Salı, Temmuz 09, 2019

Birinci Göçmen İkinci Göçmen’e Demiş ki Burayı İlk Ben İşgal Ettim: Global Mülteci Sorununa Aykırı Bakışlar


Bir alıntı:
“Küçükçekmece: ‘Binayı yakın’ diye bağırıyorlardı, Solingen'e ramak kalmıştı...”
Yer Türkiye, yakacaklar Kürtler, yakılacaklar Suriyeliler.
Mazeret şu:
“Bana Rize’de ‘kuyruklu Kürt’ dediler, o günleri unutamam. Ama bir Kürt ile bir Suriyeli kıyaslanamaz. Çünkü benim dedem bu topraklar için kanını akıtmış. Suriyeliler öyle değil, onlar sığınmacı!”
Oysa:
Kürtler de Anadolu’da işgalci, Araplar da, Türkler de…
Gelme zamanları, sırasıyla MS 500?, 600, 1100…
Şu anda hegemonya buraya en geç gelen Türkler’de…
Kürtler ve Araplar, o dolu alanda kendilerine yer açmaya debeleniyorlar…
Kürtler bu topraklarda bir türlü devlet kuramamışlar ama Araplar ve Türkler kurmuşlar, Kürtler’i küçük görmelerinin nedeni de bu.
Nedense, 150-160 devlet kurup batırmış Türkler, bununla övünmeyi pek seviyorlar.
Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi?
Ya da:
Lümpen halkların sırayla birbirine zulmetmesi…
Bla bla bla…
Den den de den den…
(9 Temmuz 2019)

Erdoğan’ın 11. Kalkınma Planı


Kalkınma planı denilen şey, ekonomide devletçilik demektir. Bu kapitalist geçinenler, önünde sonunda dönüp dolaşıp bu devletçiliğe geri dönerler, ABD’de bile böyle oldu.
Türkiye’de iki kalkınma planı dönemi vardır: 1930’lar ve 1960’lar. İlki Atatürk’ün ölümüyle, ikincisi 1980 askeri darbesiyle kesintiye uğratılmıştır.
İşte bu kalkınma planlarının 11.’sini Erdoğan, şu sıralar TBMM’ye sunmakla meşgul.
Bir alıntı:
“11. Kalkınma Planı'na göre, 2023 yılında gayrisafi yurtiçi hasılanın (GSYH) 1 trilyon 80 milyar dolara, kişi başına gelirin 12 bin 484 dolara yükseltilmesi hedefleniyor.”
Türkiye’nin 2019 nüfusu 83 milyondan çok.
“Bugün ülkemizde … yaklaşık 4,9 milyon yabancı insan bulunmaktadır.”
Bu, içişleri bakanı Soylu’nun Temmuz 2019 açıklaması.
Etti mi 88 milyon?
O 88, 4 yılda olacak 93 milyon.
Böl GSYH’yı kişi başına gelire, etti mi 86,5 milyon kişi?
Nereye gidecek 6,5 milyon kişi?
O zaman da; kedi buradaysa, ciğer nerede; ciğer buradaysa, kedi nerede?
Bu neo-liberalizm sayılan ekonomik ideoloji, bakkal hesabını bile bilmediği için, ekonominin temel kurallarıyla oynanabileceğini sanıyor.
Burada yapılan da o:
Kağıt üzerinde oynayarak, sayılara hükmedemezsiniz.
O zaman kalkınma planınınız, batma planı olur.
(9 Temmuz 2019)

Pazartesi, Temmuz 08, 2019

Günce: İzlenimler


08.07.19, 14:05.
İzlenimler
“3. Dünya'dan başlayıp, 0. Dünya'ya çıkıp, 4. Dünya'ya inmek.”
07.07.19 tarihli izlenim metninden bir alıntı bu.
Bunun benzeri bir çizgiyi hiç okumadım.
‘Martin Eden’ benzeri bir çizgiyi anlatır. Diğer proleter kökenli yazarlar ise, buna değinmezler.
Benim gibi, 3. veya 4. Dünyalı olanların tarih ve kültür bilinci yok demek ki.
2014-2016 içinde, Batı’nın ve G-7’nin vatandaşlarının kültürel ve zihinsel hiçliğinin en az 200 kişide birebir ve yakından gözledim. Sinirlerim çöktü.
Aydınlanma Kültürü’nü yaratanların Aydınlanma Kültürü’nü inkar edip, slaktivizm eyleyip, göçmenlerin ümmiliğini benimsemeleri dehşet bir durum ve süreç.
Ben bunun kendime düşen izdüşümünü yaşadım yalnızca.
Buradan çıkan sonuç hep aynıb
Tarih uzun sürede ve yavaş çıkar ama kısa sürede ve hızla iner: Diğer bir deyişle barbarlık, insan türüne uygarlıktan daha yakın yalnızca.
Diğer bir deyişle.
Dünün barbarları bugünün uygarları ve yeniden yarının barbarları.
Ve tersi de:
Dünün uygarları bugünün barbarları ve yeniden yarının uygarları.
Ki bu da tarihin makro siklusları demek oluyor, başka bir tabirleme ile yalnızca.
Yaüşlılığın getirdiği zihinsel-kültürel gerileme ile tarihin getirdiği zihinsel-kültürel gerileme çakışınca, tiksinti verici oldu.
Durumumdan iğreniyorum yani.
Ve bu noktada, 7,5 milyar kişi içinde tek başımayım, diğer birçok konuda tek başıma olduğum gibi.
Ki bu da, beni yeni bir Montaigne yapıyor: Denemenin yerine erkin anlatının neo-Montaigne’i.

