Cuma, Haziran 10, 2016

Tıp, Deontoloji, Oyun Kuramı

Bir hemşire ile iletişimimde şöyle bir metin yazdı bana:
“İyileşenlerin de ortalama yaşam süresi ve yaşam kalitesi kısa oluyor. Anlatmak istediğim şu: Yaşama şansı olan, 'iyi bu şimdilik' diyip, ihmal ediliyor. Kritik durumda olana bakılıyor. Bir süre sonra, iyi denilen kötü oluyor, kötü olan ex: Hep aynı şey. Hastane ölümlerinin çoğu enfeksiyondan. Son döneme kadar izolasyon uygulanmıyor. Ancak çok ağır bir enfeksiyonu varsa, kontrol amaçlı alınıyor. Sonra da ölüyor.”
Anahtar sözcükler:
Beklenen yaşam süresi, yaşam kalitesi, yaşama şansı: kritik x normal, hasta sayısı, bakılabilirlik.
Eğer Türkiye’den söz ediyorsak şu gerçek var:
20. Yüzyıl’da yaşam beklentisi, ülkemizde 38’den 76’ya çıktı. 1960 doğmulu olan ben 54 yıl beklenti ile doğdum örneğin. Bu da, artışın 1980 sonrasında ivmeli olduğu ve sayıların da bir bölümünün şişirme olduğu demek.
İnsanlar, 38 yıl da yaşasalar, 76 yıl da yaşasalar, standart bilografileri var. Ortalama bir yaşamda yaşam kalitesinden söz etmek mümkün değil. 45-50’de ‘ecel gelmiş cihane, başağrısı bahane’ oluyor. Zihinsel yaşam kalitesi ise, 0 ve hatta eksi.
Dolayısıyla hasta olmak, yaşam kalitesi düşüklüğü demek değil. en azından hastalığı bilen biri açısından.
Hastaneye gelen iyi, orta, kötü durumda hastalar var diyelim. Yukarıdaki paragraf sıranın nasıl gittiğini imliyor. Oranın önerdiği bir bakıma, kötüyü bırakıp ortayı ve iyiyi iyileştirmek.
Ve bu bir bakış açısı. Kesin sonuçlu.
Ama deontolojik mi?
Ama uzun vadede optimum mu?
Bu uygulanırsa, insanlar hastanede öleceklerini baştan bilip hastaneye gelmezler ve bu orta ve iyiden ktüye kayma yaratır. Haa bu varsayım, kötüleri kurbanlık koyun yapıyor gibi, ayrı konu.
Burada, insanlara belli ağırlık puanları verip, seçim yapmak mümkün. Organ naklinde daha genç olanın yeğlenmesi gibi bu.
Doktorların bu seçimi yapması zaten zorunlu. Bari, sorulduğunda kendi kriterlerini söyleyebilsinler. Sonuçta kimi doktor, başı açık diye hasta tedavi etmedi, kimisi de kapalı diye.
Tabii bizi asıl ilgilendiren şey, işkencesisini tedavi eden doktorun anısı. Neden olarak, ettiği Hipokrat yeminini belirtiyor ama o yemin onun yaptığını içermiyor.
Doğrusal programlamada dış sınırlar çizen kriterler / denklemler vardır. Bu da onun gibi: Kriterin belil olacak. Yalnızca tıp için değil, herşey için.
Nokta. Es.

(7 Haziran 2016)

Melis Kar Ve Saire

Bu ses yarışmaları ülkeyi mahvetti. Ortalığı Ajdar’lar ile doldurdu.
Bir de birileri, vokalistlere vokalistlik ile solistliğin ayrı şeyler olduğunu, aynı şarkıcının peşpeşe gelen vokalistlerinin ortalığı klonlanmış ve yassı (fon değerlikli) seslerle doldurduğunu, bunun da müziğe zararlı olduğunu anlatmalı.
Kar ile Halil Sezai düetinde karşılaştım. Şarkı veya şarkıcılar değil, ayak ucunda dans eden balet ilgimi çekti: Yavşa-ters gösterim, ilginç bir motor duyu-dil moneti yaratmış, kazara tabii ki.
Bir kadın, 25 yaşında o estetik ameliyatları yaptırmamalı.Hele hele ortalıkta Ajda Pekkan gibi canlı anıt varken.
Bu yarışmacı vokalistlerden favorim Ayda. O da kayboldu gitti ama ‘Boğaz’da Yangın Var’ iyi bir parça olarak kalacak kayıtlarda.
Birileri, Kar’a ve diğer şarkıcılara da, etini sergilemenin kötü bir şey olduğunu, önüne gelen herkesin dans edemeyeceğini de anlatmalı.
Bir de, alaturka kadınların yüzündeki o şirret ifadenin panzehiri bulunmalı.
Kenar mahalle ruhundan hiçbiri kurtulamamış gibi davranıyorlar.
Halil Sezai’den zerrece hazzetmedim ama ironik olarak Kar ile düetinde iyi. Sanki, kendini içine gömdüğü açmazda kazara bir çatlak görmüş de, dışarı sızıyormuş gibiydi.
Sonuç:
Vasıfsız-altı’nın ödüllendirildiği ve niteliklinin üret(tir)ilemediği bir Yeni Orta Çağ kültürel momentindeyiz.
Sanat, nakil ve tefsirden ibaret, telif üretemiyor. Üretenler de, ödüllendirilmek bir yana, tersine cezalandırılıyorlar.
Türkiye’de de böyle, Dünya’da da böyle.
Kar’da da böyle, Ayda’da da böyle.

(7 Haziran 2016)

Sanatta Arz ve Talep, Ödül ve Ceza

2. Sanayileşme’nin belirgin niteliklerinden biri de, üretimin tüketimi çok çok geçmesi oldu. Sanatta da böyle oldu.
Örnek olarak kitaba, müziğe ve sinemaya bakalım:
Kitap:
Dünya’da ve Türkiye’de insanlar kitap satın alıyorlar ama okumuyorlar. Artı, basılan kitapların % 90’ı kitapçı rafı görmeden depolarda çürüyüp gidiyor, çünkü kitapçıda raf bulmak için hara ödemek gerekli.
Çok-satar ilk 10-20 kitap, tüm Dünya’da cironun % 20’sini yapıyor gibi. O çok-satar yazarların da ilk 1-3 kitapları yayıncı bulamamış oluyor gibi. Yine o çok-satar kitaplar, çok değil 3-4 yıl sonra 0 satar oluyor gibi.
Ödüllendirilenler bunlar. Cezalandırılanlar ise, ‘publish or perish’ ile yolu tıkanan binlerce yazar.
Müzik:
Müzik kanalları parayı verene düdüğü çaldırıyor. Tamam İrem Derici, 2. sınıf şarkıcı, ekip kurarsa 1. sınıf da olabilir ve babasında para çuvalla ama diğerleri berbat.
2000’ler ve 2010’lar bir tek Sıla’yı çıkarabildi ama o da müziğe 1995’te başlamış zaten. 100-1.000 kişi ve 1 tek sonuç.
Batı’da da durum aynı: Konseri en çok izleyici toplayan Rolling Stones 50 yıllık topluluk.
Sinema:
Sinemada, yalnızca Avrupa’da 1990’larda bile film festivallerinin sayısı 300’ü geçmişti. Her festivalin en az 10 ödül dağıttığını akılda tutalım. Ek olarak arada bir, 500 genç yönetmene ilk filmi için önce kurs, sonra finansman sağlanır oldu.
Sonra ne oldu peki?
Hollywood filmlerinin de, sanat filmlerinin de % 95-99’u pratikte 0 seyirci çeker oldu. İlk 10-20 film ise, tüm hasılatı sağlar oldu.
Yılda 15 bin civarında film yapılıyor ve bir film 50 milyon dolara çıkıyor. Tüm filmlerin konuları standart. Aynı roman 10 yılda bir filme çekiliyor.
Bir kere, kaç stüdyo varsa, herhangi biri, bir konuda film yaptığında, diğerleri de, onu engellemek için aynı konuda şişirme / çakma filmler yaratır oldular. Bu en son 2014-2015 gibi, yapay zeka konusundaki 5-10 filmle böyle oldu. Bu, üzüm yemek değil, bağcı döğmek ve seyirciyi cezalandırmak, kötü yapımı ödüllendirmek olmakta.Tüm bunlar vasıfsız-altı’nın ödüllendirilmesi. Şu anda en çok izlenen tüm filmler bilimkurgu ama ne Ursula K. Le Guin, ne de William Gibson romanları filme çekilmiş falan değil. Aslına bakılırsa, Hugo veNebula kazanan çoğu roman için böyle bu.
Yani sonuçta:
Niteliksiz olan ödüllendiriliyor.
Arz talebi çok çok geçti.

