Salı, Ekim 23, 2018

Ölümden U-Dönmek


21.10.18, 19:50.
Ölümden U-Dönmek
1995’deki yaşgünümde, 2006 Şubat’taki alkolizm ölümünden uzaklaşmaya çabaladığımda, Kasım 2016 kardeşimi kaybetmem ve 2017 Şubat’ta çok ağır hastalanmam (1 ay düzgün konuşamamam ve yürüyememem) ertesinde ölmekten kurtulabilmek için yazmaktan vazgeçebilirlik / vazgeçmişlik noktasına gelmem, 3 nirengi noktası olmuş gibi.
Ancak, açıkseçik olarak ‘beynimi var etmek için yaşamımı yok ediyorum’ sözlü tezimde dilegeldiği üzere, (1974’ten ve 14 yaşımdan beridir) 44 yıldır gaz pedalına tuğla konmuş araba gibi, dosdoğru ölüme gidiyorluğum da bir gerçekti.
Ekim 2018 momentinde, varlığımdaki tüm hasarlara ve enkazlara baktığımda, geriye kalan bedenimin ve libidomun, beni bedensel ölüme kadar bunamaktan ve yaşama reddinden uzak tutacak biçimde, epsilon düzeyde de olsa, yaşama sevinci-içgüdüsü kalmışlığı noktasında tuttuğunu gördüm.
11’er yıl arayla, 3 kere ölümden u-dönmem, kıl payıyla beni sağ tuttu gibi. Açıkçası şu anda ve burada, yaşamak için nedenim yok / kalmadı ama ölmek için de nedenim yok / kalmadı.
Not: Bu, ölüm-yaşam arafı değil. Bu, istop etmişlik: Düşme riski yok ama çıkma olanağı da yok.
Herşey dahilik içindi, 21. Yüzyıl’ın ilk dahisi olmak içindi. Oldum da.
Fiili / ürünlü dahi değilken, dahi olabilmek için herşeyimi verirdim, verdim de ama dahilik için bu denli tükendikten sonra, yitirdiklerime değmeyeceğini düşünüyorum.
Bu, çelişki değil, yaşamsal bükülme: Her 2 momentimi de görüyorum, her 2’si de bana olağan eliyor ama birbirleriyle çelişip çatışıyorlar.
Poliyalektik de başka türlü inşa edilemezdi gibi.
Bu akşam, sonunda Adorno’nun negatif diyalektiğini açımlayan yazarlar ve satırlar içeren bir kitap buldum: olumsuzluk ve Devrim. Eksik ve yanlışlar var ama öz belli.
İşte ben, poliyalektikle o diyalektiği 3-5 epistemik kritik eşik öteye aşmışım, bunu gördüm bu akşam.
Bedelleri de ortada: Ruhsal ve duygusal sonsuz acı ve ölüm. Telafisizlikler. Sevgisizlik, asal yalnızlık. İnsansızlık. Bitkin bir yaşlılık. Uyanmak veya yataktan çıkmak için hiçbir nedeni olmama. Batan ve ölen bir kültür.
Ama ne yaparsam yapayım öleceğim ve poliyalektik ve gelecekbilim gibi novum düşünceler elimde ve kayıtlı iken, bu açmaz değişmiyor. Bunlar olmasaydı da ölecektim yani. Bunlar, gerçek benin hiçbir işine yaramayacak yani. Çocuk yerine, kitap yarattım yani.
Ama bunun buraya varacağını hiçbir kitapta okumadım, demek ki hiçbir yazar bunu öngörememiş, Adorno da dahil.

Pazartesi, Ekim 22, 2018

1990-Karşı-Devrim Sonrası Rus Edebiyatı


Önkoyutlar: Bir anti-stalinist ve bir anti-marksist olarak, 1990’ı ve sonrasını karşı-devrim sayıyoruz. Reel sosyalizmi, sosyalizm-değil, sosyalizm veya ön-sosyalizm saymanın 21. Yüzyıl’ın ilk çeyreğinde önemi kalmadığını savunuyoruz. Bir proleter-entellektüel olarak, kendilerini marksist / sosyal / sosyalist realist sayan ama bizim burjuva gerçekçiliği saydığımız çizgideki, 1930’lar momentli, Adorno-Lukasc-Brech-Benjamin eleştiri-estetik çizgisini, 1990-2020 momentlerinde, bir 3.-4. Dünya ülkesinde, ana ilkeleriyle aynen ama epeyi eklemeler ve çıkartmalar yaparak sürdürdük. Altyazın dalları sayılan; polisiye, bilimkurgu, gotik-korku ve fantastiği 1945-2020 arasında tam-yazın, öncü-yazın ve hatta kimi öte-yazın sayageldik: Çünkü popüler kültür, kültürün elbette ki feçesidir ama gelecek ve kültür de, feçesin aktığı yöne akar: Avanargd olmanın özü de budur.
Çarlık Rusyası geç batılılaştı. Bu da, o yerzamanın sanatlarının Avrupa’dakinden değişik çizgiler izlemesine yol açtı.
Rusya’da polisiye, gotik-korku ve fantastik, 1820-1920 arasında hemen hiç örnek vermedi. Bilimkurgu ise, Zamyatin ve Strugatski Kardeşler ile sürpriz örnekler verdi.
1920-1990 arasında ise klasik roman olarak, CIA’in Nobel ödülü verdirtip, KGB’nin onu aldırmadığı ve ailesine bir şeyler yapılır korkusuyla, yurtdışında kanser tedavisini reddeden ve erken ölen Pasternak ve ‘Dr. Jivago’su dışında pek örnek çıkamadı: Ve o da zaten, 1920 öncesine odaklıydı.
Tuhaf olan şey; realist eleştiri-estetik çizgisinin Rusya’da 1930’da değil, 1830’da (yani realist romandan önce) oluşmasıydı: Tam bir yüzyıllık ve bir dünya devrimilik bir öncelik ve öncüllük sözkonusu oldu ve bu durum, bilindiği kadarıyla kuramın pratiğe bu denli açık ara fark attığı çok nadir örneklerden biri hala…
Daha da tuhaf olan şey; polisiye romanı sosyal realist çizgide eleştiren marksist Mandel’in bile göremediği biçimde, polisiyenin, diğer tüm roman türlerinden daha çok burjuva toplumu eleştirisi içermesi idi. Yani; 1820-1840 Poe ve diğerleri, 1870 Zola’ya 50 yıllık bir eser pratiği farkı bindirdi.
Dönek Herzen üzerinden 1848-1871 (Manifesto ve Komün) akışlı olarak çizelgelenebilecek olan bu panoramada, meta-yazın dalları dörtnala yol aldılar. Hala da öyle gidiyorlar ama 1990-2000 arasında olduğu gibi, arada tekleyebiliyorlar.
Yine tuhaf olan şey, realist 1830-1880 Poe’yu, onu dekadant sayıp seven, kendisi de dekadant olan Baudelaire’in keşfetmesi ve global literatüre yeniden kazandırması.
Kaçış edebiyatı sayılan bu 4 (öyle denilen) altyazın dalının; düş, gündüzdüşü, hayal, rüya çizgisindeki, yoğun duygulu ama seyreltik düşünceli yazın çizgisinde olduğu da göze çarpmadı.
Ta ki 1990 ertesine gelinene kadar:
‘Gündüz Nöbeti’ üçlemesi ve B. Akunin (Türk Gambiti) dörtlemesi çıktı. İlki fantastik polisiye, ikincisi tarihi siyasi polisiye çizgisinde idi. Özellikle ikincisi, özellikle özel çevirisiyle okununca, bugün tarihi siyasi polisiye çizgisinin global doruklarından biridir hala bizce.
Bizi ilgilendiren problematik şu:
Rusya edebiyatının hem sanat eseri, hem eleştiri eseri çizgisinin 200 yıllık serüveni neden böyle başaşağı bir terslikte oldu?
Çünkü bu kavramsal çerçevede; hem çarlık, hem de mafyasal-oligarksal-kapitalizm dönemi, sanatsal yaratıcılık için, reel sosyalizm döneminden daha itici etkili olmuşa benzer.
Asıl önemlisi şu:
Bu yeni dönem eserleri, epistemik geçerlilik açısından çok yüksek değerlilikte.
Yani:
Tolstoy’un hiçbir satırı gerçek yaşamda olabilir değildi ama bu yeni romanlar zaten olan şeylerden damıtılmış hayaller, hatta gerçekten daha gerçek simülasyonlar.
(21 Ekim 2018)