SETA Raporu ve Alaturka Medya Panoraması 2019: İster Gül, İster Ağla


Bir alıntı:
“SETA, tepki çeken raporun ‘muhalif gazetecilere odaklanan bir çalışma olmadığı’nı ileri sürdü.”
Bir deli kuyuya taş atmış, 40 akıllı çıkaramamış.
Ne yani, biz şunları yazdık ve yayınladık, bunlar fişleme mi şimdi?
4 dış politika kadın köşe yazarı listesi: Ceyda Karan, Ayşe Karaabat, Yasemin Çongar, Duygu Loloğlu.
4 Kürtperver kadın köşe yazarı: Aslı Erdoğan, Perihan Mağden, Ece Temelkuran, Amberin Zaman.
Adamlar, kendileri ‘liberal demokrat köşe yazarı’ diye twitter grubu kurmuşlar çoktan.
Kendilerini fişlemiş falan mı olmuşlar?
Onlar yapınca, enformasyon da; başkası yapınca, dezenformasyon falan mı?
Bizce rapor eksik.
Çünkü:
Bunun Zaman listesi var, bunun taa Radikal – Yeni Yüzyıl (ilk zamanı) listesi var. At itinin it izine karıştığı, solla sağ liberalizmin aynı şey saydırıldığı, eski TKP’lilerin Fethullah’ın kucağına gittiği dönemler var (Abant Toplantıları).
Sorun şurada:
T24, Artı Gerçek, Gazete Duvar (Taraf’ı, vd’yi de katabiliriz) olarak listelenen, muhalif duruşun, AKP iktidarının varoluşunu güçlendiren tutumlar ve davranışlar içinde olduğu bir gerçek: Sinir bozucu bir gerçek hem de.
HDP’perverlik veya İmamoğlu’perverlik, onları dezenformasyon yapmaya sıkıştırdı çoktan.
Bunu, SETA da yapınca, neden tu kaka oluyor ki?
Tencere dibin kara, seninki benden kara, oluyor yalnızca…
Bu arada SETA’nın geçmişini fazla insan izlememiş. Özetleyelim:
‘Muhafazakar Dergi’ başlığıyla, başlangıçta akademik gidişattaydılar.
Bu çizgi, en çok şu anki ‘Doğu Batı’ yayın grubu nezdinde somutlandı:
Belli bir harici maddi kaynakla, belli bir çizgide yayın yapma.
Liberal sağ, sağlamcıdır, birden çok ata oynar, oynadı da: SETA dikiş tuturamayan, ‘Doğu Batı’ dikiş tutturan çizgide kaldı yalnızca.
Biz şuna karşıyız:
Hem Abant Toplantıları düzenle, hem Mete Tunçay’a Zaman’da yazdır.
Hem Akif Beki’yi Radikal’in başına sardır, olmadı Karar’a aldır.
Hem şu, hem bu: Bu kadar çok ata oynarsan, gürültüden ne dediğin anlaşılmaz. İnanılırlığın kalmaz. Muhatapların zaten eksi bilgili ve esi zekalı. Bu kadar çok şeyi dinleyince, hiçbir onların beyninde kalmaz.
Bizce, SETA raporu da öyle olacak. 3 günde unutulacak. Şu an içinse, yaz sıcağında millete gündem ve reyting gerek. Herkes, mal bulmuş Mağrıbi gibi konuya daldı.
Bu kadar patırtı bu yüzden.
Biz, gazetecilerin satılık olmasına bile karşı değiliz: Kimi cinsel organını satar, kimi düşünmeme organını: Alan razı, satan razı, kime ne?
Biz, Türk’ü bilmem ne yap ama bilmem ne deme, melokomikliğine karşıyız.
Bugün ilk 300 köşe yazarını ele alalım, kendi hesabımıza kirli olmayan 1 ad sayamayız. Baba Altan ve Arcayürek vardı, az kirliydiler, 70 yıl köşe yazısı yazdıktan sonra onlar da mezara gittiler. Oğul Altan’lar ise, melokomikliğin şahikasında seyrediyorlar.
O nedenle:
SETA’ya ister gül, ister ağla…
Sokak diliyle:
İşler ayna, çal çal oyna…
(Yani, 83 milyonluk Türkiye’de 2 milyon günlük gazete satışı var yalnızca, onun da çoğu kurumsal…)
(8 Temmuz 2019)

Türkiye’nin Göçmen Sorunu: 2019


Bir alıntı:
“ “Bugün ülkemizde 3,6 milyonu geçici koruma kapsamında Suriyeli olmak üzere yaklaşık 4,9 milyon yabancı insan bulunmaktadır. İstanbul'daki kayıtlı Suriyeli sayısı 546 bin 296'dır.”
…
Bakan Soylu, 2013-2018 arasında yıllık yakalanan düzensiz göçmen sayısının yüzde 572 oranında arttığını, 2018 sonunda 268 bin olduğunu belirterek, özellikle bölgede terör örgütü PKK ve DEAŞ'ın bu insan ticaretine aracılık etmesi, rant elde etmelerinin, kaçak göçmen sayısındaki artışı tetiklediğini belirtti.
“Kamu düzeninin ortadan kaldıran, huzursuzluk getiren hiçbir anlayışa, haksızlığa, bir dükkanı 20 kişiye 12 saat, diğer 20 kişiye 12 saat yatırmak için kiralayan ve bundan para elde eden, gayriinsani bir şekilde kiralayanların vicdanlarının sorgulanmaya açılmasını istiyorum.” ”
Öncelikle:
1,3 milyon Pakistanlı, Bangladeşli, Afganistanlı, Türki Cumhuriyetler’li varmış. Sıradan insanlar, bunları da Suriyeli / Arap sanıyorlar.
Bunların özelliği, ekonomik göçmen olmaları, yani buraya savaştan kaçmak için değil, para kazanıp biriktirmek için gelmeleri. O nedenle de, kendi içlerinde daha disiplinliler. Lokantalar Türki Cumhuriyetler’den genç erkek, hane halkları da temizlikçi olarak Türki Cumhuriyetler’den genç kadın kullanıyorlar.
Suriyeliler ise, en pis işleri yapıyorlar. Belli kenar mahallelerde hurdacılık onların tekeline geçti. Suriyeliler aynı zamanda çeteleştiler de.
Sorun, tüm bunların son 5-6 yılda AKP-Erdoğan döneminde yaşanmış olması. Yani, içişleri bakanının bu duruma söyleyecek tek bir sözü yok. Onun bulunduğu kabinenin bakanları, asgari ücretten aşağısına çalışan Suriyeliler olmasa, Türs sanayisinin çökeceğini açıkça belirttiler.
Sonrasında: Bundan 10 yıl önce, yıllık transit göçmen 250 bin idi, 500 bin olmuşa benzer.
Bu, büyük bir pazar. Yine bakanın söylediği gibi, bu işten kar edenler, yalnızca terör örgütleri değil, sivil Türkler de.
Tuhaf olan şey, bu sınırların kevgire dönmesi olayının Türkiye’de neo-liberalizm ile başlamış olması. Çünkü Türkiye, 1980’den beridir, Batı tarafından yanıp yıkılan ülkelerden Batı’ya kaçan halkların yolu üzerinde kalıyor.
Bunun bir çözümü var mı, olabilir mi?
Bizce yok.
Kayıtdışı milyarlarca dolar kazançtan söz ediliyor bu konuda.
Çıkış:
Tuhaf olan şey şu:
Kimi göçmenler, kişi başına on bin dolara kadar kaçma parası veriyorlar. Oysa bu parayla, başlarını derde sokmadan, tenha bir yerlerde para kazanıyor olabilirler, en azından bir bölümü.
Bu da yıkımın kendi öz-devimselleri olduğunu bize açımlıyor.
(8 Temmuz 2019)