(7 Haziran 2016)

Perşembe, Haziran 09, 2016

Cosplay = Kostümlü Rol

Bu, daha çok çizgiroman hayranlarının yaptığı bir şey için kullanılan bir terim olmuş.
Sonra kafama takıldı:
Kimi ‘cosplay’ eylerim acaba?
En hayran olduğum çizgiroman kahramanı Ghost in the Shell’deki Motoko olmakta. 17 yıldır.
Hani zorlarsam, maskla falan olur da, zorlama olur Motoko’luğum.
Erkek olarak düşündüm o zaman. Şimdiye dek en sevdiğim erkek çizgiroman kahramanı, Superman’e karşıki Batman. Bu, sonsuz güce sahip birine kafa tutan sonlu güce sahip birinin öyküsü olduğu için ilgimi çekti. Ve sonunda Batman haklı çıkıyor ve kazanıyordu.
Ancak, Batman’i kostümünü giyecek kadar sevmem.
Dolayısıyla soru şöyle olmuş oldu:
Bir:
Bana en çok hangi kostüm-tip uyar?
İki:
Ben en çok hangi kostüm-tip’i severim?
İki için yanıt Joker ve yine Batman.
Bir için yanıt, yine bir soru:
Acaba, 1.80 boyunda, esmer, apartman kafalı, göbekli bir çizgiroman kahramanı var mı?
2001’deki Tatar sakalımı bırakırsam, Gordon’daki Ming olabilirim herhalde. 40 kilo eksik halimle tabii.
Taht Oyunları’ndaki Cüce Tyrion ile aşırı özdeşleştim, son 4 yıldır. Piç olsa bile Jon Snow, bana accaip kibirli gelmekte.
Cüce rolüne giremem ama.
Tipleme olarak, gündüz vampiri Möbius da olabilir.
Bilgisayar oyunu tiplemesi olarak, Assassin’s Creed’i çok sevsem de, Witcher’daki başroldeki adını bilmediğim adam, özellikle ‘Anımsanacak Bir Şarkı’daki haliyle, bana çok çok uyardı.
Basilisk’teki 20 uç tipleme beni çok takdir ettirdi ama onlardan biri olmak isteyecek denli değil.
Son soru:
Yazılımlaşmış / enginleşmiş Batou, nasıl görselleştirilirdi acaba?
Şöyle olabilirdi belki:
Enginleşmiş Batou, Ghost in the Shell 3’te uyutulan bedenine geri döner: Bu, benim bir zamanlar yazdığım, uzaydan yeni dönmüş uzaycının tiradına / monoloğuna çok uyar.
Bu oldu işte.
Batou’ya benziyor sayılırım.

(7 Haziran 2016)

Gülen ve Erdoğan Cenazede

Boksör cenazesinde bulunacaklarımş, Mehmed Ali Clay’inkinde...
Şimdi ne yazsam, kafadan ceza.
Bari, işin kültürolojisine gireyim:
Bu, 2 kişinin ortak noktası bu 1 kişi.
Bir cumhurbaşkanı ve bir cemaat lideri, neden bir boksörü tercih ederler ki?
Habire Hristiyanlar’ı dövdü diye mi?
Ama dövdüklerinin önemli bir bölümü kendi ırkındandı ve kendisi de eskiden Hristiyan idi.
Yani olay, doğrunun yerini yanlışın, varlığın yerine imajın alması ve tez-antitez ayırtsızlığı ve önce de göreliği.
Acaba:
Hakan Şükür vefat etse, yine her ikisi de cenazeye gider mi?
Dipnot:
Durumdan beni haberdar eden Ekşi Sözlük’çülere teşekkürler.

(6 Haziran 2016)

Gelecekbilimi Yazmak

Asimov-Flechtheim ikilisnden başlayarak, gelecekbilimin ustası sayılan 10-20 kişiyi okudum.
Gelecekbilimsel reel-simülasyon mümkünmüş, son 1-2 haftadır, yaşamımda ve tarihte ilk kez bunu gördüm. Gelecekbilim-geçmiş bilim bireşimi de mümkünmüş.
Bunu gayrıinsiyaki oryentasyonla yaptım, sezgiyle, içgüdüyle, metafizikle.
2 vektör var:
Bir:
Tümdengelimsel Dünya Sistemi modelleri.
İki.
Gerçek olay derlemelerinden oluşturulan tümevarımsal-fraktal hata fonksiyonları.
2 makro olgu var: Kavimler Göçü ve tarihin iniş dönemi.
25-50 mikro-realite var: 1980 ertesiki moment, 1929 modeli, biten cumhuriyet, Arap Baharı,terör, vd.
Bunlardan Yeni Orta Çağ’ın olası engizisyonlarını ve müstakbel rönesanslarını öngörebilmeye başladım. Daha da önemlisi, olmakta veya kısa vadede olacağı kesinleşen olayları anlamlandırmaya başladım: 2 kriminal ABD başkan adayının fenomenolojisi gibi.
Yazyı Yolu açsıından imliyorum.
Bunu, ne benimle yaptım, ne de yüreğimle. Bunu, belleğim tümüyle bilgi-işlemci olarak ve varlığımdan bağımsız işleyerek yaptı. Bu, pratikte tümüyle duygu-dışı bir süreç oldu ki bir de ölmekteliğimin hüznü vardı ayrıca, yani onun çelmeci müdahalede bulunmuşluğu gerekirdi.
Bundan sonra, 4 makro-krizin zamansal momentlerinden bağımsız olarak girişim saçalarını tasarlamayaı deneyceğim: Yani onlar, panoramaya ne ekleyecek, panoramadan ne çıkaracak açısından bakacağım.
Bu da, 1 yıl içinde 2100 panoramasını çizmek demek, hem de (yazı olarak) kendim içinde olarak.

(6 Haziran 2016)

