Perşembe, Kasım 21, 2013

ABD'nin Pratik Ekonomik Gelecekbilimi

Hisarcıklıoğlu şöyle demiş:

“Dünyada ilk kez gelişen ülkelerin ekonomik büyüklüğü, gelişmiş ülkelerinkini geçti. Bu ilki tespit edip, buna göre strateji üretmek isteyen ABD, bütün dünya ekonomisini kökten etkileyecek 2 büyük atılım için harekete geçti. Amerika; Latin Amerika’dan Avrupa’ya dünya ekonomisinin % 75’ini tek bir pazarda, daha da önemlisi tek bir standartta buluşturmayı hedefliyor ve bütün yatırım ortamlarını da aynı noktaya götürüyor. Bu bölgenin dışında kalanlar, maalesef kaybedenler olacak; çünkü dünyanın üretiminin standardını değiştirecekler.”


Katılmadığımız birinci nokta şu:

Bu, yeni bir süreç olarak sunulmuş ama değil: ABD’nin 2000 askeri Stratejisi ve CIA kökenli proje üreticisi Barrett’in deyimiyle, neo-liberalist global pazarın dışında kalan yerlerin nüfuslarını pazarlaştırma çabası, 1990’lardan beridir var.

Koşut olarak Putin Rusya’sının gücü (ki bunu Suriye konusunda doğrudan yaşadık) ve yine 1990 ertesi Rusya planlarının (anti-komünizmin geri tepmesi ve bugün AB’de Rusya’da eski komünistlerin pekala % 20 oy alabilmesi) yanılması var elde.

İkinci nokta:

Çin’de görüldüğü üzere, böylesi bir makro yeni bir tüketim dalgası, Dünya ekonomisini bir daha çökertir ve çökertecek de ve Çin çökmesi henüz gelmedi. Böylelikle ABD, 2029 global ekonomik krizini öne almaya çalışıyor gibi oluyor. (Bunu da yapabilirler ama bu ABD o cürete kalkışamaz gibi.)

Üçüncü nokta:

Taa Mao zamanından beridir, yani  3 Dünya kuramlarından beridir, hem 1. ve 2. Dünya farklı tanımlandı, hem de 4., 5. ve n. dünyalar da görmezden gelindi. Ek olarak da, G-7 nüfusunun belki yalnızca % 70’i veya % 60’ı 1. Dünya şu an. O % 25 de öyle.

Dördüncü nokta:

ABD’nin bu çabası, şu anki NASA’sız özel sektör uzaycılığının sonuçlarını öngörememesi gibi, 2. Sanayileşme’nin 9 öncü altkültürünün, örneğin beden nakli ve insan kolanlama yoluyla gelecek ölümsüzlüğün, ekonomik ve kültürel olası sonuçları yönünde sıfır çalışmaları bulunması öngörüsüzlüğüne sahip.

Beşinci nokta:

Dolayısıyla, 2. Sanayileşme’nin ekonomisiyle, üretimin tüketimden çok olduğu ve dolayısıyla ekonomik krizlerin tersine yönde de olsa, daha çok geri tepeceği bir dünya kuruluyor ve bundan da en çok zarar görecek ülke ABD.

Altıncı nokta:

ABD, Japonya’yı veya Avustralya ABD ürünleri bağımlısı yapabilir mi, o da belli değil. Japonya, arabasıyla bilgisayarıyla ABD’yi kaç kere tuş etti tersine.

Sonuç: Gelecekbilim geçmişbilimden ders alarak tasarlanır ve uygulanır.

Nasıl ki 2000 Askeri Stratejisi tuş olduysa, bizce ABD’nin bu ekonomik gelecekbilimi de tuş olacaktır.

Hisarcıklıoğlu’nun ABD’nin dümen suyunun izlenmesi önerisi de hiç yeni bir öneri değil, 30 küsur yıldır zaten öyleyiz. İşe yarasaydı, çoktan yarardı.

Yani: Kılavuzu ABD olan Türkiye’nin sonu külliyen mafiş...


Çarşamba, Kasım 20, 2013

Bitiricinin Oyunu



Hem roman dizisinin ilk cildi, hem de film, bir tema üzerine yoğunlaşmış:

Bir savaşı kazanan bir çocuk: Ancak ve ancak o kazanabiliyor bu savaşı, çünkü büyüklerden farklı zihniyette, aynı zamanda yaşıtı çocuklardan da farklı o.

Bunu ‘Yaşlı Adamın Savaşı’ bilimkurgu romanı ile birleştirince, ortaya şunlar çıkıyor:

Bir: Yaşlılar ve çocuklar savaştan muaf değildir.

İki: Savaşın kuramını yaşlı erkekler ve özelllikle de yaşlı bir erkek olan Sun Tzu yazmıştır ama çocuklar, gençler ve kadınlar, savaş kuramına ve edimine artı-değerli şerhler ekleyebilirler, aslına bakılırsa eklemişlerdir de (bununla kastedilen ne ‘Açlık Oyunları’dır, ne de ‘Yüzüklerin Efendisi’). Yani, savaş ve yaşam için farklı zihniyetler gereklidir.

Üç: Kıyamet tematiği dışında, son bilimkurguların ve bilgisayar oyunlarının toplu bilisiz olarak ayırsadıkları ve sanat dolayımıyla aktardıkları bir gerçek mevcut: İnsan türü, bu var olduğu biçimiyle yok olmaya zorunludur ve atom bombası-uzaya gitmeden sonra, şimdilerde yeni br şol ayrımına gelmiştir.

Gelelim Atilla Dorsay’ın t24’te ne yazdığına:

“O yok edilen tüm Formic ırkının tam bir katliama kurban gittiğini, oysa daha doğru-dürüst tanımadan, hiç diyalog kurmadan, en ufak bir yaklaşma ve anlama çabası göstermeden kazanılan bu ‘askeri zafer’in, aslında tam bir soykırım olduğunu kavrıyor Ender...16 yaşının zekâsıyla, büyüklerin anlayamadığı bu gerçeği anlıyor. Ve suratlarına haykırıyor.

Ve onun ölmekte olan ‘Formic kıraliçesi’yle ilk ve son kez kurduğu ‘el teması’, belleklerimizde Spielberg’in “E.T.” sinin o unutulmaz sahnesini canlandırıyor: küçük Elliott’la uzaylı yaratığın parmak uçlarının dokunuşu sahnesini...”


Bu ‘güzel vahşi’ tematiği, artık sıkıyor ve yaşlı adam hissiyatının sentimentalizmi, koca film de bunu görüyor yalnızca. Romanları da bilmiyor sanırım.

Oysa, romanda ikinci ciltte çocuk, yok ettiği uygarlığın antropolojisini ve arkeolojisini çalışıyor ki bu birçok novum bilgi yorumu demek.

Bir: Bütün uygarlıklar ölür, şu ya da bu biçimde... Ya da: aslında uygarlıkların ölmesi, türlerin yok oluşu gibi, zararlı değil, yararlıdır, yeni türler oluşur böylelikle.