Anarşistlerin Sorunsalları: Pratik ve Kuram


Koyut 1: Bugüne kadar yaşamış 100 milyar kişi için, ortak minimum hiçbir yönetim ilkesi yoktur: Aslına bakılırsa, insan doğası veya ortak minimum hiçbir insani ilke yoktur.
Koyut 2: Hiçbir çocuk veya torun kuşağı, ebeveynlerinin veya büyükebeveynlerinin yönetim biçimlerini benimsemek zorunda değildir.
Koyut 3: Herhangi bir anarşizm, sözü edilen 100 milyar kişiden pek pek 100 bin kişisi için tam uygulanabilir bir kuramdır.
Bu gerçek-koyutlar da, anarşizmi baştan açmazda bırakıyor.
Devamında da, uygulanabilir olmayan ütopyaların uygulanmasının, onları distopya kılması gerçeği geliyor karşımıza.
Tersine bakılınca:
Gerilla grubu, kampüs, kütüphane, ansiklopedi grubu, komün türü yarı kapalı ve mikro-mikro kültürel çevreler, hala işlevsel: İronik olarak, anarşizmin karşıtı ideolojiler için de öyle.
Bu, insanların 7 (bizce aslında 5) kişiden büyük grupların kendi zekalarının altında davranmaya başlaması özelliğiyle koşut bir durum.
Ancak aynı zamanda, insanların 1, 2, 10 kişi ve toplum-içi tutum ve davranışlarının birbirinden farklı olması gerçeği de var: Yani bir insan, babayken ilericiyken, politikacıyken gerici olabiliyor.
Sonuçta, başka bir yol daha kalıyor:
Avangard / deneysel sinemanın olağan sinemada eser miktarlarda kullanılıp, yeni alaşımlar icadının, masif avangardlıktan daha işlevsel olabilmesi gibi; anarşizm de, toplum için, eser miktarlarda kullanılıp, yeni kültürel alaşımlar yaratılabilir bir ideoloji sayılabilir belki.
(Şerh: Bu tez, anarşizmin yalnızca bir yaşama pratiği sayılmasıyla ilintili değildir. İdeolojilik tezlerin kuramlarıyla uygulamalarının ayrımları üzerinden işleyen bir fay hattıdır.)
Bunu anarşizme ihanet sayacak çok anarşist tanıdım.
Çünkü onlar, ütopyayı distopya kılabilen insanlar idiler.
(8 Temmuz 2019)

Cuma, Temmuz 05, 2019

Kılıçdaroğlu, CHP, Ne İstemek Var Siz?


Bir alıntı:
“İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Ekrem İmamoğlu'nu makamında ziyaret eden CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ile ilgili tartışmalara değinerek, "Eski sisteme dönmeyi hiçbir zaman istemedik. Bir kişinin devletin bütün sorunlarını çözmesi mümkün değil. Demokratik bir parlamenter sistem isteriz" dedi.”
Ne diyorsun, ne demek istiyorsun?
Şu andaki sistem, eskiden hiç olmadı ki…
CHP’nin tekpartili dönemi ile şimdiki Erdoğan’ın tek adamlık sistemi birbirine hiç benzemiyor ki…
Bir kişi devletin bütün sorunlarını çözmüyor zaten. Erdoğan’ın bile, bilmem kaç tane danışmanı var.
Bütün partilerin (ve CHP’nin de) orta sağdan daha sağda olduğu bir sistem, nasıl demokratik parlamenter sistem olabilir ki?
2002’de CHP-Baykal, Erdoğan’ı meclise taşırken, aklın neredeydi?
Liste uzar gider.
Biz ısrarla aynı şeyi yazıyoruz:
2002’deki durum, benzeri bir biçimde, 2020’de veya 2021’de, ancak bu kezinde AKP’nin değil, CHP’nin iktidar olduğu, iki partili / bloklu meclis ile, yeni bir tur daha liberalizm olarak Türkiye’ye dayatılacak.
Kılıçdaroğlu dezenformasyon eyliyor yani…
(5 Temmuz 2019)

Devletin Elindee Oyuncaak Oldum: Demirtaş, Öcalan, Öcalan, Bayık


En akıllısı deli Bekir, onu da köstekle yatır.
+
Demirtaş, Kürtler arasında iktidar kavgası olmadığını söylerken, Abdullah ile iktidar yarışına girmiş oldu.
+
Abdullah, yalıtımın kaldırılması için yapılan açlık grevlerinin, o sayede kazandığı görüşmenin ardından, kendisine zarar verdiğini açıkladı ve açlık grevlerini durdurdu.
+
Osman, devletin TRT televizyonuna çıktı.
+
Bayık, çözüm sürecinde AKP'ye güvenmekle hata yaptıklarını, 5 yıl sonra intikalledi.
+
Bu 4'ün 3'ü, Kürtler'in ilk (‘Animal Farm’ deyimiyle, daha eşit) 3'ü.
Bu 4'ün 4'ü, devlet, iktidar, AKP ile işbirliği yaparak, devletin elinde oyuncak oldu.
+
Talihin elindee, pardon, devletiin elindee oyuncak oolduum.
+
Şaka bir yana, HDP’lilerin, Kürtperver köşe yazarlarının son günlerde bu dağıtmasına ne neden oldu blmiyorum. Göründüğü kadarıyla, Batı’dan yeni destek vaadi almış olmaları mümkün değil. Böyle bir vaadin uygulanabilmesi hiç mi hiç mümkün değil.
Büyük olasılık PKK yeniden sahaya dönecek ve şu sıralar bir tür epistemik / enformatif kamuflaj sözkonusu olabilir.
Yoksa, Kürtler’e vah ki vah…
(4-5 Temmuz 2019)

İmamoğlu: Dakka Bir, Gol Çok


Mal varlığıyla zengin olduğu ortaya çıktı. Zenginler, fakirlerden daha kolay ve daha çok çalarlar, öyle zengin olnuşlardır zaten.
Zenginin çalmayacağı yönündeki tez, İmamoğlu'ndan daha zengin olan Topbaş'ın geriye bıraktığı 27 milyar lira borçla değillenmiştir.
+
İmamoğlu'nun makam odasını özel mekan sayarak, görevine toplu duayla başlaması, devlet dairesinin kamu alanı olmasıyla değillenmiştir.
+
İmamoğlu'nun, Demirtaş'ın neden içeride olduğunu sorması dezenformasyondur. Cemil Bayık bile, çözüm süreci sayılan şey dönemini, yalnızca AKP'ye dayandırmakla hata yapıldığını kabul etti. Harç bitti, yapı paydos, çözüm süreci bitti, Demirtaş içeri.
+
İmamoğlu, yalan söylemeyeceğini imledikten sonra, birçok dezenformasyon yaptı. Bunların bazıları yukarıda sayıldı.
(4-5 Temmuz 2019)