Kavimler Göçleri: Yıkım ve Yapım

MÖ 1250-1100 arasındaki ve MS 400’lerdeki kavimler göçlerini bir kez daha irdeliyorum. Amacımız, MS 2000’lerdeki tarihsel çöküş dönemindeki, bilmem kaçıncı Kavimler Göçü’nünden, daha henüz oluşurken bir şeyler öğrenebilmek.
Şerh: Hayır, tarih üzerine yazmak için, olayların üzerinden en az 50 yıl geçmesi gerekmiyor, anında geçmişbilim de yazılıyor, gelecekbilim de, hatta epsilon sentezleri de.
Dönemsellik var, yıkım var, fermentasyon var, dolayısıyla müstakbel rönesansların mayasını çalmak var.
En önemlisi:
Nedensellik ağları bozuk veya yırtık.
Göçler, bir noktadan sonra, 0 nedenli 1 sonuçlu bir neden-sonuç ilintisi oluyor. Hani, önce az kuş havalanır, bir noktadan sonra hemen tüm kuşlar havalanır ya, öyle bir şey.
Daha önceki hiçbir Kavimler Göçü, global olamamış. Aslına bakılırsa, daha önceki hiçbir Dünya Sistemi de tam-global olamamış ki bu da maksimum % 50 oldu (banka hesabı ve cep telefonu oranı). Ancak % 10’luk oran bile, belli bir lokasyonda da olsa, haritalamayı mümkün kılmış, özellikle yazıdan sonra.
Tahmin 1:
Arap Baharı, Akdeniz bölgesinde yeni bir Kavimler Göçü demek oldu: 5 milyon kişiden çok. Bunun 1-2 milyonu geri dönebilir (Bulgaristan 1989 göçünde 250 bin kişi, çok kez 2 ülke arasında gidip geldi, bu da öyle bir örnek.)
Not: Afganistan ise, Talas ertesiki Türk rotasıyla Türk-Çingene göçü izleğinde.
AB’rnin nüfus eksiği ile bu Kavimler Göçü çakışıyor ama aralarında ontik neden-sonuç ilintisi yok. Zaten yapan ABD, yapılan göç edenler ve AB.
Bu da, deniz halkları, Fenikeliler ve Geç Bronz Çağı çöküşü dönemi ile benzeşiyor.
Ayrıca, Fenikeliler’in kökeninin Bahreyn (ve belki daha dışarısı?) olabilirliği, Kürtler’in Orta Doğu-dışılığı ile birleştirilince, ve Frigya ve Galatya ülkeciklerinin birbirinden 6-7 kilometre uzakta olabilirliği (Tatarlar ve Tataristan da öyle),  aklımıza, yeni bir ulus melezlenmesi ve belirsiz bir mekanda ülke yerleşimi demek olacak gelişimler geliyor.
Ek:
Brezilya’da Afrikalı oranı yüksek ama bugün orada bir zenci ülkesi yok ama geriye kaçan Afro-Amerikalılar’ın Liberya’sı var.
Bu bilygiyle, karakafa oranı, % 20-50 oranlı bir İsveç’in yeni bir Kara-Viking istilasını 2150 gibi başlatması da gelebiliyor.
Çıkarsama:
Burada, sekme modeli var. Göç, tiltteki top gibi olabiliyor yani. Yalnızca tilt çubukları yaylı, biraz zemberekleşiyor, sonra atıyor.
Nokta. Es.

(6 Haziran 2016)

Çarşamba, Haziran 08, 2016

1965 ve 2015 TC Ümmilikleri

1965’te TC nüfusunun belki % 70’i köyde yaşardı. Bunun da ancak % 1015’i okuryazar imiş, o da kendi beyanlarıyla. Bunu, o yıla ait nüfus genel sayımı kitaplarında görebilirsiniz.
1960’lar TC için kentleşme ve sanayileşme yılları idi. Dolayısıyla, okuryazarlığın da artış yılları.
1980’lerde neo-liberalizm geldiğinde, fiilen yeniden ümmilik vektörü ağır basmaya başladı. Bu, TC için de böyle, Dünya için de böyle oldu. Yeni alt-kültür olan internet, bu ümmilğin azalmasına değil, artmasına katkıda bulundu, çünkü insanlar standar okumayazma kurallarını rahatça çiğner oldular ve dil standartı kalmadı.
1995 gibi, bir Yeni Orta Çağ tanımlandı.
2015’e geldiğimizde ümmilek ve bu Yeni Orta Çağ, tüm Dünya’ya egemen idi. İnternetin insanları daha aptal ve daha cahil yaptığı kesinleşmişti.
Bunu böylece panoramalamak istedik.

(6 Haziran 2016)

Kağıdı Alıp Matbaayı Almamak

Tam Müslüman aklı ve zihniyeti olmakta.
İslam MS 600 gibi ortalığa çıktığında, en az İpek Yolu vardı. Güney-deniz olan yolu İslam-öncesi Araplar da biliyorlardı. Ordan nemalanıyorlardı da, çünkü rota Kızıldeniz’den, dolayısıyla Mekke-Medine’den geçiyordu.
Yani Araplar, İslam öncesinde de, kağıdı da matbaayı da biliyorlardı.
Tabii, burada asıl soru şu:
AB, neden 1450’ye kadar matbaayı almadı?
Ve neden ilk kitaplar hep dinsel idi?
Bu sorunun yanıtı, Aydınlanma’nın neden 1500’de değil de, 1650’de olduğunu da açımlar.
Türkler, 1780 gibi matbaayı aldılar.
Araplar ise, daha da sonra ve Türkler aracılığıyla.
İşte bu, 1.200 yıllık bir tarihsel ıskadır.
Dipnot:
Burada ana-ölçüt, kültürün okuryazarlığı arttıracak bir yolu reddetmesi veya ıskalaması olmakta. Onunla bugünki neo-ümmilik, aynı çekirdek öğeden, yazı düşmanlığından gelmekte. Bu, kitap koleksiyoneri üniversite öğrencilerinin veya dolar milyarderlerinin, kitap satın alıp kitap okumaması ile çakışmakta.

(6 Haziran 2016)

Sinemada Porno Olan-Olmayan Ayrımı

Belirsiz.
Batı’da bile.
1 X – 3 X arası derecelendirme var.
Hardcore-softcore ayrımı var.
Sonrasında, atını seven kovboy var.
Porno olan-olmayan ayrımında, cinsel organların tam gösterilmesi, sertleşme ve orgazm içerilip içerilmemesi gibi ölçütler var.
Ancak hiçbir porno filminde kadın orgazm olmaz, erkek boşalır ama o da bilmem kaç çekimle.
Şerh: Bunca yıllık porno seyircisi olarak, ilk kez 2015’te 2 kadının porno filmde tahrik / orgazm olduğunu gördüm.
Yani, porno dezenformasyondur. Tüm seksi yalnızca kadının erkeğe muamele çekmesi olarak algılatır ve bu da yalnızca erkeğin kadını kiraladığı fuhuşta mümkündür.
Porno kıtırları bol.
Kimse şunu demiyor:
La siz manyak mısınız? Aşk diye gösterdiğiniz hiçbirşey aşk değil. Porno da dezenformasyon, aşk da dezenformasyon. Zaten aşk deseniz, sekssiz bir acaip olur. Hangi genç çift öpüşüp de, orada durur?
Bazı yönetmenler, bu türden konuşmak yerine, porno olan-olmayan sınırını zorlayan filmler yapmış.
‘Romance X’ bunlardan biri. Seyrettim. Seks olarak da, film olarak da zayıf.
‘9 Songs’ da bunlardan biri. Seyrettim mi emin değilim, çünkü afişi aşina göründü.
Film klip gibi:
Filmde 8 grup tarafından seslendirilen 9 şarkı var. Yani, sevişme ve klip istifi gibi. Hangisini ara-öğe sayarsanız artık.
Filmde erkeğin boşalması var ama kadının orgazmı yok. Oral seks ‘Romance X’te de vardı.
Film, Cannes Film Şenliği’nde gösterilmiş. Millet de uslu uslu, ‘makiniist’ diye bağırmadan seyretmiş.
Benim sorunsalım burada şu:
Aşk ve seks konusunda naturalizm sinemada ne kadar yapılır?
Ve:
Sözü geçen filmler bunu ne kadar  yerine getirdi?
Her ikisi de başlangıç öğeler olarak iyi. Gelişme ve sonuç olarak değil. Çünkü, Kamasutra’nın ve Hint tapınak rölyeflerinin 2 milyon’lu abartması geçersiz olsa da, belki 100 tür seks mümkün. 10 diyelim, kolaylık olsun.
Trier, eşcinsel erkek pornosu çekti ve seksi epeyi yanlış anlattığı için çuvalladı bizce.
Bu 10 ise, bildiğimiz mono-hetero-seks olmakta.
Kimse şu soruyu hala sormadı:
Yahu, bir cinsel birleşme sinemada nasıl anlatılır?
Dipnot:
Bir Türk karı-koca’nın kendi sevişmelerini kamerayı koyup, kaydet düğmesine basıp kaydetmesini izlemiştim zamamında. Bu değil kastettiğim.
Kastettiğim şu:
Kadının eli, ağzı, vajinası varsa, erkeğin dili ve penisi varsa, toplam pozisyonlar, hangi ışık koşullarında, hangi kamera açısıyla en iyi gösterilir?
Bunu tümüyle- motor-duyu-dil açısından ele alıyorum.