İki: Kendin yok etsen de, o uygarlığının arkeolojisi, kültüre yeni bilgiler katar. Unutmayın ki o uygarlığı savunanlar veya içindekiler, o uygarlığı arşivlemedi, buna örnek Kolomb öncesi Amerikalar uygarlıkları.

Şerh: Bilgi yaratanlarla uygarlığı yok edenler ayın kişiler değil, o nedenle burada anlam ikilemi yaratılmasın.

Üç: Aslolan farklı düşünebilmektir: İster böyle bir roman kurmacası yaratarak, ister böyle bir yaşam kurgulayarak.

Meraklısına notlar:

4’lü dizi ‘Bitiricinin Oyunu’ romanları:


(2. ve 3. cilt te Türkçe’ye çevrildi ama basımı yok.)





‘Yaşlı Adamın Savaşı’:


Film:



KDP-TC vs BDP-HDP

Tam japon kale maç olacak sanırım:

“... hazırlık çalışmaları uzun süredir devam eden KDP’nin Türkiye partisinin kuruluş aşamasında sona gelindiği öğrenildi. Eski PKK yöneticilerinden, PWD Nerin’in kurucusu Nizamettin Taş’ın da aralarında olduğu isimlerin, bir senedir partinin kuruluşu için biraraya geldiği iddia ediliyordu. KDP’nin Türkiye partisinin kurucuları arasında Sertaç Bucak da yer alacak. BDP ile ayrışma noktasına gelen Leyla Zana’nın da kurulduktan sonra partiye katılabileceği söyleniyor.”


Kadroya bakar mısınız?

Fener’in toplama-ithal morukları gibi...

Bitmedi daha var:

“Faili meçhul cinayete kurban giden babası Faik Bucak’ın kurucusu olduğu Türkiye Kürdistanı Demokrat Partisi’ni diriltmeyi amaçladıklarını söyleyen Sertaç Bucak, yerel seçimlere katılmayacaklarını ancak ‘yurtsever’ adayları destekleyeceklerini söyledi. Taraf’ın Nizamettin Taş’ın da parti girişiminde olup olmadığına ilişkin sorusunu ‘şehir efsanesi’ olarak yanıtlayan Bucak, Leyla Zana’nın isminin geçtiği iddiaları hakkında ise ‘Leyla kardeşimizi kazanmak bizi çok mutlu eder’ dedi.”

Kürtler’in mayoz bölünme konusunda Türkler kadar başarılı  olduklarını daha önce de yazmıştık.

Zaten yüzyılı aşkın bir süredir, bir Barzani-Talabani karşıtlığı vardı ve bu 2 aşiret birbiriyle savaşıyordu. Sonra çıkar hesabınca, biraraya geldiler.

Talabani Barzani’yi ekarte etti sanırken, 2 yıldır Talabani uf olduğu için, oyunun final bölümündeki tiradlar Barzani’ye kaldı.

O da TC’den sufle almışa benzer. Bu proje, AKP onayı olmadan yürümez ama hangi akl-ı evvelin bu fikri yarattığını merak ediyorum doğrusu.

TC-Irak ikilisi.

Ancak HDP bundan evvel davranıp, acilen bölündü ve BDP-HDP oldu.

Kürtler’in siyasal / kültürel altkümelerini sayalım:

Musevi, Alevi, Zerdüşti, Sünni, ateist, solcu, ortacı, sağcı.

Öcalan; marksist sol görünüp / başlayıp sağ, muhafazakar, Müslüman oldu. Dolayısıyla, görünüşe pek aldanmamak da gerekli.

En önemli vurgu:

Hiçbir altküme demokrat falan değil: Töre cinayeti, kan davası, kumalı aile, başlık parası, ağa, şıh, şu bu ile demokrat falan olunmaz. Irak’takilerin 20 yıldır zamanı vardı, tık ilerleme yok bu alanda.

Küsurat da var tabii:

Burkay uzlaştı. Anter uzlaşmadı ama mezarda, kim vurduya gitti ama ölümü her 2 tarafın da işine yaradı.

Panoramayı hafifçe süzelim bir bakalım:

Şu an 4 küme var gibi. Hepsi birbirine karşıt gibi. Çıkarları ayrı gibi. amaçları ayrı gibi. İnsanları ayrı gibi. Sol oyları saymazsak, TC’nin Kürt nüfusu % 10 diyelim, zaten barajı geçmiyor, bir de bölününce hiç geçilmez baraj.

Tabii, konu yerel seçimler. İnsanlar yerel seçimlerde daha gevşek oy veriyor.

Şu an Kürtler’in tek seçeneği cemaatle işbirliği ki buna çoktan başladılar gibi. O zaman toplamda en az % 15 oy eder. Bir % 5 de sandığa pek gitmeyenleri peşlerinden sürüklerler, eder % 20.

% 20 ile AKP yenilir, CHP haydi haydi yenilir ama bu yalnızca bir güç gösterisi olur ve genel seçimlerde tıknefes kalırlar.

Eğer, genel seçimlerde tüm farklı yoldaki adaylar bağımsız seçilip, TBMM’de ortak hareket ederlerse, değil TC tarihinde, Dünya tarihinde bile bu bir ilk olur ve kötü de olmaz.

Bunu AB panoraması ile de ilintileyelim:

Orada çatlak Yeşiller, Alternatifler, Korsanlar gibi, yeni / farklı / küçük / marjinal partiler üzerinden yürüyor.

Biz de ise, bildik konu Tanzimat’tan beridir aynı.

Hangisinin şansı daha yüksek acaba?

Bizcesi, ikisi (1. ve 3. Dünya olarak) toplamda genel bir olanaklar ve olanaksızlıklar açılımı yaratacak. Sonrasında ise:

2014-2018 arası, 2029 krizinin ve başarısız-proto bir global-devrim dalgasının ön gidişatını açımlayacak.

İyi de olacak:

Gelecek hep gelir ve uzun sürer, aynı zamanda yavaş da...


Salı, Kasım 19, 2013

Galaxy Gear, etc



Sürpriz:

“Galaxy Gear 'en çok satan giyilebilir ürün'

Samsung’un iki ay önce satışa sunduğu Galaxy Gear akıllı saatinin küresel satışları 800 bini geride bıraktı. Galaxy Gear’ın başarısı, Samsung’un ilk akıllı saat denemesinin başarısız olacağını düşünenleri yanıltmış oldu.”


Sonuçta, 800 bin benim bir ara değer. Yani tam sürpriz değil. Sürpriz başka noktalarda:

“New York Times’ı kısa süre önce terk ederek Yahoo’da yeni bir tüketici elektroniği odaklı ‘web’ sayfası başlatan analist David Pogue, Galaxy Gear’ı ‘uyumsuz ve sinir bozucu’ olarak tanımlamış ve alınmamasını tavsiye etmişti.”

Şimdi bu ne?