Orhan Alptürk ve Fotoğrafın İkonografisi


Başta ilk metin:
“Orhan Alptürk ve Fotoğrafın İkonografisi
İki fotoğraf:




“İkon’a dönüşen fotoğraf artık bir simgeye, bir sembole karşılık gelecektir.”
Yorum:
Hayır.
Tiananmen Meydanı'nda sıvılaştırılan / buharlaştırılan adamın ne kendisi / nesnesi, ne de fotoğrafı / ikonagrafikliği geçerlidir.
Çünkü, daha o fotoğraf çekilmeden önce o adam, o noktada bulunacağı için öldürülmüştü.
Artı, o fotoğrafı çeken ve yayınlayan kişi, o adamı diri diri gömdü.
Ki bu, idamlık bir suçtur.
Ya da:
Savaş muhabirleri, başkalarının canlarıyla değil, kendi canlarıyla oynasınlar. Rus ruleti falan yani.”
+
Sonra asıl metin:
Ölüm somut bir şeydir.
Fotoğraf da öyle olabilir. Olmayabilir de.
Fotoğrafı kaypak, sanal, muğlak bir şey sananlar, onu imaj kılanlar, onu şeyselleştirir (reification), onu metalaştırır, onu gerçeklikten koparır.
Alptürk de bunu yeğlemiş. İşine gelmiş çünkü. Onu realite ilgilendirmiyor çünkü. Onu ima ve ikonagrafi ilgilendiriyor çünkü.
Alıntı ve yorum gitsin:
“Çünkü iki fotoğrafa dikkatle baktığımızda, ‘tank man’ adını alan yoldan geçen işçi, ikinci fotoğrafta sanki tanklara sadece hayretle bakan bir insanı göstermektedir. Halbuki ilk fotoğraftaki duruş, tam anlamıyla bir BİREY olarak insanın DİRENİŞ’ini simgelemektedir.”
Alptürk şunları yazmamış ama:
O adam oraya nereden geldi, nereye gitti?
Tanklar nereden geldi, nereye gitti?
Fotoğrafların hangisi önce çekilmiş?
Kadrajlama ve zumlama, ne kadar olağan, ne kadar yapay?
Fotoğrafı çeken fotoğrafçı, 2 fotoğrafı çekerken, yer değiştirmiş mi?
Olayın gerçek öyküsü ne?
Olayın gerçek öyküsü yoksa, bu kurmaca-dezenformasyon neyin nesi olmakta?
+
Gerçek öykü (inanmak gerekmiyor):
“From the hotel balcony, Widener watched as the man confronted the lead tank, standing directly in front of it. The tank stopped and tried to go around the man. The man moved with the tank, blocking its path once again.
At one point during the standoff, the man climbed aboard the lead tank and appeared to speak to whoever was inside.
…
The man was eventually pulled away by onlookers.”
Adam tankların önüne çıkmış. Tanklar yer değiştirince, o da yer değiştirip, tankın yolunu kesmiş. Tanka tırmanıp, içindekilerle konuşmak istemiş. Birileri onu oradan uzaklaştırmış.
Kim bu birileri?
Bu anların neden fotoğrafları yok?
Bir zamanlar çıkan, Benetton’ın ‘Colors’ dergisi, bu türden fotosal / görsel dezenformasyon olayları için, birden çok sayı yayınlamıştı ve önyargı konusu olabilecek fotoğrafların gerçek-gerçek öyküsünü tam metin anlatmıştı. Zaten o fotoğrafların orada sergilenmesinin amacı, anti-ikonografi ve epistemolojik aksiyoloji (doğruyu söyleme ahlakı ve aporia) idi.
Bu durumda, o fotoğrafı çeken Jeff Widener, kasıtlı bir kayıt bozması yapmış olmakta.
Alptürk ise, bu bozukluğu daha da flulaştırmakta çünkü apaçık-kesin bir bilgi işine gelmiyor, uyduruk hikayeler yazamıyor o zaman.
Post-modernizm, sanıldığının tersine, 1945-1990 arası gibi, uzak bir tarihte geçerli bir estetiko-politik tutumdu. Yalan söylemeyi mübah sayardı, bütün ABD’liler gibi.
Post-2-modern, 1990-2001 arası idi. Post-3-modern, 2001-2011 (Wikileaks) arası idi. O zamandan beridir de, post-4-modern zamanlardayız, o da şimdilik.
Artık, makro paradigmaların hep var ve geçerli olduğu ortaya çıktı.
İkonagrafinin de yalan dolan olduğu ortaya çıktı.
Devrim, isyan, şu bu, simgeselliklerle yapılmıyor. Çin devlet kapitalizmine zaten 1971’de geçmişti, hala da orada.
İşin en acı yanı, savaşta ABD’yi yenen Vietnam bile, sık sık savaş haline geçtiği Çin’i örnek alarak, Dünya’nın en düşük aylık asgari ücreti olan 25 dolarla kapılarını ABD’ye açtı artık. Savaş sisçisi Mc Namara bile bu kadarını hayal edemezdi.
İşte o fotoğrafçı ve Alptürk gibiler, o 25 dolarlık asgari ücretin yanında yer aldılar ikonagrafik ikonagrafik…
50’sinden sonra çırılçıplak oto-poz veren Alptürk’ün tavrı da ikonagrafik falan değil, Yıldız-Kenter-gibi’leşmek yalnızca…
(4-5 Temmuz 2019)