Pazar, Ekim 21, 2018

İkinci Sanayileşme’nin Neresindeyiz?: 2020


Bir haber:
“Sırasıyla buhar makinesi, elektrik ve bilgisayarın icadıyla birinci, ikinci ve üçüncü endüstri devrimini yapan insanlık, şu an siber-fiziksel sistemlerin hüküm sürdüğü "Endüstri 4.0" devrimini yaşıyor.
İnsanlığın avcı-toplayıcı, tarım, endüstri ve bilgi toplumlarından geçerek geldiği beşinci evre ise, "Toplum 5.0" olarak adlandırılıyor.”
Katılmıyoruz.
Bizim sınıflandırmamız şöyle:
1750-1950 arası 1. Sanayileşme, global birinci sanayileşme oranı < % 50.
1945-2020 arası 2. Sanayileşme, global ikinci sanayileşme oranı, < % 25.
İkinci Sanayileşme alt-kategorileri şöyle:
Ölümsüzlük: İnsan klonlama ve kafa-gövde nakli mümkün ve (BM ve Papa tarafından) yasak. 10 insanın 2000’de klonlandığı önesürülüyor. Kafa-gövde nakli 5 yıldır erteleniyor. Sonuç, pratikte % 0, teoride % 100. Ek bilgi: İlk kafa-gövde naklinde hastaların 45-50’si ölecek: Soğutmada ve dörtlü sinir bağlamada pratik sorun var. Yazılım ölümsüzlük ise, 2050 gibi zihin kopyalama ile gerçekleştirileceği benzer.
Bilgisayarlaşma: 3,5-4 / 7,3 milyar. PC / akıllı telefon < % 25. Akıllı telefonları tam-bilgisayar saymak zor, o nedenle yarım sayalım. Sonuç, % 25 (% 50 x % 50).
Yapay zeka: Elektronik bilgisayarlardan başlayarak Google Translate’e geldik. En az 1 kez yapay zeka kullanmışlık % 50. En büyük hata, insan gibi düşünen yapay zeka yapmak ve yapay zekaların insanları yöneteceğini sanmak, gerçekteyse kendini ölümsüz kılabilecek biçimde donanım-yazılım yenilemesine tabi tutabilecek bir yapay zeka, en yakın dış-Dünya sistemine doğru yola çıkar: Tek başına ve yalıtık.
Siberuzay: İnternet üzerinden bu oran % 50 oranda (3,5 milyar kullanıcı). Bilgi kullanıcısı oranı bunun %o 1’i gibi.
Siborg: Organik veya ingorganik protez ekli insanların oranı % 50’yi geçmiştir, diş protezi ve gözlük nedeniyle. Pratik oran % 75.
Robotlaşma: Tüm Dünya’da toplam robot sayısı 8-10 milyon arasında. Oran %o 1. Ek bilgi: Bu robotların tamamına yakını, hizmet ve eğlence robotu, sanayi robotu % 10-15 oranda.
GDO: Temel hububat ürünlerinde global olarak % 50-75 oranında. % 60 diyelim.
Uzaycılık: Bugüne kadar uzaya giden toplam taykonot / astronot / kozmonot sayı, > 900 durumda. Oran, 10 milyonda 1-2. En düşük oran bu alanda yani.
Nanoteknoloji: Atom boyutunda teknoloji üretildi. Atom-altına henüz geçilemedi ve bu bilgi konsensusuyla da zor-ötesi görünüyor. Nanoteknolojik ürünler, tüm sanayi ürünleri içinde % 1-5 yer tutuyor gibi. Ancak burada, tümüyle para hesapları sözkonusu: Bir ürünün satış ömrü bitmeden, ardılı ürün piyasaya sürülmüyor.
+
Açıklamalar:
Nasıl ki sanayi işçisi olmak, milyonlarca insanı feodal ilişkilerden çıkarmadıysa, internet kullanıcısı olmak da, insanları feodal düzenen çıkarıp, sanayisel / sosoyolojik toplum / kültür aşamasına taşıyamadı. Onu bırakın, 70 yıllık global zorunlu temel eğitim, insanları okuryazar bile yapamadı.
Nasıl ki neolitik devrim sırasında, onlarca avcı-toplayıcı toplum, tarıma geçip geçip geri dönüp, yeniden geri döndüyse, son onyıllarda da tarım-sanayi toplumları arasında bu türden gidiş gelişler olmakta. Yani, kültürel modlar arasındaki geçiş, tekyönlü ve tersinmez değil.
2020 momentinde 40 yaşındaki bir yetişkinin bin kitap okumuşluğu beklenir ama bu oran gerçekte % 0. Yani, ortada fiilen bir bilgi toplumu falan yok. Kimse, Wikipedia’yı bir bilgi kaynağı olarak kullanmıyor, her hafta bakılan ilk 5 bin maddeden bu açıkça görülebiliyor: Bilim, felsefe, düşün okuması 0.
Bilgi toplumunda bilgi dininin rahipleri akademisyenler ama onlar da ne okuyor, ne de yazıyor. Tüm global akademisyenler arasındaki tüm yaşam boyu ortalama makale sayısı, tüm global (kitap yayınlamış) yazarlar arasındaki tüm yaşam boyu kısa makale uzunluğundaki metin parçası sayısında açık ara geride. Ortalama bir yazar tüm yaşamı boyunca ortalama 10 roman yazar ve bu da 300 makale uzunluğu demektir. Artı,  yazarlarda da, akademisyenlerde de okumama oranı, kitleyle aşağı yukarı aynı.
O nedenle biz; global nüfusun üçte birinin proto-feodal, üçte birinin feodal, üçte birinin sanayisel kültürel modda olduğu kanısına vardık. Bilgi toplumundakilerin oranı pratikte 0.
Sonuç:
75 yıllık 2. Sanayileşme, yalnızca bir ön-evre olabildi bu durumda. Bitiş menzilini 2250 gibi tahmin ediyoruz. Bu durumda 2-3 ara-evre daha olacak demektir. Son-evre ise ne zaman gelir, kesin olarak tahmin edemiyoruz, çünkü tarihin belirsizlik dönemlerinden birindeyiz.
(21 Ekim 2018)