Tek yorum:

Adam Apple’dan para almış.

“Reuters’ın haberine göre, İngiliz perakendeci Phones4U, Galaxy Gear’ı Galaxy Note 3 ile bedava verirken, ABD’deki ‘Best Buy’ mağazalarından alınan saatin yüzde 30’u iade edildi.”

Demek ki İngiltere’de haksız rekabet farklı işliyor ve ABD’liler yeni teknolojik ürünlere karşı artık tutucu.

En çok satan giyilebilir ürün ise hünez teknolojik bir sıfat değil ki askeri-akıllı giyilebilir ürünlerin Dünya’daki durumu hakkında bilgi yok.

Sonuç:

2 olasılık var:

Ya Apple, ilk defa bir pazara ilk giren olmak istemedi ve haklı çıkacak: 4 rakibini masrafla ekarte etmek istiyor.

Ya da Apple, artık istop etti. Yani, artık yarışta kesin geçildi.

Dipnot 1: Giyilebilir akıllı saatlar, Swatch’un manda gözü saatları boyutunda olmadıkça, yalnızca oyuncak niteliği taşır kanımızca.

Dipnot 2: Diğer bir sürpriz haber de şu:

“Candy Crush 500 milyonu geride bıraktı

Mobil cihaz ve Facebook üzerindeki indirilme sayısı 500 milyonu aşan Candy Crush, 2 milyar indirilmeyle rekoru elinde bulunduran Angry Birds’e az da olsa yaklaşmayı başardı.”


Donanım-yazılım istatistikleri ilintisi ve karşılaştırması babında verdik bu haberi.

Genel bilgi: Bugün 100 dolara tablet bilgisayar var ama ünlü oyunlar 100 dolardan pahalı.


Google Books vs Abebooks



Bir haber:

“8 yıllık yargı savaşını Google kazandı

ABD yargısı, Google ve kitap yazarları arasında 8 yıldır devam eden tartışmaya son noktayı koydu. Google kitapları artık dijitalleştirebilecek.”


Öyle tuhaf durumlar ki:

Bir: Google’da 20 milyon kitap var, Abebooks’ta 150 milyon. Ancak, Abebooks’taki hiçbir satıcının aklına, Google’daki gibi kitaptan alıntı koymak gelmiyor ki eleştiri / tanıtım için bunun ne kadar hacimde olacağı ülke yasalarına göre değişiyor. Bin sözcük olan ülkeler de var ve bu miktar zaten yeterli.

İki: Google’a dava açanlar, ona tekel konusunda da dava açmış, hani dinime küfreden Müslüman olsa hesabı.

Üç: Kimsenin görmediği bir ayrıntı var: Çeviri eserlerde, aynı sayfa konursa, eğlenceli sonuçlar otaya çıkar. Herhalde, işin içine bir de çevirmenler davası girer.

Dört: Google burada durmaz, olay Wikipedia’ya döner, herkes elindeki telifsiz dönemdeki eserleri tarar ve yükler, antika kitapçılık batar.

Beş: Sansür olan ülkelerin dillerindei kitaplar, en kısa zamanda o dilde konur. Yani, Google isterse, basılmış tüm kitapların % 99,99’unu internete yükler. Bunun yapacak mı, ben de merak ediyorum.

Altı: Google, bloglar alanında sınıfı geçemedi ama e-kitaplar konusunu henüz bilemiyoruz. Yine de yaparsa, çok kısa sürede kalabalık konuşulan dillerde, çok yakında e-kitap sayısı, matbu kitap sayını geçer.

Yedi: Wikipedia deneyiminin bize gösterdiği üzere kimse bedava ansiklopedi falan da okumuyor, dizi kahramanı izliyor yalnızca. 1980’lerden zaten kitap alınır, elde taşınır ama okunmaz, geleneği mevcut. İnternetteki e-kitap da öyle olur, matbu kitap da: Bakılır ama okunmaz.

Sekiz: Bu çabanın Google Gözlük’ten çok daha anlamlı olduğu kanısındayım.

Dokuz: Bu çabanın yine de Google tekeli için olduğu kanısındayım.

Sonuç.

Bilgi gelecekbiliminde yeni bir yol açıldı.


Pazartesi, Kasım 18, 2013

Vasıfsızlık-Altı



Son birkaç yıldır bu durumu yoğun olarak gözlüyorum ve giderek artan bir biçimde, bunun yeni orta çağın kültürel göstergelerinden biri olduğunu düşünüyorum.

Vasıflılık ile, örneğin bir elektrik tesisatçısının elektrik tesisatçsı olarak bilmesi beklenen standart bilgiyi kastediyoruz. Aynı zamanda, onun yapacağına bozmasını kastediyoruz.

20. Yüzyıldaki global zorunlu eğitim furyası ile egemen kılınan hukuksal yasayı bilmemenin mazaret olmaması gibi, bu vasıfsızlık da günümüzde herhangi bir hatalı davranış için mazeret değildir.

Kitap konusunda örneklersek; yazar, entellektüel, okur, koleksiyoner ve akademisyenin, ticari ve kütüphanesel yollarla kitap edinme konusunda, vasıfsız-altı konumda olduğunu şu metnimde dilegetirmiştim:


Bu, işin Batı’sal / ilerici kanadı.

Bir de işin Doğu’sal / gerici kanadı var:

Müslüman ümmiler:

Bunların her tür insanlık ve nefret suçunu işleyip, sonra oturup da ‘allahım beni affet, bir cahillik ettim’ diyebilmesi ve bunun da pekala tövbe niyetine geçirilmesi gibi bir durum yaratılmış durumda.

Bunlar özel / mikro ölçek / ölçüt.

Bir de genel / makro ölçek / ölçüt olsun bakalım:

Bazır realist tarihçiler, insana düşünme yetisi atfedilebilmesinin, ancak en erken MS 1000 gibi mümkün olacağını belirtmişlerdir: 4 milenyumluk baş-tarih külliyen mafiş yani.

Bir de şu var:

İnsanlık tarihinde düşünce niyetine ne yapılmışsa, onu da 100 milyar kişiden 100 bin kişisi yapmış.

Bunlar da konunun dış sınırları olsun.

Şimdi gelelim konunun yeni orta çağ ilintisine:

Salgın hastalıklar gibi, salgın cehalet silsilelerinin de (örneğin Dünya’nın çevresi MÖ 100 gibi hesaplanmışken, MS 400-1650 arasında Avrupa’da Dünya’nın düz olduğu kabul edilmiş ve bunun tersini düşünenler öldürülmüştür. 1.250 yıl, aptallık ve cahillik silsilesi için yeterince uzun bir süre ve tüm Avrupa da yeterince geniş bir bölge) kendi yayılma dinamkileri var. (İşte bunlar, devamı gelecek metinlerde irdelenecek konular.)

