Çarşamba, Ekim 25, 2017

Ot, Kafa, İyi Parti, Meral Akşener

Çiller uyduramadık, Akşener verelim.
1 gecede % 200 devalüasyon, 1 yılda % 140 enflasyon uydurduk, beğenmediniz. Bu kez bu partiyle, ülkenin batışı garanti olur.
Çiller eski bakanı Akşener.
İnsan hakları bakanı değildi. ‘Ona nasıl uyulmaz?’ bakanıydı.
Ağar’ın ardılı Akşener ki o, hala içişleri bakanlığı karasularındaymış, diye duyuyoruz.
İyi parti.
Ot çekmiş kafa da iyi.
Seçmenin yarısı, ne Çiller’i, ne de Akşener bakanlığını bilmiyor. Onların otsuz kafası iyiden de iyi: Mücella gibi, dümdüz.
Seçmenin % 7’si, MHP ile HDP arasında seçim yapamıyor. O toplam % 7, bu yarının % 15’i eder. O da, barajı geçer.
Nasıl hesap ama?
İyi hesap, iyi.
İyi parti, iyi.
CHP, başkan adayı Akşener’e izin ve/ya oy verir mi?
Adını Eva yaparsa, belki.
Ne günlere kaldık, demeyeceğim.
Olası 2018 erken seçimleri için erken, MHP’yi batırmak için geç oldu, bu partinin kuruluşu, diyeceğim.
Akşener’in partinin kuruluşunu açıkladığı söylevini dinledim:
Tıpkı Bahçeli gibi konuşuyordu, ‘pesküvit’ demesini bile bekledim.
Hala aynı kanıdayım:
Uç milliyetçiler, bir kadının peşine takılmazlar.
AKP’dekiler takılırlar ama.
CHP’den kaymalar oldu bile.
Yine de, masa başında gerekeni yapıp, bu partiye % 10’u geçirmezler bence.
Gözümde, terliksi hayvan kadar değeri de yok.

(24 Ekim 2017)

Aforizma: Bukowski ve ABD Edebiyatı

Duval, Bukowski için post-modern bir yazar tanımını kullanmış, buna hiç katılmadım.
Bukowski, O. Henry ve Jack London ile süregelen, Yanki naturalist ebediyatın devamıdır bence.
Bukowski’nin yazdığı, Feyerabend’sel bir ‘ne olsa, yazın diye gider’ değildir. Bildiğimiz gerçekliğin dümdüz dilegetirimidir.
Kendisi onun hayranı olsa da, Hemingway hiçbir zaman bunu yapamamıştır, yapmayı hayal bile etmemiştir, yapmaya gerek(sinim) duymamıştır. Hep süslü dil kullanmıştır.
Yine hayranı olduğu Fante’ninse, bu açıdan Bukowski’nin epeyi gerisinde kalmış, alt-naturalist, ön-örnek olduğunu düşünmüşümdür. İkisinin ortak yanı, o zamanlarda bol olan bir ikinci kuşak göçmen olmaları, Fante İtalyan, Bukowski Alman kökenli imiş. Azınlıkların Yanki usülü dışlanmışlığı da ortak yönleri olabilir.

(24 Ekim 2017)

Ahmet Sever Negasyonu: Soros, Açık Toplum, Erdoğan

Alıntı:
“Bu işbirliği, çok doğru bir adımdı ve AB ile üyelik müzakerelerinin başlamasında çok büyük katkısı oldu...”
Soros-Erdoğan işbirliği çok doğru bir adımmış.
Hükümet indiren, hükümet bindiren, sivil darbeci bir sivil toplum örgütü kisvesinden söz ediliyor burada, Açık Toplum’dan. Zaten öyle olduğunu, Soros kendisi açıklamıştı zamanında: Doğu Avrupa’da da aynı herzeleri yediğini yani (Soros, Soros’u anlatıyor).
Bu ne şimdi?:
2001 yapay krizinin üzerine, 2002 yapay AKP’sini ve 2003 yapay Erdoğan iktidarını olumlamak değil mi?
Neymiş?:
AB ile üyelik şeyttiriliyormuş. 15 yıldır yazdık: Ne Erdoğan’ın, ne de AB’nin hiç mi hiç öyle niyetleri yoktu. Siz öyle imiş gibi pazarladınız yalnızca.
Sonra da, içeride bile hala aymayan Ahmet Altan gibi, yok efendim, son 5 yılda Erdoğan bozulmuşmuş, daha öncesi gül gibiymiş. Miş miş de, mış mış…
Biz de burada başkerizdik, yedik hepsini.
“Yanlış ve kabul edilemez olan, geçmişte Soros’tan destek talep eden ve desteğini de alan Erdoğan’ın bugün, Osman “Kavala’yı, “Türkiye’nin Soros’u denilen kişinin bağlantıları ortaya çıktı” diye suçlaması...”
Tam, minareyi çalan, kılıfını hazırlar, durumu…
O bağlantı, o zaman da vardı zaten, yalnızca o zaman Erdoğan’ın işine geliyordu, şimdi gelmiyor. Çünkü Soros ve hempaları, artık Erdoğan’ın düşmesini ve gitmesini istiyorlar.
“(Erdoğan için söylüyor) George Soros ile burada bir görüşme yaptınız ve desteğini istediniz:
“Türkiye’nin açık toplumu biziz. Bizi destekleyin…””
Aynen öyle Ahmet Sever ve açıkça öyle görünüyor ki sen de o hempaların içindeydin.
Çok şükür ki internet medyası var, hepsi kayıtlı.
Dezenformasyon mu dersin, vatana ihanet mi?
Kalemini satan gazetecilik mi, 15 yılda intikalsizlik mi?
Barlas, 10 yıl herhangi bir plazanın kapısından içeri sokulmadı, anımsatırım. Aynısı, sizin de başınıza gelecek…

(24 Ekim 2017)

