger, akıl yürütme olarak tartışmayı kurtkapanına alışı çok güçlü ama yine de felsefeci sözeli ve totolojiği. Örneğin, Antik çin – Anrtik Yunan felsefi etkileşimine ilişkin, onlardan yüzyıl sonra bile, hala bir bilgi sahibi değiliz ama arada bir iletişim olduğu çok açıkseçik ortada. Bu konuda, Dünya Sistemi’cilere kalmış olmakta.
Diğer bir deyişle Heidegger, meta-hermönötik alanında 0, hatta eksi durumda / düzeyde görünüyor.
Bunun hiç aklıma gelmemesi tuhaf ama bunu yazınca, Hedigger’in tüm gaflarını da çözmüş oldum. Onun ontolojisi transendental falan değil, otantik anlamında yani (otantik aşkınlık, Doğu’nun malıdır, batının değil). Bildiğimiz Alman dışavurumculuğu yalnızca. Böylelikle Heidegger, herşeyin üzerine bir de, ilk dışavurumcu felsefeci olmuş olmakta. Ve artı böylelikle de, tıpkı ressam eşlenikleri gibi, dosdoğru faşzme topuklamış olmakta.
Böylelikle, her ikisi de (tüm felsefesini değişim üzerine kurmuş) Heraclitus’u dinamik değil, statik bir filozof kılmış oluyor bu tartışma ile...
Nokta. Es.
Dipnot:
Heraclitus da yanılmıştı:
Bir suda değil 2 kere, 1 kere bile yıkanılmaz.

Çünkü su ve yıkanan beden, hiçbir anda kendine özdeş değildir, yani kendi değildir ve/ya kendi-değil’dir. Su buharlaşır ve beden soluk alıp verir örneğin.

Neçayef Diyor ki

TC’nin Diyarbakır’ı Yeryüzü’nden bilmesi, 10 dakika ve 10-50 milyon dolar ister.
TC bunu yapabilir.
PKK’nin İstanbul’u Yeryüzü’nden silmesi, 10 dakika ve 10-50 milyon dolar ister.
PKK, bunu yapabilir mi?
That is the question.
Bizcesi yapamaz.
Neden?
Çünkü, Neçayef yerine, Makyavelli’yi tercih ederler.
Çünkü, devlet yıkmak yerine, devlet kurmayı tercih ederler.
Oysa Türkler, 16 devlet kurup, 16’sını da (sonuncusunu 17 Aralık 2013’te olmak üzere) yıkmışlardır.
Aranot 1: Türkler’in kurduğu devlet sayısı, yabancı kaynaklarda 30’un üzerinde görünüyor.
Peki:
Türkler anarşist mi?
Hayır, yalnızca sakarlar.
Ayrıca, reform yerine, tümden yıkımı kullanan oldukça tuhaf bir yanları var. Bunu da beceriksizlikleri yüzünden yapıyorlar.
Kürtler arşist / arkist mi?
Evet.
Çünkü, tarihte 3 milenyumdur var olmalarına karşın, doğru dürüst bir devlet kurmayı veya yazıya geçmeyi hala becerememişler.
Özeniyorlar yani.
4 ülkede birden yani.
Artık, ilk kısmet kimeyse.
Aranot 2: İlk devleti kuran, diğerlirinin şansını pratikte sıfırlayacak. Ona göre yani. En yüksek olasılık Barzani-Irak yani.
Ayrıca:
Türk komutanı, 18 bin faili meçhul ve 18 bin kayıp yaratan kişi gibi, suçunu işler ve sonra gidip hapsini yatar. İdam olsa da, aynısını yapar ve gider asılır.
Kürtler ise, bunun emrini vereni de, uygulayanı da taşa tutarlar, arkasında duramazlar. Çünkü arkalarını batıya yaslamış durumdalar. Batı da bunu onaylamaz.
Türkler ise zaten epeyi faşistlik yaptılar. Evren’e kimse bir şey yaptı mı? Ben dahil, 600 bin kişiyi işkenceye soktular. Mahkum olmadan 35 yıl yaşadı öldü adam.
Yani:
Olaylara alternatif açıdan bakacaksın, basmakalıp / klişe açıdan bakmayacaksın.
Savaş tarihi, 11 Eylül 2001 gibi, Wikileaks gibi, yepyeni yöntemler, stratejiler, taktikler kazanıyor.
Aslına bakılırsa Sun Bin, daha dakka bir gol bir, Sun Tzu’ya çok muhalefet şerhi yazmıştı zaten.
Oysa Kürtler dahil, Dünya’nın tüm orduları, hala Sun Tzu’da takılıp kalmışlar 2.500 yıldır. IŞİD, biraz biraz yekindi o kadar.
Çıkış:

Girişteki TOS-1A roketleri ya da geleneksel silah yerine, nükleer bomba veya alternatif silah koyun ve ilk 6 paragrafı yeniden okuyun.