Cumartesi, Ekim 20, 2018

Two Steps From Hell: Hearts of Courage: Klip




Böylesi her zaman çıkmıyor:
Bir meta-çapraz medya örneği:
‘Vikingler’ dizisinin ilk 3 sezonunun usaresi ve hulasası gibi. Yani, Baba-Ragnar eksenli öykü akışının.
Grafik-roman çizgiroman tadına, bir de grafik-parçalanma efekti eklenmiş: Bu da, sürekli savaşçılığın eksilticiliği demek olmuş.
Burada birçok kişi, başta, ortada veya sonda birbirine düşman ama hepsi de yüreğin cesaretine sahip, kadın bile olsa.
Tuhaf olan şey şu:
O öyküdeki herkes, tarihte ilk ve son kez olmuş bazı olayların yaratıcısı olarak, kendi yazgılarını yaratmışlar olarak, kendi yazgılarını giyerken, ölüme giderken, kılları bile kıpırdamamış.
Bildiğimiz on binlerce ölülük bir uzun-öykü bu.
Bugünün ölçekleriyle ve ölçütleriyle on milyonlarca ölü demek, 2. Dünya Savaşı demek.
Şamanizm üzerinden de olsa, engizitör-tektanrılılık’a karşı çok ciddi ve kazanılmış bir savaşın ilk gerçek öyküsü bu. Ve 3 tektanrılı dine karşıki ilk gerçek-büyük direniş.
Barbarların uygarlara uygarlık dersi vermesi bu:
Faşizme karşı faşizm ile.
Engizisyona karşı engizisyon ile.
Kana karşı kan ile.
Katliama karşı katliam ile.
Yüzlerce yıl sonra hala geçerli olan kurallar biçiminde olarak.
İşte bu klip, onu tasvir etmiş, soyut soyut.
Ve çıkış olarak:
Birbirini çok sevmiş ve çocuklamış savaşçı-kadın ile savaşçı-erkeğin birbirine er veya geç düşman ve/ya rakip olacağı gerçeği kapanış mesajı olarak konmuş.
Gayet örtük, gayet saklı, gayet bilinçsizce.
(19 Ekim 2018)

Cuma, Ekim 19, 2018

Kapitalister Dünya Ekonomisini Nasıl Batırdılar?


Bir rivayete göre, 2007-2018 arasında 20 trilyon dolar karşılıksız para basılmış. Bu miktar, aynı dönemde yıllık ortalama 65 trilyon dolar olan ve yalnızca (26 trilyonu) % 40’ı reel-harcanan olan global ekonomi bünyesinde, belki 80 trilyon dolarlık, (rüşvet olarak) beyaz- ve (illegal iş olarak) kara-kara para yarattı. Nasıl mı? Faizle tabii ki. Büyüdüğünü önesürdükleri G-20’deki 3. Dünya ülkeleri, doların yıllık faizi 8-9 yıl boyunca G-7 ülkelerinde eksi iken, % 5-10 faizle onlardan borç alıp, teknolojk oyuncaklarla israf ettiler, geriye hiçbir birikim kalmadı.
Gelelim işin tam öyküsüne:
“ABD, 2008 krizine gelene kadar, tarihinde sadece 870 milyar dolar Merkez Bankası baz parası basmıştı. 2008’de tüm bankacılık sistemi batma noktasına gelince Amerikan Merkez Bankası FED, bu miktarı bir kaç yıl içerisinde 4 trilyon doların üzerine taşıdı. Dünyanın diğer önemli merkez bankaları da 'quantitative easing' (QE) adı verilen bu operasyonda, ABD’yi takip etmişti.  Bazı kaynaklara göre, toplamda basılan baz para, 20 trilyon doları bulmuştu.”
Birinci eski dezenformasyon bilgi: Resmi sayı, ABD 1, AB 1 trilyon dolar olmak üzere, 2 trilyon dolar idi. 20 trilyon dolar çıktı.
İkinci eski dezenformasyon bilgi: Resmi açıklama, ABD’den para çıkışının ‘mortgage’ nedeniyle olduğu idi ama gerçekte yalnızca Apple, belki 100 milyar doları nakit olarak ABD dışına, çokça İrlanda’ya taşıdı ve son 1-2 yılda bunun vergisini ödemediği için cezaya mahkum oldu ama devede kulak oranda. Yani kimse, ABD’de kalıp parasının eksilmesini izlemedi. Batabilir 3. ve 4. Dünya ülkelerine para kaydırdılar.
Üçüncü eski (yarı) dezenformasyon bilgi: Aynı oligarklar ve sermaye biriktirmişleri, kişisel olsun, kamusal olsun, 2007-2014 arasında parayı ABD’den dışarı taşırken, ondan sonrasında karlarını realize etmek için, ABD’ye yavaş yavaş geri dönmeye başladılar: 3. ve 4. Dünya’yı önümüzdeki 3-5 yılda batıracak olan da bu durum.
+
Bu panoramanın çıkarsama bilgileri:
O sanal ve finans kapital ürünü para, gerçekten karşılıksız, çünkü tüm Dünya’nın ürettiği herşeyi 2,5 yıl boyunca satın alabilecek birikimleri var dijital görünümde ama bu yapılamaz bir şey. Yapabildikleri tek şey, nasıl ki fakirlere 100 dolarlık Iphone’u bin dolara sattılar, zenginlere de 100 milyon dolarlık evi veya yatı da 1 milyar dolara sattılar ama şu an her 2 metanın da değeri yine 100 milyon dolar ve hatta, kullanıldığı için, daha düşük. Ama yine de global birikim, onda bir durumuyla bile, 8 trilyon dolar ediyor: 80 bin adet dolar 100 milyoneri demek bu.
Tüm Dünya’da biriken 100-350 milyon kişilik ekonomik göçmen toplamı, buludukları ülkedeki asgari ücretin yarısıyla üçte biri arasında bir maaşla çalışarak, yılda 100 milyar dolardan, toplamda 1-2 trilyon doları ülkelerine geri taşıdılar / gönderdiler. Bu da, domuzdan kıl koparmak oldu ancak.
En üst % 5 ile en alt % 5 böyleyken, orta noktaya ortası yerleşmiş, ortadirek ve bu oyunun lokomotifi olan % 50’nin denizi bitti, gemisi karaya oturdu: Çünkü, yıllık gelirlerinin 2-3 katı borçlu durumdalar ve içlerindeki işsizlik ve aıl genç nüfus giderek artıyor, fare gibi ürediler çünkü.
Geriye kalan % 30-40 içinse, hiçbirşey değişmedi.
1980-2020 arasındaki 40 yıllık yalan söylem böylece sonuna gelmiş oldu işte.
Sonra da yapılan şu:
“ABD, … piyasadan çektiği 1 trilyon doları imha ediyor.”
Bildiğiniz yakıyor yani. Hani, buğday üretimi çok fazla olunca, denize döküyorlar ya öyle. Sonra da, kıtlık yıllarında yamyamlık geliyor. Yani kimsenin aklına, o parayı reel sektörde yatırıma yöneltmek ve üretimi ve istihdamı arttırmak gelmedi, gelmiyor, gelmeyecek. Kendi yalan para oyunlarını kendileri ciddiye alıyorlar.
+
Gelelim zenginlerin 3 vakte kadarki kahve falına:
ABD, istediği kadar dolarları yaksın, o zenginlerin hesabındaki o paralar hala var, sayı olarak da olsa. Ekonomi tarihi, krizlerde sanal / finansal kapitalin üçte biriyle onda birine kadar düşebileceğini belirtiyor ama para tümüyle sıfırlanmıyor hiçbir zaman, bu önemli. Bizce, yine öyle olacak.
Çok basit bir örnek: Bizde bazı kurumlar, bankaların batık kredilerinin 1 lirasını 3 kuruşa satın aldılar: Eğer hesapları doğruysa ve o alacaklardan 6-9 kuruşluk tahsilat yapabilirlerse, başkalarının teri, kanı, gözyaşıla beleşe para kazanacaklar. Ancak bu arada epeyi banka batacak, daha önce battığınca.
Yani krizlerde de, savaştaki harp zenginleri gibi, birileri para kazanır. Yani bazı kurtlar, havayı dumanlı ve kanlı sever.
Ha bir de arada, kitleden dalga dalga gelen başarısız devrim girişimleri olur. Şerh: ‘% 99’ veya ‘Wall Street İşgali’ hareketleri kastedilmedi, aç sınıfın laneti kastedildi.
Gelecekbilimci tahminimiz:
Roma’yı yıkmaya ve Attila’ya daha çok var. Devir yanlış hesaplı Spartacus ve Roma’ya karşı gereksiz iyiniyetli Hannibal zamanı…
AB dağılmaya başladı ama ABD’nin dağılması, 21. Yüzyıl’ın sonunda belki…
Ama ondan sonra lümpen kitleler, yine kendilerini sömürecek yeni hegemonlar inşa ederler, emin olun. Ne yazık ki tarih öyle söylüyor.
AB gidip de, ABD gelince, pek bir şey değişmediğini 1945-2015 arasında gördük.
Burada tek çözüm, işbirlikçi olmayan ve doğruları, istatistikleri, haberleri, bilgileri, gerçekleri hep yazan ve alt veya üst hiçbir sınıfa bağlanmamış neo-entellektüeller ( > (yazıyla küçük) %oo (yazıyla on binde bir) 1 nüfus).
(19 Ekim 2018)