IŞİD Ne Yapacak?: Ekim 2017

That’s the question.
Soru aynı zamanda şu:
IŞİD neye metamorfozlanacak?
Ek olarak:
Ondan eksilecek ve ona eklenecek parçalar, hangileri olabilir?
Geçelim analizlere:
“… eldeki bilgiler, IŞİD'e katılmış yabancıların bir kısmının Suriye ve Irak'ta kalacağına işaret ediyor.”
Gidecekleri yer yok çünkü. Kalacaklar, savaşacaklar ve ölecekler.
İçlerinden az bir bölümü, profesyonel asker olarak, bölgeden çıkarılma hakkına sahip olabilir.
“İngiltere İç İstihbarat Servisi'nin (MI5) başkanı bu hafta, IŞİD'e katıldığı bilinen 800 İngiliz vatandaşından, en az 130'unun öldürüldüğünü ve örgütün aldığı son yenilgiler ışığında, hayatta kalanlardan ülkeye döneceklerin sayısının beklenenin altında olduğunu söyledi.”
670 profesyonel savaşçı yani. 130 gitsin, 500 kalır yani. Bizce bunlar, intihar eylemleri için, İngiltere dahil, Avrupa ülkelerine gidebilirler.
“Bu yabancı savaşçıların şimdi Irak ve Suriye'de, tıpkı örgütün ilk dönemindeki gibi "vur kaç" gerilla yöntemlerine dönmesi beklenebilir.”
Tuhaf olan şey şu:
Bunun daha önce, Avrupa kentlerinde denenmemiş olması.
Destekleyici kamufle-arkadaki timin baraj ateşi ile (ki onlar da tam saklı ve kaçacak olabilirler), ana eylemsel alandaki eylemcilerin sağ kalanları rahat rahat tüyebilirler.
“Musul'da yakalanan bir kısmı şimdi Irak mahkemelerinde, bir kısmı idam cezası talebiyle yargılanacak. Bu da ister istemez, vatandaşı oldukları ülkeler açısından etik bazı açmazlar yaratacak.”
Carlos’u asamayan Fransa, IŞİD’lileri öldüreceğim derken, Suriye’de sivilleri katletti ama.
Etiğini yiyeyim onların yani.
“Fakat çok sayıda savaşçının da, "halifeliği" bırakıp 822 kilometrelik Suriye-Türkiye sınırını geçerek, sırra kadem bastığı tahmin ediliyor.”
Kaçanın anası ağlamaz sonuçta. IŞİD’in biteceğini / bittiğini anlamışlar sonuçta. Mossad’cı olan eski Nazi öyküsündeki gibi (Cassirer, Casuslar), bunlar da TC için çalışır, CIA için çalışır, olur biter.
“Bazılarının IŞİD tarafından Yemen, Sina Yarımadası, Kuzey Kafkaslar ve Doğu Asya gibi "vilayet"lere katıldığı yolunda bilgiler var.”
O zaman uyuyan eleman ve eğitmen olurlar, savaş deneyimleri yüksek çünkü. Suriye kamplarında eğitilen onlarca ülkeden eleman durumu gibi yani: Onları birileri eğitti sonuçta, deneyimli birileri (Devrimcinin Filistin Günlüğü).
“Bir kısım IŞİD savaşçısının ise, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Myanmar ve Filipinler gibi yerlere gittiğine dair bilgiler de var.
Bu savaşçıların gidişi, bu ülkelerde, bölgelerdeki yerel cihatçı grupların güçlenmesine, yön değiştirmelerine ve yıkıcı yeni çatışmalara yol açabilir.”
Buralar, henüz potansiyle şeriatçı bölgeleri.
Che’nin yapamadığını, bunlar yapabilirler pekala. Sonuçta, Carlos da başta marksistti, sonradan Müslüman oldu.
“Bu geri dönüşlerin en kötü etkileyebileceği ülkeler arasında Kuzey Afrika'daki bazı ülkeler var. Örneğin son yıllarda Tunus'dan IŞİD'e katılmak için 6 bin militanın çıktığı biliniyor.”
Bu, dengeleri bozar: 6 bin (aynı dili konuşan ve birbirini tanıyan, birbiriyle birlikte savaşmış) askerle devrim yapılır, savaş yapılır, şeref turu atılır, karşı devrim yapılır, yapılır da yapılır yani.
“İngiltere İçişleri Bakanlığı geçen yıl Suriye ve Irak'tan dönen 400 kadar İngiltere vatandaşı cihatçıdan, sadece 54'ünün yargılanıp hüküm giydiğini açıkladı.”
O zaman, Türkiye’ye denecek söz kalmıyor. Siz, önce kendi teröristlerinizi asın o zaman.
“Bazı ülkelerde, başka ülkelerde savaşa katılmak ya da terör örgütü diye nitelenen bir örgüte katılmak, bu kişilerin Irak ya da Suriye'ye gittiği yıllarda, yasalarda suç olarak olarak tanımlanmamış.”
Nasıl ama?
Hukuk mu, guguk mu?
11 Eylül 2001’den sonraki 10 yılda yapılmayanlardan söz ediyoruz burada.
Beklemişler ki bunu, ummamışlar, hayal bile edememişler.
Graham Fuller 2005 gibi etmişti ama.
Ötekiler (Brzesinski, vd) son 5 yılda etti ama.
“IŞİD şimdi ister istemez daha az merkezi kontrollü, yapıları daha görünmez ve daha az koordineli bir örgütlenme olacak ama ortadan kaybolması beklenmiyor.
"Halifelik" çökmüş, bir dönem de kapanmış olabilir ama bu aynı zamanda yeni bir dönemin de başlangıcı olacak.”
Aklıma, Deadpool’un kendini zombilere yedirip, tüm zombileri birer Deadpool yaptığı son kare geliyor nedense.
Bizce, IŞİD’in metamorfozlarından biri bu:
Ancak post-IŞİD, yeni bir adla, Taliban 1980 –IŞİD 2015 çizgisini sürdürecek aynı zamanda bizce.
Bu da, bir metamorfoz ayrıca.
Tıpkı yeni virüslerin, çok hızlı mutasyon geçirip, peşpeşe birden çok ölümcül hastalık yapabildiği yeni epidemik moment geliyor aklımıza. AB vebası dönemi de öyleydi, vurgularız.
Çıkış ve panorama:
Durum epeyi vahim imiş: Binlerce paralı, silahlı, eğitimli, deneyimli, imanlı, lojistik destekli asker.
Bu iş, 50 yıl daha sürer o zaman. 21. Yüzyıl’ın durağanlığını bunlar çoktan getirdi o zaman.
Alın size Arap Baharı’nız, isot biberinden beter oldu sonuç.
Savaş, kıtlık ve salgın birarada…
Ecele gerek kalmadı mahşerin dördüncü atlısı olarak…

(24 Ekim 2017)

Haşdi Şabi Nedir?

Bir haber:
Ayrıntılar güzel.
Belirsizler var.
Haşdi Şabi güçlerinin kendi içinde savaşıp savaşmadığı gibi: 3 ayrı Şii lidere bağlılar ve içlerinden Şii olmayanlar da var.
ABD silahı (da) kullanan, IŞİD’e karşı kurulmuş, Irak’ın resmen tanıdığı ve maaşa bağladığı, derleme, kalabalık, Türkiye’nin reddettiği bir grup. Profesyonel asker ki bu haber metninde belirtilmemiş.
Görünürde anti-IŞİD oluyor yani.
Irak Şiiliği ve İran Şiliği’nin geleceği belirsiz. Sonuçta Irak Şiileri Saddam zamanında, Irak-İran Savaşı’nda İran’a karşı savaştılar.
2014-2017 arasında, IŞİD ile savaştıkları zamanlarda, bahisleri az geçti ama Ekim 2017 momentinde, birden tarihsel oyuncu oluverdiler. Gerçek şu:
IŞİD’le de savaştılar, Kürtler’le de.
Savaş tarihinden ve kuramlarından biliyoruz ki bu grup, pekala Irak’a başkaldırabilir, İran’a da. Hasan Sabbah gibi, ayrı bir devlet bile kurabilir, çünkü bölgedeki boşluk buna uygun.
IŞİD’i ve Kürtler’i yendiklerine göre, belli bir süreliğine, ağırlık onlara geçti demektir.

(24 Ekim 2017)