Salı, Ocak 05, 2016

Vikingler ve Çingeneler

Vikingler ve Çingeneler, uzun mekanlı ve uzun dönemli yer değiştirmeler yapmış 2 halk topluluğu.
Vikingler, MS 800’de Norveç’ten yola çıkıp, 2 ayrı rota üzerinden, Atlas Okyanusu ve deniz yoluyla, artı Doğu Avrupa ve kara yoluyla, taa Kafkasya’ya kadar 950 gibi gelmişler. Afganistan’a da varmış olabilirler. Ekstradan 980’de İzlanda’ya, 1000’de Kuzey Amerika’ya bile varmışlar.
Çingeneler, Kuzeybatı Hindistan’dan İspanya’ya kadar, 1000-1500 arasında yol almışlar. Onlar hep kara yoluyla ama 2 ayrı rotadan, Anadolu üzerinden, 1300’ler gibi Orta Avrupa’ya ve Kuzey Afrika yoluyla, 1400’ler gibi İspanya’ya varmışlar.
Vikingler istilacı ve savaşçı bir halk, Çingeneler ise savaşçı Müslüman Araplar’dan kaçan ve göreli barışçı bir halk imiş.
Vikingler batıdan doğuya ve kuzeyden güneye giderken, Çingeneler doğudan batıya ve güneyden kuzeye gitmişler.
Şu anda Orta Asya’daki Ruslar’ın sarışınlığı Vikingler’den ve taa Norveç’te bile Çingeneler var. Her ikisi de, en geç 1600 gibi olmuş bitmiş olaylar.
Bu ikisi, bildiğimiz kültürel topolojik yoğrulma. Ancak Vikingler, Çingeneler ile temas ve paralel hareket eden Türkler ile karşılaşmış iken, Çingeneler’e zamansal olarak uymadığı için hiç denk gelmemişler.
Ki bu, negatif diyalektik ve uzaktan etkileşim oluyor (Adorno terimleriyle).
Vikingler, batıdan doğuya ve batıdan batıya ender hareket etmiş bir halk. Çingeneler, güneyden kuzeye ender hareket etmiş bir halk. 5 milenyumluk Dünya Sistemi’nde, Moğollar’dan Türkler’e dek, Orta Asya’dan batıya hareket eden halklar var çoğunluk. Orta Asya’dan doğuye, kuzeye ve güneye de hareketler var. Yani bu açıdan Orta Asya, tarih döneminde, tarih-öncesi dönemdeki Doğu-Orta Afrika gibi, bin yıllar ölçeğinde bir eksodus mekanı olmakta. (Denisova mağarası ile, bunun tarih öncesi dönemde de böyle olduğuna ilişkin veriler mevcut.)
Bu arada tarih öncesinde ve tarihte, güneyden kuzeye, özellikle Afrika’da hareket örneği / kaydı yok gibi ve bu ilginç bir olgu. Vurgu: İlk insansal eksodus kuzeye ve doğuya doğru olmakta. Bunda oradaki coğrafi yapının da etkisi var. Çünkü Dünya’nın 3 kıtasındaki tropik bölge halkları, bolluk nedeniyle olsa gerek, ormandan dışarı pek çıkmıyorlar binyıllarca.
Ancak, insanın son 50 bin yıldaki göç dalgaları kıtlık nedeniyle olduğu denli, bolluk nedeniyle de olabiliyor, çünkü bolluk, toplam nüfusu gereğinden çok arttırıyor ve ‘territory’ sorunu yaratıyor. Her bölgenin insansal kapasite sınırı belli / sabit çünkü.
Çingeneler’in göç nedeni ölmeme arzusu, bolluk veya kıtlık değil. Vikingler’inkine ise, henüz karar verilmemiş.
Bilinen birkaç şey var ancak:
Bir:
Moğollar’ın Cengiz Han’ın Çinli danışmanından aparttığı füzeleri varken, Vikingler’in de nereden geldiği hala belli olmayan, yarım-küre mercekleri / dürbünleri var: Okyanusu öyle aşabilmişler.
İki:
Her 2 halk da, savaşçı ve talancı. Üretici ve sabit yaşamlı değil.
Çingeler ise, bunu tuhaf bir biçimde çözmüşler:
Kalaycılık gibi, sapa ve kimsenin yapmak istemediği zanaatlara girip uzmanlaşmışlar. Gemilere mıh çivisi yaptıkları için, taa Fatih zamanında, İstanbul’da Kasımpaşa’ya yerleşme izni koparmışlar.
Tabii bu arada, hırsızlık gibi klasik kriminal mesleklere de girmişler. En azından Anadolu’da.
Tabii hırsızlık da, bir bakıma talan ve yağma. Daha az şiddet içereni belki.
Vikingler, tecavüz Coşkun ve egzogami takıldıkları için, Avrupa’nın ve Asya’nın tüm şarışın halklarının müsebbibi olmuşlar. Çingeneler ise, hem kimse onları istemediği için, hem de daha çok kapalı kültürler taşıdıkları için, endogamide kalmışlar.
Bu türden ‘karşılaştır-karşıtlaştır’lar ile nelerin değişken olduğunu, nelerin sabit kaldığını görebiliyoruz.
Sonuçta bu 2 halk, kendi zamanlarının yaşanan Dünya’sının belki üçte biri alanda ve yüzyıllar gibi uzun dönemlerde yer değiştirdikleri ve diğer kültürlerle etkileştikleri için, kültürel dinamizmin modellerinin ipuçlarını bize verebiliyorlar.
Dönüp dolaşıp genelde aynı sonca varıyoruz:
Savaş, kültürel dinamizm ve verimlilik açısından, barıştan daha yararlı.
Vikingler ve Çingeneler de, bize bunu bir kez daha göstermiş oluyor.
Dipnot:
Urallar’ın doğusundaki her yöne olan tüm göçler göçer-göçer halkar arasında olduğu ve göçer halkların da nüfusu yoğunluğu çok düşük olduğu için, göçer-yerleşik Asya-Avrupa toplum etkileşimleri burada gözlenmemiş ve daha da önemlisi, yazısızlık nedeniyle kayda geçmemiş pek.
Yoksa, bu bölgede bilinen onlarca büyük göç akımı var. Üstelik bu göçler, tüm zamanlara yayılı durumda.
Orada da bir sınır var: Himalayalar.
O doğal sınırı, her 2 yöne de geçen halkların sayısı çok sınırlı kalmış.
Bunlar da, ‘ceteris paribus’ (diğerleri sabit) veriler.
En doğu Çin ise, en batıya ancak Hazar Denizi’nin 500 kilometre doğusuna, bildiğimiz Talas’a kadar gelmiş. Ki onda yenildikleri için Çinliler, kültürel etkin koşullandırma kazanmış olabilirler.
Klasik ‘doğunun batışı, batının çıkışını imler ve tersi de’ özdeyişi, bakalım bu kez hangi Doğu için çalışacak?