Perşembe, Ekim 18, 2018

Rap, Otonom Piyade, Pınar Kahya


Bir otoparkta bir mitolojininin doğuşunu izler gibi, 2000-2002’de, Kadıköy Çarşısı önündeki sokakta, seyyar kitap tezgahı açarken, oradaki bir klüpte, alaturka rep kültürünün doğmasını, filizlenmesini ve ağaç olmasını izledim. Daha o anlarda kendini ve ne olacağını belli ediyordu.
Kadıköy; fanzin, uyuşturucu ve rep konusunda, Taksim’den her daim önde oldu ama nedense graffiti konusunda değil.
Yani, popüler kültür feçestir ama gelecek feçesin aktığı yönde akar. Popüler kültüre estetik teorisyenlerin ilgisi bu nedenledir.
+
Gelelim Kahya’ya:
“… (özellikle 90 sonrası doğanlar), 2000’lerin başında, tabir-i caizse ilk gençlik hezeyanlarımızda raple tanışmış olduk. Ceza, Sagopa Kajmer ve Fuat’ın üretimleriyle dönemin gençliğiyle buluşan Türkçe rap, bu üç gurunun farklı tarzlarını öyle ya da böyle benimseyen ya da içerip aşan yeni icracılarıyla buluştu.”
Tam katılamıyorum. Döneme ilişkin kitaplara bakınca, herkes kendisinin ilk veya en etkili olduğunu savunuyor ama sözkonusu olan grup sayısı 100’ün üzerinde. Biz daha çok kültürel toplu bilinçsiz bir çaba kabul ediyoruz süreci: Öne çıkanlar kadar, arkada kalanlar ve silinenler de sürece katkı sağladı.
Burada sözkonusu olan şu:
Kadıköy çevresindeki varoşlardaki bilmem kaçıncı kuşak iç göçmen kuşağının gençleri, arabeski benimsemedi, çünkü o doğuluydu ve 2000’e gelindiğinde, Batı tüketim kültürü Türkiye’yi çoktan ele geçirmişti.
Sonradan 2015 ertesinde, çok yoğunlaşan ve tam arabesk olmayan ama adı öyle olan arabesk-rep, bu yönde yeni bir filizlenme ama kalıcı olabileceği kuşkulu, çünkü artık doğululuk, kendini oto-asimile etti çoktan.
+
Devam:
“ ‘Mesleki deformasyon’ diyelim, analoji mazur görülsün. ‘Otonom Piyade’nin, müzik dünyasındaki yerini, siyaset biliminde özellikle devlet-toplum ilişkileri mefhumunda sıkça tartıştığımız, Lenin’in ‘öncü parti’si (vanguard party) ve Gramsci’nin ‘modern prens’i arasında bir yerde konumlandırıyorum. Takip edebildiğim kadarıyla, dinleyicileri sözlük karıştırmak, şiir ve roman okumak, tarih öğrenmek ve en genelinde müdahil olmak konusunda heveslendiren, mecbur bırakan bu şarkılar, gençliğin politizasyonunda bir öncü parti rolü üstlenmiş gibidir.
‘Aahhh’, diyorum.
Üniversite mezunu birinin 1 paragrafında 15-20 yazımsal hata, diyorum.
‘Kılavuzu karga olanın, burnu yanlış çıkmaz’, diyorum.
1975-2000 doğumlu, eksi zekalı ve eksi bilgili, ezeli-ebedi ergen, diyorum.
+
Devam:
Aynı sayfada ‘Otonom Piyade’nin bir klibinin linki var.
Youtube’dan aynı klibin linki:
Bence berbat.
Bilgi ilkel. Musiki ilkel veya yok. Sözler klişe ve ilkel.
O bilinen şive zorlaması var.
Soru kipi:
Neden bildiğimiz düz-kitap-İstanbul-şivesisel dille / Türkçe’yle okunmuş bir klip yok?
Ya da: Neden Arap kökenli oyuncu Önder, Kürt şivesi taklidi yapıyor veya?
Bu lümpenliklerde ısrar neden?
Lümpen bir isyan olabilir mi?
Lümpen isyankar arabesk, isyankar olabildi mi ki?
Düzeni değiştirmekten söz edip de, saçını eflatuna boyamak neyin nesi ki?
Tamam neo-rep, lümpen bir popüler kültür akımıdır, o zaman devrimi nasıl yapacak?
İlk alaturka rep ve şimdiki neo-rep; para kazanmaktan, vlogdan, (mankenlik ve futbolculuk gibi reppırlık) sınıf atlama hayallerinden başka ne ki?
Kahya gibiler, bu feçeste neden boncuk arıyor ki?
+
Çıkış:
Kerhane müziği tangoyu Piazzolla, damıttı damıttı, caz yaptı.
Kutbal, bildiğimiz ‘ruh uyuşturma müziği çalgısı ney’in musikisini damıttı damıttı, caz yaptı.
Peki alaturka neo-rep, ne zaman ve nasıl caz yapılacak?
Hiçbirşey yapılmayacaksa ve ‘para, parraa, parrraaa’ deniyorsa, bu tatava neden?
(17 Ekim 2018)