Perşembe, Temmuz 04, 2019

Çin, ABD ve Global Hegemonluk


Önnotlar:
Bir: Türkçe ‘Yeni İpek Yolu’ dergisini okuduğumuzda, Çin’in kullandığı yeni emperyalist ve global hegemonluk dilinin (Trump’ınkinden) ABD’ninkinden veya Erdoğan’ınkinden pek de farklı olamadığını gördük. Tez, aynı tez: Biz Dünya’ya iyilik yapıyoruz ki bu arada 10 milyon ölü ve 100 milyon göçmen var ortada.
İki: Çin’in neden ilk aşamada emperyalist olamayacağını, daha çok bunu ilk kez deniyor olmasına bağladığımız tezimiz aynı.
Üç: Tamam, Çin 1999’da geldi ve Türkiye’ye stratejik ortaklık teklif etti ve Türkiye bunu algılamadı bile ama Çin’in bula bula, 50 yıllık hempalarının eksi zekalı ve eksi bilgili torunlarını bulması büyük hata.
Dört: Yani Çin, kendine Türkiye’de nitelikli eleman olarak, solcu geçinen Adnan Akfırat’ı değil, muhafazakar sayılan Eyüp Sarıtaş’ı seçse gerektir ki bunu tarafsız bir global-anarşist (hegemonsuzlukçu ama ortak çalışmacı) olarak yazıyoruz. Diğer bir deyişle, kılavuzu karga olanın sonu belli, 50 küsur yıldır belli yani.
+
Çin ile ilgili yazılan uluslararası metinler, hep aşırı manipülatif. Bu kezinde, arada (az manipülatif) bir metin okuyabildik şükür.
Alıntı:
“İran’ın Amerika’yla olan mücadelesi, ülkeyi Çin’e daha da yakınlaştıracak ve Çin’le yapılan ticaret de, zaten İran’ın enerji ticaretinin neredeyse üçte birini oluşturuyor. Çin’in İran’la olan enerji bağları, Trump yönetiminin yaptırımlarının bir sonucu olmanın yanı sıra Pekin-Washington ticaret müzakerelerinin karmaşıklıkları nedeniyle de azalabilirken, Çin ve İran, eninde sonunda aralarında işbirliği yapmanın ve ABD’yi engellemenin bir yolunu bulacak.”
Meali:
ABD artık tekkutuplu hegemon veya global birincil güç değil artık. Herkes, ABD’den ve dolardan uzağa kaçmanın yolunu arıyor ama bunu çok çok yavaş eyliyor.
AB de, dolardan değişik bir tedavül sistemi denemesine girdi bile.
Sorun, herkesin ABD’den çok korkmasında. ABD korkulmayacak bir ülke değil ama korkunun ecele yararı yok. Bir de, eğer şimdi hızla dönüşüm gelmezse, AB ve Dünya’nın geri kalanı da ABD ile birlikte batacak.
+
Alıntı:
“Washington, Avrasya’dan yarım dünya uzaktadır.”
İşte bu hata:
ABD Dünya’ya yalnızca bir tık yakınlıktadır.
Daha İngiltere zamanında global uzaklıklar, hegemonlar için büyük sorun olmaktan çıkarılmıştı.
+
“Bir başka ifadeyle Çin, artık çoktan Ortadoğu’da.”
Çin’in emperyalizmdeki en büyük sorunu şu: Küçük düşünmek:
Uçak gemisi Varyag’a Doğu Akdeniz’de tur attırarak Ortadoğu sorununun içinde olunmaz.
Bir de, Kuzey Suriye’deki Çin Uygurları’na karşı aktif savaşa girmek istenerek de, Ortadoğu’da olunamaz.
Küçük beyinlilik tam da budur işte.
ABD de tam da bunu yapıyor işte.
Çin de nedense buna takılıp kalacak işte.
O nedenle, AB çözülürken ve Çin de bu türden emperyalist olamazken, Dünya daha uzun süre yokkutuplu kalacak gibi…
Metin bunu çok güzel imliyor ama kulağını tersinden göstererek:
Yapılmasını global-güç olmak saydığı şeyler, Çin’i tam da  başlamadan bitirecek şeyler aslında…
Sorumuz şu:
Çinli bir uzman bu metni okusa, ne düşünür ve ne der ve ne yapar acaba?
Bizim tezimiz şu:
Hiçbirşey değişmez onlar için.
Çin de, farklı düşünenleri sevmiyor zaten.
Bunu, Tienanmen Meydanı’nda yok edilen, o tank önündeki kişi öyküsü ile epeyidir biliyoruz zaten.
(4 Temmuz 2019)

Fragmanlar


Beyhudelik ve nafilelik.
Ahmet Hamdi'nin Mahur Beste'sindeki beyhudelik ve nafilelik, Orhan Pamuk'un Cevdet Bey ve Oğulları'nda aynen var. Ortak ana motif, erkeklerin karılarıyla yaşadıkları beyhudelik ve nafilelik.
+
Trans-Senkretizm.
Tektanrılılarınki olsun, çoktanrılılarınki olsun, bir tanrının niteliklerinin zaman ve mekan içinde değişmesidir.
+
Amerikan Tanrıları: Çizgiroman.
Çok-çok-çok kötü. Bu dereceyi ilk kez bir popüler kültür ürününe verdim. Eksi bir yani, kopya bile çekememiş yani.
Çizerleri hiç mi labya minör / majör görmemiş?
*
(Yukarıdaki im, özgün metinde ‘+’ idi ama değiştirildi, çünkü ‘+’, asıl metinlerde belli bir kullanıma denk geliyor.)
Çizgiroman, dizinin akışına bağlı kalmış. Kopyasızlık buradan.
Keza, tiplemeler fecaat ki Odin'in romanda devken, dizide cücemsiliği ayrı bir fecaatti.
*
Çizgiromanda öykü akışı aşırı kabız, ilerlemiyor bir türlü.
+
Witcher: Compare and Contrast.
‘A Night to Remember’ ile onun gerçek çekimini karşılaştır-karşıtlaştır.
(İkinci linik, cep telefonunda izlendi, PC’de bulunamadı.)
+
Dipnot:
Bunlar, cep telefonuna aldığım notlar. Formatları da böyle.
Çok iyi anafikirler olmalarına karşın, anında uzun yazıya dökemediğim için böyle çekirdek düşünce olarak kalacaklar gibi.
1986’da yalnızca kuramsal eserler okumaya başladığımda da böyle notlar alırdım. Sonra en geç Ocak 1994’te tam (tek bir harfinin değişmesine gerek olmayan) metinler yazmaya başladım.
Yani usta, yazıda aslına, basitliğe ve kısalığa geri dönüyor.
(Haziran-Temmuz 2019)