Not: Fakir Güney de, artık / şu an için Doğu sayılmakta.

Zeka-Bilgi Tümleşiği

Çok zeki ve çok bilgili olduğumu biliyorum ama nedense şimdiye dek aklıma zekanın ve bilginin tanımlarını yapmak gelmemiş.
Bir deneyeyim bakayım:
Zeka:
Zeka çeşitleri için tanımlamada mantığa en yakın bulduğum Gardner’ınki ve onun düzenlenmiş durumu:
Bir:
5 + 1 (meta) duyu-dil üzerinden zeka tipleri: Motor, sözel, matematiksel-mantıksal, işitsel, görsel, kimyasal. (6 alt-başlık.)
İki:
Toplumsal, dışadönük, edimsel / teknolojik, etkin, aktuel, tümevarımsal, uzman, akıl yürütmeci, analitik zeka. (8 alt-başlık.)
x
Bireysel / kişiye dönük, içedönük, kuramsal / tasarımsal, edilgin, potansiyel, tümdengelimsel, disiplinlerarası / çokdisiplinli, sezgisel, sentetik zeka.
İkinci bölümlemede, 2 üzeri 8 = 256 olasılık var ve bunların hepsi de insanlarda mevcut. Ancak genelde, brinci veya ikinci grupta yoğunlaşma eğilimi de gözleniyor.
Yani, 12 veya 1.536 tür zeka olabiliyor. Örneğin bendeki zekada, matematiksel-mantıksal ve ikinci bölümlemenin ikinci grubunda yoğunlaşma olarak görüngüleşme var.
Yani, var olmayan sözcükler, rüyalar ve kavramlar yazıyorum. Kurmaca yazmıyorum. Gibi.
Bilgi:
Ana kategorizasyon; ‘bilim, sanat, düşün’ olmakta. Din, hukuk, siyaset, ahlak, bu kategorizasyonda düşün alanında kalmakta.
Uzmanlık x disiplinlerarasılık / çokdisiplinlilik var.
Benim bilgim ise, bilimkurgu-gelecekbilim sentezi olarak, sanat-bilim gergefi ve disiplinlerarasıcı / çokdisiplinlici olmakta.
+
Notlar:
Bilim tanımı, 20. Yüzyıl için geçerli. 21. Yüzyıl için biraz değişti. 23. Yüzyıl’da tam bilim ile yeniden kategorizasyon yapılacak.
Bilim, temel ve insansal olarak ikiye ayrılmış durumda. Bu ayrım sürerse, artık insan-öte bilimler de var. Örneğin gelecekbilim şu an için, insan-öte bir bilim dalı durumunda.
Sanat, 19. Yüzyıl’da fotoğrafı ve sinemayı kazandı. Antik Yunan sanatı ise, 6 çeşit ve bunlardan biri retorik idi. Yani, 5, 7 ve 9 gibi bir dizi var.
Düşün temelde; varlıkbilim, görüngübilim, bilgibilim olarak üçe ayrılmış durumda. Metafizik ontolojide, mantık epistemolojide yer almakta.
Astroloji veya UFO’lar bilgi alanı olmamakta. Sahte-bilgi alanı olmakta. Ekonominin en az % 60’ı sahte-bilgi alanında tutulmakta.
+
Gelelim tümleşiğe:
Şu an için zeka-bilgi tümleşiği’nin adı yok.

Benim zekam da çokdisiplinli, bilgim de çokdisiplinli. Bu bir tür. Toplam 4 tür olabilir. Her tür için yüzlerce farklı tür üretilebilir. Çünkü tüm bu epistemik alanlar boş durumda.

Eceli Gelen Musevi, Sinagog Duvarına...