Zehra Çelenk, Hilal Cebeci, Silah, Popüler Kültür, Klip


Çelenk şöyle yazmış:
“Hilal Cebeci elbette ‘sadece’ bir klip çekmedi, ama sonuçta çektiği de silah değil, bir klip.”
Fassbinder’in 2. Dünya Savaşı’nın popüler şarkısı  üzerinden yaptığı ‘Lili Marlene’ filmi, popüler kültürün ve kitlenin işbirliğinin, cephedeki askerlerden daha çok öldürücü olduğu tezini içerir ve açımlar, kendini de haklı gösterir. Çelenk, konuyla ilgili olarak yazarken, bunu hesaba katabilmeliydi.
Örneğin, birinci klipte ‘V for Vendetta’ yerine, ‘Saw’ filmininkine benzer bir maskı kullanılması, kastı aşan bir kusur. Bu durumda, çektiği klip değil, kalaşnikof oluyor.
+
“Kültürel, toplumsal, siyasi açıdan ‘yüksek’ değer atfedilmiş herhangi bir eser bir popüler kültür ürününün malzemesi haline geldiğinde, bu ona bir tür iade-i itibar mı sağlar, yoksa değerler teknesini batırır mı?”
Çelenk’te bilgi eksikliği var.
100 yıldan uzun süredir altyazın sayılmış polisiyenin, gotik-korunun, bilikurgunun, fantastiğin, siyasi açıdan yüksek değerli vektörler ürettiği, yeni-dizi ve çapraz medya dönemindeyiz: Çizgiroman, çizgifilm, film, dizi film, dizi çizgifilm diye uzamış bir ‘popüler kültür ürünleri eşlenikliği’ dönemi içindeyiz. Hepsi de, düzenin ve geleceğin hangi yöne değişeceğini tartışıyor açıkça. ‘Amerikan Tanrıları’ ve ‘Vaiz’, tektanrılı dinler ve dinin gündelik yaşamdaki kültürolojisi konusunda öyle argümanlar yarattı ki bunu bin yıldır kimse yapamadı, rönesans ve Aydınlanma dahil.
Şimdi bu global koşullarda, biri çıkıp poposunu sallamalı bir devrimci şarkı klibi yaparsa, fonda ‘parahaneye, parahaneye’ çalar. Olay, Arda-Turan-öyküsü’leşir, Ebru-Gündeş-öyküsü’leşir, akil-danışman Hülya-Koçyiğit-öyküsü’leşir. Estetiko-politik açıdan, sınıf atlayan küçük insanların zalimleşmesi olayı ortaya çıkar.
Hele o kişi, ilkiyle övünürcesine, ikincisini de yapmışsa, olay ‘benim gücüm size yeter’leşir, yine Arda Turan öyküsü üzerinden giderek.
Sorun, sokakların bunların morukluklarıyla dolu olmasında.
Zulmedenlere hoşgörü göstermenin gereği yok yani…
Brecht’in kastettiğince ama diyemediğince:
Küçük burjuvazinin ölümcül ayırtsızlığının faşizmine karşı faşizm…
Kültürel zulüme karşı zulüm…
Gönüllü kullar ve işbirlikçiler, tarihten ve kültürden silmek içindir.
(17 Ekim 2018)

Salı, Ekim 16, 2018

Kutupsuz Dünya: Aydın Selcen Yorumu


Selcen, ‘kutupsuz’ diyor, ben ‘yokkutuplu’ veya ‘sıfırkutuplu’ diyorum. Çünkü; 1945-1990 Dünya’sı ‘çiftkutuplu’ veya ‘ikikutuplu’ idi. 1990 ertesinde Dünya’nın (o kutup ABD olarak) ‘tekkutuplu’ olduğu önesürüldü ama biz, en geç 11 Eylül 2001’de sıfırkutuplu bir Dünya’nın kurulduğu kanısındayız.
Sorunsal, kuramsal çözümleme eksikliğinde: ‘Global konjonktür’ denilen ve 3 Dünya’dan söz edilen dönemlerde, 1. ve 2. Dünya nüfuslarının toplamının, global nüfus dtoplamının % 20’si ettiği dönemden, 2010 itibarıyla, neo-global neo-liberalizmin etki alanının Dünya nüfusunun maksimum % 49’u etmesinin, ABD’yi de en fazla yarıdan eksik hegemon-kutup kılabileceğinin hesaplanması gerekirdi. Yumurtayı çekiçle kırmanın, daha önce tüm hegemonları olduğu gibi, en hegemon ABD’yi de tüketeceğinin çözümlemesi gerekirdi.
Gelelim pratiğe:
“İşte dünyamızın yeni durumu bu. ABD’nin ortalığı boş bırakmasının sonucu da bu. Kedi ortadan çekilince, fareler dans edermiş. Biz bizeyiz, karanlıktayız. Adeta, uzun sürecek bir gecenin gurup vaktindeyiz. Kibritlerimiz ıslak, piyasada mum kıtlığı var.”
Kendisine Anadolu 1100-1300 dönemi tarihçesini okumasını öneririz. 2020 Dünya’sı Dünya’sı neyse, o dönem-yer de oydu: 50 vilayet yerine, 50 beylik-devletçik vardı, şimdi ise 1 devlet var. Şu anda olup biten de bu. Ancak, Dünya’daki devlet sayısının sürekli artması, taa 1960’lardan beridir süregelen bir süreç: 100’dü 200 oldu, 400’e kadar yolu var. Global güç toplamı sabit olduğuna göre, devlet sayısı arttıkça, devletler zayıflar ve yanılmış devletler artar gibi, bir aritmetik kural oluyor.
Ayrıca, Selcen’in gazetecilik, haber, enformasyon saptamasına ve takıntısına katılmıyoruz. İnternet sayesinde ortalık bilgi kaynıyor, yalnızca beyaz gürültüyü süzmek gerekli. Kaşıkçı konusunda da öyle oldu: İlk günden beridir naklen ölüm olgusu yaşandı.
+
“… kutupsuz ve kuralsız yerküremizde her eylemin bir bedeli yok ama bir fiyatı var. Suudilerin Kaşıkçı cinayetinin, denetim dışı devlet yetkililerin, haşa MBS’den talimat almaksızın, yanlış giden bir sorgulama sonucunda işlendiğini açıklamaya hazırlandığı konuşuluyor. Bu bağlamda, Ankara’dan “verilen rahatsızlıktan ötürü” bir özür de dilenecektir herhalde.
Dahası, Türkiye ekonomisi stagflasyon ortamında. Bir sıcak para akımı, bazı yatırımlar pek de zamanlı olmaz mı, ne dersiniz? Hem Ankara, oturduğu yerden, bir musibetten diplomatik bir kazanç da elde etmiş olabilir: Katar-Suudi Arabistan dengesi kendiliğinden yeniden ihdas edilmiş olur.”
Hah, şöyle. Yine ilk günden beridir, olayın TC’nin işine yaradığını yazdık. Selcen yeni aymış gibi.
Ancak, TC’nin bu durumda Katar’ın ve SA’nın önüne geçmesi gibi bir olanak sözkonusu, eğer TC bunu kullanabilirse yani.
Artı ve yine ancak:
TC, hep komşularının, rakiplerinin, düşmanlarının hataları ile kazanç sağlıyor veya parçalanmıyor, kendi başarıları nedeniyle değil. Oysa, önünde sonunda karşısına akıllı bir düşman çıkacaktır.
+
Dönelim sıfırkutuba:
Bu türden genel ortamlarda, TC dahil bölgesel güçlere gün doğar ama nedense onlar bunu kullanamazlar: Tarih bunun genelde böyle olduğunu yazmakta. TC de olanaklarını kullanamıyor. 4,5-5 trilyon doları çöpe attı son 35 yılda ve 1983’te başladığından daha geride bir ekonomik momente vardı. Askeri olarak % 75 başarı ama siyaseten tükenmiş, % 0’a varmış bir tükenmişlik edindi.
1100’de aynı bölgede askeri-talancı devletçik olmak bir işe yaradı ama 2020’de yarar mı, o belli değil. Biz yaramayacağı kanısındayız.
Tuhaf olan şey, Brezilya’sından Hindistan’ına tüm devletçikler için böyle olması. Demek ki emperyalist, global hegemon olmak o kadar kolay bir şey değil. ABD bile beceremedi, o kadar zor yani.
+
Yeniden makro analize dönersek:
Olgu, bildiğimiz Yeni Orta Çağ olgusu.
Orta Çağ’ın bin yılı aşkın karanlığının yayında, tarihsel, hatta meta-tarihsel belli artı-değerleri var: Üniversiteler, kampüsler, summalar-ansiklopedi, Aristo’sal ilk neden üzerinden tektanrılılığın tuhaf evrimi, hem İslam’ın, hem de Hristiyanlık’ın ama Musevilik’in değil.
Bu Yeni Orta Çağ’ın da, 2. Sanayileşme’si ve Homo Posterus’u var: İnsan klonlandı ve uzaya yerleşildi, daha ne olsun?
İnsan türü dediğin, 45 bin yıllık tarihöncesi ve 5 bin yıllık tarih dönemi içinde, bildiğimiz Homo Sapiens. Başı belli, sonu belli yani; Evet, insani bir global bir düzen mümkün ve insan türü de onu kurabilir ve artı evet, nsan türü onu kurmaktan özellikle uzak duruyor.
Bunda üzülecek ne var ki?
Nasıl ki saldık Yanömamöler’i Amazon ormanlarına, kendi hallerine bıraktık kendi insanat bahçelerinde, bunları da salarız bir yerlere, otlayıp giderler.
Diğer bir deyişle:
AB bin 100 yıl barbarlıkta ve Orta Çağ’da sürünürken, hem İslam, hem Hindistan, hem de Çin, uygarlık zirveleri yarattı. AB 4 engizisyon ve 4 rönesans yaşarken, İslam 11. Yüzyıl’da Ön Asya’da engizisyon-rönesans eşlenikliğini yarattı.
Daha da diğer bir deyişle:
Eğer ki Dünya Sistemi’nin 5 bin yıllık grafik modeli varsa ve daha 1960’ta 2000 ertesinin böyle olacağı söylenmişse, Yeni Orta Çağ’ın tadını çıkarmaya bakın deriz.
Bakınız, ortalık kendini ateist sanan deist, teist, agnostik, panteist kaynıyor. Lümpen halkların kültürel ve mental regresyonu ve konfüzyonu orjisinin tadını çıkarıyor 4 milyar. 7 küsur milyar kişi gönüllü kulluklara sığınıyor, Selcen dahil olarak.
Sorun, 7 milyarda 7 veya 70 kişi olan, ve gündüz zamanı elinde fener arayan Diyojen’lerin, kampüslere mi sığınacağı, yoksa kendini çöle vurmuş Mecnun gibi, ‘Fahrenheit 451’ kitapları mı olacağı.
Selcen üzülmesin, daha önce kezlerce kapılandı, yeni kapı muhakkak bulur. Kapılar, kapıkulları için ne de olsa…
Kapılar bir de, topal ateist karınca taoistlerin bilgi yolu kapıları…
İşte kapı, işte sapı Selcen, sen seç…
(17 Ekim 2018)