Charles Bukowski ve Beat Kuşağı

Bu, Duval’ın konuyla ilgili kitabının adı.
Bukowski’nin onlarla bu kadar içiçe olduğunu bilmiyordum. Onların kendinden önceki ününü kıskanmasına bir şey demem ama onların onu ünlü yapmasına, derim. Bu, onun onları övmesi demek değil ama bunun için onlara karşı bir komplekse girmesinin de anlamı yok.
Şerh ve açılım: Yazma ve yayınlanma konusundaki yolculuğum, bana da bu konuda birçok izleği tanıma olanağı verdi:
Bir: Yaşam yollarımın hiç kesişmediği insanlar, bana yayınlanma olanağı verdiler. Yaşam yollarımın kesiştiği insanlar, yayınlanma konusunda bana engel oldular. İkisi birarada, önce sakil, sonra komik durdu.
İki: Kimsenin yazmadığı alanlarda ve konularda yazınca, yayıncıların içeriği değil, metinlerdeki fonsal duygu yoğunluğunu (çığlığı, ulumayı) algılayıp, beni yayınlamayı öyle seçtiklerini gördüm. Zaten, bana Bukowski gibi yazdığımı söyleyen çok oldu ama ben hemen hiç kurmaca yazmadım ve öyle olmakla nitelenen metinlerim de kurmaca-dışı alandaydı.
Üç: Kundera’nın ‘okurun belli bir yazarı sevmesi’nin birinci nedeninin, ‘onu yanlış anlaması’ olduğu saptaması, ironik olarak hep geçerli. Beni de yayınladılar, çünkü yanlış anladılar, yayıncı beni önce okur olarak (yanlış anlayıp) sevdi yani. Eh, bu da yayınsal bir yol (oldu) sonuçta.
Duval’de, Bukowski’de ve tüm Beat yazarlarında eksik olan şey, biyografi bilinci ve tarih-siyaset bilinci: ABD’li olmalarını çözümleyememişler ve anlayamamışlar hiç (Duval, fransız kökenli ve dışarıdan bakmasına karşın, bunu görememiş): Onların apolitikliği bir politiklik gibi, çünkü 1968’den değil, 1945’lerden söz ediyoruz henüz. Bukowski, 1930-1935 gibiki ABD eğitim sisteminin çökmüşlüğünü ve çürümüşlüğünü anlatırken, bunun hem kriminal, hem polis devletinin koşullarında olduğunu hiç yazmaz. Tamam, Bukowski apolitik olabilir ama Sait Faik’in dediğince, bir ülkede sömürü olduğunu söylemek için, solcu olmak gerekmez. Bukowski’nin kendisi sömürülen (vasıfsız işleri neredeyse bedavaya yapan) bir emekçi olmuş zaten.
Bukowski bu açıdan, anti-Beat, çünkü onlar bu çalışma dönemini pas geçmişler. İşin güzeli, bir türlü sağ kalmışlar da.
Beat’in eksiği ise şu:
Kendilerinden önceki Jack London ‘Demiryolu Serserileri’ ve kendilerinden sonraki ‘Hobo’ izleğininin içinde yer aldıklarını görememişler. Yolda olmayı kendileri icat etmediler ve / ama öyle imiş gibi davrandılar.
İşte, onların en büyük hatasına ve günahına geliyoruz burada:
Bunu (kendilerinin olmayan bir metayı) pazarladılar ve sattılar, çünkü toplum, böyle bir metin-meta arzuluyordu o zamanlarda. Sattılar da, ünlü de oldular, yazıdan para da kazandılar. Kendi icatları imiş gibi davrandılar ama. Bu mesleki ahlaksızlık. Kendilerine böyle yapılınca, köpürdüler ama.
Bir teknik hata daha:
Yolda olmak, onlara zen budizmi üzerinden geldi, tam-taoculuk üzerinden değil. Zen budizmi, taoculuğun feci sulandırılmış bir versiyonu yalnızca. Batı’da çok kabul görmesinin nedeni de bu. Batı, bir şeyin aynı anda kendi karşıtı da olmasını kavrayamaz, hiç kavrayamadı da zaten. Adorno’nun negatif diyalektiğini de kavrayamadı, daha ironiği, Adorno neyi icat ettiğini, kendi kavrayamadı, yoksa onu inkar-ret ederdi.
Bu durumda herşey, şanslı bir edebiyat pazarlamacılığı durumuna indirgeniyor: Boş pazarsal alandaki yeni ve farklı bir mal, rasgele atış ve on ikiden isabet.
Buradan 1968 kuşağına geliyoruz ve geçiyoruz:
1968’in uyuşturucu kültü, hippi dışında da vardı, birden çok çeşitti ve Beat bunlardan yalnızca biri oldu.
40 yıldır izlediğim üzere, İstanbul Bağdad Caddesi kültünden başlayıp, İstanbul Gaziosmanpaşa kültüne varan biçimde, kurucular genelde tek bir kuruya takılırlar. Çoklu takılanlar, elit veya lüksçüdür. Eskiden, doğalcı ve sentetikçi ayrımı da vardı. Sentetik ise, adı üzerinde: Sentezle sentezle uydur.
Bukowski, bu kuru kültü içinde, tek yaşçı kültçü oldu, yani tek alkolik. Tamam, kurucular alkol de aldılar ama ayrı alkolizm kültü, bugün bile hala Bukowski tarafından temsil edilir. Onun hayranı olduğu Fante bile, bu çizginin dışında yer alır.
Yani bizce, bu ikisinin biraraya gelmesi ilginç olmuş ve birbirine uymamış da.
Birinci moment. Nokta. Es.

(24 Ekim 2017)

Gündüz Vassaf Negasyonu

Vassaf, 1981 gibi psikoloji dersi hocam olmuştu. Daha o zaman değillemiştim onu: İnsan olarak severdim ama beyin olarak beni üzerdi. Aradan 36 yıl geçmiş demek ki.
Bu kez şöyle demiş kendisi:
“Vassaf: 1968 kuşağı bencildi, 'Devlet bize gölge etmesin, başka ihsan istemeyiz' düşüncesindeydik.”
O kadar çok hata birarada ki…
1968 kuşağı, devletin gölge etmemesini falan istemedi, devleti takmadı, devleti yenebileceğini sandı.
Devlet yenilebilir bir şey, kezlerce yenilmiş zaten, kendi kendini bile yenip, yok etmiş. Onlar da yenebilirdi. Ancak, nasılını öğrenmeyi denemediler hiç. Sonuçta da, devleti yenmeyi beceremediler.
Olsun, öyle değilmiş gibi yapalım:
O zaman, devletin gölge etmemesini istemekle, bencil olmak arasında ne ilinti var?
Yanıtı, tam bir abuksama zinciri:
“1968 kuşağı bencil bir kuşaktı. Devlet bize gölge etmesin, başka ihsan istemeyiz, düşüncesindeydik. Anne babalarımızın sıradan huzurlu, güvenilir hayatı bizi sıktı. Ekonomik kaygımız da yok. Sosyalist ülkelerde de sistem oturmuş. Gelecek kaygımız yok. İş bulacak mıyım, yüksek lisans / doktora yapabilecek miyim, diye soruya mahal yok. İşçi sınıfı, köy kökenli zaten, üniversiteye gitmeyi düşünmüyor, onlar da kendilerinden memnun. Gelecek beklentileri, düzenin kıstaslarıyla sınırlı. Kendinden memnun, bencil ama heyecanlı, özgürlüğün her halini tatmak isteyen bir kuşaktık. Birçok ideolojinin, akımın peşinden koştuk. Çoğumuz barışçıl idi. Çiçek çocuklarıydık. Ama 1968 kuşağı Türkiye’de provokasyona geldi. Sağdan soldan silahlandırıldı. Dağ gerillası, şehir gerillası derken, devrim düşleriyle kapana kıstırıldı. Kahramanlaştırdıklarımız asıldı, öldürüldü, işkenceye uğradı, O dönemin gençleri, bu kuşağa örnek değil, belki adlarını saygı, sevgi ve hayranlıkla ananlar var ama ne Gezi’den, Tahrir’den, Yunanistan’dan, Brezilya’dan, İspanya’dan, İngiltere’den böyle liderler çıkmadı, ABD Vietnam’a girdiğinde bir rahip, Sovyetler Prag’a girdiğinde bir öğrenci, Jan Palacah, kendini yakmıştı. Benim kuşağım kendini kurban ediyordu. Gezi kuşağında böyle bir şey yok. Ne (kendini) kurban ediyor, ne olmayacak işlere soyunuyor. Şiddetten uzaklar, şiddete başvurmuyorlar, lider peşinde değiller.”
Kendisi burjuva, herkesi öyle sanıyor. 1968 kuşağının temel yönü, Cumhuriyet’in ilk kalabalık üniversite kuşağı olmasıydı. Çoğu da köylüydü bunların.
Gelecek kaygısı, gençken hiçbir sınıfta olmuyor, hala da yok. O zaman devrimcilik oynayanların çocukları ve/ya torunları, bugün sahhafçılık oynuyorlar örneğin.
1968 kuşağı; hippi idi, silahlı devrimci idi, şuydu buydu. Geniş açılı bir yelpazedeydi. Hiçbir gruptaki kişi, diğer herhangi bir grubun gelişimini izlemedi. Twiggy de, 1968 simgesi örneğin, bir 0 beden prototipi olarak.
Kahramanlaştırılanlardan Deniz Gezmiş’in ne kadar zayıf karakterli biri olduğu, devrimcilerin Filistin anılarında ortaya çıktı. Vassaf, hala 50 yıl öncesinde kalmış, taze bilgisi yok konu hakkında.
Gezi kuşağı ile karşılaştırma: Gezi olaylarına 1 milyon kişi katıldı, 100 bini aktif oldu de. 1 Mayıs 1977’ye 1 milyon kişi katıldı, 100 bin kişisi aktif oldu de. Gezi 100 bininin 10’u öldü, devrimcilerin 100 bininin bini öldü. Ancak, bir zamanlar devrimci sayılan Kürtler’in 100 binini 10 bini öldü, sonra da karşı devrimci, sağcı, şeriatçı olarak yola devam ettiler, hala da ediyorlar. Yani bu, bir kriter değil.
1968 ile 1978’i karşılaştırırsak, asıl fark ortaya çıkar:
O binin 900’ü-950’si 1978’li idi, 1968’li değil.
Yani 1968’liler, Mavi Yolculuk’çu ve erken Ruhi Su’cu kuşakların ardılı olarak, lümpen slaktivist, tatlı su sosyalisti idi çoğunluk. Vassaf, bu hesaba tümden dahil. Sorun da bu: Denizdeki balık olup, suyu bilmemek; bilmez, bilmediğini bilmez olup, epistemik bilinçsiz kalmak.
Nazım’ın paşa babası ve Çetin’in paşa dedesi ile övünmesi ile Gündüz’ün eğitimli burjuva kökeni ile övünmesi, aynı şeyler aslında:
Sınıfsal lümpenlik.
“Şu da bir gerçek ki okulunu bitiren bir genç yurt dışına gitmeyi istiyor, vatandaşlık başvuruları yapıyor. Gelecek kaygıları var, umutsuzluk hakim. Ne önerirsin? Umutsuzluğumuzla başa çıkmak için, umut ve barış üzerine ne gibi önerilerin olur, ülkemizdeki umutsuz gençlere?
Şikayet etmeyi kendilerine yasaklasınlar bir defa. Gündemdeki soru “Ben ne yapabilirim?” Her halükarda bu enkazı devralacaklar. Nasıl, arabaya bindiğinde ‘kemer tak’ deniyor, ruh sağlıkları ve dünyanın geleceği için de şikayet etmesinler. Bir yaşam bilinci bu.”
Bunu 1980’den önce söyleyecektin Vassaf Efendi. Hocaların hocası Demir Demirgil’in yapmış olduğu gibi. 1977-1980 arasındaki derslerine misafir olarak girdiğimde, 1980 sonrası olacakları, birebir anlatmıştı bizlere.
Şimdi anlatılacaksa şunlar:
% 40 şsizlik. Elinden hiçbirşey gelmiyor. Hiçbirşey öğrenmiyorsun. Hayatı kırmızı halılı sanıyorsun. Oysa, şanslıysan, belki sağ kalırsın, o da belki.
TC’nin 1. Cumhuriyet’inin enkazını kimse devralmak zorunda değil. Ceset ortada kalıp çürüyebilir pekala.
Kaçanın kaçma hakkı var. Vassaf, kendisi kaçarken öyle demedi ama.
“Nasıl kötü hissediyorsun?
Yaşamayı hak etmediğimi hissediyorum.”
Yaşamak değil, yazmak hak edilir ve ödenir Vassaf Efendi ve sen bunların ikisini de yapamamışsın, vicdan azabın bundandır ama lapsus yapıyorsun.