Şimdilerde son globalleşme nedeniyle olgu, tüm global nüfusu (10-20 milyar arasında değişen anlık toplam nüfusu, 150 yıl ve sözü edilen zaman için ise 40 küsur milyar zamansal tam toplam nüfusu) etkiliyor (etkileyecek değil, etkiledi bile).

Ancak yine eski orta çağdan kalan bir bilgi var elimizde:

Milano gibi, coğrafi açıdan bazı yalıtık bölgeler, salgından etkilenmemiş.

Jacques le Goff’un olumsuzlayarak açımladığı üzere, kampüslerin ve üniversitelerin icadıyla, bazı bilgi adaları da kurulmuştu ve halk-bilgi kopukluğu başlamıştı yine aynı dönemde.

20. Yüzyıl bunu toplu bilisizlikte ve bilimkurgu romanda, ‘Fahrenheit 451’deki gibi, herkesin 1 kitap olması ve onu yaşatması gibi bir panzehir çok daha önceden üretilmişti bunun için.

Yani hastalık var, ilaç baştan var.

E peki, salgında ilk kim kurtarılacak?

Doğru yanıtın entellektüeller olması gerekli ama onlar taa 2,5 milenyumluk Konfiçyus, Platon ve Aristo entellektüel biyografisi herzeleri nedeniyle çoktan tarih dersinde sınıfta çaktılar amcası.

O zaman yanıt, var olan aktuel entellektüeller değil de, henüz doğmamış potansiyel entellektüeller olmakta ve bunun da panzehiri, bilginin desentralizasyonu olmakta. Yani, 1 milyonluk tek bir  kütüphane değil de, birbirinden epeyi uzakta 10 binlik 100 kütüphane çözüm olmakta bu duruma. Uzak tarihteki İskenderiye Kütüphanesi ve yakın tarihteki İstanbul’daki Karamanlıca kitap koleksiyonunun kazara toptan yanması ile yok olması örnekleri varken, bunun zaten böyle olması gerektiği de çok açıkça ortada.

Peki, vasıfsız-altılar için vasıfsız-altılığın panzehiri var mıdır acaba?

Bu metin (veya metinler dizisi) bunu sorgulamak için tasarlandı.

İlk yanıt, bilmiyorum.

Çünkü, olağan zekalı ve ilkokul mezunu anababadan doğan 200 IQ’lu, 10 bin kitap okumuş, 200 kitap yazmış bir sonuç olmakta isem, taraftarı olduğum süper-elitizmi burada ve şimdi kullanamam demektir. Sonuçta beni ben yapan, yaşadıklarımdır.

90 yıllık cumhuriyet, hepi topu, o da belki, halkına ancak ve ancak okuma-yazma öğretti ama üniversite mezunları dahil edilerek, şu an bir sınav yapılsa, bunların % 75’i temel dil sınavında çakar gibi görünmekte.

Zaten, hastalığın birincil semptomu bu: Artan bir okuryazarlık toplu alerjisi ve bunun internet ile yaygınlaşması.

Haa, tabii ki denebilir ki başarısız devrim demek, başarılı bir karşı-devrim demek olabiliyor. Doğrudur. Zaten yaşanan da kabaca odur kanımızca.

Burada geçerli olan ironik durum şu ki bilgi-sevmez tüm halklar bile, o bilgileri pekala yaşatıyor, hem de yüzyıllarca: Aristo metinlerini Süryaniler böyle yaptı örneğin, tarihe başka katkıları da yok belirgin olarak.

Sanki bu durumda şöyle bir formül olabilirmiş gibi görünmekte:

Daha çok bilebilmek için daha az öğrenme çabası gerekir ki bu bir anti-Heisenberg Belirsizliği çözümüdür ve daha komik olanı, eksik bilimi (kiliseleşen bilimi) tam bilim yapacak olan, tam da şimdiki metafizik (anti-bilim) olmakta.

Nokta.

Es.

Yolları çatallanmış bahçenin sapa yolları bir kez daha irdelenecek ama giriş için bu kadarı yeter.


Dijital Reklam Dağlımları

Dijital pazarlama artık ortama hakim olmuş gibi.

Bunların dağılımları ilginç bir momente ulaşmış:

“ABD Dijital Reklam Yatırımları 2013 İlk Yarısında Geçen Yılın Aynı Dönemine Göre %18 Büyüyerek Tarihinin En yüksek Seviyesi Olan 20.1 Milyar $'a ulaştı.”


Bunun % 30’u display reklam, % 30’u CPC (tıklama başına ücretli) reklam ve % 40’ı da arama motoru reklamları olmuş ki o da % 20 - % 20 gibi display-CPC dağılımına sahip olsa gerek.

Yani, hepsi aşağı yukarı eşit konuma gelmiş şimdilik.

Peki, buradan hangi yöne gidecek?

Görünen, arama motorlarınınkilerin fazlalığı, çünkü o yönde bir eğilim süregelmiş. Aslına bakılırsa, dijital reklamın kökeni de onlar sanırım.

Soru, bu artışın kime gideceği.

Bunun 3 site dağılımı yönünden bir irdeleyelim:

Sanal medya, sosyal medya / blog ve uzman siteler.

Yorumlar:

Sıfır: İronik olarak bir ikilem var: İnternette görüntülü reklam, görüntülü uzman / blog / medya sitelerinde izlenmiyor pek, çünkü o siteler zaten kendisi görüntülü ve bir kişi aynı anda 2 görüntü izleyebilir durumda değil henüz. Bundan en çok örneğin oyun sitesi kullanıcılarına yönelik reklam kaybı etkileniyor bizce.

Bir: Aslına bakılırsa, bunların hepsi içiçe.

İki: Medya blog siteleri (örnek olarak Milliyet ve Radikal Blog), tek tek ve birarada diğer birçok sanal medya sitesini geçmiş durumda. Kasım 2013 itibarıyla günde 200 bin gibi bir toplam tıklama alabilir durumda bu 2 site.

Üç: Şimdilik başarısız olarak giden ama denemiş ve yanılmış çok örneği bulunan bağımsız blog siteleri, zamanında günde 3 bini, bugünün ölçüsüyle günde 6 bini bulmuştu ve akış giderek tırmanıyordu. Burada sorun, sabit altyapı yatırımın ve bekleme süresinin giderek uzaması ve istikrarsızlığın yazarları olsun, okurları olsun ,çabucak bezdirmesi ve vazgeçirmesi. Malumunuz internet kullancısının sabrı 4 saniye sürmekte. Ancak, bugünün hesabıyla günde 5 bin tıklama yakalayan bir site bile, zorlarsa yılda on binlerce dolarlık reklamı güvenceler ki bu da sitenin maliyetinin epeyi üzerinde olur. Buradaki küçük-büyük ayrımı, tüm ticari / iktisadi durumlarda zaten var olan ve devralanına bir gelenek.

Dört: Gelelim asıl ana akıma ve makro oyunculara: Burada sınır yok. Mantıklı giden herkes pastadan pay alır ve yeni dilimler yaratır, yani pazarı büyütür. Şimdilik hiç kimse bu yönde ilerlemiyor. Onun yerine, bir zaman aynı sahipte olan Milliyet-Hürriyet çekişmesi gibi durumlar oluyor yalnızca.