Alp Altınörs Negasyonu: Kapitalizm 1945’ten Beridir Robotofildir


Kendisini ad ve soyad olarak ilk kez tanıdım. HDP eski eş başkanlarından biriymiş. Marksizmin 200. yılı anmaları için yapılan bir dizi toplantıda, kapitalizmi irdelemiş.
34:08 gibi bürelik bir video. Linki de şu:
01:17-02:25 arasındaki sürede robotlardan söz ediyor. Kapitalizmin robotları çekinerek kullandığını belirtiyor ve yanılıyor.
Ancak ondan önce bir konu var:
AB ülkelerinde aylık 1.700 dolar olabilen asgari ücret, Vietnam gibi ülkelerde aylık 25 dolara düşürüldü (ki bunun asıl nedeni, kasıtlı kur düşüklüğü).
Ve buna karşın, Apple gibi bir ÇÜŞ 2017’de, Güneydoğu Asya bölgesindeki fabrikalarındaki işçileri çıkarıp, robotlara geçiş yaptı.
“Apple tedarikçisi Foxconn da 60.000 işçiyi çıkararak robotlarla çalışmaya başladı.
…
Bu sayede şirketin işçilik maliyetleri yarı yarıya azalmış, verimliliği % 30 oranında artmış.”
Yani, bu olay para sorunu ama şunları vurgulayalım:
Parayı kapitalizm icat etmedi ve ‘para için para’ takıntısı, feodal dönemde de vardı. Örneğin Fuzuli’nin ünlü özdeyişi: Selam verdim, rüşvet (para) değildir diye almadılar.
Makine düşmanlığı, 1750-1850 arasında 1. Sanayileşme döneminde de vardı.
Japonya’daki otomotiv sektöründe robotlar, tüm çalışanların % 10’u olmuştu bir ara. Diğer G-7 ülkeleri için öyle değil pek. Yani, nasıl ki ilk 1. Sanayileşme’ci İngiltere’nin ve diğer AB ülkelerinin sanayileşme hızları birbirinden farklı olduysa, İngiltere sonraları 1. Sanayileşme’de gerilere düştüyse, bugün ise robotlaşma sıralamasında üstlerde yer alamıyorsa, aynı biçimde Japonya 1990 ile Japonya 2020 de farklı momentler demek.
Neolitik Devrim’in global nüfusun % 80’ini kapsaması 11 bin yıl sürdü. 1. Sanayileşme Devrim’inin global nüfusun % 70’ini kapsaması 1750-2000 arasındaki 250 yıl sürdü ki bugün global sulanan toprak oranı % 70’lerin çok aşağısında, oysa sulama, makinalaşmadan önce gelen bir süreç.
Yani:
Robotlaşma, karmaşık-tümleşik bir süreç. Bir çok bileşeni var ve finans-kapital, bunlardan yalnızca birisi.
+
Dönelim konuşmaya:
Öyle acaip bir akıl yürütme var ki:
Kapitalizm, emeği ölümüne sömürmeye dayalı bir sistemdir, dolayısıyla ondan vazgeçemez. Robotlar, bu sömürüyü mümkünsüz kılacaktır, o nedenle kapitalizm robotlara ikircikli yaklaşmaktadır. (01:35-01:40 arası gibi.)
Oradan, ‘çevir kazı yanmasın’ ile robotlaşmanın sosyalizme uygun bir teknoloji olduğunu söylüyor da, ABD’de kapitalist sömürü olan robot kullanımı, reel sosyalist SSCB’de neden sosyalist oldu?
Konu, boş zamanın artması ama onu da kapitalizm gayet güzel halletti. Haftalık çalışma saatını 40’a düşürdü. Peki, ne oldu sonra? İnsanlar; iyi, güzel, doğru şeyler yahpacaklarına, aptal kutusu televizyona günde 5-6 saat daldılar, yani tüm boş zamanları boyunca. Peki, kapitalist işi ‘Uzay Yolu’ dizisi, eski Doğu Bloğu ülkelerinde de seyrediliyorken, sosyalist halklar nasıl nasıl ulvi işlere yöneleceklerdi? Yönelmediler tabii ki. Onlar da televiyona takıldılar.
Kapitalizm, sosyalizme yerini gönüllüce bırakmazmış, çünkü hiçbir sistem kendini gönüllüce tasfiye etmezmiş de Çekya ile Slovakya nasıl oldu da, barışçıl barışçıl birbirinden ayrıldı? Üstelik, ayrılmaya isteyenler, daha fakir olan Slovaklar idiler.
Görüldüğü gibi bu insanlar; dillere pelesenk olmuş, genelgeçer klişelere takılıp kalmış durumdalar hala. Geleceğin nerelere yol aldığını göremiyorlar, çünkü o değişim vektörlerinin doğrultusuna ve uzunluğuna bakmıyorlar bile…
Örneğin sosyalistler, uzaycılık çalışmalarını onyıllarca insanlık sömürüsü saydılar ama 1957-2017 itibarıylaki uzaycılık maliyetleri ile getirileri aşağı yukarı eşitti veya ikincil düzeydeki gelirler de gözönüne alınırsa, uzaycılık insanlığa kar getirdi.
Dolayısıyla insan, ağzını açmadan önce konuyla ilgili Wikipedia sayfalarını okur azıcık.
+
Geçelim robotçuluğun gelecekbilimine:
Bugün Dünya’daki robotların % 90’ı eğlence robotu. Bunun sebebi, çocukların bu yeni tür oyuncaklara bayılması.
Sanayide ise şöyle bir çizgi var:
G-7 ülkeleri kabaca robotlaşma sınırlarına vardılar. Ondan sonra da, nasıl ki 1980-2010 arasında liberalizmi G-20’nin diğer ülkelerine taşıdılarsa, şimdilerde robotlaşmayı da (Çin dahil) bu ülkelere taşıyorlar. Haber alıntısı, o anlama geliyor zaten.
2020-2100 arasında tarihe duraklama dönemi getirecek olan şu makro global krizler kapıda: Su, çevre, gıda, nüfus, enerji.
Bu krizler robotlaşmayı yavaşlatacak. Çünkü, 1990 ertesinde ABD-SSCB gerilimi ortadan kalkınca, uzaycılaşma yavaşladı, bugün NASA eski gücünün % 25'ine falan sahip ancak.
+
Artı açılımlar ve çıkış;
Robotçuluk; siborglaşma, bilgisayarlaşma, yapay-zeka’lılaşma gibi, diğer 2. Sanayileşme altkültürleriyle içiçe ilerliyor. Androidler; hem robot, hem de yapay zeka. Aslına bakılırsa tüm robotlar, gerizekalı da olsa, yapay zekalı.
Tüm 2. Sanayileşme, marksist tandanslı tarihçilerin icadı ve tasarımı olan Dünya Sistemi’nin öngörülerine göre, 2250 gibi tamamlanabilecek, yani  limit % 100 robotlulaşmışlık ancak o tarihten sonra sözkonusu olabilecek (ki o zamana kadar birden çok dalgada robot tahribi dönemleri gelebilir). 2020-2120 arası ise, global tarihsel duralama ve dalgalanma dönemi.
Ağaca bakarken, ormanı unutma; ormana bakarken, ağacı unutma.
Marksist geçiniyorsan, global konjonktürden, tümel tarihten söz ediyorsan, bilgi veya zeka eksikli olma hakkın yok, Türk olsan bile…
(16 Ekim 2018)