(24 Ekim 2017)

Salı, Ekim 24, 2017

AP Başkanı: AB bölünmekten korkuyor

AB’nin biteceğini 2001’de yazmıştık. Ancak, bunu kendimizin göreceğini ummuyorduk. Brexit’ten sonra, ondan da emin olduk.
Buna artık AP (Avrupa Parlamentosu) başkanı da emin olmuş beziyor:
“Avrupa Parlamentosu (AP) Başkanı Antonio Tajani, Katalonya'daki bağımsızlık girişimini hiçbir Avrupa Birliği (AB) ülkesinin tanımak istemediğini belirterek "AB bölünmekten korkmalı ve korkuyor" dedi.”
Ancak, epeyi soru kipi var ortada:
Grönland gibi, AB üyesi bir ülkenin işgalindeki yerler vardı. Onlar için ne düşündüler?
Tamam, aşağı yukarı tüm eski koloniler, bağımsız ülke oldu ve 100 ülke yaratıldı ama Grönland, başka bir vaka, Amerikalar’da çünkü.
Akdeniz adaları için ne düşündüler?
Sardinya’dan Sicilya’ya çok vaka var. Tarihteki durumları da belli.
Kıbrıs ikiye bölünüp de, Güney Kıbrıs’ı AB’ye alıp da, Kuzey Kıbrıs’ı almayınca, ne olacağını düşündüler? Türkiye’nin adayı anında boşaltacağını mı?
Aynı biçimde:
Güney Kıbrıs’ın üçte birinin şu an AB üyesi olmayan İngiltere tarafından askeri üs olarak işgaline ne diyorlar?
Almanya eski Roma-Germen devletini yeniden kurmak isterken, ne düşünüyorlar?
Biz, işin oraya gittiğini düşünüyoruz:
AB ülkeleri iç bölünmeler yaşarken, Almanya eski 5-6 ülkelik alanına hegemonya olarak yeniden evriliyor.
Sonuçta, Katalonya konusu çoktan beridir var. A planı kadar, D planı ve E planı da düşünülmedi mi daha önce?
Çıkış:
Çünkü, Kuzey Irak referandumu ve Irak ordusunun Kerkük’ü geri alması, AB için çok ters bir kötü örnek oluşturdu.

(23 Ekim 2017)

Walking Dead Komedisi

Ekşi Sözlük’te biri, ilk 99 bölümü şöyle özetlemiş:
“bu akşam yeni sezon başlamadan önce, anlatalım neler oldu neler bitti 7 sezon boyunca.
“başrolde rick adında bir şerif var, komadan yeni uyanmış. etrafa bir baktı, dünyayı aylaklar sarmış. bir yandan ailesini aradı, bir yandan aylaklarla savaştı. hayatta kalan bir grup insanın arasında karısı ve çocuğu da vardı. karısı biraz değişmişti ama rick’in meselesi farklıydı; sıradan bir insan bu kaosla nasıl başa çıkardı? yeni bir düzen mi kurardı? yoksa düzeni mi bozardı?
ekip, önce bir laboratuara sığındı ama resmen ellerinde patladı. tam bir çiftlikte güvende hissettiler, onu da aylaklar bastı. yürü yürü bitmedi yollar, sonunda bir hapishane buldular. vali’nin de gözü ordaydı, bu yüzden onu da oydular. ortalık hep karışıktı, amaç hayatta kalmaktı, kimler kimlerle savaştı, sonuçlar genelde ağlattı. sonra negan geldi, yer yerinden oynadı. kuralları değiştirdi, nefes nefese bıraktı.
100. bölüme kadar, bunlar yaşandı.”
Bir de ben özetleyeyim:
Bir felaket var ortada. İnsanlar, o felaket hiç ortada yokmuş, insan türünün yok olma tehlikesi hiç yokmuş gibi yapıyorlar. Savaş veya felaket koşlularından değilmişçesine, aşık oluyorlar, hamile kalıyorlar, şu bu. İnkar kültü yani. Sonra, zombilerin yerine, birbirlerinin sayısını azaltmakla meşgul oluyorlar.
Bu sırada, Yanki aile kültürü yüceltiliyor habire. Dizi, feci-acaip Yanki. En pespayesinden hem de.
La bir şerif, felaket koşullarında böyle mi davranır? Liderlik, yöneticilik, koruyuculuk, bunlar mıdır?
Alıntıdaki düzen bozmak veya bozmamak, dizide hiç yok. Keşke olsaydı. Bu dizideki insanlar, kurulu düzeni batıran tiplerden, kımıl zararlısı gibi. Bırak, çökmüş düzenin restorasyonunu, düzeni kemiren tipler. Anarşist falan da değiller, aşırı normaller yalnızca.
Dizideki bu falso, kimsenin gözüne girmedi 7 yıldır: Aşırı normallerin topluma aşırı zararlı olduğu durumunun saptanması. Dizinin böyle bir kaygısı falan da yok. Duygu tribi yapıyorlar yalnızca. His de his, hıs da hıs.
Dizi ve çizgiroman kel alaka. Ancak, çizgiroman da aynı his hıs durumunda. Karın, felaket koşullarında, başkasından hamile kalırsa, onu vurursun kardeşim: Apış arasıyla yaşayan birinin vereceği zararı kimse veremez topluma çünkü: Erkek de olsa öyledir, kadın da olsa öyledir.