(6 Haziran 2016)

Salı, Haziran 07, 2016

2 Kriminal Başkan Adayı

Trump da, Clinton da suçlu.
Trump tam nitelikli dolandırıcılık, Clinton az insanlık suçu işlemiş durumda.
Yani olay, Osmanlı’nın Deli Mustafa dönemi gibi. İktidar adaylarının hepsi çürük. Osmanlı hanım sultanları gibi, ABD’nin oligarkları da tozutmuş durumda.
Hava dumanlı. Pusula yok.
2016-2028 şimdiden ABD’nin gerçek dip başlangıcı olarak tardihe geçti bu nedenle...

(6 Haziran 2016)

İngiliz basını: IŞİD dört cephede sıkıştırılıyor

Bu yapılan mantıklı mı bir ona bakmak gerekiyor.
“Financial Times gazetesi Irak ordusu ve Şii milislerin İran'ın yardımıyla yürüttükleri Felluce operasyonunu öne çıkarıyor. Gazetenin yazarı Geoff Dyer'a göre, Felluce'yi ele geçirme mücadelesi ile Irak Başbakanı Haydar el-Abadi'nin güvenilirlik mücadelesi başa baş gidiyor:
"Felluce'deki çatışma 12 yıl önce, Irak'ın kaosa sürüklenmesinin işareti olmuştu. Irak'ın batısındaki kent bugün de kritik bir savaşa sahne oluyor. Bu saldırı Irak güçlerinin Ramadi'nin alışında uyguladıkları yaklaşımdan bir kopuşu ifade ediyor. Ramadi'nin aksine Felluce operasyonunda Irak ordusunun ihtiyaç duyduğu ancak Sünni nüfus tarafından güvenilmeyen Şii milislerin rolü daha ön planda. Kağıt üzerinde, asıl çatışmayı Irak terörle mücadele birlikleri yürütecek. Şii milisler ise kentin dışında kalacak ve ABD hava kuvvetleri de destek sunacak. Ancak bu çatışmanın sıcaklığında kolaylıkla alt üst olacak bir iş bölümü. Abadi Felluce'de büyük risk almış durumda. Birkaç gün önce yaptığı, ‘zafer yakında’ açıklamasından sonra, Irak güçlerinin ilerlemesi yavaşlama gösterdi. Felluce'de süratli bir zafer kazanılacağına dair yarattığı beklenti henüz doğrulanmış değil".”
Bu, Orta Çağ’ın bir özelliği mi, yoksa savaşın bir belirsizliği mi, yoksa ikisi de mi, onu sonra göreceğiz:
Çok kolay kurulan ve bozulan ittifaklar, düşmanlıklar, işbirliği ve işbölümü.
Bizi bakış açımızdan bu toplumsallığın çözülmesi ki bu da Orta Çağ demek ,çünkü kentler o zaman ve böyle çözülmüş.
Kürtler, Araplar, Türkler, Şiiler, Sünniler, Selefi gibi üçüncü şıklar ki eder 9 olasılık.
Paralı askerler var, büyük devltelerin danışmanları var. Geçer 10 parçayı.
10 parçalı ordular, 4 cephede ve aynı anda, koordine ve senkronlu olarak yönetilemez. O nedenle, bu mehter adımı zaferler ve yenilgiler oluyor.
Bazı istisnasal savaşların, böyle böyle 100 yıldan uzun sürdüğünü anımsatalım. Barzani-Talabani-TC-Irak-İran  için de öyle.
Bu yapıyı birarada tutan şey, ABD’nin idrar zoru. ABD Afganistan’da veya Irak’ta ortalıktan çekilince neler oldu, hep birlikte izledik. Suriye’de de öyle olacak. Kaldı ki Rusya’nın Afganistan’dan dolayı ABD’den alacağı bir intikam var 35 yıllık.
Sonuçta bitirilmiş 3,5 ülke var (yarım olan Mısır), Arap Baharı ise hep, 0’a 0 elde var 0, olageldi. Ancak kazanılmış hiçbirşey yok. Haçlı Seferi de kazanmış falan değil. ABD ve AB, iktisadi, askeri, siyasi olarak kafaüstü gidiyor.

(6 Haziran 2016)

Kriz Nedir?

1929 Krizi, ABD’yi 10 yıl ekonomik açıdan sabit tuttu.
Şerh: Türkiye bunu gecikmeli olarak, 1940-1950 arasında yaşadı. Bunun ana nedeni ise, erken ödenen Osmanlı borçları idi. Bu da, DP’ye yol açtı.
1929 Krizi’nde ABD’de sanayi üretimi % 46, toptan eşya fiyatları ve enflasyon % 32, dış ticaret % 70 düştü, işsizlik 7 katı oldu (% 3 - % 21).
Yakın geçmiş zamanlarda bilinen daha büyüğü yok.
Yakın gelecek zamanlarda bilinen 2029 var.
1929 Krizi için, özdeş oldukları hala yaırsanmayan 2 tez var:
Biri tüketim azalması, biri para artışı.
Yani, tıpkı şimdiki gibi, insanlar aslında tüketmeyecekleri ve gelecekte tüketecekleri şeyleri tüketince, bir gelecek noktasında tüketim durdu ve sıfırlandı.
Bu, bildiğimiz geleceği ipoteklemek.
Sürdürülebilir borçlanma yoktur.
Bunu Osmanlı yaşadı, ABD yaşıyor.
Batışın 100 veya 300 yıl sürmesinin anlamı yok. İnsanlara 200 yıl daha uzun acı çektirmek, övünülecek bir şey değildir. Oğuz Atay ve Dürrenmatt oyunlarının repliklerinde belirttiği üzere, tarih sahnesinde rolün bitince, patırtısız gürltüsüz sağdan çıkacaksın. Soldan yenileri gelecek.
Olağan kaptilasit kurallarda bir şirketin değeri yıllık satışının 1,00-1,05 katıdır. Dolayısıyla bir ülkenin veya bir şirketin bu kadar borçlanması onun borçlarını bir noktada ödeyemez olması demektir. Borçlar yılda 4 kez falan döndüğü için, ödemede takılma olasılığı % 50’nin üzerine çıkar çünkü.
Bunun da, son yüzyılda ABD dahil, TC dahil, onlarca ülke yaşadı.
Ve fakat kimse ders almadı.
Gene gidiyoruz 2029’a...

(6 Haziran 2016)

İsviçre’de Beleş Maaşa Ret

Ne ülkeler var yahu:
“İsviçre'de halk, karşılıksız olarak her ay 2 bin 500 İsviçre frangı (Yaklaşık 7 bin 500 lira) maaşı reddetti.
Yapılan referandumda yüzde 22 oranında "evet" çıkarken, yüzde 78 oranında "hayır" oyu verildi. Yasa kabul edilseydi, bu durum dünyada bir ilk olacaktı.”
Türkiye’de sonuç ne olurdu acaba?
% 100 evet herhalde.
Ancak İsviçreliler, gerçekten ekonomik düşünememişler:
Eğer İsviçreliler’in, işsizlik sigortası gibi, % 50’si gerçekten çalışmadan maaş alsaydı, onlara maaş almaları için gereken çalışma sırasında harcanan enerji, şu bu ihraç edilebilecekti ve bu da daha artı-değer ekonomi olacaktı. Bu da, daha yüksek maaş olacaktı.
Buradan 2 ideolojik sonuç çıkıyor:
Bir:
Robotlar üzerinden insanlar, hala 0 saat mesaiye, fikren ve kültürel olarak hazır değiller.
İki:
Çalışmak, çalışmamaktan daha pahalı olabilir. Ama yine de insanlar onu seçebilir, ayrı konu.
Yani, insanlar özgürlüğü reddettiler.
Yani, ‘Gönüllü Kulluğa Söylem’, De La Botie’den 500 yıl sonra bile hala...
Dipnot:
Dertler şu:
Çalışmasalar, haftada 55 (5 x (8 + 1 (yemek molası) + 2 (yol))) saat ne yapacaklarını bilmiyorlar. Zaten, çalışmadıkları sürede de, ne yapacaklarını bilemiyorlar.
İşte o nedenle eğitim ve mesai, 20. Yüzyıl’da kanıtlandığı üzere, standart biyografilerin çarmıha gericiliğine gönüllük kulluğun kanıtıdır.
Bir nokta sonrasında, insanları 65 yerine 90 yıl yaşatmak da, yani sağlık da öyle.