Beş: Google hep yanlış yoldaydı kanımızca ama kazanıyordu, şimdi onun reklam pazarı göreli olarak küçülmeye başladı artık. Üstüne üstlük, öyle abidik gubudik yatırımlar yaptı ki 1’i tutmazsa, bütçesi çöker gibi görünüyor şimdiden.

Altı: Konu dönüyor dolaşıyor, dereceli semantik aramaya geliyor hep. Bunu beceremediler bir türlü: Onyıllardır böyle. Nokta atışı reklamcılık artık mümkün ama kimse nedense bunu beceremiyor hala.

Yedi: En önemli boş alan hala uzman siteler. En çok girilen siteler sıralamalarına bir bakın, Wikipedia ve imdb dışında bunu beceren bir tek site yok hala. Düşünün ki bilgisayar / video oyunu alanı bile onların elinde. (İlki reklam almıyor, ikincisi dolaylı alıyor.)

Sekiz: Hala ilklerin hegemonyası zayıflayarak sürüyor ama sanırız artık büküm / dönüm noktası yaklaşıyor.

Dokuz: Şu anki kabaca eşitlik durumu, görünürde lk momentte sanal medya lehine ilerleyecek gibi bu durumda. Son 5 yılda da öyle oldu gibi.

On: Böylelikle, ilk kırılmanın, sanal medya – blog iç çatışması noktasında yaşanacağını öngörebiliriz rahatça. Biri diğerini engelliyor ve değilliyo.

On bir: Arama motorları ve temelde Google, burada oyunu yöneten ve lütuf dağıtan ana merkez olma konumunda kalacak demektir bu durumda. Çünkü kimin ne ardağını, yani müşteri dağlımını hesapça onlar biliyor.

Sonuç:

Bu dağılım da, yönelim de geçersiz vektörler kanımızca.

Bu nedenle bağımsız girişimcilerin yolu açık, Google gibiler onları engellemek istese de bu böyle hala.

Bir internet kullanıcısı olarak tercihim, küçük ve bağımsız bloglar yönünde, bir zamanın Onpunto’su ve Naberler’i gibi...

Dipnot: Klasik anlayıştaki % 50 verimli reklam durumu, bu yeni momentte çok daha düşük düzeyde. Örneğin, mobil reklamlarda tıklamaların çoğu yanlış tıklama / tuşlama ile oluyormuş. Yani, bir noktadan sonra sonuçsuz reklam da geri teper ve bu da bu pazarın küçülmesine neden olur gelecekte.


Pazar, Kasım 17, 2013

Beyaz Kara Para ve Torunları

2 bilgi / haber:

Almanya’nın GSMH’sinin % 18’si 2008’de vergi cennetlerinde imiş. (Bakınız resim.)


+

“Resmi itiraf: Rusya'dan 20 yılda 1 trilyon dolar offshore hesaplara uçmuş!...”


Dünya’da 32 trilyon dolarlık beyaz kara para olduğu tahmin ediliyor ve buna nedense kimse inanmıyor.

5 Nisan 2013 tarihli bir haber:

“WikiLeaks belgelerinin ardından bu kez de OffshoreLeaks belgeleri patladı. 170 ülkedeki 130 binden fazla multimilyoner zenginin paravan şirketler ve ‘offshore’ hesaplarla nasıl vergi kaçırdığı ortaya çıktı.

...

Belgelerin teker teker ortaya çıkmasının ardından ‘offshore’ hesapları 32 trilyon dolar tutan yüzbinlerce zengini de korku saldı.”


Karşılaştıralım ve karşıtlaştıralım:

Beyaz kara para ile kara kara paranın farkları var:

Öncelikle, mafyanın kara kara parası illa ki ekonomiye girmek ister ama çok büyük fireler de vermeyi göze alır. Bir de mafyacılar zaten illegaliteye ve kriminaliteye tanım gereği açıktır ve yakındır. Mafyacılar, sisteme en hafif deyimle boş verirler.

Sonralıkla, bu beyaz yakalı suçlu abilerimiz ve ablalarımız, hem o kara kara parayı, hem de kendilerinin beyaz kara parasını aklarlar ki zaten kendi beyaz kara paralarının bir bölümü de bundan gelmiştir. Ancak bu yeni zenginler, sistemin dışına çıkamaz. Sisteme bağımlı ve ona köledirler.

Saptamalar:

Öncelikle bu neo-globalist neo-liberalizmin olağan ve sıradan bir sonucudur. Tamam, onlar da tarihte ilk değiller ama bu kez rollerini fazlasıyla abarttılar. Üstelik de, ekonomi kuralları gereği o 32 trilyon için, 3,2 katrilyon dolarlık (1’e 100 oranda) ekonomik zarar / sömürü ve kalıcı bitmiş bir gezegen yarattılar.

Beyaz para paracılarla kara kara paracılar arasında negatif sembiyöz vardır. Bu, dolar milyarderlerinin olağan sirkülasyonu ile birleşince, tam alaturka ‘ne oldum dememeli, ne olacağım demeli’ durumunu yarattı. Bunu da özellikle, önce Özal, sonra Çiller milyarderlerinin hapsi boylamasıyla yaşadık biz, Erdoğan zenginlerine 3-5 yıl sonra sıra gelir.

İkisinin ekonomik zararları farklı olsa da sonuç, 2 kara parasal  birbirine yakın oldu ve bu da tarihte ilk kez yaşanan bir durum. Bunun muadili ise, talancıların veya tefecilerin devletten / kraldan zengin olmasıydı.

Bunun sürdürülebilirliği yok ve hiç de olmadı. O % 99 nedense buna 30 yıldır hiç aymadı. Bunun engellenebilirliği de vardı üstelik. Oysa aynı % 99 sınıf atlama hayalleriyle, örneğin araba almak için grev yapan işçileriyle ve zenginkondulaşan gecekondulularıyla, bu talana ortak oldu ama elinde kala kala kendi sıyrılmış ve ilikleri emilmiş kemikleri kaldı.

Sonul yıkımın en büyük göstergesi, azalan global buğday üretimi ve ‘forward’ işlemlerle 1’e 3 oynayan buğday birim fiyatları oldu. Bu, kıtlığın yıkıcılığının karesini almak demek oldu. Açlık aynı zamanda salgın demektir ki bu da kare-kare sonuç, yani kaosun 4. kuvveti demektir.

Yani:

30 yılda 300 yıllık zarar yazıldı tarihe...

Yeni Orta Çağ yazıldı tarihe...

Kendi sonları yazıldı tarihe...

Bir barbarlık sayfası daha açıldı tarihe...

Ellerine sağlık, ne diyelim...


Cuma, Kasım 15, 2013

Oyun ve Politika



Eh sonunda...