(23 Ekim 2017)

Senaryolar: Bağdat, 4 bin PKK'lıya maaş mı bağladı?

Hürriyet ve Deniz Zeyrek sözkonusu olunca, soru imi var.
Sorular iyi, çünkü niyeti aşmış.
Senaryo şu gibi:
“… (Kerkük) mizansen miydi” diye sorduğumda Maruf, tereddütsüz “Evet” yanıtını verdi.
Eğer öyle ise Türkiye’ye büyük bir tuzak kurulduğunu söyleyebiliriz. Türkiye’yi Kerkük’e sokmanın en kolay yolu, PKK’yı Kerkük’e sokmaktı. Bağdat, daha doğrusu, arkasındaki kurmay akıl İran, bu planı hayata geçirmişti.”
Senaryoda aksayan yön şu:
Aynı sırada, epeyi daha kuzede ve doğuda Türk ordusuna saldırı oldu ve 4 er şehit oldu. Bunun olmaması gerekirdi.
Dolayısıyla bizce, bir sürü senaryo var. Hepsi de, uysa da uymasa da denendi, deneniyor, denenecek.
Devam:
“Ankara, normal şartlarda PKK’lıların o görüntüsüyle bile harekete geçebilirdi. Ancak yapmadı. Bunun nedeni, Bağdat’ın niyetinin kısa sürede anlaşılmasıydı. İstihbaratın sağladığı bilgiler, Dışişleri ve Genelkurmay’da yapılan analiz, Bağdat’ın Türkiye’yi kuzeyden harekete geçirmesini engelledi.”
Valla, bizimkilerde o kadar analiz gücü olsaydı, binlerce ölü vermezdik son 34 yılda.
Asıl soru şu:
“Maruf’a göre, Bağdat yönetimi, bu süreçte IŞİD’le savaştığı ve bölgeyi koruduğu için 4 bin PKK’lıya maaş ödedi.”
Bu işbirliği ne kadar geçerliydi?
Şii Arap-Sünni Kürt işbirliği mümkün. Haşdi Şabi-PKK işbirliğinin mümkün olduğunu biz de yazdık zaten.
Ancak, Başika’da 1,5-2 bin Türk askeri bölgede iken, aynı bölgede 4 bin PKK askeri nasıl konuşlandı, hem de 3 küsur yıl boyunca?
İHA’lar var, keşifler var. Birbirlerine göz yumdular ve artı çatışmalar haber yapılmadı, olabilir ama hiç karşılaşmadılar, olmaz.
Bölgede, son 5-6 yılda kamuoyuna açıklanmayan çok bilgi var. Bu, kesin. En son da, Kerkük’ün danışıklı döğüş, halkına bile söylenmeden, teslim edildiği kesinleşti. Kürtler, şimdilik ölmek istemediler. Ve başka hesaplar da var ama onlar ortalık yok henüz.
Ancak, yanlış hesap Bağdat’tan da döner, Kandil’den de.
Erdoğan, herhangi bir saldırı için, kimseden izin istemeyeceklerini belirtti.
Bu, Saddam zamanında Kuzey Irak için de geçerliydi. O bölgeyi tanıyan onlarca üst rütbeli emekli subay var TC’nin elinde. Onlar sahaya sürülmüştür herhalde.
“Türkiye’nin Irak gerekli insani desteği sağlamadığı takdirde, kapıları kapatmayacağını bildirmesi de Kuzey Irak halkı için nefes oldu.”
Bunun mealini şöyle okuyorum:
Satılacak malın (gıdanın, ilacın) fiyatı arttırıldı, alınacak malın (petrolün) fiyatı düşürüldü. Bu, 1991-1995 gibi de böyleydi. TIR şöförleri, kelle koltuk turizm ve yüksek kar marjı ile sınırı geçip durdular, ölen de oldu epeyi, kaçırılan da.
Dolayısıyla, Zeyrek-Hürriyet çizgisi gibi okumadık biz bu haberi. Harp zengini nasıl olunur?, olarak okuduk.
Yani:
PKK’liler, eğer aldılarsa, o maaşlarla TC ile ticaret yaptılar:
10 bin dolarlık Kalaşnikof 100 dolar, İstanbul’da 3 lira olan kaçak sigaranın paketi 30 kuruş. Beyaz toz ve insan transit ticaretini saymıyorum, o artık ortak gelenek oldu.
Yani, klasik tekerleme:
Bir kilo toz, bir otoboz…

(23 Ekim 2017)