(5 Haziran 2016)

Pazartesi, Haziran 06, 2016

NEK: Kozmoloji:Einstein Denklemi

Einstein denklemlerinden biri, Evren’in ya genişleyeceğini, ya da daralacağını, yani sabit kalamayacağını söyler ama şunu söylemez:
Evren’in tümü genişler veya daralır.
Oysa Evren’in bir bölümü daralırken. Bir bölümü genişleyebilir ve bir bölümü daralabilir. Bunu da, daha en kaos matematikli dönem olan başlangıç döneminden kalan iç dalgalanma mikro-mikro farklılıkları da sağlayabilir.
Evren’in 0. ve 5. milyar yılında genişlediğini ama bunların eşit olmadığın biliyoruz. Arada daralıp daralmadığını bilmiyoruz.
Bildiğimiz, Evren’in homojen ölçek(ler)li x, y, z ve t’sinin olmayabileceği ve bunun da denklemlere uyduğu.
Bu biçimde bakınca, bu bir topolojik yoğrulma oluyor.
Bu biçimde bakınca, Evren’in farklı yerleri, farklı biçimlerde ve farklı sonlara doğru evriliyor.

(4 Haziran 2016)

NEK: Felsefe / Mantık: Dönemsel ve Kümülatif Diyalektik

Soğuk-sıcak veya serin-ılık Dünya iklimi sikluslarında, soğuma ve ısınma tezleri ve antitezleri, birden çok dönemsellikler ve genlikler taşır.
Burada tez ve antitez, sinüs dalgası eğrilerinde gidip gelir, yükselip alçalır.
Kısa dönemli soğuma veya ısınma siklusları birikerek daha büyük sikluslara dönüşebilir.

(4 Haziran 2016)

İşte Bu Bizim Seks Hikayemiz: Öyle Gaf, Öyle Keriz

Bir haber:
“Taksim'de, Türkiye'nin en eski seks shoplarından birinin işletmecisi Arda S., "Bütün gün bu kadar penisin, vajinanın içinde olan biri olarak, bana sorarsanız dert dinlemekten çok sıkıldım. Taksicisinden lokantacısına kadar bir sürü adam gelip bana cinsel hayatlarını, dertlerini anlatıyor" dedi.
“Türkiye’nin o kadar mutsuz bir seks hayatı var ki. Türkiye’nin seks hayatını ancak ‘fetiş’ olma haliyle açıklayabilirim" ifadesini kullanan işletmeci, "Türkiye’de seksi yalnızca cinsel birleşme olarak görüyoruz. Ön sevişme diye bir şey yok, hiçbir zaman olmadı" diye konuştu.”
Doğru söylemiş ama çook eksik söylemiş:
Bundan yüzyıl önce, Taa Ömer Seyfettin’in ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun doğrudan dilegetirdiği üzere erkeklerin anaları ve kızkardeşleri, kendilerine rakip olmasın diye, mahallenin en çirkin ve en aptal kızını, görücü usülüyle kendi oğullarına ve kardeşlerine alırlar.
Adam, gerdek gecesi tamam, pek pek 1 yıl tamam, ondan sonra mafiş olur. Karı zaten habire doğurur. Olur sana yüz kiloluk devasa biri.
Adam, her gün Taksim’e gelip de, alçaktan uçan huriler, gılmanlar ve bilumum Nataşalar ile temaşa eyleyince tozutur.
Sorun cinsel birleşme, boşalma veya önsevişme değil.
Sorun, bir kadın ile konuşamama. Hoş, konuşulacak kadın da kalmadı ayrı konu. Hoş, konuşulabilecek erkek hemen hiç olmadı, o da ayrı konu.
O zaman geriye ne kalıyor?
Delik.
Erkekler, kadınları yürüyen delikler olarak görüyorlar. Bunun eğitimle, kültürle veya görgüyle ilgisi yok.
Kadınlar ise, kendilerini yürüyen, gösteren ama vermeyen delikler olarak görüyorlar. Herkes elindeki tek malı kıymetliyor, evkadını ayrı yoldan, hayat kadını ayrı yoldan.
Kadın-erkek 3 şey yapar:
Seks, aşk ve çocuk. Bunlar birbirinden karşılıklı bağımsızdır.
Çocuksuz erkek veya kadın oranı, TC’de henüz çok çok düşük. ABD’de ise % 25. Ekonomik özgür olma oranı da % 50’nin üzerinde. Oralarda kadınlar, özgürlüklerini yaşıyorlar, en azından gençliklerinde. Önüne gelenle yatarlarken, kafalarının diplerinde örümcekler, akrepler falan dolaşmıyor.
Türkiye’de de böyle olacak. Tek kişilik hane oranı % 15’i buldu çünkü ama onların yarısından çoğu yaşlı dullar. Yani bu olay, gelecek program gibi.
Yani bu olay, özgürlük sorunu. Kafasının içinde değer yargısı kurtkapanları taşımama sorunu.
Şu anda İstanbul’da parası olan her erkek, istediği türden kadını makul fiyatlarla çiftleşmeye taşır ama yine de erkeğin beyni doymaz, çünkü cinsellikten, boşalmadan, olmadık şeyler bekler.
Oysa, seks sekstir yalnızca, yapmazsan batar, yaparsan boyun uzamaz ama.
Bizim Türk erkekleri ise, karnı tokken bile gözü açlar gibiler, ellerinde olsa, tüm kadınlarla yatmayı isterler ama bunu da ahlaki yasakları kaldırmaz.
 O zaman da, baskı altındaki tüm duygular gibi, sekste de dejenerasyon başlar. Fetişizmler, fantazya abartıları (Atilla Atalay’ın ‘kapıcı kulağıyla seks’ esprisi gibi), ırk çeşitlemeleri (İstanbul’da belki 50 ülkeden hayat kadını ve hayat dönmesi mevcut), seks aletleri (şişme bebekler falan) devreye girer.
Yani, bizim erkeklerimiz doğal sekse hiç başlayamadan yaşar, çifleşir ve ölür giderler.
Yüzlerce böylesini kendi gözlerimle izledim.
Uç bir örnek:
90 yaşında çok zengin biri vardı. Kendisine seks hariç herşey (içki, sigara, vd) yasaktı. Dayardı viagrayı, dayardı viagrayı, her gün bir kadınla yatardı.
Türk erkeğinin seks zevki tam böyle:
Eşeğin kulağına su kaçırmaca.
Öldüklerinde de, (1960 ve öncesi doğumlular için) ortalama hepi topu 5 kadınla yatmış olarak ölebiliyorlar, çünkü % 90’ı 1 karı, +1 aldatma ile ömür bitiriyor.

(4 Haziran 2016)

Tuhafın Tuhafı Bir Rüya

Sevgilisi eski sevgilim ve kendisi AFL’li olan bir erkek var. Bir gün vuruluyor. Geri geldiğinde, onun aslında siyam ikizi olduğunu, bir tanesinin transseksüel ameliyat olduğunu, kadın olanın bacağının da kesildiğini görüyorum.
Son kare öyleydi:
Biri kadın biri erkek bir siyam ikizi. Kadın çıplak. Karnından vurulmuş / bandajlı ve tek bacaklı, hani lobilerde eksik bacak çizilir ya, onun gibi.
Da, bu ne demek?
Hadi, Wachowskiler’den transseksüel dedik. AFL’li çevremde bol.
Da, gerisi ne?
Yorum.

Hiç olmazsa son 6 aydır başka biri olduğum kanısına vardım ve bunu da yazdıydım daha önce. Rüyalarımdaki duygu-Reha başka biri / bir şey. Onu tanımıyorum. Anlamıyorum değil. Görsellik işlemesi aynı rüyaların. Yalnızca, eğer varsa, simgeler çok-çok değişti, o kesin.