Ben ve Şeytan: Klip: Hannibal


Bu, bir klip: ‘Hannibal’ dizisinin görüntüleri kullanılarak bir şarkıya eklenmiş.
Müzik güzel ama şarkı sözleri zayıf.
Şarkı sözleri şunlar:
“Early this morning
When you knocked upon my door
Early this morning
When you knocked upon my door
+
And I say, "Hello Satan, I believe it is time to go"
+
Me and the Devil
Walking side by side
Me and the Devil
Walking side by side
+
And I'm gonna see my man
Until I get satisfied
+
See, see
You don't see why
And you'a dog me 'round
+
Say, don't see why
People dogging me 'round
+
It must be that old evil spirit
So deep down in your ground
+
You may bury my body
Down by the highway side
You may bury my body
Down by the highway side
+
So my old evil spirit
Can Greyhound bus that ride”
Klip linki ise şu:
+
‘Dexter’ dizisi, ‘Hannibal’in dizi versiyonu ve Nordik polisiye romanlar (Nesbo, Larsson, Mankell, Sjöwall-Wahlöö); cinayete, seri cinayete, seri teröre yepyeni, reelden daha reel, reelden daha gerçek (sanatsal) simülasyon olan yorumlar getirdiler.
Mandel çizgisindeki polisiye roman için olan toplumcu gerçekçi yorumla (ama onun bunu görmediği biçimde) ‘küçük burjuva toplumunun olağan sonucu olarak cinayet’ ve ‘yaşamın olağan parçası olarak şiddet’ konuları, gayet açıkseçik açımlandı.
Şiddetin estetize edilmesi ve güzel gösterilmesi, ahlaki-didaktik açıdan olumsuzlanan bir şey. Oysa şiddet, en azından bazı insanlar için, olduğu gibiliğiyle, en sade ve en duru görüntüsüyle yani, seyredilesi ve öğrenilesi bir şeydir.
Bu konseptler, kötü hakkındaki bildik genelgeçer klişelerin dışında bazı bilgiler sundu bize. Örneğin, herkesin cinayet işleyebileceğini ki gerçek durum zaten öyle; çünkü, diyelim son 1 yılda en az bir insan öldürmüş birine, o insanı öldürmeden önce, bir insanı öldürüp öldürmeyeceği sorulsa, yanıt olumsuz olacaktı ama öldürdü yine de.
Bu klip de, bir çapraz medya örneği olarak, ‘Hannibal’in özündeki öldürme bilgisini, bize müzik eşliğinde çoğaltıyor, sinerjikliyor. Üstelik, şarkının sözleri bunun için yetersiz ama müziği uygun, yaylıların tınısı çok çok uygun bunun için.
+
Çıkış:
Bir çapraz medya örneğin üzerinden, öldürmenin / cinayetin müziği olabileceğini görmüş olduk.
Şarap, kan, çiğ et, cinayet ve fon müziği, hepsi birarada tümleşik bir etki yaratmış. Bir de o, konuşmayan kısılı dudak çizgiler, hepsinin ama polisin, katilin, potansiyel katil polisin, maktulün…
Dudaklar; hep aynı şeyi, hiç ses çıkarmadan telaffuz etmiş:
Ya, bu iş işte tam da böyle…
(16 Ekim 2018)