Dünyanın Demokrasi Krizi

Benim oğlum / kızım bina okur, döner döner gene okur.
Bu, yeni kuşak gazetecilerinki o hesap.
Yaza yaza bitiremedik. Bırakın şu teraneleri. Dünya ve tarih, sizin bildiğiniz gibi değil. Bilmemek değil, öğrenmemek ayıp, Vs, vd, vb.
Klişelere bakar mısınız?:
“60'lı yıllarda geleneklere başkaldırarak sınırları zorlayan solculardı. Günümüzdeyse tüm sınırları zorlayanlar sağcılar: Dünyada az çok oluşmuş ortak etik veya hümanizm, sağ popülistler tarafından tamamen yok ediliyor.”
Behey cahil. 2 dünya savaşından sonra Batı’da gelenek mi kaldı? Solcular, boş kaleyi buldular 1968’de: Ona bile gol atamadılar:
1945-1980.
Sağcılar, dolu kaleyi işgal ettiler: Hezimetle yenip, sola feci  gol attılar:
1980-2015.
Gayet simetrik değil mi?
Siklus gibi görünüyor, değil mi?
İlk kez değil / olmadı ama bu:
Hammurabi MÖ 1600’lerde kalktı, bir sürü yasa koydu, taşa yazdırdı, kentin kapısına koydurdu. O öldü, hukuk küllüm mafiş oldu, guguk oldu şimdiki gibi.
Roma Hukuku, Roma Hukuku diye bir şey, gevelenip durulur ağızlarda, hukuğun temeli falan sayılır, bildiğiniz zenginin hukuğudur. Salak Romalılar, kendi hukuklarını yazıya dökme gereği duymamışlar, tarihin bir çukur devleti olarak. Herkes kafasına göre, nalıncı keserinin yettiğince, Romalı oldu o yüzden onların zamanında. Roma, sömür babam sömür babam, kendini batırdı. En sonda onun batmasına yardımcı olan barbarlar, o Roma Hukuku’nu yazıya döktüler, kullandılar da nedense.
Dolayısıyla, 1945-2015 solcular ve sağcılar, tezler ve antitezler, uygarlar ve barbarlar, birarada anlamlı olabilmekte ancak ve ancak. Tarih de, 5 bn yıl ölçekte ve ölçütte bakınca, anlamlı anlamlı olabilmekte ancak ve ancak.
Günümüzde az çok oluştuğu öne sürülen etiğe ve hümanizme bakalım:
Hümanizm (yeni biçimiyle), Aydınlanma Çağı’nın bir ürünü ama Batı’nın hüman saydığı, yalnızca kendisi olmuş hep. 2000’lerde de bu hala öyle. Sağ, bunu kullanıyor zaten, göçmen barbarlara karyşı hüman uygarlar gibi. Kaldı ki Naziler de, hümanist idi, yalnızca Museviler’i hüman saymıyorlardı. Ana ilke aynı yani. Solcuların proleterya diktatörlüğü ile Naziler’in Ari diktatörlüğü, gayet ortak yönlü ve Batı’sal idi yani. Kimi üstün saydıkları farklıydı yalnızca.
1750’den sonra cumhuriyet ve demokrasi dendi. Ancak, bunu icat eden Fransa’da kadınlar, ancak 1945’te oy hakkına kavuştu.
Yine aynı Fransa’da icat edilen ulus-devlet, Fransa’daki diğer 4 dili, o ilke üzerinden çalışarak, 200 küsur yıl boyunca öldüremedi.
Parlamenter demokrasi, hiçbir zaman katılımcı veya gerçek demografik oranda temsili olamadı. Olmasına çalışılmadı bile. Olmasına gerek duyulmadı bile. Azınlıklar, öğrenciler, evkadınları, emekçiler, şu bu meclise hemen hiç giremediler. Hep oligarklar girdiler, çünkü seçilmeye yetecek para onlardaydı: Tıpkı Roma Hukuku’nun zenginler için olması gibi.
Sağ-sol tanımı, en başından dingildekti. İlk 10 yılı ertesinde, sağcılar ve solcular, mecliste yer değiştirdiler, sonra da hep birlikte diktatörlük inşa ettiler, ardından da (French kiss) bir emperyalizm, oh keyif keka. 200 küsur yıldır da, bu Muppet Show’u sürdürüyorlar, sosyalist sosyalist Suriye’de sivilleri öldürdüler örneğin.
Emekçiler veya göçmenler üzerinden bakılırsa, kitle veya orta sınıf, hiçbir zaman başkalarına da (veya ortak) demokrasiye inanmadı. Nalıncı keseri takıldı hep. Güçlü olan (üst burjuvalar) da, gelip onların hakkını yedi.
Yani, metinde yok olduğu veya edildiği önesürülen değerlerin hiçbiri, tarihte değil % 50’den fazla, % 25 bile üretilemedi. Hesapça, bugün tarihin en ileri noktasındayız: Var olan devletlerin üçte ikisi devlet olma açısından sınıfı geçemiyor, buna demokrasi kriteri de dahil.
Özetlersek:
Belki bunların olması denendi ama içtenlikle değil. Yürümedi o yüzden. O zaman da tarihin siklusları işledi. Tarihin çöküş dönemine girildi.
Benim oğlum, hala bina okuyor:
“… biz sıradan insanlar, her gün otoriterler ve demokrasi düşmanlarıyla karşı karşıya kalıyoruz.”
Behey Ayşegül Karakülhancı Duman, küçük burjuva slaktivizminle, o otoriteyi ve demokrasi düşmanlığını kendin üretiyorsun: İnsan üzerinde oturduğu sandalyeyi, yerden kaldıramaz.
Edebiyat döktürmeye gelince, cav cav cav…
“Günümüzün eksikliği, içinde bulunulan bu felaket sürecinin farkında olup, bu felaketten bir ütopya üretilebilecek bilinci var edebilmektir.”
Umuda gerek yok, umuda gerek duyma, kendin umut ol.
Devrim yapma, devrim ol.
Ütopyaya gerek yok, düz temel değerleri yarat ve uygula, örneğin kitle haksızsa, ona hatasının bedelini ödet, yeterli.
Felaketi yönet, kaş yapacağım derken, göz çıkarma, bunu yapamıyorsun, beceriksizsin, git kenara çekil, yazı yazma, sus.
Yolu açacağına, bozuk greyder gibi, oylun ortasında yatıp da, yolu tıkama…
Komün var, marjinal var, inziva var, var yani…
Genel çözüm arama, kendin çözüm ol, özel çözüm üret…
Dünya’yı kurtarma, kurtarmaya da kalkma, Dünya kurtarıla kurtarıla bu hale geldi zaten…
Yani bu, demokrasi krizi değil, çünkü demokrasi hiç olmadı: Antik Yunan’da demokrasi denirken, nüfusun üçte biri köle, diğer üçte biri oy haksız özgür kadın idi. Bugün, BM’de 200’e yakın devlettten yalnızca 5 tanesinin veto hakkı var, Dünya’yı onlar yönetiyorlar. Yönetemeyince de, ABD gibi, UNESCO’dan çıkıyorlar.
Entellektüel ol, bağımsız ol, bağlanma. Özgür düşünceyi yaz e bireysel özgürlüğü savun her zaman, bağlandığın kitleye karşı da. Zırvalama. Onun bunun çıkarına peçetecilik yapma.
Halka, kitleye, demos’a bağlansan da, entelejensiya olursun ancak, entellektüel değil…
Olmuşsun da zaten…

(23 Ekim 2017)

Pazartesi, Ekim 23, 2017

Gaiman, Sanatçı, Büyücü

Sandman 5’i okudum.
Bitirince şunu düşündüm-hissettim:
Sanatçılar büyücüdür. Ama büyüsünün ne yapacağını bilmeyen birer büyücü.
Sandman’i Gaiman yazdı. 4-5 ayrı kişi daha, bilmem kaç yıl sonrr, onu karakalem çizdi, çini mürekkebi çizdi, boyadı, konuşma-balonladı, şu bu. Ortaya sonul eser kondu.
Hiçbiri, Ülkü’yü tanımadı. Hiçbiri, Ülkü’nün onu okuyunca, ne yaşayacağını / yaşadığını bilemedi.
Bu bir büyü idi. Tuhaf yollardan geçmiş bir büyü.
Sanatçının ve büyücünün sonucunu kestiremediği bir eylem-büyü.
2 derişik alıntı kaldı geriye 5. ciltten:
Bir:
Ev, duygudurumdur.
İki:
Zaman varken, vedalaşacaksın.
(Bunu Nalan ile yapmadım, yapamadım, yapmak istemedim, yapsaydım da, anlayamacaktı ve işe yaramayacaktı zaten, 4 yıl geçti vedasızlıkla.)
Duygudurumumu ev yapabilir miyim?
That’s the question.
Günde 10-100 duygudurum değiştirebilen biriyim: 1-2 olsa ne olacak ki? ‘Ev’ anlamında ev, günde 2 kere taşınmaz ki…
Bunu düşünmem-hissetmem gerekli yeniden.
Bu duygudurumlarda nasıl ev yapabilirim?
Mümkün mü?
Hangisi?
Nasıl?
Vedayı siktir et: Dünya’ya gelmeyen biri, Dünya’ya veda etmez ki.
Gaiman, rüya şiiiri yazmış, kendi rüya şiirini. (Çok fazla popüler kültür iterasyonu koymuş içine, çoğu da kolay deşifre oluyor: Bir de, çook Mc Carthy’ci kalıyor Gaiman (Mc Coy gibi, İnce Adam Hammett gibi) ve bu, ayrı bir inceleme konusu daha olmakta.)
Benim kendi rüya şiirim ise, 500 küsur rüyamın yazımı oldu.
Gaiman ile üslubumuz farklı.
Bu da ayrı bir inceleme konusu: Kendim için de, başkaları için de.