Cumartesi, Haziran 04, 2016

Alman, Alamancı, Türk, Kürt, Ermeni, La Ben Kimim Yav?

Bu Alamancılar, kıble pusulası oryantal rakkasenin poposu gibi dönen insanlar gibiler.
Bakın şu Yeşiller eş başkanı ve Alman vatandaşı Türk-Alamancı Cem Özdemir’in, Almanya Federal Parlamentosu’nda Ermeni soykırımı yasa tasarısının kabulü ertesinde söylediklerine:
“Soru: Bugün Türk basınında “Cem Özdemir önceden bu tarihçilerin işi, aslında farklı konuşmuştu” denildi. Bu iddialara siz ne diyorsunuz?
Cem Özdemir: Hayır, ben fikrimi değiştirmedim. Yani biraz önce söylediğim gibi en ufak bir biçimde bir ümit olsa, müzakere olabilir, iki taraf birbirine yaklaşıyor olsa, -dediğim gibi- elimden gelen herşeyi yaparım. Ama aradan süreç geçti. Hrant Dink öldürüldü. Açılan kiliseler bugün tekrar kapatılıyor. Heybeli Ada’daki Ruhban Okulu, bütün uluslararası sözleşmelere aykırı olarak halen daha kapalı. Yani bugün Türkiye’de yaşayan Hristiyanlara ‘defolun gidin’ deniyor. Dörtte biri Hristiyandı nüfusun, bugün yüzde birin altında.”
Tersinden girelim konuya:
O zamanki 12 milyonun gerçekten dörtte biri olan 3 milyon Hristiyan’a ne oldu?
1 milyon Ermeni tehcir oldu. Anadolu içinde ölenlerin yüksek oranını, mallarına el koymak isteyen Kürtler öldürdü. Bu konu ile ilgili 2015’te 2 Kürt tarafından 2 araştırma yayınlandı.
1 milyon Levant Hristiyan, hem 1918’de, hem de 1924’te isyan ettikleri için, yurtdışına sürüldüler. Rusya’ya gidenleri de Rusya Sibirya’ya sürdü. Bunu da, kendi yayınevlerinde kendileri anlattılar, hem de TC’de.
1 milyon Rum, Yunanistan ile 1922 anlaşması ile Yunanistan’a gitti.
Kalan Hristiyanlar’ın ve Museviler’in ise önemli bir bölümü Türk adları aldılar veya din değiştirdiler, yani Türkiye’yi terketmemeyi yeğlediler. 1955 ve 1965 olayları onları bitirdi.
O zaman Özdemir ne yapıyor?
Acilen TC Kürtleri’ne ve müstakbel Kürdistan’a insanlık suçu ile ilgili dava açıyor. Ermeniler ile ilgili olarak.
Levant Hristiyanlar için ise, Rusya’ya insanlık suçu davası açıyor.
Rumlar için ise dava açılamaz, çünkü resmi bir anlaşma sözkonusu. O anlaşmanın devamı, 1935’te Yunanistan’daki camilerin ve Türkiye’deki Rum kiliselerinin resmi olarak yıkılması ile sürdüğü için, işin ucu nerelere varır, belli olmaz. Bakarsınız, Özdemir’in ailesi bile dava konusu olabilir.
Özdemir, % 1’in altında olduğunu kendi kabul ettiği Hristiyanlar’ın dertleri ile meşgul olacağına, TC’deki ateistlerin dertleri ile meşgul olsa daha anlamlı olur. Üstelik, % 2-10 olduk bile.
Gelelim tasarının zamanlamasına:
Göçmen sorunu varken ve kilitlenmişken bu kasıtlı olarak yapıldı. Üstelik bu yeni karar, işi daha berbat edecek. Çünkü Erdoğan, salacak göçmenleri, salacak göçmenleri. 10 milyon Suriyeli dışında, her yıl 250-300 bin transit göçmen var TC’den geçen.
80 milyonluk TC 3,2 milyon göçmen alıyorsa, 90 milyonluk Almanya 3,6 milyon göçmen alabilir demektir. Özdemir’e bunların çok değil milyonda birini, yani 3-4’ünü hediye ediyoruz buradan.
Gelelim Ermenistan-Azerbaycan-Türkiye sorununa:
IŞİD oraya kaydı. Savaş da oraya kaydı.
Tüm bunların yangınına benzin döktü Özdemir.
Eksi zekasına ve eksi bilgisine yazık.
O hala oralarda, oryantalist cavcavlar ediyor.
Hakkaten la, sen kimsin yav Özdemir?

(3 Haziran 2016)

Cuma, Haziran 03, 2016

İşte Bu Bizim Global Hikayemiz

Twitter’a burada genişletilmiş olarak özde şöyle yazdım:
“İkikutup, tekkutup, kutupsuz / 0 kutup, çokkutup, acaba kutup, eksi kutup: 1990 Doğu Bloku çöküşü, 1995 Bosna katliamı, 11 Eylül 2001, 2005, 2010-11 Arap Baharı, 2015 Dünya çöküyor layn. Ne öykü ama: AB kaput, ABD kaput, KGB-Putin-Rusya kaput. Çin ortalıklarda bile yok.
Çok hoşuma gitti.
İşte bu bizim global hikayemiz ama öyle saf öyle temiz değil tabii ki.
Rezillik yahu bu.
Hiişşt, anarşist olan benim, siz Dünya Sistemi’ciler veya siz neo-liberaller değil yahu.
La, bırakın devleti biz yıkalım. Neden bindiğiniz dalı kesiyonuz lan?
Manyak mısınız la siz?
Öyle galiba.
Ancak, 2000-2200 yıkımı kader-yazgı gibi tıkır tıkır işliyor. 15, evet çok değil 15 yılda, 1. ve 2. Dünya yok oldu (aslında kendini yok etti) ve 3. Dünya oldu 4. veya n.-N. Dünya.
Şerh:
Burada 1200 Moğol istilasının çık hızlı başlayıp, çok hızlı bitmesinde, demek ki görülmeyen öz-yıkım etkenleri var demektir. Kimse, şu an AB’nin ve ABD’nin kendini yok ettiğini görmüyor henüz, bu kafayla 750 yıl sonra da görmezler. Zaten Krakow’dan Atlantik’e varmak üzere iken, ‘la öldü torun, goş geriye, goş geriye’ tribine giren bir kabileden pek bir şey beklenmez.
AB, tam ‘göçmenlerden kurtaralım la götü, getti getti göt’ derdinde. 1960’ta kimse ‘la biz bu karakafaları neremize sokacağız?’ diyen olmadı.
Vietnam’da asgari ücreti, Batı’nın 1.500 dolarından 25 dolara düşürüp, üzerine bir de o fabrikaları kapatırsan, size parayla göt veren o Vietnamlılar, yeniden savaş çıkarır, sizi bir kez daha yener be abim.
Evveet:
İşte bu bizim global hikayemiz, öyle gaaf, ööle keriiz...

(2 Haziran 2016)

Haçlı Seferi ve Engizisyon

Dışarıdan bakılınca, her ikisi eşlenik görünür ama engizisyon, Haçlı Seferi’ne katılanlara da yönelmiştir.
2. Haçlı Seferi’ne katılanların bir bölümü, Haçlı Seferi’ne katılıp döndükten sonra, mezhep değiştirmiş, engizisyon da onlaır cezalandırmış.
Çünkü, tek tanrılı dinde bile olsa, sonsuz olmayan yol yol değildir, çünkü metamorfozlu olmayan yol yol değildir.
Küçük burjuvalar gibi, küçük feodaller de kapalı ve küçük yaşamlarının dışına çıkınca, Dünya’ya yolculuk yapınca, daha önce görmedikleri şeyleri görür ve ‘beşer şaşar’ olurlar.
Burada çağ atlıyoruz ve bizim için önemli olan suruyu soruyoruz:
‘Kılıç Balığı’ bir tür Haçlı Seferi’ne yönelmiş bir engizisyon mu idi?
Hani, John le Carre’deki 2 tarafta da ekstremistlerin ılımlılarca karşı tarafa tasfiye ettirilmesi gibi bir dolayım mı sözkonusu acaba?
Yoksa, iki canbaz bir ipte oynamaz, mı?
Engizisyon’un antitezi, hem laiklik oldu, hem de rönenans.
Haçlı Seferi’nin antitezi, hem cihad oldu, hem de engizisyon.
İlginç bir kuadralektik bu.