Tarih-Fütüroloji Ozmosisleri ve Fraktal Kırınım Saçakları


Tarih somut kabul edilir, fütüroloji soyut. Tarih aktuel kabul edilir, fütüroloji potansiyel. Bu ikinci teşbih dizisi, insan bilimi olarak bu ikisini temel bilimlere bağlayan bir teşbihtir.
Bazı potansiyeller, bazı aktuellerden ve kinetiklerden daha aktuel ve kinetiktir. Bazı gelecek soyut-tasarımları, bazı geçmiş somutlukluklarından daha somut ve daha gerçektir.
Bu ikisi birbirine ozmosisleşir ve birbiriyle fraktal girişim saçakları oluşturur.
Fraktal girişim saçakları, soyut / tasarımsal / doğrusal (lineer) dalga ile, reel dalga arasındaki simülasyon ve somutluk ayrımını imler. Diyelim, İstanbul’un belli rüzgar koşullarında Boğaz’da belli dalgasal girişim saçakları oluşur ama bunlar modeldekinden biraz farklıdır.
Biz, bu ikisini (model ve gerçek) karşılaştır-karşılaştır eylemek arzusundayız.
Öncelikle, tarihin limit sonsuz olayları bize tümevarımsal modeller oluşturma olanağı verir. Bir kez bu modelleri oluşturup, birden çok kez gerçek koşullarda (burada kısa vadeli gelecekte) sınadığımızda ve onları doğrulayabildiğimizde, modelimiz işliyor demektir.
BM ve Roma Klübü türü gelecekbilimde, en çok eylenen ‘geçmiş verilerden gelecekle ilintili çıkarsama’ edimi, büyükkentlerin ve Dünya nüfusunun genelindeki çıkarımlar, yaklaşık 60 yıldır işliyor. Orada; bir düşük, bir orta, bir de yüksek tahmin şıkkı var. Gerçek, genelde aralarda bir yerlerde olageldi.
Bizi ilgilendiren durum, gerçek durum bu üç tasarımsal durum arasında salınırken, geleceği tahmin edebilme durumudur.
Yarın, iki gün içinde dün olur: En önemli gelecekbilim gerçeklerinden birisi budur. Bu açıdan bakınca, en azından dar ölçekte zaman tersindirilebilirdir, en azından kağıt üzerinde. Yani, potansiyel-aktuel arasında geliş gidişler tasarlayabiliriz.
Elimizdeki nüfus örneğinden ve İstanbul sabitlemesinden yola çıkarsak, İstanbul kenti 1913 gibi gerçek bir nüfus inişi yaşamış ve göründüğü kadarıyla 2018 itibarıyla da aynısını yaşamaya başlamış. Benzeri örnekler, Bizans döneminde de kayıtlı.
Buradan hareketle, geçmiş-gelecek ozmosisi modelinde bizi ilgilendiren şey şu.
Temmuz 2019 momentinde, yurtdışına giden 400 bin eğitimli ve paralı kişinin ne kadarı geri dönebilir, artı 4 küsur milyon Suriyeli’nin ne kadarı geri dönebilir?
Bu sorunun turnusol kağıdı ve/ya kontrol sabiti parametresi olarak, benzeri bir süreci yaşayan Fransa’nın kısa vadeli gelecekteki nüfus hareketlerini ve bunun neden-sonuç ilintilerini veri tabanımıza ekleyebiliriz.
Buradan çıkacak birincil sonuç, tıpkı model dalgayla denizdeki dalganın belli ayrımları olması / olabilmesi gibi, bu nüfus hareketlerinin modelinin ve gerçeğinin birbirinden biraz farklı olacağıdır.
Buradan, ana akım gelecekbilim ideolojisinin, geleceğe maksimum müdahale, onu yönetme ve hatta onu ipotekleme mantığını kullanırsak, sorumuz şu olur:
Bu nüfus hareketlerinin yönetilebilirliği ve ekonomik değeri nedir?
Öncelikle, sanılacağının tersine, İstanbul-Türkiye için ele aldığımız iki ana nüfus akışının toplam ekonomik değeri muhtemelen pratikte sıfırdır. Sorun; 400 bin kişinin ekonomik değerinin 4 milyon kişinin ekonomik değeriyle yaklaşık aynı olmasıyla, beyaz soğuk legal Türk parasının gidişiyle, kara sıcak illegal yabancı parasının gelişini ekonomiye olumsuz etkileridir.
Yani:
İkisinin reel karşılığı aynı olsa da, kurgusal, tasarımsal, modelsel ayrımları vardır.
Yani:
Ekonomide tüm paralar birbirine eşit değildir. Benzer bile değildir.
Türk parası reel / aktuel / kinetik idi, Suriyeli (ve ek loarak kara-altınsal İran) parası tasarımsal idi. Biri diğerini dönüştürülmüş gibi oldu.
İşte bizi ilgilendiren soru burada bu:
Oldu da ne kadar, nasıl, hangi bedellerle oldu?
Yani:
İdeolojiler uygulanmasına uygulanır da, bedeli ne olur?
Modeller gerçeğe uymasa da empoze edilir de, bedeli ne olur?
Geleceği zorbalıkla ipoteklersin de, bedeli ne olur?
Bla bla bla…
Den den de den den…
İşte; geçmişbilim-gelecekbilim ozmosisleri ve fraktal kırınım saçakları konusunun uğraştığı alanlardan biri budur.
(4 Temmuz 2019)

Salı, Temmuz 02, 2019

Financial Times: Türkiye ile ABD, bedeli ağır çarpışmaya doğru ilerliyor


Bir alıntı:
“İngiliz ‘Financial Times’ gazetesi, Türkiye'nin Rusya'dan alacağı S-400 füze savunma sistemi ile ilgili olarak, ABD Başkanı Donald Trump'tan ılımlı mesajlar almış olsa da, bu konunun ABD ile Türkiye arasında yavaş çekim ilerleyen bir çarpışmadan bir felakete dönüşebileceği yorumunu yapıyor.”
Tam da bu moment ve nitelikleri:
Beceriksiz politikacılar: Sorumluluk almaktan korkan ve kaçınan ama parlak sözler eden.
Felaket öncesindeki, sırasındaki ve sonrasındaki yapılabileceklerin yavaş çekim seyri.
Tarihin genelde yavaş çekim ilerleyen ve aslında kaçınılabilir ve önlenebilir olan felaketlerle doldurulması: Tarihin tekerrürü yani.
Felaketlerin mucize olarak takdimi.
Kitlenin ve hatta entellektüellerin / entelejensiyanın hegemon oligarklarınkinden çok, kendi yalanlarını üretip, onlara söyletmesi durumu (işte bu moment hep gözden kaçıyor ve hasılaltı edilişyor).
Siyasetin tüccarlık sayılması (burada 100 Boeing kakalanması durumu).
Trajedinin parodileştirilmesi: ama katliamlara da kimse gülemiyor sonuçta....
Diktatörlüğün, faşizmin ve engizisyonun bile becerilemiyorluğu.
Yorum:
Trump isteseydi, şu an (1 Temmuz 2019’da) Erdoğan’ın elini bağlamıştı (bakınız Ağustos 2018’deki dolar yükselişi). Ama yapmadı.
Sadizm-mazohizm ikilisi de olabilir, ticari pazarlık da. Her ikisi de.
Ancak, çatışma ve felaket kaçınılmaz, erteleniyor yalnızca.
Bu momentte gelecek birebir kestirilemez, çünkü taraflar irrasyonel davranıyorlar.
En geniş panoramaya bakarsak:
Herşey Suriye’de olup bitiyor. Durum 2015’ten beridir böyle. ABD / Trump için Arap Baharı bitti o momentte, (Haziran 2015 seçimi nedeniyle) Türkiye/ Erdoğan için kesin iktidar bitti o momentte.
Trump indirilebilir olduğu halde, kaydı hayat kalmak arzusunda; Erdoğan indirilebilir olduğu halde, kaydı hayat kalmak arzusunda. Kadı Burhanettin ve Anadolu Beylikleri momenti gibi yani.
Tüm manevralar o yüzden: Taktik var ama strateji yok.
İşin tuhafı şu:
Diğer herkes için de öyle:
Çin, Rusya, Putin, YPG, Öcalan, Esed, Barzani, Irak, vd, vb…
Herkes ertelemede, herkes saçmalamada.
Ve felaket, çoktan geldim bile, diyor…
(2 Temmuz 2019)