(22 Ekim 2017)

Economist: PYD'nin Kürt muhaliflere de tahammülü yok

Aslında çok daha geniş kapsamlı analizler içeriyor metin:
"İngiltere'de yayımlanan haftalık ‘The Economist’ dergisi, son sayısında, Suriye'nin Rakka kentini Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütünden geri alan Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) bölünebileceğini yazdı, "Kürt Demokratik Birlik Partisi'nin (PYD) baskıcı yönetimine" dikkat çekti.
Dergiye göre bu durum uzun vadede, "IŞİD'i doğuran (biçimde) yeni bir Sünni Arap yabancılaşmasına da neden olabilir".
IŞİD'in 2014'teki "halifelik" ilanına atıfla, "halifelik sonrası Kürtler"in değerlendirildiği yazıda, Rakka'nın IŞİD'den geri alınmasının, SDG’nın nasıl son birkaç yıldaki en etkin Amerikan destekli güç olduğunu gösterdiği belirtiliyor.”
Bizce en önemlisi, IŞİD’in devamını /ardılını getirecek koşulların yaratıldığı, tıpkı daha önce IŞİD’i veya El Kaide’yi yaratan koşulların yaratıldığı gibi.
PYD / YPG ise, çakma-yeni bir güç. PKK olmadan, ne kadar varlığını sürdürebilir, ayrı konu.
Burada önemli olan konu, ne Araplar’ın, ne de Kürtler’in Suriye’de demokrat falan olmadıkları. Türkler, 70 küsur yıldır beceremedi bunu, onlar 2 yılda mı becerecekler?
“… bölgenin otokratik yöneticileri, bir tür baskıyı bir diğeriyle değiştirmeye niyetli görünüyor. Son birkaç yılda Kürt milisler, Kuzey Suriye genelinde onlarca Arap köyünü dümdüz etti veya boşalttı. Ayrıca yüzlerce kişiyi SDG saflarında askere aldılar. BM, askere ya da gözaltına alınma korkusu yüzünden, ülke içinde yerlerinden olmuş mültecilerin kaldığı kamplarda genç Arap erkeklerin çok az olduğunu söylüyor.”
Kör tutuğunu öpüyor. Kim kimi yakalarsa yani: Geçmişte Arap Kürt’ü yakalamıştı, şimdi Kürt Arap’ı yakaladı.
"PYD'nin diğer Kürtlerin muhalefetine de tahammülü yok. Geçen Mayıs'ta PYD'nin polis gücü Asayiş, Kamışlı'daki muhalefet partilerinin ofislerini bastı ve onlarca aktivisti tutukladı. Aktivistler, yarım milyona yakın Kürt'ün PYD'nin hâkimiyeti altında yaşamak yerine komşu ülkelere kaçtığını söylüyor."
Yakında, babaları PKK gibi, vur emri de vermeye başlarlar. Kılavuzu karga olan, durumu yani.
“… bazı yerel Kürt yetkililerin PYD'nin kendi yönetimindeki alanlarda kullandığı yeni bir müfredatı önerdiğini vurgulayan dergi, yeni müfredatın fazla siyasi olduğunu, PYD'nin sol dünya görüşünü yansıttığını ve herhangi bir resmi üst kurul tarafından onaylanmadığını aktarıyor.2
Kürtler, solcu olamazlar, çünkü burjuva olamazlar, kentli olamazlar. Son 26 yıldır olamadılar bile değil, denemediler bile yani.
“Economist, bu durumun SDG içinde de bölünmelere yol açabileceğini ve binlerce Arap'ın çoktan diğer güçlerin saflarına geçtiğini yazıyor.”
SDG, bir ara ÖSO idi. Yine adı değişir. Onlarca kabile / grup, toplama giriyor, çıkıyor, kaçıyor, göçüyor, geri geliyor, şu bu.
"(Erdoğan) Görünüşte cihatçı gruplarla savaşmak için İdlib bölgesine asker konuşlandırdı. Asıl hedef Kürtler olabilir. Irak Kürtlerinin bağımsız bir devlet hayallerini gerçekleştirmeyi başaramayabileceği gibi, Suriye'deki akrabalarının kendi özerklikleri, daha da kısa ömürlü olabilir."
Niyet okumaya gerek yok, bunu Erdoğan zaten kendi ağzıyla söyledi.
Sorun, Erdoğan’ın kaprislerinin 20 bin genç Türk ölüsüyle ödenecek olmasında.Bunun da, artık engellenebilirliği veya önlenebilirliği kalmadı.
Sonuç, toplam, derleme, çıkış:
Şaşırtıcı, ir ABD kaynağı herşeyi olduğu gibi yazmış. Tamam, ABD’ye fatura çıkarmamış ama buraya kadar tüm bunların faturası ABD’de. Rusya’nın faturaları, 2 yıl sonra filan çıkmaya başlayacak.

(22 Ekim 2017)

CNBC: Sarraf Davasında Türkleri Çok Utandıracak Kirli Çamaşırlar Ortaya Dökülecek

Bu kadar çok kara para akladıktan sonra, kara kirli çarşaf da aklanır. Türkler aklarlar yani. Hatta Zarrab’ı ekonomi bakanı bile yapmaya kalkabilirler, o kadar yani.
Haber şu:
“CNBC’ye konuşan adı açıklanmayan kaynak, “Mahkeme sonunda muhtemelen çok fazla kirli çamaşır ortaya dökülecek. Bu, Türkler için çok yüz kızartıcı olacak" diye konuştu.”
Yüzümüz kızarmaz bizim pek.
ABD düşmandır, der geçeriz.

(22 Ekim 2017)

Pazar, Ekim 22, 2017

İtalya'nın 2 bölgesinde özerklik referandumu yapılıyor

ABP yetkilisi haklı çıktı:
Kapı açıldı, epeyi AB altkümesi o kapıdan geçmek istiyor.
Haber şu:
“Katalonya'daki bağımsızlık referandumunun ardından, İtalya da referanduma gidiyor. Lombardi ve Veneto bölgeleri, daha fazla özerklik istiyor.”
İtalya, en son 19. Yüzyıl’da birleşebilmiş bir ülke-bölge.
Tersine çevirelim:
Fransa Devrimi, konusuyla hiç ilgisi olmayan bir biçimde, devrim ile birlikte, ulus-devlet kavramını da icat etti. 1793’te ‘resmi Fransızca tek dil olsun’a geçildi.
2017 itibarıyla, bu tutmadı, çünkü Fransa’da 4 dil daha (bu hesapla 200 yıldan çok süre) sağ kaldı.
Halkların, ülkelerin halklarının da, adı, coğrafyası, dili, dini, ırkı değişebiliyor. Ulus-devlet; bunlardan birinin yeran momentini seçip, diğerlerini silip, bunu dayatmak demek. Çünkü aslında, Fransa’ya adını veren Franklar, Almanya kökenli bir halk. Eh Türkler deseniz, Orta Asya kökenli aslında.
Tencere dibini kara, seninki benden kara, durumu yani.
Demek ki bu iş, bilek zoruyla ve taşıma suyla olmuyormuş. Bu bir.
Dönelim İtalya’ya:
“İtalya'daki 20 bölgeden Sicilya, Sardinya, Valle D'Aosta, Trentino-Alto Adige / Südtirol ve Friuli-Venezia Giulia, özerk statüye sahip.”
Artı:
“GSYH'nin yüzde 30'u iki bölgenin.”
Yani sorun, ya parada, ya da yeni gelenin eki gelene hegemonluğunda.
Batıdan başlayarak; Balear Adaları, Sardinya, Korsika, Sicilya, Malta (adaları), Girit, Rodos, Kıbrıs gibi Akdeniz adaları, kendilerini ne güneye, ne de kuzeye ait hissetmemişler. Bizdeki Giritliler de, kendini ne Türk sayar, ne de Rum, Giritli sayar.
Bir açıdan haklılar: Coğrafi sınırları belli ve kesin çünkü.
Son moment:
“Öte yandan, özerklik referandumuna ayrılıkçılardan "yetmez" sesleri de yükseliyor. Veneto'nun bağımsızlığı için kampanya yürüten "Plebiscito.eu" grubu, Kuzey Ligi'ni ve Bölge Başkanı Luca Zaia'yı bağımsızlık talebinden geri adım atarak özerkliğe razı geldikleri gerekçesiyle eleştirdi. Grubun basın açıklamasında, "Veneto'nun bağımsızlığına karşı atılan bu adım bir hatadır" denildi ve referandumun ertesi günü, 23 Ekim'den itibaren bağımsızlık kampanyasının yeniden başlatılacağı belirtildi.”
İşte bu zor. AB’nin bu havasında imkansız hatta.
Yine de biz, ilkin Belçika gider, diyoruz.
2018 ortası olay yeniden başlar, diyoruz hatta.

(22 Ekim 2017)

Murat Bardakçı Negasyonu: Biz Neden Seçim Yapıyoruz ki Zaten?