Birileri de sonunda bunu akıl etti, bilgisayar oyunu ve politikanın ilinitisi irdelenmiş, yani Olivier Mauco bunu akıl etmiş:


Karşılaştır-karşıtlaştır ve alıntı-yorum olarak gideceğiz:

“Oyunlar ve edebiyat görünürde epey farklı. Oyun oynamayan insanlar, oyunların daha çok filmlere benzediğini düşünüyor. Oyunların sadece görsel yönünü görüyorlar. Fakat aslında oyun eyleminin kendisi okuma ve yazmaya daha yakındır.”

Genç ve oyun kültürünü yaşadığı umulabilecek olan birinden beklenmeyecek derecede sığ bir yaklaşım:

Bir: Senaryosuz, yani edebiyatsız film berbat olmakta. Yani bunlar ayrı şeyler hala.

İki: Artık poli-medya (multi-medya değil) ve çapraz medya var. Yani bu şimdilerde, zaten en baştan öyle düşünülmeye başlandı, yani çizgiromandan oyun yapıp anlatıda teklemek yerine, konuyu en baştan tüm medyalar için çoğul dilli hazırlayacaklar bundan böyle ve bu da Mauco’nn kastettiğinden başka bir şey.

Üç: Oyunun çapraz medyalığı, özellikle Machimina aracılığıyla sinemayı bambaşka bir şey yaptı: Hem oyunu sinemalaştırdı, hem de oyunu kısa film kılarken, sinemaya yeni ve farklı bir dil kullanımı ekledi.

“Dahası edebiyat, oyun yaratıcıları için de bir ilham kaynağı oluyor. Patrice Désilets konferansta, ‘Assassin’s Creed’ 2 için Dumas’nın ‘Monte Cristo’ eserinin ne kadar önemli olduğunu anlattı. ABD’deki ‘best-seller’ gençlik romanlarından ‘Atlas Silkindi’, belli bir şekilde Bioshock için ilham kaynağı.”

E tabii, zorlarsan başka ilintiler de bulursun ama bu ifade aşırı yorum olmuş. ‘Monte Cristo’da bir tek suikastçı yoktur, tamam intikamcı vardır ama o da binlerce romanda vardır zaten.

“Oyunlarla ilgili siyasi ve bilimsel söylemlerde bir çoğalmaya tanıklık ediyoruz. Siyaset oyunlarla neden ve nasıl ilgilenir? Oyunlar neden daha başından bir sorun olarak görülür (şiddet, bağımlılık vs)?

Yeni bir mecra ortaya çıkarken etkileri üzerine teorilerin de ortaya çıkması çok klasiktir. 19. yy’da popüler aşk romanlarının eşleri çıldırttığı iddia edilirdi veya Viktorya döneminde ucuz romanların gençleri kriminalize ettiği.”

Burada, soruda da yanıtta da boşluk var. Oyunlar gerçeklik algısını değiştiriyor ve bozuyor (bunun yararı da olabilir, özellikle kültürel eksodus aradığın zaman ama o ayrı konu) ki bu da doğrudan şiddete giden yol demek. Yani, burada oyun doğrudan zihinsel / duygusal uyuşturucu etkisinde bulunuyor. Nasıl ki bazı müptelalar suçundan muaf sayılabiliyorsa, yakında bazı oyun bağımlıları da, işlediği en azından bazı suçlardan muaf sayılacak yakın gelecekte.

Şerh: Yaşamında hiç oyun oynamamış ama yüzlerce oyun demosu izlemiş biri olarak, gerçeklik algım tümüyle değişti, bunun bilincindeyim.

“Bağımlılık ise başka bir nokta, DVORYO (Devasa Online Rol Yapma Oyunları) oynarken aşırıya kaçmakla ilgili. Psikologlar oyunların kişiyi bağımlı haline getirmediği aksine bağımlılığın psikolojik patolojilerin bir semptomu olduğunu buldular.”

Konunun açılımı:


İyi de, bu gerçek yaşamda da böyle: Kimse Humeyni’yi yaptıkları için yargılamadı.

Kimse, 250 bin kişi toplanıp futbol histerisine kapıldığı için de yargılanmıyor. Diğer bir deyişle, bugünün popülr kültür toplumu, zaten (devasa değil) kitlesel rol oynama oyunları histerisinde sürüp gidiyor.

Yani, kimse dizileri falan suçlamasın, doğrduna politik yapıyı, o deforme parlamenter demokrasi sahtekarlığını suçlasın.

“Çalışmaların çoğu veya siyaset, oyunlar yerine değil, aynı zamanda vatandaşlar olan oyunculara yoğunlaşır. Oyunların karmaşıklığına yönelik bu miyopluk, maalesef kötü bilimsel araştırmalara ve indirgemeciliğe yol açıyor.”

İyi de geneldeki tüm oyunlardaki Yanki Faşizmi’ni de görmüyorlar? Bu, Holywood filmlerinden gelen doğrudan bir miras.

“Konferansta oyunların edebiyatla olan ilişkisi “şehir” teması üzerinden incelendi. Oyunlarda “şehir” nasıl ortaya çıkar?

Zor soru. Oyunlarda şehir aksiyonun merkezi, bir hikâyenin zemini ve ilginç bir oyun alanı olarak ortaya çıkar. Birçok oyuncuya tanıdık gelir ve oyunlarda üretilen herhangi bir jenerik şehir bile gündelik yaşamlarına benzerliğinden faydalanmanın bir yoludur.”

İşte burada, birkaç hata birden var:

Tamam, bugünün tüm megapolleri birbirine benzer ama yine Holywood filmlerinin baskısıyla, ABD kentlerini neredeyse sokak sokak ezbere biliriz ve asıl önemlisi kentleri birbirinden ayırt ederiz ve ayrıca bu kentler birbirine benzemez, çünkü klişeler kullanıla kullanıla, her kentin bir klişe-imajlar dizisi üretilmiştir ve hep bunlar kullanılagelir. Kaldı ki İstanbul için bile bu böyle oldu: Son birkaç yılda burada çekilen çok film, hep aynı imajları / semtleri yeğledi ve bu sanılanın tersine klasik oryentalist bakış açısı değil, belki neo-oryentalist ama bunun tersini düşünmek için de, Jackie Chan’ın İstanbul’da geçen 2000 tarihli filmine bakılabilir  (ve buradan Batı’nın Doğu’ya Batı gibi bakışı ile Doğu’nun Doğu’ya Batı gibi bakışı ama oryentalizm değil de, bakış açısı ikamesi aklımıza gelir).

“Sizce oyun anlatılarında şehir, siyaset ve iktidarı bir araya getiren nedir?