... naaparmış?
Eski deyişle global konjonktür, son 10 yılda accaip sarpa sardı.
O eski ağır abiler yok oldu. Ortalığı, zırvalayan bunak eski hegemonlar kapladı.
İsrail, 1960’larda savaşmayı bilmeyen Araplar’ı bulduğunda, onları hallaç pamuğu gibi attı.
Sonraları oluşumlar, ÇÜŞ (çokülkeli şirket), enternasyonal mafya veya terör örgütü ‘joint-venture’ı durumuna gelince, İsrail şavalaklaşmaya başladı.
O uluu Mossad’ları, gitti ABD’lilerle ve CIA’lilerle dalaştı.
Şimdi de, pek bir alternatif sanmayal basın Haberdar’ın verdiği bir habere göre şöyle olmuş:
“"Nükleer ve askeri bir güce sahip, batıya yaklaşmış bir İran bölgede lider ülke konumuna gelebilir. Nükleer ve askeri açıdan güçlü bir İran karşısında İsrail olarak ayakta kalamayız" diyen eski MOSSAD başkanı Ayalon, çözüm olarak, ''Sünnileri İran'ın üzerine salacak politikalar üretmeliyiz'' tespitinde bulunuyor.”
Komiklik şurada:
Suudi Arabistan, bir Şii din adamını astı.
Bu da, onların hesabına göre Sünni ittifakı olmakta.
Şiiler’in Sünniler’den daha çok olduğuna, İranlılar’ın ve Pakistanlılar’ın İndo-Avrupa dil konuştuğuna ayan yok. İbranice ve Arapça ise, aynı ve Aramca dil ailesinde. Filistinliler ve İsrailliler kardeş halk yani. Fenikeliler zamanında tek halktılar.
Bugünkü İsrail’i yöneten Eşkenazlar ise, Kenan (MÖ zamanı Filistin-İsrail illeri) kökenli değil, Hazar Denizi kuzeyi kökenli bir halk.
Kim kimi neden / nasıl şaapıyor belli değil, bu koşullarda.
Yani:
Eceli gelen Musevi, sinagog duvarına cami duvarı yapar imiş. Onu gördük. Ve epeyi de güldük netekim.
Bizim Zihni Sinir hesabımız hala geçerli:
Bugünkü İsrail’i acilen, eski Doğu Almanya’ya taşıyoruz. Hep birlikte rahat ediyoruz. Onlar orada eski Nazi, yeni Nazi birbirlerini yesinler bol bol. Mossad – Abwehr, kendi aralarında gazozuna maç yapsın.
Dipnot 1:
Haberdar’dakilerin komikliği, bu haberin servis edilmiş bir haber olduğunu görememelerinde. Tıpkı, Berktay’ın Taraf’taki Sızıntı dergisi ve İstikbal mobilya reklamlarını görmezlikten gelmesi ve ‘Feto mu, nerede nerede?’ demesi gibi.
Dipnot 2:
Bundan sonraki politik metinlerimizde, Dürrenmatt’ın bir deyişini hep kullanacğız:

“Eğer işlediğin suçları ödemiyorsan, işlemediğin suçları ödemende hiç sakınca yoktur.”

Pazartesi, Ocak 04, 2016

Konserimiz, Konseriniz, Konserleri

Tüm dertlerimiz bitti, şarkıcılarımızın dertlerine sıra geldi.
Şarkıcılarımız pek bi dertlenmişler, yazdırmış da yazdırmışlar:
“ÇİĞDEM ERKEN:
Evet, canlı müzik yapan tüm müzisyenler olarak ortak sıkıntımız, seyircinin müzik esnasında neredeyse hiç durmadan konuşuyor olması. Sahnenin en önünde ve mümkünse müzikle yarışacak volümde. Neredeyse artık sıradan bir alışkanlık haline gelmiş vaziyette. Öyle ki, sahnede kimin olduğu da pek farketmiyor. Para verip bilet almış, kimbilir şehrin hangi köşesinden oraya kadar gelmiş birisinin neden böyle davrandığını anlamak zor. ‘Konsere gidelim’in tanımı değişmiş sanki. Arkadaşlarla buluşup muhabbet edelim, biraz fotoğraf çekip Instagram’a yükleyelim, kendimize ‘tag’ler, ‘hashtag’ler bulalım. Selfi’ler çektirip, Twitter'dan etrafa duyuralım vs. Kısacası, ‘Eğlenelim!’”
Fonda, bilumum yurttan sesler kadınlar ve erkekler korosu akustik ve ‘unplugged’ hesapça...
İyi de güzel kardeşlerim:
Sizi yaratan onlar, sizin yarattıklarınız onlar.
1980’den önce bunlar yoktu.
Şu anda, 1980’den 35 yıl sonra sizler var olabiliyorsunuz, çünkü gayet berbat müziklerinizle, onlar sayesinde  1-10 bin ciro yapabiliyorsunuz ve bu, 20-200 asgari ücret demek olmakta.
(Ara bilgi: Bu ülkede Justin Bieber biletine bin beş yüz dolar bayılanlar bile mevcut artıkın.)
A evet, 10 duygusal zeka yaşına sahip, 18-40 yaş arasında eksi zekalı ve eksi bilgili insanlara hizmet ediyorsunuz.
Etmeyin kardeşim, aç kalın. Diğer 20 milyon kişi gibi, çünkü zaten hiçbir vasfınız yok, şarkı söyleme veya sanat icrası vasfınız da yok.
O 1980-1983 olmasıydı, ne o müşteriler olurdu, ne de o siz şarkıcılar olurdu.
A evet, bu insanlar konuşmayı veya yürümeyi bilmiyorlar. Çıkın her gün İstiklal’e, diğer Araplar’la birlikte bu lümpen istilasını izleyin. Gelin, hep birlikte izleyelim.
Da bu insanlar, hiçbir uygar kuralı bilmiyor ki.
Bir kere bu insanlar Gezi’ci.
Bir kere bu insanlar Tayyip’ten nemalanmış: Galerici, reklamcı, şu bu...
Bir kere bu insanlar, olmadık accaip işlerden para kazanıyorlar, olmadı baba parası yiyorlar. Ki size o accaip paraları verebilsinler. Ben veremem örneğin. 24 yıl okula gittim ve lisansüstünü bitirdim ama evsizim.
Bunlar rantiye değil, Adanalı Hacıağa 1950’nin İstanbul 2010 versiyonu.
Bunları siz yarattınız. Zaten sizi dinlemeye veya zulümlemeye geliyorlar. Beter olun işaallah...
Ya da:
Tecavüz kaçınılmazsa, zevkini çıkarmaya bakın: Geceliği bilmem kaç bin nasıl olsa...
Ya da:
Sizin gibi şarkıcımsıya böyle dinleyicimsi...
Dipnot:
Bakınız Grosz.
Bakınız proto-faşizm Almanya’sı.
Bakınız trans-faşizm TC’si.
Bakınız eski 3 İstanbul 1915, yeni 3 İstanbul 2015.
Ya da.
Parasıyla deil mi layn? Sarın şarkıcıyı evde yiycaam...