İnsanlar boşluğa düşünce, abuksadıkça abuksuyorlar.
Bardakçı şöyle buyurmuş:
“Seçimle gelen yöneticinin seçimle gitmesi şartı bizde yok, İnönü Atatürk'ün talimatıyla istifa etti.”
Böyle adamlar oldukça, düşmana gerek yok, dost ateşi bizi öldürür bitirir.
Cahil adam, o zaman tek parti vardı. Tek partili demokrasi mi olur? Tanım gereği, tek partili cumhuriyet oluyor ama.
“Devlet görevlilerinin liderin “Bırak!” dediği anda istifalarını vermeleri bizde eski bir gelenektir ve geleneğin en bilinen örneği de, İsmet Paşa’nın 1937’de Atatürk’ün talimatı ile Başbakanlık’ı bırakmasıdır. İşte, üzerinden 80 sene geçmesine rağmen niçin ve nasıl olduğu hâlâ tartışılan bu hadise…”
Atatürk, İnönü’yü ve Bayar’ı  2. ve 3. adam olarak seçti. Kendisi, savaşta ölmeyi emredip, Galatasaray Lisesi’nin 2 sınıfını Çanakkale’de gömdüğü için, elinde kala kala bunlar kalmıştı. İnönü 1938-1950 sıfır ekonomik büyüme ve Bayar 1950-1960 eksi ekonomik büyüme ve üzerine bir de askeri darbe ile neler yaptı bu ikisi gördük.
Bence Bardakçı ve Ortaylı gibileri, buza yatırıp, derin bir mağaraya gömeceksin. İleride müzeye koymak için falan, çözersin yeniden.

(22 Ekim 2017)

Nihal Bengisu Karaca Negasyonu: Gökçek, Kitle Histerisi, Slaktivizm, Sonun Sonu

Öntanımlar:
Bir:
Kitle histerisi, sürü psikolojisinin getirdiği bir toplu duygu seli durumudur. Bu duygudurumu, o toplumun hiçir bireyinin kişisel özelliği değildir, olağanüstü durumlarda gözlenir, dalgalıdır.
İki:
Neo-slaktivizm, sivil toplum etkinliğini, kendi açmazdaki ükçük şamanıa sos-çeşni olsun diye yapanların durumudur. Bu, sosyal medyada atıp tutan yeni dnem ezeli-ebedi ergeleri için daha çok geçerlidir.
Karaca içinse açılım:
Türkiye’de, her 5 yılda 1 bir gazeteci kuşağı ünlü ve moda olur, sonra demode olur ve unutulr. Karaca, sağ cenahın yükselttiği 3-5 kadın gazeteciden biri. Olan değil, görünen hakkında yazdığı için, tarih bilinci yoktur, kendi çıktığı yumurtanın bileşimini bilmez.
Gelelim kendisinin neler dediğine:
“Düne kadar, Melih Gökçek’e sürekli hakaret eden bazı hesapların, birdenbire “Diren Melih” fazına geçmesi, iktidar karşıtlığının histerisiyle açıklanabilir. Malum bir kesim, meşaleleri yakıp, “Yiyin birbirinizi” diye tempo tutmakla hayatta kalıyor. Ancak düne kadar, Gökçek’in büyük harflerle yazılmış tuhaf meydan okumalarına, tehditlerine, müdafaalarına Süleyman Çelebi’nin Mevlid-i Şerif’i muamelesi yapanların bir anda “Melih bırak git artık sen de yav, sıktın” der hale gelmesi, açıklanması kolay bir durum değil.”
3 ayrı kümeyi aynı kaba koymuş.
Her birini ve kendi içindeki altkümelerle açımlayalım:
CHP’nin kalkıp da, seçimle gelenin seçimle gideceğini Gökçek için diyebilmesi, rezil rüsvalık. Mansur Yavaş’a yapılan ortada. Kendi adayının hakkını korumayan, koruyamayan bir parti var ortada.
Bugün Gökçek safında gibi yapan bazı sağ cenah, aba altından AKP’ye tekme atıyor aslında. ‘AKP’yi terkeden eski AKP’liler’ konusunu toplulca irdeleyeceğiz.
‘Yiyin birbirinizi’ durumu, it iti ısırsın, tavrındaki kesimin işidir. Bu kesimin bilinçsiz olanı, ortalığı kırıp dökmekten hoşlanır. Bilinçli olanı ise, filler sevişse de, tepişse de, otların ezileceğini bilir.
Gökçek’e git diyen AKP’liler ise.
Bazıları, durumun daha batışa geçmesini ve kendilerinin de zarar görmesini istemiyor.
Bazıları, durumun rezil rüsvalığa sarmasından rahatsız.
Bazıları da, zaten baştan Gökçek’e karşıydı.
AKP’yi terkeden AKP’liler kümesine ise topluca bir bakalım:
Daha önce görüldüğü üzere, diyelim listeye alınmayınca, badem bıyığı kesip, başörtüsünü anında çıkaran tipler.
İhanete uğrayan tipler: Arınç’ın en son tepkisi, Gökçek’e karşıki eski hıncını gösteriyor.
Çalacağını çalmış, doymuş tipler.
Yeni reisçi olup, pay kapamamış tipler.
Denzi bittiği için, karaya oturan tipler.
Sen yiyecen, ben yiyecem derken, gemiyi batıran tipler.
Apışıp kalan tipler, bunların azı gemiyi terketti.
Son ana kadar sadık kalıp, aklanacak tipler. Mahkemede verecekleri sakar ifadelerle, AKP sonrası AKP’yi terkedecek tipler yani.
Liste uzar gider.
Karaca, bunlara ayamamış.
Yaşı uygun, bunun ANAP ve DYP’de de aynen yaşandığın anımsaması ve bilmesi gerekli.
İnsanlar konusunda ise, gerçekten hayat tecrübesi ve bunu işleyecek beyin gerekli. Demek ki Karaca’da, bunların biri veya hepsi epeyi eksik durumda.
Ayrıca, kedi hesabımıza biz, Karaca’nın asla ve kata iyiniyetli olduğunu düşünmüyoruz. Bilgisiz iyiniyet eksikliği de vardı, zekasız iyiniyet eksikliği de vardı, gazeteci iyiniyet eksikliği de vardı.
Kacar, iktidarperver bir gazeteci sonuçta. Bir biçimde kendisinin de, demode ve yeniden ünsüz olacağına aymış, ona yazıklanıyor gizlice bizce… Gökçek üzerinde aktarım / transference yapıyor gizlice…
Kitle ise, hem slaktivist, hem kitle histerisine her zaman sahip bir kitle işte. Futbol düzeyi belli, dizi düzeyi belli, evkadını düzeyi belli, sağ gazeteci düzeyi belli. Ne kaa ekmek, o kaa köfte işte…
İslam’ın alaturka burjuvazisi böyle olamıyor işte…
Bu işler, parayla olmuyor işte…
Sonuç:
AKP, yolunun sonunun sonunda artık:
Savaşlar, krizler, iç kapışmalar, uluslararası davalar, şunlar bunlar…
Ölüm gelmiş cihane, başağrısı bahane yani…
Erdoğan hala yargılanamaz durumda yani…
AKP’yi, ancak ve ancak ya kendi, ya da ABD batırabilirdi.
Öyle de oldu yani…
Barlas’ın başına gelenler, Karaca’nın da başına gelecek. 5-6 yıl unutulur. Sonra, televizyonda sabah programı katılımcısı olarak veya Nihal Abla yanıtlıyor, türü bir girişle, arz-ı endam eder yeniden…
Müşerref Hekimoğlu’ndan Ece Temelkuran’a bu yollardan onlarca hanım atlı geçti gitti…
Filmin başı da, ortası da, sonu da, feci Yeşilçam senaryusu kıvamında idi…
En merak ettiğim şu:
Bakalım, Karaca o az kapalıymış gibiki başını açacak mı?

(22 Ekim 2017)