Teröre Bakmak ve/ya Onu Görmek: Çocuk Teröristler


Genel tezimiz şuydu:
2010 ertesinde Dünya’da ÇÜŞ’ler, mafya, teröristler ve karşı-teröristler, terörizmde ve bunu sağlayacak her tür kriminalitede, aynı yöntemleri ve ortak çalışmaları kullanmaktadır.
Bir alıntı:
“Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan yazılı açıklamada, BM Çocuklar ve Silahlı Çatışma Özel Temsilcisi Virginia Gamba'nın, PKK teröristi "Ferhat Abdi Şahin" ile BM'nin Cenevre Ofisi'nde üyelerin bilgisi dışında bir araya gelerek anlaşma imzalamasının şiddetle kınandığı bildirildi.”
Haberde konunun, çocuk teröristlerin savaş alanından çıkartılması olduğu yönünde bir ima var.
Sorunsalımız da bu:
Dünya’da potansiyel olarak en az 1 milyon çocuk-terörist var. Bunların belki 100 bini Türkiye’de.
Peki ne olacak?
Çocuk tetikçileri daha önceleri mafya kullandı ama diğerleri kullanmazdı. Artık, onlar da kullanmaya başladı demek ki.
(Şerh: Kan davalarında 18 yaşaltı çocuklar sahaya çok sürülmüştür. Yani, bu feodal ve proto-feodal kültürün bir parçasıdır, mafyalık da öyle.)
Neden?
Madden ve manen bedavalar da ondan.
Çocuk kriminaller cezalandırılmıyor da ondan.
Peki, o çocuklar 18 yaşını geçince ne olacaklar?
Hem terörist, hem kronik kriminal. Daha önce de böyle olmuştu zaten.
Bu konu, Türkiye’deki Suriyeli çocuk mülteciler üzerinden zaten dile getirildi çoktan.
Peki, bunu durdurulabilirliği var mı?
BM böyle yaparsa, yok.
1980’ler Orta Amerika ve Brezilya-Tanrıkent çocuk çeteleri konusu, 40 yıllık bir konu.
Global beyaz yakalı slaktivistler, böylesine uzun dönemli bir sorunu çözmek yerine, hasıraltı ediyorlar yalnızca. Sorunu daha da büyütüyorlar yani.
(2 Temmuz 2019)

Tarihte ve Fütürolojide Tümdengelimsel ve Tümevarımsal Fraktal Faz Girişim Saçakları Olarak 2 Global Makro Kriz Dizisi