Beter olun işaallah laynn...

Okumayı Sevmeyen Toplumlarda Blog Yazmak

Bir arkadaş bunun için ‘düşünsel mastürbasyon’ demiş.
Vee, çook yanılmış.
Öncelikle:
Dünya’da okumayı seven toplum yok ve hiç olmadı.
En iyi ortalama olan, 2 ayda 1 kitap okumak, okumayı sevmek değildir. Özellikle de, öncelikle ve limit tümüyle çok-satar okunuyorsa...
Bugün, yaklaşık 70 yıllık zorunlu temel eğitimden sonra, Dünya’da etkin okuryazarlık oranı % 25 gibi. Bunu yalnızca yazarlık olarak ele alırsak, bu oran % 5 bile olmaz. İnternet diline bakın, ilkokul dilinden daha berbat hep: Doğru kullanım oranı pratikte % 0.
Sonra, yazmak vye blog yazmak, okumayı seven toplumlar için olmaz.
Senin kendi yazma nedenin olacak.
‘Raison d’etre’in (varlık nedeni) gibi...
Örneğin yazmak, varlık nedeni(n) olabilir ki epeyi yazar öyle olduğunu düşünür ve epeyisi de başkalarından öğrenmiş ya, replik diye bunu söyler.
Yazmak için nedenin olacak.
Yaşamak için nedenin olacak.
Bunlar standart biyografiler ve normlar olmayacak.
Yani, kafadan % 98,5’un ötesinde olacaksın.
Sonra, söyleyecek sözün olacak.
Güneşin altında söylenmemiş sözün.
Yoksa, telif değil, nakil ve tefsir yazarsın. Yazarların % 99,9’u gibi...
Tür olarak kurmaca yazarsan, kısa vadede çok, uzun vadede sıfır okunursun. İnsanlık tarihinde hep / sürekli okunan eserlerin tamamı, kurmaca-dışı alanda yazılmıştır çünkü.
Yazmanın en önemli kültürel işlevi ise şudur:
Kendi ve bir veya birden çok bakış açınla, zamanının ve yerinin kaydını tutarsın. Olaylardan çok (onu daha çok gazeteler yapmakta), tarihçesel gidişatın, kavramsal çerçevenin.
Örneğin, tarihin kafaüstü çakıldığını görmüşsen, mümkünse tüm, değilse elden geldiğince çok demografik grubun, bu koşullardaki izleğinin kaydını tutarsın. Gözlersin, denersin.
Yalnızca kendini de yazabilirsin, günce veya mektup olarak.
Yalnızca deneme de yazabilirsin, Montaigne gibi.
Bir tür yaratabilirsin, yine Montaigne gibi.
Yani:
En imkansız koşullarda bile, yazmanın nedeni, değeri ve anlamı vardır ama onu sen kendin yaratırsın, başkalarından apartmazsın.
O nedenle:
Okumayı sevmeyen toplumlarda, yepyeni bir yazın türü olarak blog yazmak, yepyeni bir fırsattır. Özgürlüktür. Bilgi üretme olanağıdır.

Eh, bundan iyisi Şam’da kayısı...