(2 Haziran 2016)

Perşembe, Haziran 02, 2016

FB Politik Monolog

Bu adam / başbakan, yönetilemez biri gibi, çünkü kendini yönetemiyor. Emir-komuta zincirine uyamaz sonuçta. Bir tarafıyla dağlar devirir ve devirecek de bence. Bu insan, bir savaşı yönetemez, Akbulut gibi olur, memleketi 100 milyar dolar içeri sokar ve buna 20 yıl sonra bile aymaz bile. Yıldırım, bir de fazladan on bin ölü demek olabilir.
(24 Mayıs 2016)
+
İçte ve dışta, politik her konuda herkes top çevirmeye başladı. AB, ABD, Türkiye, AKP. Başbakan güvenoyu alamadı ekonomiden, çünkü dolar düşmedi. TC, kendi öyle yapmış olmasa da, Almanya'ya ve Rusya'ya takla attırdı resmen. Ancak, yalancı çobana sonunda kimse inanmaz ve dansöz çobana da kimse inanmaz. Herkesin kıçı başı ayrı oynuyor yani. Üstelik, asıl dertlere bakan yok, kıvırttıkları konular hep tali konular. Dünya, gerçekten kaçıp, gerçeği inkar kültüne batıp, yalana tapar döneme girdi yeniden. En büyük Trump, başka büyük yok, yani.
(1 Haziran 2016)
+
Bu 2 parça (24.05 + 01.06) birleşince, bulanık suya ve sisli havaya girdiğimiz anlaşılıyor. Epistemik olarak yani. Bu durumda, en azından savaşın tarihi yazılamaz. Sonradan böyle olduğu vakidir ama baştan böyle olduğuna ilk kez tanık oldum. Putin gibi bir demir yumruk KGB'li, ne halt yiyeceğini bilemiyor, bizim gibi 4. Dünya bir ülkeye karşı. Keza Merkel gibi, Eva Braun kılıklı biri de öyle. O zaman biz, Çiller veya Akşener'e ne diyebiliriz ki? Al birini, vur öbürüne. Ancak bu bulanıklık, çok öğretici bir deney olacak, firesi de çok olacak.

(1 Haziran 2016)

Sıkıntı, Parman, Kostalanyi, Cieron

Talat Parman ergenlikle ilgili bir kitabında, ergenik sıkıntısı konusunda bir metin yazmış ama metnin tamamına yakını, sıkıntı konusuna girememe sıkıntısı olmuş.
Hiç sıkılmadım, ergenliğimde bile. Ergenlikte sıkılmanın anlamsız bir varsayım olduğunu yaşadım ve anımsıyorum.
Parman, Deszö Kostalanyi üzerinden, taşra / alay / garnizon kasabalarının sıkıntısından dem vurur. Ancak bu, taşradır, sıkıntı değil. Taşra, sıkıntı dahil, epeyi küçüklük kurtkapanı taşır içinde. Taşralı eşraf ve hatta ulema, küçük burjuva değildir, olamaz da, çünkü taşra kent değildir. Taşra, küçük kent de değildir.
Nasıl ki 10 milyonluk köy-İstanbul yaratıldıysa, 10 milyonluk varoş-getto İstanbul yaratıldıysa, şu sıralar tam da 10 milyonluk taşra-kasaba İstanbul yaratıldı. 50 yılda bu kadar ilerleme, ilerleme sayılıyor mu, ona okur karar versin.
Taşra sıkıntılıdır ama kendi sıkıntısı olarak. (Taşrada hiçbirşey olmaz, büyükkenttte sürekli bir şey olur, ikisi de sıkıcıdır, çünkü tekdüzedir.)
Sıkıntı, yaşamın pazar günüdür, demiş Cieron. Tatil anlamında mı, sendromlu pazartesi öncesiki gün anlamında mı, belli değil.
Dolayısıyla:
Tek bir sıkıntı yoktur.
Bugün sıkıntı dediğimizde, maddi ve manevi herşeyi doğduğundan öldüğüne dek hazır bulan, rantiye görünüp olmayan ve bunun için bir bedel ödemiyor görünen ama eksi zekayla ve eksi bilgiyle ödeyen küçük burjuva sıkıntısını anlarız.
Sıkıntı, hiç düşünmemektir yani.
Beyinsizler sıkılır yani.
Kostalanyi’nin tarif ettiği, loş bir odada boş bir duvara bakmak, sıkıntı değil, özgürlüktür, insanlardan ve toplumdan özgürlük. Ayrıca, düşünebilme olanağıdır. İnsan çoğunluk dururken düşünür çünkü.

(1 Haziran 2016)

Kürtler’i Yazmam ve Kürtler Tehcir Edilmelidir ‘Hashtag’i

Kürtler hakkında yazdıklarımı faşistçe bulan çoktur ama yumuşak bulan da çoktur, Kürtler’in içinde bile.
Bu, duygusal tepki olmakta. Düşüncesel tepki ise oluşamamakta: Kullandığım bilgilerin doğrulu veya yanlışlığı gibi.
Her 2 taraf da şu konuda muğlak kalıyor:
Ben, Twitter’daki ‘Kürtler Tehcir Edilmelidir’ ‘hashtag’ine neden oldum mu?
Bunu da kendim sorup, kendim yanıtlamış olayım:
Kafka, ‘Ceza Sömürgesi’ni ve ‘Açlık Şampiyonu’nu yazdı diye, toplama kamplarını yaratmış olmadı. Çıplak derili bir sanatçının önsezisiyle, gelecekbilimi sanatsallaştırdı, edebiyatsallaştırdı, öyküselleştirdi yalnızca.
Bense, bunu deneme-eleştiri-makale üzerinden ve gelecekbilim olarak yaptım yalnızca. Devletin ev ev adam avlayacağını yazdığımda bu, bunu istiyorum demek değildi. ‘Bunun olacağını gelecekbilimsel olarak tahmin’di yalnızca.

(1 Haziran 2016)