Fehim Taştekin Kendini Deşifre-Afişe Etme Riskini Göze Almış


Bunu neden yapmış, belli değil.
Bunu bir kez daha yapmıştı:
24 Haziran 2018 erken genel seçimi ertesinde, Arap-İslami terör örgütlerinin Erdoğan’ı kutlama mesajlarını yorumlarken.
Bunun en hafifinden deyişle, mesleki yorgunluk olduğunu düşünüyoruz. Ancak, erken emeklilik gibi bir risk de yaratmış durumda.
Gelelim yazdıklarına:
Konu, Suudi Arabistan vatandaşı olan gazeteci Kaşıkçı’nın şimdilik iz bırakmadan yok olmasının ardındaki öykü.
Taştekin’in savı şu:
Kaşıkçı, belli bir iktidar / siyaset odağını taraf seçmiş bir gazeteciydi. İktidar odaklarının hesaplaşması sonucunda tasfiye edildi.
Ancak, hiçbir zaman açıkça söyleyemeyeceği şey de şu:
Kendisi de aynen öyle biri. Belli bir safı var, manevi de olsa belli bir çıkar için metin üretiyor. Bunun için, gazeteciliği kullanıyor. Hiçbir zaman okura doğru bilgi vermek peşinde değil. Örneklediğimiz bu 2 istisna hariç, onları da duygusallaşıp ağzından kaçırdığı belli.
Cehalet insanı söyletiyor, denemez. İlkinde, yenilgi insanı söyletiyor, idi. İkincide, ne olduğu gerçekten belli değil, çünkü Taştekin bu konunun uzmanı değil, durup dururken ortalığa atılmış.
O nedenle savımız şu:
Bu linkteki tüm bilgiler, ona servis edilmiş. Çünkü, oradaki bazı bilgiler ‘o zamanki şimdi’de geçerliyken, kendisi babasında vitamin idi. Çünkü, o bilgilere değil onun, özel birilerinin ulaşması bile zor. Çünkü, bunları ilk kez (ve muhtemelen son kez) yazmış.
Sorularımız da şunlar:
Taştekin bunu neden böyle yaptı? Kimsenin aymayacağını mı sandı? Herşeyden vaz mı geçti? Kendini harcatmaya mı çabalıyor?
+
Geçelim duruma:
Öncelikle Taştekin, bazı şeylerin bilincinde olamayan bir yarı-aydın ve iktidar-perver aydıncık konumunda.
Din olsun, milliyetçilik olsun, Ortadoğu’nun lümpen halkları koşullarında, ancak oportunizm momentinde anlamlı.
Sorun, Taştekin’in örneğin 1991’deki Irak’ın Katar’ı işgali ertesinde, Katar’da gerçekleşen iktidar kaymasının olası sonuçları hakkında son 3 yıldır hiç yazmamışlığı ama Katar hakkında epey yazmışlığı. Yani Taştekin, (bazı konularda susarak) bildiğimiz bilgi kaydırması ve/ya saklaması yapıyor. Oysa haber ve bilgi, kabaca eşanlamlıdır.
İşte o nedenle biz, en başından beridir Taştekin’in dezenformatör olduğunu önesürüyoruz.
Öncelikle şu konu var, buna kendisi bile ayamamış olabilir: Suudi Arabistan üzerinden tartışılan Vahhabilik-Selefilik olayının, ne dini, ne de ideolojik hiçbir anlamının olmayışı gerçeği var. Suudi familyası, ne Vahhabi, ne de Selefi çünkü. En azından fiilen. Çıkarları bununla korundu mu, epeyi tartışmalı bir sav olur.
Katar ve BAE içindeki iktidar kavgaları da öyle: Bizans entrikası bile değil. Bildiğimiz Kösem Sultan, Hürrem Sultan geyikleri. Bildiğimiz, iktidar iğdişi Araplar parodisi.
Sorun, (madden veya manen) satın alınma sorunu. Kaşıkçı da bir yerlerde saf tutmuş. İşi bitmiş. Erken emekli edilmiş.
Bizim savımız, Taştekin’in bundan çıkarması gereken dersin, iğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır, tezi olduğu. Elaleme feçes atarken, kendi durumunu da gözönüne alacaksın, durumu sözkonusu.
Toparlama ve çıkış:
Metinde 10’a yakın Arap şeriatçı terör örgütü adı sayılıyor. Oysa, 1979’dan beridir 50’nin üzerinde bunlar. 20’sinin adını, ne ben bilirim, ne de Taştekin. IŞİD de, IŞİD olmadan önce, uvertür 5 hede hödö idi (adları Wikipedia’da var).
Yani:
Taştekin 20 A5 sayfalık bir metin / makale yazmış ve içeriği sıfır.
Bir manipülasyon gerçekleştirmek istemiş ama ne o bunu becerebilir, ne de bir başkası.
Kaşıkçı olayı, tıpkı Taliban olayı gibi, dönüp dolaşıp, müsebbiblerinin elinde patlayacak bir olay.
En önemlisi de şu:
Herkes tam tersini sansa da, olay AKP’nin çook işine yaradı.
Erdoğan ise, U ve O dönüşlerini haydi haydi ve yine yapar.
Taştekin’in diyeceği tek şey şu yani:
Ben, bu feçesi neden yedim?
Ya da:
Mezarlardan mezar mı beğensem?
Artı novum epsilon:
%o 1 olasılıkla bu son bilgi momenti, TC’nin işine yarasın diye piyasaya sürüldü. O zaman bunun yorumunu pas geçeriz.
(15 Ekim 2018)

Nazım Hikmet’in ve Oğlu Mehmet’in Soyadı


Epeyi şaşırdım. Birden çok karşılık var ama benim bildiğim yok: Kozecki.
Öncelikle soyadı, kesinlikle Polonya kaynaklı, çünkü Nazım’ın dedesi Polonyalı, Türkiye Nazım’ı vatandaşlıktan çıkardı, oraya kaçtığı SSCB Nazım’a vatandaşlık vermedi.
Örnekler:
Borzecki.
Borjenski ve Verzanski.
Borzeska.
Borzenski.
+
Öncelikle şunu belirtelim:
Polonya Latin Alfabesi kullanır, dolayısıyla bunlardan ancak 1’i veya 0’ı doğru yanıttır.
Şıkların hiçbirinde, resmi bir belgenin görüntüsü yok. Yani, tüm bilgiler kulaktan dolma.
+
Mehmet Nazım alem adamdı:
“Benim ismim Memet değil, Mehmet’tir. Ben babamın soyadını kullanmak istemiyorum, kullanmıyorum ve kullanmayacağım.”
“Nazım Hikmet’in evlilik dışı oğlu olan Memet Andaç Borzecki, ünlü şairin kardeşleri Fatma Melda ve Mustafa Metin Yasavul’a 1977 yılında İstanbul 16. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde babalık davası açmıştı. Mahkeme, 1978’de davayı açan Memet Andaç Borzecki’nin Nazım Hikmet’in oğlu olduğuna hükmetmişti.”
Böyle dedi ve böyle yaptı, üstüne de yılda 1 milyon dolar mirası da lüpletti yıllarca: Babalar ve Oğullar: Roman adı gibi.
Evet, çıkış sorusu:
Şu anda Nazım’ın mirasçısı kim?
Mehmet Nazım, TC vatandaşı olmadığı ve AB ülkelerinde mirasçılık silsilesi geriye doğru da gittiği için, epeyi birilerine yıllık 100 bin avroluk piyango vurdu demektir.
Ya, işte böyle Nazım Efendi:
Uçkuruna gevşek davranırsan, ‘kurt kocar değil, ölür, tüm hayvanlar aleminin maskarası olur’ olur…
Örneğin, o yıllarda (en azından Türkiye’de) babalık davasında genetik analiz yoktu. Mehmet Nazım, Nazım’ın oğlu olmasa da, o davayı kazandı yani.
Ayrıca, Nazım’ın aldatıldığına ilişkin bir söylenti de var ve hesapça kendisi, bu yüzden en yakın arkadaşıyla bağını koparmış.
(16 Ekim 2018)