Pazar, Ocak 03, 2016

Facebook Monologları: Fassbinder ve Kafka

Franz'ın ve Rainer Werner'in çağ dönümlerinde ne kadar zorlandığını anlayarak, kültürel dedemi ve babamı sevgiyle anıyorum. Alaturka bir çağ dönümünde zorlanırken, bendeniz böyle buyurdu.
+
Bu çağ dönümleri, kültürel topolojik yoğrulmaların üstüste yığılmalarından, geometrik olarak ayrı bir şey. Bir tür, olağan akışı zorlanan az kıvamlı bir hamurun, bazı bölümlerinin savrulması gibi bir moment bu.
+
Kitle savrulmuyor. Alaturka kitle, ‘3 İstanbul’ iken bile savrulmadı. Savrulanlar; Franz, Rainer Werner ve Reha gibiler. Çıplak derililer. Gereğinden fazla duyarlı olanlar.
+
Yeni bir yıla giriyorum ama daha çok yeni yıl bana giriyor. 40'ından sonrasında bu böyle oldu.
+
Bir tek realite var: Sağ kalmak. Yeni yıla bol hasarlı ama (beynim) sağ olarak giriyorum. Gövdem hasar dolu. Gövdesi sağlam ama beyni bitmiş çok insan gördüm. Öyle olmuş olmak istemezdim doğrusu.
+
Bir de, artık her sağ uyandığım güne teşekkür eder duruma geldim. Yeni yıla da teşekkür ediyorum.
(30 Aralık 2015)
+
14:00-17:00 arasında sokaktaydım. Dondum. Eve gelince, 17:00-21:00 arası, tuhaf bir saatta uyudum kaldım. Şimdi zorunlu bir geceye akış var. Dışarıda rüzgar uğulduyor. Okuma ve yazma zamanı.
(Sonradan dipnot: 23:00-09:00 arası yine uyudum.)
+
Eğer 42 yıl önce biri bana sağ kalacağımı ama çok acaip şeyler çekeceğimi söyleseydi, sağ kalacağıma inanmazdım ki hala buna inanmakta zorluk çekiyorum ve acaip şeyleri de anlamazdım. Açıkçası, 1. Cumhuriyet'n bitirilmesini beklemiyordum. Dünya Sistemi'nin 2000-2200 arasında inişte olacağını ancak 2010 gibi öğrenebildim. Büyük sayılar yasasının neredeyse kader gibi işlemesini hala şaşırtıcı ve eğlenceli buluyorum. Batan bir Dünya'da sağ kalmak ise, dolu beyniyle bilgi ve zeka vakumlu bir Dünya'nın ıssızlığında tek başına kalmak demek, asal-yalnız olarak. Shevek bunu olumsuzlar ama oysa taoist-anarşizm tam da bunu onaylar. Acı çekmeye katlanmakta zorlanmak başka şey, Acı çekmeyi reddetmek başka şey. Öğrendiğim herşeyi Acı çekerek öğrenmişsem ve hala öğrenmeyi istiyorsam, hala Acı çekeceğimi kabul ediyorum ve bundan kaçınmayacağım demektir. Acaip olan da bu: Bir daha katlanamayacağını düşünürsün, Şeytan sana cehennemde sigara molası ver(dir)ir, sonra gelir, cart diye yeni dertler sokuverir mabadına.
+
İnsanlar, 50 yaşından sonra, her 5 yılda 5 puan IQ yitirirmiş. Bunun doğru olduğunu, kendi babamdan dolayı, 30 yıldır biliyorum. Benim yaşıtlarım da, son 5 yılda 5'er puan IQ yitirdi. Sonrası ironik: Geriye hiçbirşey kalmadı. 1. Cumhuriyet'in çöküşü ile biyolojik bunama birleşince, ortaya sağduyusunu yitirmiş bunak abuksamalar çıktı.
+
Sorun şu ki memleketi 50 yaş üstü insanlar yönetiyor: Siyasetçiler, generaller, işadamları / işkadınları, medyatörler. İktidar seçkinleri yellenince, cemaat / kitle patır patır mıçmakta beyniyle.
(1 Ocak 2016)
+
Isadora Duncan ile Sergey Yesenin'in ilişkisini okuyorum. Fonda Rus Devrimi. Yesenin ve Mayakovski intihar eder, Meyerhold'da önce işkence, sonar Gulag düşer. Duncan'ın 2 çocuğu aynı kazada ölür. Bu romantikler, çok histerikler ve rollerini abartmışlar. En önemlisi ve en tuhafı ise şu; Hepsi de aslen anarşist iken ve Dünya'nın en önemli anarşist iktidarı / devleti, tam da o zaman Ukrayna'da kurulu iken, konuyla hiç ilgilenmemişler. İktidara sırtlarını yaslamışlar, iktidar oyun bozanlık edince de, mezarı boylamışlar.
+
Sanırım, sanatçıların bu yanı, artık beni tiksindiriyor: Gerçeklikten tümüyle kopuklar, onu inkar ediyorlar ve yok sayıyorlar. Gerçeği ödemenin zamanı ve yeri gelince de, oyun bozanlık ediyorlar. Tıpkı, 'devlet başa'ya varım ama 'kuzgun leşe'ye yokum, geyiği gibi.
+
Lenin'in sanata karşıki küçük burjuva konumu geyiği ise başka trajikomik bir durum: Adam, Mayakovsky'yi de beğenmiyor, Yesenin'i de, her ikisini de (onların kendi iradesiyle de olsa) mezara yollamaktan beis duymuyor. Oysa bugün her 2 şair de, Lenin'den daha çok okunuyor.
+
Kendim için çıkarsama: Allah'a, babaya, devlete itaatsizliğe devam ama isyan rolünü de fazla abartma canım. Yani: Askerden kaç ama ortalıkta hiç görünme.
+
Fassbinder dekadant idi ve o da erken öldü. Ancak onun dekadantlığı, her 2 şairin romantikliğinden daha az dekadant idi. Bu çok çok önemli Bir de çok büyük oynadı: Bugün hala en çok ve en nitelikli eseri / filmi o üretmiş durumda hala. Dünya'nın en uzun filmini ve en anti-faşist filmini, Berlin Alexandr Meydanı'nı o üretmiş durumda. Ve o film, Trier'in 'Avrupa'sını, yani ilkin Birleşik Almanya faşizmini, sonra AB faşizmini ve dolayısıyla da Yeni Orta Çağ'ı imliyordu. Fassbinder, aynı zamanda bir oto-anarşist idi. Erken öleceğini biliyordu. Gaz pedalına tuğlayı koydu ve dosdoğru ölüme gitti. Onun izleğini 1995'te bitirdim ama bugün onun izleğini anlamaya ve izlemeye gereksinim duyan binlerce sanatçı tanıyorum hala.
+
Ancak, hem Yesenin-Mayakovski ikilisine, hem de Kafka-Fasbinder ikilisine karşı hala sevgimi ve saygımı koruyorum. Onlar olmasa, onları yaşamasa, biz veya ben olamazdık. Çünkü onların hayat bilgisi olmazdı elimizde. Beni ölümden korudular ama onları terketmeseydim, onların yüzünden ben de ölmüş olurdum, çünkü bir zamanlar ben de erken-ölümü, kendim için bir kader sanıyordum.
+
İşte bu bizim 20. Yüzyıl hikayemiz.