Çarşamba, Haziran 01, 2016

Ghost in the Shell, Reenkarnasyon, Rönesans, Metamorfoz

Ghost in the Shell’deki dişi-robokop Motoko ne yaşadı?
Bir reenkarnasyon mu, bir rönesans mı, bir metamorfoz mu?
Bizcesi, öncelikle (Hiçi Üçlemesi’ndeki tanımıyla) bir enginleşme yaşadı. Bu enginleşme, siberuzaya ve göreli sonsuzluğa doğru genişleme olarak oldu.
Bu enginleşme onu başkalaştırdı, insandan öte-insan (üst-insan değil, öte-insan, post-insan, meta-insan) kıldı. Dolayısıyla bu bir metamorfoz.
Peki metamorfoz, bir reenkarnasyon mudur, bir rönesans mıdır?
Bizcesi, bir rönesanstır.
Motoko’nun 2 filmde yaşadıkları yeniden doğuş değildir, yeniden oluş’tur. Doğuş ve oluş, birebir ilintili değildir, insanlarda genelde limitte 0 ilintilidir ayrıca.
Motoko, felsefe anlamda aşkınlaştı (transendental).
Karşılaştır-karşıtlaştır ile, eşdeğeri ama çapraz eşdeğeri erkek-robokop Batou’nun enginleşmeyip, enginleşmeyi istemeyip, enginleşen Motoko’yu anlamayıp ama onu sevdiği için onun enginleşmesine saygı duymasından ve ona karşıki umutsuz-platonik aşkından bunu alıyoruz.
İşin en ironik yanı şu ki asıl öykü, dizinin 3.’sünde başlayacaktı ama o asla yapılamadı. Tıpkı Sprawl Üçlemesi (Neuromancer, Count Zero, Mona Lisa Overdrive) gibi yarı yolda kaldı.
Eğer olsaydı, üçüncüde Motoko; kukla, taş bebek, oyuncak, robot, hayvan, android poliyalektiğinde kendi varlığını tanımlayacaktı.
Evet:
Aslına bakılırsa, Motoko kendini tanımlayacaktı (ve asıl arzusu da buydu), yani burada bizim yaptığımızı yapacaktı ama yapmadı.
Reenkarnasyonu pas geçelim, rönesansın ve metamorfozun nerelere gittiğine bakalım o zaman, yani kendi işimizi kendimiz görelim:
Rönesans, engizisyonla eşlenik tanımlı ve Orta Çağ panoramasında kakılı-çakılı bir olgu.
Metamorfoz, Kafka’esk çıkışlı ve olumsuz vurgulu bir değişim. Oysa, larvalar da kelebeğe başkalaşırlar (metamorfoz) ve bu güzele doğru olumlu bir süreç sayılır.
Motoko, donanım-yazılımı eşlenikliğinden yazılım tekliğine enginleşti, başkalaştı ve aştı.
2. veya 3. Sanayi toplumunun rönesansında bir kadın devrimi (Harraway’in bol ilüzyonlu Lgbti’sel ve/ya siborgsal olanını) yaratmadı yani.
GitS 1-2’de kadın ve erkek devrimi, rönesansı ve ve engizisyonu hiç sorgulanmadı. İnsan olmak sorgulandı ama seks olmak sorgulanmadı.
Bu durumda, ek bilgiler gerekiyor.
Nokta. Es.

(1 Haziran 2016)

Ontik, Fenomenik, Epistemik Neden-Sonuç Ağları: Orta Çağ

Parametreler:
Kavimler göçü, din engizisyonu, sanat rönesansı, 3 istila + 1 salgın.
Orta Çağ’ın başlangıç noktası Roma’nın son momenti idi.
Hristiyanlık tam kabul edilmedi ve Roma’yı kurtarmadı. Bizansı kurtardı ama ve Hristiyanlık orada doğmuştu.
Kavimler Göçü, MS 0-400 arasında, Roma daha büyükken bile vardı. Roma nedeniyle vardı. Yani tüm Avrupa, Roma ve Roma-değil idi. Fransa-Belçika sınırından Romanya-Ukrayna sınırına kadar  uzanan yatay bir sınırda. Yani, Avrupa ilk o zaman bölünmüştü makro-tam olarak. Kuzey-güney gibi, doğu-batı ayrımlamaları da oluştu. Doğu-batı ayrımlarından biri zaten katolik-ortodoks olarak kurulmuştu daha Roma bitmeden.
Sanat rönesansı, 800, 100, 1300 oldu.
Haçlı Seferi, 1100-1300 oldu. İslam’ı vurduğu denli, Hristiyanlık’ı da vurdu. Bu ayrım, Müslüman Osmanlı’nın 1400’lerde güneydoğu Avrupa’da yayılmasını kolaylaştırdı.
3 istilanın 2’si Asya kökenli idi ama putperest idi. 3 istilanın 2.’si putperestten Hristiyan’a geçiş idi, bir de protestanlık zemini.
Ontik olarak, göç, din, sanat, savaş, istila, kent var.
Fenomenik olarak, kültürel etkileşim, topolojik yoğrulma var.
Epistemik olarak Dünya Sistemi var.
Farklı ölçeklerde, yerlerde, zamanlarda farklı modeller kurulabilir.
Elde epeyi eksik bilgi var (Alanlar’ın ve Macarlar’ın kökeni gibi, Hunlar’ın Asya’yı tam terk tarihi gibi).
Bu durumda, kilise-site-feodalite çok basit ve anlaşılır bir model oluyor. Tek otorite, tek üretim tarzı (tarım, ne sanayi, ne de hayvancılık), tek yazı, tek din. İkamesizlik var ve o tek olan gidince yapı çökmüş. Kent kalmamış, para kalmamış, yazışma kalmamış, devlet kalmamış.
Bu ana yapı üzerinden, dikine ve yatayına neden-sonuç akışları irdelenmeli.

(31 Mayıs 2016)

Burjuva Anlamsızlığı, Slaktivizm, Küçük Trampetçi Kız

Burjuva bireylerinin standart yaşamları kendilerine çok anlamsız gelir. İkilem şudur ki anlamlı gelen yerler anlamsızdır, anlamsız gelen anlamlıdır, rantiyelik anlamlıdır örneğin ama burjuvalar için değil, yaratıcılar için.
Slaktivizm, bu anlamsızlığı içi boş edimlerle doldurmanın yeni moda davranış kipleridir, örneğin habire kel alaka paylaşımlar yapmak gibi.
Küçük Trampetçi Kız bir romandır. Bir casusluk romanıdır. Bir Mossad ajanına, burjuva yaşamının anlamsızlığından kurtulmak için yardım eden, oyuncu bir kadını anlatır. Öykünün sonunda sağ kalması yalnızca bir şanstır ama o gider kendisinin ölüme iteleyen adama aşık olur.
Son 15 yıldır, beyaz Türk kızlarının da bu türden yollara girdikleri görülüyor. Oysa, açmaz açmazdır.
Küçük Trampetçi Kız’ın yazarı John le Carre’nin diğer romanlarında görülen, her 2 yandan kişilerin ters-karşıt taraf için anlamsızca ölmesi durumudur olay yalnızca.
Le Carre kahramanlarının hiçbir, kapitalizm x reel sosyalizm ikileminni anlamsızlığını tartışmaz, tarih bilincine veya öyküsüne de sahip değildir. İngiltere hala imparatorluktur ona göre.
Oysa, öykülerin sakilliği tarip başaşağı inerken çok keskinleşir, şu an olduğu gibi.
Kürtler demekratik bir devlet kuramaz ve kurmak istemiyor, % 99 devrim yapamaz ve tüketim yaşamını terkedemez, slaktivist hiç kimse internette okumuyor veya yazmıyor, yani bilgiyle işi yok.
Orta Çağ’da üniversite kampüsünü kurdular, bilgiyi içeride kitleyi dışarıda bıraktılar.
Yeni Orta Çağ’da yalıtık internet bilgi kütüphaneleri kurulacak (tıpkı internetin ilk yıllarındaki gibi) ve kitel dışarıda bırakılacak. Fahrenheit 451 olmamasının tek yolu bu.
Çöldeki vahaları gizlemek gerek.
Nokta. Es değil.

(31 Mayıs 2016)

Salı, Mayıs 31, 2016

Fransız Bilimkurgusu

Renaissance, Immortal ve Snowpiercer üçlü demetini düşününce, en azıdna çapraz-medyalama açısından fransız bilimkurgusunun sıralamada en önlerde ve avangard olduğunu ayırsadım.
Bunu sağlayan şey, Renasaissance’ın siyahbeyaz çizgifilm diline hakimiyeti (ki bu günümüzde oldukça ender raslanan bir nitelik), Immortal’ın çizgiroman ve çizgifilm-film kırması olarak 2 dalda başarılı karma-dil ifade başarısı, Sonsuzluk Rayları temasının ise, günümüzün konuşmayı unutan yeni barbarlarına tıpatıp uyması  dizisi.
Artılar:
Renaisance’taki yan tema olarak göçmen konusu.
Enki Bilal’in göçmenliği ve biseksüel faşizmi.
Snowpiercer’ın tren tematiğinin 5 romana yayılabilecek denli, yüksek değerlikli bir içerik kılınması. Şimdiye kadar içinde tren geçen veya başkahraman tren olan klasik (aynı veya ayrı yazardan) 50 roman sayamayız kolayca.
Bu konunun yeniden ama daha başka açıdan yazılması gerekir. Nokta. Es.

(30 Mayıs 2016)