GTA IV’ün söylemini anlayabilmek için oyunu klasik bir ütopya ile bir başlangıç hikâyesi arasında bir yerde görmek gerekiyor. Liberty City, merkezindeki Star Junction (Yıldızlar Kavşağı) bölgesinin çevredeki marjinalleştirilmiş semtler, fakirlik ve şiddetle çevrelendiği bir Amerikan rüyası vaadidir. Bu gerçekten hicivli bir tasvir, adeta her şey bir pastiş. Fakat Niko Bellic, Amerikan rüyasını yaşamak üzere Liberty City’ye geliyor. Çetelerle sorunlar yaşayan bir kumarbaz olan kuzeni Roman’a, ailevi ve toplumsal yükümlülüklerinden mecburen yardım ettikçe suça bulaşıyor. Dolayısıyla oyuncu bu Amerikan rüyasına asla ulaşamadığı gibi dahası, bu şehirde kişinin kendi başına bir yerlere gelebilmesi için tek çaresi şiddet.”

Yine, birkaç hata birden var:

Bir: Öncelikle bu, ABD rüyası değil, neo-libelarizm rüyası.

İki: Bilimkurgu filmler, zaten bu disütopyalı serbest bölge mafya kenti konusunu kezlerce klişe klişe anlattı çoktan.

Üç: Grotesklik ve ironi ise, oyunlarda pek algılanmayan bir konu. Sinema filminde görülse, hemen anlaşılan bir şeydir bu. Ayrıca kriminalite gerçekte, trajikten çok ve önce, feci grotesk ve ironik bir konudur, melodramatik değil. İşte bu, tam da günümüzdeki halkların psiko-politiği olmakta ve Mauco’nun henüz / burada ayırsamadığı şey de bu.

“Gezi Parkı eylemleri sırasında bazı duvar yazılarında “GTA’da polis döven nesile sataştın” ve “6 Yıldız Oldu Tanklar Gelecek” gibi ibarelere rastlandı. Bu sizce neyin göstergesi?

“Son yıllarda dünyanın birçok yerindeki protestolarda oyunlara atıfta bulunulduğunu görebilirsiniz. Bunların ilki ‘Game Over Mubarak’ (‘Oyun Bitti Mübarek’) idi. Bu iki şeyi gösteriyor: Oyunlar kültürün bir parçası. Ancak oyunlar aynı zamanda dünyayı, bilhassa da demokrasilerdeki iktidar meselelerini kavramanın başka bir yolunu sunuyor: Oyunlarda iktidarı deneyimledikçe, bir sistemi yenmek için çabalıyorsun ve ideallerin için mücadele veriyorsun (özgürlük, demokrasi vb). Oyunlar herkesi eşitlediği için, idealist sayılırlar; toplumsal aidiyetlerinden bağımsız olarak en iyisi haline gelebilirsin. Oyun sana her şeyin mümkün olduğunu söyler. Assassin’s Creed oyununun slogan haline gelen inancı oyunlar için o kadar doğru ki: ‘Hiçbir şey gerçek değil, her şey mümkün.’ Elbette ki son derece bireyci ve toplumsal gerçeklikten kaçınan bir inanç. Ancak aynı zamanda gerçekten güçlendiren bir metafor.”

İşte bu, tam da gerçeklik algısı çarpılması olgusu.

Ancak oyunlar, aynı nedenle asla ve kata iktidar konusunu kavramayı sağlamaz, yanlış kavramayı (misconception) sağlar. Gerçek yaşamda bir oyun, belki bir ve yalnızca bir kez oynanabilir, belki hiç oynanamaz. Hoş, bunu Marx bile anlamamıştı, aynı konu.

Artı oyunlar, herkesi birbirine eşitlemez, tam tersine yaratıcılarının bile önceden tasarlayamadığı bir biçimde, bazı oyunculara imkansızı başarma veya rekor skor yapma yolunu açarlar ki bu da gerçeklik algısını bozucu bir durumdur, en azından o oyuncu, kendini kahraman ve özel şeyler becermiş biri, yani imtiyazlı gibi hissedince.

“Bununla beraber, esas kitlenin boyutları artık büyümeyi bıraktığından dolayı, endüstri devasa bir krizle karşı karşıya gelmekte dolayısıyla bu durum artık daha fazla böyle devam edemez: İçerikli oyunlar isteyen, kötü senaryo, zayıf karakterler ve fantezi dünyalarından yorulan bir oyuncu nesli geliyor. Eğer oyunlar siyasi, toplumsal ve gündelik hayat meseleleriyle ilgili konuşabilseydi, oyuncu olmayanların da ilgisini çekerdi. Hollywood bu eğlence kriziyle 60’larda tanıştı ve çaresi içerikli filmler üretmekti. Fransız yeni dalgası radikal bir dönüm noktasıydı. Bağımsız oyun sahnesi ise oyun endüstrisindeki radikal değişimin geldiği yön. Klasikleşmiş oyunlarda çalışmış büyük tasarımcılar artık endüstriden yoruldular ve ben bazılarının siyasi ve toplumsal meseleleri ele alan gerçek oyunlar yapacağına inanıyorum. Daha geniş bir kitleyle daha büyük bir piyasa elde edebilirsin, o halde oyunları sadece tüketiciler için değil daha fazla insanın ilgisini çekecek şekilde yap. GDT Jam (Game Developers Turkey) adındaki bu ilginç girişim örneğin Gezi protestolarıyla ilgili oyunlar yaptı. İnsanlar endişelerini dile getirmek için oyunları kullanacak. Bu artık başladı bile.”

Evet, en önemli bölüme, son momente geldik, adım adım gidelim yine:

“İçerikli oyunlar isteyen, kötü senaryo, zayıf karakterler ve fantezi dünyalarından yorulan bir oyuncu nesli geliyor.”

Çoktan geldi bile değil, benim için en başta böyleydi, çünkü oyunları çok zayıf hayal güçlü buldum hep.

Aynı şey sinema için de geçerli: Eski (1990 öncesi) filmleri, gerçekten hayalgücü kabızıydı. Ayrıca Fransız Yeni Dalgası, buna çözüm falan getirmedi, tam tersine daha çok kabızlık getirdi (Trouffat’nun birincil ve ölümcül hatası da buydu zaten.)

Gelelim oyuncu tanımlamasındaki hataya:

Oyunun içinden gelenlerin başka bir saptaması var (Oyuncunun Günlüğü, Berk İybar, 2010):

Oyuncuların yaşı büyüyor. (Çizgiroman okurlarının da öyle.) Bunun anlamı şu, 4-5 kuşaklık oyun aşamalarının yetersiz getirisinden sıkıldılar artık. (Yani, aynı salaklığı her yeni kuşağa bir kez daha anlatırsın ama aynı salaklığı aynı kuşağa 2 kez anlatırsın da, 3.’de yemezler.)

“Klasikleşmiş oyunlarda çalışmış büyük tasarımcılar artık endüstriden yoruldular ve ben bazılarının siyasi ve toplumsal meseleleri ele alan gerçek oyunlar yapacağına inanıyorum.”