(2 Ocak 2016)

Cumartesi, Ocak 02, 2016

Ulusu ve Karakaya Ölünce

Ulusu ve Karakaya Ölünce
Peşpeşe 2 ikişi öldü:
1980 döneminin başbakanı Bülent Ulusu ve Yeni Akit gazetesinin genel yayın koordinatörü Hasan Karakaya.
Bu 2 ölüm için, medyada ve kamuoyunda farklı tepkiler oluştu ama tarihçesel perspektif kuran olmadı nedense.
Ulusu, 1960, 1971, 1980 üç askeri darbesinin son adımının (4 general ve 1 ekonomik danışmandan sonraki) beşinci adamı.
Karakaya, 1983, 1993, 2003 üç liberal dalgasının çakma şeritaçı ayağının hali hazırdaki en sivri adamı (idi).
Yani, diğer bir deyişle:
3 askeri darbe olmasaydı, ardından getirilen 3 liberalizm olmazdı.
Bunun kanıtı şu:
Özal, 1980’den önce Demirel’le, 1980’den sonra Evren’le, en sonunda tek başına olmak üzere hep vardı.
Aralarındaki fark şu:
Ulusu, rolünü abartmadı. Tam tersine, bir noktadan sonra, generalleri iplemeyerek, görevden çekildi.
Karakaya, rölünü abartmak ne kelime, rolünün cılkını çıkardı.
Şöyle söyleyelim:
Ulusu’nun dolaylıca veya dolaysızca neden olduğu ölüm sayısı, Karakaya’nın / Akit’in dolaylıca veya dolaysızca neden olduğu ölüm sayısından azdır kesin olarak.
Dolayısıyla, bir general emeklisi faşist olunca kızmak gerekir de, bir sivil faşist olunca daha az kızmak veya kızmamak gerekir, gibi bir geyik yok ortada.
Kaldı ki askerin işi insan öldürmek, sivilin işi insan yaşatmak olarak belirlenmiştir.
Ulusu’nun en büyük hatası, Özal ve Karakaya gibiler için ayakçılık yap(tırıl)tığına ayamamasıydı bizcesi.
Son ayak olarak, Tayyip’in her 2 cenaze için yaptığına bakalım:
Birinin devlet töreni ile gömülmesine engel olabilecekken olmadı, yani vefa borcunu ödedi, diğerinin de tabutunun altına girdi.
Bugün Ulusu’nun kim olduğunu TC’nin % 90’ anımsamıyor ama TC halkları zaten hiçbirşeyi anımsamıyor. Karakaya’yı da unutacaklar. Akit’e o yolu açan, Türkiye gazetesinin eski sahibini kim anımsıyor örneğin?
Kişisel tepkim mi?
Bir Müslüman gibi bile yaşayamayan, çakma şeriatçı Müslümanlar’dan, işkenceci askerlerden daha çok nefret ederim (işkence görmüşlüğüm vardır):
Askerler, bu ülkeyi satmadılar. (Haa, buna vesile olmuş oldular, ayrı konu.)
Müslümanlar bu ülkeyi komisyon alıp sattılar: Mücayit değil, mütayit olarak.
Tarihteki tek demokrasi eğilimli bir Müslüman ülkeyi, rezillik batağına attılar.
Asıl önemlisi:
İslam’ın hiçbir şartına uymadılar. 2 veya daha çok kere yapılan hac israftır, yani günahtır, örneğin.
Fitre ve zekat vermediler, örneğin.
AKP döneminde bile, % 70 oranda cuma namazı kılmadılar, örneğin.
Kelime-i şehadet bile getirmediler, örneğin.
Kuran’ın Türkçe mealini okumadılar, örneğin.
İslam’ın tüm büyük günahlarını günde 5 posta işlediler, örneğin.
Askerin en büyük günahı ise, laik olduğunu önesürerken, günde 3 öğün yemekte Tanrı’ya dua etmeleriydi.
Haa bir de, generaller hep birbirlerini sattılar. İhanet, bir askerin vasfı değil, vasıfsızlığı olmakta.
Ya da:
1980 askeri darbesi 3 yıl, AKP 14 yıl sürdü. Anayasa falan demeyin, AKP onu taa 2002’de değiştirebilirdi.
(2 Ocak 2016)