Tümevarım; eldeki veri tabanından genelleme yaparak, belli denklemlere ulaşma yönündeki akıl yürütme yoludur.
Tümdengelim, eldeki denklemden olası olayları tasarlama yönündeki akıl yürütme yoludur.
Bu açıdan bakarak bir metnimizden alıntı yapıyoruz:
“2020-2100 İçin Fraktal Faz Girişim Saçakları Olarak 2 Global Makro Kriz Dizisi
2020-2100 arasında kesin olan makro global krizler var:
Salgın, su gıda; nüfus / göçmen; enerji, iklim.
2020-2100 arasında, yukarıdakinin biraltı ölçekte makro global krizler var:
ABD, AB, Çin iktisadi-siyasi-askeri çöküşleri.
Yanılmış devletlerin üçte ikiden dörtte üçe yol alışı.
Ek-çıkarım: 2000-2050 arasının yokkutupluluğu.”
+
Burada kesin olan makro global krizler tümdengelim yoluyla çıkarsanmış.
Biraltı ölçekteki makro global krizlerse, gözlemlerden yola çıkarak tümevarım yoluyla çıkarsanmış.
Bu metinde bizi ilgilendiren konu, bu 2 yönlü olaylar dizisinin birbirleriyle olan fraktal kırınım saçaklarını ve ozmosislerini tasarlayabilmek. Bu da bize, 2020-2100 arası için geçmişbilimsel-gelecekbilisel bireşimi simülasyonlar yapma fırsatı verecek.
Öncelikle, sözü geçen dönem 80 yıllık. Sözü geçen 6 kriz ise, 3 tane 2’li grup halinde düşünülebilir, yani her 2’li birbirinden istatiksel olarak bağımsız değil, örneğin enerji üretimi azaldığında, küresel ısınma yavaşlayacaktır, gibi. Ayrıca, göçmen dalgası yeni salgın dalgası için birincil gerekli koşullardan birisidir, gibi. Ayrıca, susuzluk ardından kuraklığı, o da ardından açlığı getirecektir, gibi.
İkincil kriz grubunda ise, Dünya Sistemi gelecekbilimleşiyor. Çünkü, geçmişte de hep hegemonlar kendilerini çökertmiş. Geçmişte de, yokkutuplu dönemler yaşanmış. Geçmişte de, 400 yıllık sikluslar yaşanmış. Dünya Sistemi’ciler genelde gelecekbilim eylemeyi reddetseler de, elde ettikleri denklem doğrudan 2000 sonrasını global çöküş dönemi olarak daha 1980’deyken bile öngörmüş bile gibi. Yani, aslında burada tümevarım-tümdengelim ozmosisi var. Ki zaten bizim asıl üzerinden çalışmayı yoğunlaştırmak istediğimiz konu bu: Bileşik akıl yürütmeler, akıl yürütme ve paradigma ozmosisleri ve bileşik paradigmalar.
Bu metnin asıl sorusu ise şu:
Bu 2 kriz dalgası, toplamda rönesansa doğru mu, engizisyona doğru mu, yoksa her iki yöne doğru mu vektörleme yaratacak?
Makro krizleri 80 yerine, 100 yıl aralı sayarsak, her biri ortalama 20 yılda bir vuruyor olacak, demektir.
Tam yokkutuplulaşmayı ise, 3 makro hegemonya odağının erimesi sürecinde, 80-100 yıl için, 40-50 yıl aralıklı 3 adım ve AB-ABD/Çin (son ikisi yaklaşık yarım yarım eşzamanlı çözülme gerçekleşmesi modelli gibi) olarak tasarlayabiliriz.
Buradaki soru ise şu:
Herhangi baş ve başaltı 2 makro-global kriz aynı zaman aralığında çakışırsa, krizin genliği büyür mü, küçür mü, etkilenmez mi?
Simülasyon modeli için 2010-2020 arasındaki gerçek olaylardan örnekleme yapalım:
Arap Baharı başladı. Göçmen ve açlık krizleri oldu ama nüfus azalması çok az oldu. Enerji fiyatları, bunlardan pek etkilenmedi, enerji üretimi de öyle. Fosil yakıt kaynaklarından yenilenebilir yakıt kaynaklarına geçişin 10 yıllık değişimi, yavaş bir biyoyakıt üretimi artışı yönünde gerçekleşti gibi (daha hızlı bir geçiş beklenirdi, çünkü itki var).
Yani, sonuç:
10 yıllık zaman aralığında, global gündemi sentimental olarak çok etkileyen olaylar yaşanmışsa da, bunların reel sonuçları pek makro olmadı gibi. Demek ki 10 yıllık aralık dar bir dilim ve anlamlı gösterge üretmiyor gibi.
Artı:
1970’deki tüketim duruşu sorunu, 1980 dalgasıyla ancak 2010’a kadar taşınabildi ve son çare olarak savaş kullanıldı ama o da istenilen sonucu vermedi gibi. Buradaki fark, 3. Dünya Savaşı yerine, 3. Dünya Savaşçıkları’nın kapitalizme katkısının daha az olması gibi.
Ki bu da, 1980 momentli ABD 2000 Savaş Stratejisi’nin çok yönlü çöküşü demek:
Yüksek teknolojili savaş değil, silahsız savaş ve insan faktörlü savaş (ayrı ayrı) kazandı. Tüketici olamayan toplumlar imha edilemedi. Makro hegemonların oligarksal iç savaşçıkları (ki bu ABD başkanı Trump nezdinde yaşandı), onların global hegemonyasını limit sıfıra doğru iteledi. Globalizmden lokalizme geri dönüş (regresyon) yaşandı.
Tasarımlar:
10 yılda 0 sonuçlu olan bir süreç, 20 yılda sonsuz / çığ etkili sonuçlu olabilir. Çöküş dönemleri, kaos dönemleri de demek çünkü. Kaos dönemlerinde sıçramalı değişimler ve başkalaşımlar gerçekleşebilir çünkü.
Ki zaten bizim tasarım çabalarımız, felaket yönetimi açısından bu tetik-zemberek atmalarını önceden kestirebilmek ve mümkünse felaketi yönetebilmek içindir.
AB çözülmesi ve Brexit, bu açıdan bakınca, mikro bir zemberek atması oldu ama sürpriz de oldu. Tamam, İngiltere AB’den çıkmaya aday ilk makro ülke ama bölünmeye de en yakın ülke ki bu Avrupa’yı bile aşan bir çığ etkisi demek olacak.
Ara şerh: Burada, Roma-Germen imparatorluğu ertesinde, 1648-1848 arasında, Almanya’nın kendini yeniden toparlaması ve hatta gecikmeli bir global koloniyalizme girmesi sürecinin, yakın gelecek için bir model olarak kullanılması uygun gibi. Yani AB, Avrupa Birliği olarak değil, Almanya Birliği ve 4. Reich olarak yeniden tezahür edecek gibi, 2040-2080 arasında başlangıç momentli gibi.
Biz, 6 makro krizin, iktisadi-siyasi-askeri makro-global krizlerden daha büyük, uzun süreli ve kalıcı etkilerinin olacağı yönündeki bir varsayımı ve tümdengelim ilkesini kullanıyoruz. Sözü geçen yer ve zaman için pekala yanılabiliriz de. Çünkü, 400, 800, 1200 askeri krizlerinin ardınan Avrupa, 1350 salgın kriziyle, ters bir etkiyle rönesansa sürüklendi ama daha önceden 3 rönensansı ve 4 engizisyonu da vardı.
Şu an içinse, bu türden rönesans ve engizisyon düzenli dalgaları yerine; (ya da sol’suz) anti-faşizmsiz faşizm, engizisyon, rönesans düzensiz dalgacıkları ile yüzyüzeyiz gibi. Bildiğimiz kadarıyla. buna benzer bir örnek geçmişte olmadı hiç.
O nedenle, fraktal girişim saçaklarının küsurat (her türden toplumsal / sosyolojik marjinalleşme) yönünde işleyeceğini kabul ediyoruz.
Diğer bir deyişle:
İlk gelecek başarısız devrimi marjinaller yapacak.
Einstein’lar artık Nauru’dan, yani makro ve adasal ülkelerden çıkabilir epeyidir (çıkmıyor ayrı konu), makro kültür Almanya-Musevi çelişkisinden değil.
Dünya’yı dahiler kurtaracak ama dahilik aşırı aşağılanıyor artık. Yani dahiler, cezalandırıldıkları için, kendilerini kendileri asimile ediyor ve normalleştiriyor. Ki bu, Gödel’de simgelenen bir biçimde daha önce de yaşanmıştı. Rohmer, Tsiolkovsky, Kaluza gibiler, hiçbir zaman ödüllendirilmedi.
Bu durumda ise:
Cenova’nın salgında (dağsal coğrafyalı ve ticaret yollarından uzak olması nedeniyle) yalıtık-ada-kurtarılmış bölge olması ve yani, kütüphane-komün-kampüs yalıtıklığının, adalığının, kurtarılmış bölgeliğinin işlevsellik kazanması sözkonusu.
Ancak, 20 yıldır bunu savunuyor olmamza karşın, bundan hala emin değiliz, tıpkı anarşizmin devletsizliğiyle hegemonların devletsizliğinin yarattığı ikirciklilik gibi…
O nedenle, metnimizi açık uçlu bırakıyoruz.
(2 Temmuz 2019)