Konunun bam teli bu:

Şu anda bilgisayar simülasyonu gerçekten daha gerçek aşamaya geldi de geçti çoktan. Uçuş simülasyonlarında bu gözleneli epeyi oldu. Pilotlar, simülasyonlar sırasında gerçek uçuşlardaki zihinsel tepkilerini veriyorlar ve asıl önemlisi, bazı simülasyonları önceden çalışmış pilotlar, zor durumlarda uçaklarını düşürmeyip, yüzlerce yolcusunu kurtardı, çünkü neyle karşılaşacaklarını çoktan biliyorlardı ve tepkilerini refleksif olarak hazırlamışlardı, yani panik yapmamışlardı ki oynayarak öğrenmek budur zaten.

Artı, kask aracılığıyla, elektronik uyarıyla gerçeklik simülasyonu da mevcut. Onun geleceği konusu, bu makaleyi aşar.

Yani oyunlar, bu alana yol alıyor.

Ara buçuk şerh: Her tür illüzyonlu veya illüzyonsuz 3B oyunların ve filmlerin geleceği de, bundan bağımsız ama buna koşut yollarda ilerliyor şimdiden.

Şunu da anımsayalım:

‘Catherine’ gibi oyunlar da ‘best-seller’ oluyor ve onlarda hiç aksiyon yok.

Yani, rol oynama kendiliğinden gerçek yaşamdaki rol oynamayla birleşiyor ve gerçek yaşamda aksiyon hiç yok ama doğrudan görünmeyen / algılanmayan şiddet dolu siyasal yaşam var.

Haa, bunu birkaç onyıldan önce teknolojik ve pazarlama olanağı  olarak ve dolayısıyla da aradaki global-makro krizler nedeniyle, belki 50 yıl daha sonul-kültürel olarak tamamlayabileceklerini de sanmıyorum doğrusu.

Yani:

Oyunlar politikayı düşündüğü an, kriz başlar, başladı bile ama epsilon düzeyde henüz...

Sonsöz:

Taksim Gezi olayları ileride, aktivizmin yüzkarası olarak anımsanacak...

Ya da:

Oyunlar, şu an bazı gerçeklikleri konuya sos olarak kullanıyor yalnızca...


Alternatif Parti ve Saydam Avrupa Dikmesi



Daha önceki bir dizi metnimizde, AB ülkelerindeki klasik sol-sağ ayrımının, Yeşiller’den başlayarak, en son Almanya 2013 genel seçimlerine uzanan, parti ve oy dağılımlarını ve bunun değişimlerini irdelemiştik.

Alternatif Parti, bu seçimlerde yeni / marjinal / küçük / farklı parti olmanın yolunu açmıştı.




Alternatif Parti, Almanya’nın avro üyeliğine karşı. Buna benzer bir durumda, diğer AB ülkesi olan Hollanda’dan bir parti var: Saydam Avrupa.


Bu parti, AB içindeki yolsuzluklara karşı kurulmuş bir parti. 4 bin avroluk bir bütçeyle 2 milletvekili çıkarmış. Bu parti de, bir bakıma AB’ye karşı, en azından olduğu gibiliğine karşı.

Sözünü ettiğimiz 2 partinin birinci ortak yanı bu.

İkinci ortak yanları, yeni / marjinal / küçük / farklı bir parti olmaları.

Bu açıdan bakınca, ikisi de klasik sol-sağ ayrımının dışında.

Bu açıdan bakınca, ikisi de (en azından görünürde veya şimdiki tanımla) apolitik birer parti.

(Onların öncülü olarak, Yeşiller de böyle başlamış ve zaman içinde kendine sol yelpazede ve koalisyonla iktidarda yer bulmuştu. Belki onlar da böyle olur, belki olmaz, göreceğiz.)

Devamında ilginç bir durum var:

Saydam Avrupa, Avrupa Parlamentosu’nda Yeşiller Grubu ile ortak davranıyor, yani o partisel oluşumun içinde konumlanmış.

Aynı grup içinde bağımsızlar da var, özellikle de küçük ülkelerden bunlar.

Demek ki işin içine % 5 yerine, % 0 gibi bir baraj da düşünülürse, bunların önümüzdeki birkaç seçim ve 5-15 yıl boyunca, AB’nin politik yaşamının anahatlarında belli çizgiler olacaklarını öngörebiliriz rahatlıkla.

Tabii bunun yanısıra, blok parti-oy dağılımları da baki: % 15-20 uç sağ ve % 15-20 uç sol.

2010-2015 momentiyle bu 2 durumun, tam sayılar ve küsuratın birbirini dengeleyen ve birbiriyle politik sembiyöz durumunda olan değişkenler olarak tanımlanabileceğini düşünüyoruz. Tanımlamak istediğimiz, tam da buydu.

Şerh: Bu türden ana akım / küsurat parti dağılımı, Avrupa ülkelerinde ilk kez raslanan bir durum değil.

Kaçıncısı olursa olsun, peki bu durum, yeni bir politik yol çatallanmasına doğru gider mi?

Kontrol parametresi olarak Yeşiller’in epeyi gönüllü olarak  normalleşmesi ve buna koşut olarak oy yitirmesi var elimizde.

Ters kontrol parametresi olarak ise, bugün Rusya’da bir sonraki devrimin ne zaman olacağına ilişkin bahislerin taksilerde yapılmaya başlamasını gösterebiliriz.


Yani tamam Putin, 11 yıl daha diktatör ama bunun yarını da var ve bizi ilgilendiren de o zaten...

Tamam, Merkel hala egemen ama bunun yarını da var ve bizi ilgilendiren de o zaten.

Tamam, AB hala kör topal baki ama bunun yarını da var ve bizi ilgilendiren de o zaten...

Luxemburg istemeden ve bilmeden Hitler’i besledi.

Peki, Alternatif Parti ve Saydam Avrupa, hangi yarını besliyor?

Bilmek istediğimiz bu.

Şu an var olan şimdiden görebildiğimiz şu:

AB; 2029 ekonomik, gıda, su ve enerji krizlerini atlatamaz. Bırakın koca kıtayı, ülke Almanya, zamanında neredeyse 100 eyalet olmuştu. İngiltere, Belçika ve İspanya, parçalanmak için sıra bekliyor şimdilerde.

Sanırız, yeni beylikler Avrupa’sını bu yeni / marjinal / küçük / farklı partiler yönetecek gibi.

Tabii asıl sorumuz şu:

Sözünü ettiğimiz bu 2 parti, iktidara karşı ne yapacak acaba?

(Yeşiller iktidarı yediler ve iktidar da onları yedi ve bitirdi.)

Çıkış:

Kendi yarattığı devrimden ayrılan devrimci bir neo-entellektüelim. Siyaseten de önerdiğim davranış budur. Ama bunu yapmak, var olmaktan değil de, yok olmaktan geçer, bir zamanlar anarşistlerinin yaptığı gibi (ama onlar bile, bir yerlerde ve bir zamanlarda iktidar oldular)...

Yani, bu konuda tarih tekerrür edecek gibi... Yani, iktidar olmak veya olmamak: İşte bütün mesele burada...