Cuma, Ocak 01, 2016

Yılbaşı Momenti: Babavatan Repliği

29.12.15, 15.15.
Yılbaşı Momenti: Babavatan Repliği
“Aslolan sağ kalmak, yaşlanınca onun da önemi kalmıyor.”
1993 gibi seyrettiğim, ‘Babavatan’ (Fatherland, Ken Loach) filminden bir replik bu.
Bugüne kadar katılmamıştım bu repliğe, nötr kalmıştım ama katılmamıştım. Bugün katıldığımı gördüm.
Yani, bu kadar Acı çekmeye değmiyor doğrusu.
Yaşamak için bir nedenim kalmamış.
Yazmak, benim için artık yaşamak için bir neden değil. Yıllar yılı öyle olmuştu oysa ki.
Yaşama nedenim ne olabilir?
Bir kadın mı? 56 yaşındayken mi? 20 ilişkiden sonra mı? 19 yıl süren, üzerine ayrılıp da, 2 yıldır bir türlü ayrılamadığım bir ilişkiden sonra mı?
Yaşamak için bir nedeni kalmamak, ölmek istemek demek değil ama her koşulun insanı toplama kampında ölmeye sürüklediği koşullarda, ölüme karşı dayanıksızlık demektir bu. Bu da, kafama vurula vurula  kendimde yaşayıp, hiç mi hiç sevmediğim bir şeydir / durumdur.
Museviler’in bir bölümü, taa 1930’da intihar etti, bir bölümü taa 1940’ta gaz duşunun kapısında bile öleceğine aymadı. Arada da kaçan kurtuldu.
Ayrıca, bu koşullarda yaşama arzusunun düşüklüğü, intihara yakınlık demektir.
İntihar etmem ama belli bir süredir intihar etmeme gibi bir takıntım kalmadı.
Ve hala, ve hala, sağ kalacağıma inancım tam.
Not: Bunu kabulleniyorum, yani sağ kalmayı ama daha çok Acı çekmeyi. Demek ki bu artık, pasif bir libido-survival dürtüsü.
İstatistik Şeytan’ına inancım tam...
Yeşil-Acı bir hüzün bu (hani ikonagrafilerimden birindeki gibi) ve kırık, çok kırık (kırgın değil, kırık).
Bilgi: 2 gece önce 20, 1 gece önce ise 10 derecede uyudum. Şu anda akciğerlerim acıyor (ama kanamıyor hiç olmazsa). Kendimi yeniden evsiz duyumsadım ki zaten öyle. Şu an, yan binada kompresörlü matkap çalışıyor, benim binada ise bina için tadilat nedeniyle kapı açık ve hava 0 derece. Dışarıda ise, sulu kar yağmakta.
Şikayetim yok, herşey kabulüm.
Demek ki zaman bulunca, 10 kitabı daha internete yüklemenin zamanı.
Yine de, kendi kabuğumda ve kendi kurallarımca mutluyum.
Yeni Orta Çağ’ın eksi zekası ve eksi bilgisi beni vuramadı. Benden epeyi zeki olmuş insanların, ümmilerden berbat bir aptallık ve cahillik denizine gönüllü daldığını izliyorum melankolik melankolik.
Evet:
Öksür ve sağ kal.

Kalp krizi ve akciğerler öyle söylermiş.

Mezatçılık Komedisi

Şu anda, yalnızca Avrupa yakasında bile, haftanın 7 gününde toplamda 10-15 mezat var. Diğer bir deyişle, esnaf mübadelesi.
26.12.15 günü, 14:00-17:00 arasındaki 3 saatta, birer saat arayla, bunlardan 3 tanesine peşpeşe gittim.
Mezatlar, sırasıyla obje, efemera ve kitap alanındaydı.
Gördüğüm şunlardı:
20-50’şer kişi, 4-5 saat boyunca, kapalı bir salonda, tuvalete bile gitmeden oturuyor.
Kımıldamıyor bile. Seyrediyor. Kasabı seyreden kuçu gibi. Bir şeyler öğrenirim umudunda.
Bunların tanımını bir esnaf arkadaş, ‘evden kovulan kart horozlar’ olarak yaptı. Doğrudur. Bizde, aile yuvası olan ‘the ev’e hanımlar egemendir. Evde oturan erkeği sevmezler. Onu sokağa dehelerler. Bazıları, eksi derecelerde cami önlerinde, sabah ezanından akşama ezanına dek oturuyor, oradan biliyorum.
Bunların yaş ortalaması 60 civarındadır. Tam ‘ot gelip sap gidemeyecek’ kişilerdir. Üniversite mezunudurlar ama elif ile merteği birbirinden ayırdedemezler.
Ya 3 ayda, maratonda depar atıp, habire abur cubur şeyler alır, sonra geri getirip onları satmaya kalkarlar. Ya da 3 ayda dükkan açmaya kalkarlar.
Hiç kitap okumamışlardır. Kitap alıcısı bile aldığı kitabı okumaz. ‘Zamanı yoktur’ çünkü.
Tuhaf bir durum var:
Piyasaya kriz girdi çoktan ama bunlar hiçbirşey yokmuş gibi davranıyorlar. Öncelikle, küçük paralar harcıyorlar, bu kadar paraları her zaman olacak. Sonuçta, 1 kafede 4 saat otursan, 50 kaadını alırlar ama buralarda beleş kahve ve kurabiye bulunur, seni kovmazlar ya da önüne parayla zorla çay dayamazlar.
Tabii, asıl konu geyik muhabbetinde.
Bu insanlar çok konuşurlar. Bilmedikleri konularda fikir beyanında bulunurlar. Açıkçası sallarlar. Ya da kulaktan dolma bilgileri kullanırlar.
Münadi konusunu daha önce yazmıştık.
Esnaflar ise, asıl işlerini bırakıp haftada 1-5 gün mezatçılık peşine düştüler son 2-3 yıldır. Dükkan sahibi % 15 + 15 = 30 komisyon alıyor ve bu da kira parasının çıkmasının garantiliği demek. Yani asıl esnaflık, satıcılık, dükkancılık, eski okur-sahhaf ilişkisi ortadan kalkmış olmakta.
Eğlenceli olan şu:
Aslı Han kitapçı çarşısıdır. Ancak, cumartesi günlerindeki kitap mezatında saf tutanların % 95’i, başka bir gün oraya girmezler bile ki pasaj pazarları da açıktır, akşam da sekize kadar açıktır.
Yani, sonuç:
Bu, koleksiyonculuk değil.
Bu, ikinci el kitapçılık değil, çünkü eskicinin 3 liraya verdiği kitap, burada 1 liraya açılış fiyatıyla sunuluyor.
Bu, okurluk değil.
Bu, araştırmacının arşiv biriktirmesi değil.
Bu, kültürel açıdan hiçbirşey.
Sıfıra sıfır elde var sıfır.
Haa, yılda 300-365 günde, toplamda 1 milyon lira el değiştiriyor ayrı konu.

Mal aynı, satıcı aynı, alıcı aynı. Dön baba dönelim, Cumhuriyet’i gömelim...