Cuma, Mart 10, 2017

ABD, Rusya, TC: Savaş Şeysi

Herkes tarihi boş buldu, savaş kuramına kendince katkıda bulunmaya debeleniyor. Bu yeni katkı, evlere şenlik oldu ama:
3 ülke arasında 3 tane 2’li kombinasyon var. İşte bu 3 x 2’li, Suriye’nin belli bölgelerinde birbirleriyle savaşırken, başka bölgelerinde işbirliği yapmaya başladı.
Komedi ötesi bir durum.
Kürtler, 4 ülke aday adayı olarak, her biri 10-20 altküme olmak üzere, 50’yi geçen ama 100’ü bulmayan altküme oluşturdu. Bu arada, tek bir birimde tek adamlık da olmayabiliyor, belirtmiş olalım, bunu geçmişten biliyoruz.
Bu da, trajedi ötesi bir durum.
Barzani peşmergeleri Ezidi kadın güçlerini, PKK’liler kendi sivillerini öldürmekte bir beis görmedi ve görmüyor.
İkisi birarada, trajikomedi ötesi bir durum.
Katın buna bir de, 100-150 kümelik Suriye-Irak Arap güçlerini.
Vietnam’da 3 milyon ölü çıktı ama bugün tek bir Vietnam var. Vietnam’ın da nüfus azlığı gibi bir sorunu hiç olmadı. Vietnamlılar da 3. veya 4. Dünyalı, Kürtler de. Aradaki fark çok ama.
ABD, tek bir IŞİD yerine, onlarca IŞİD’ciğin çok daha tehlikeli olacağını görmüyor. Bunu, Filistinliler’le olan deneyimlerinde doğrudan yaşadılar ama hiç ders almamışa benziyorlar.
Terörist İslam’da 37 yıllık bir gelenek var / oluştu. Bu, kolayca silinebilecek bir şey değil. 1980’de 0 sempatizanları vardı, şu an ise milyonlarca var. Para, eleman, malzeme bulmakta zorlanmıyorlar. Haa, bu IŞİD’cik durumu, neo-Hasan Sabbah olamama durumu da demek, ayrı konu.
Ancak AB, ABD ve Rusya, artık kan davası olmuşluğu kesin olan bu süreçte, merkezi IŞİD yerine gelecek küçük gruplardan daha büyük zarar görecekler: Gerilla bu demek zaten.
Bir de paralı askerler var: Gerillanın antitezi. Onlar da onyıllardır savaşıyorlar ve psikopatileri gerillaya 5 basar. Paralı askerler kalkıp kentlerde sivilleri vurmazlar ama. Savaş alanında daha çok sivil öldürürler ama. Her 2 tarafın da savaş hukuksuzluğu kendine göre yani.
Savaş ekonomisi devletleri batırır ama bu kez devletler, barıştaki israf tüketimi nedeniyle çoktan iflas ettiler:
1 devletin ekonomik ederi, kabaca 1 yıllık GSMH’si eder ama artık aşağı yukarı tüm devletlerin 2 yıllık borcu birikti. Ama Osmanlı borçlarını üçte birini ödedi sonradan. Ama Osmanlı ana parayı ve artı epeyi faizini ödemişti çoktan.
Tarihte hem askeri, hem de siyasi konkardato birarada var mı bilmiyorum ama bu kez gerçekleşecek olan bu olacak. Buğdayın 100 dolar olan ton fiyatının bin dolar olduğunu da göreceğiz yani. Çünkü 10 dolarlık petrolün, 100 dolar olduğunu gördük çoktan.
Şerh 1: Bu askeri-iktisadi konkardato ve faşizm-engizisyon eşleniği, tarihte ilk kez olarak, çıkış dönemini öne alabilir, çünkü 400-800-1200-1350-1500 AB örneğimiz var, sonuncusu salgın, öbürküler istilaydı. Yani: İstila 1600’de olsaydı, sonuç farklı olabilirdi, koloniyalizasyon ve ardılı Aydınlanma olamayabilirdi.
Şerh 2: Bu 4’ünün üzerine bir de 6 var: Su, gıda, enerji, nüfus, ekonomi, yeni buzul çağı. Hepsi de, belki 100, belki 80 yıl içinde yaşanmış olacak. Bunların hepsinin öngörüsü birarada henüz mümkün değil bizce ama savaşın önem katsayısını belki neredeyse sıfırlıyor gibi.
Yani:
Bu, makro hegemonların savaş oyunu, ufacık veletlerin mahalle savaşına benzeyecek veya benzedi bile çoktan, demek.
Gerçek olan şu ki Putin ve Trump türü hegemonlar veya tek adamlar da, mahalle boyu kadar küçük.
Tarihin göreli doruğunda mutlak bir dip yaşıyoruz yani.
Nokta. Es.

(10 Mart 2017)

Perşembe, Mart 09, 2017

İdam Hükmü Vermek

Hiç insan öldürmedim. Hiç insan öldürmeyeceğim. Ölüm hükmüne vardığım 40 kişilik bir listem var.
İdam hükmü için ilk durum, benim yaşamıma kastedilmesi. Bunun bedenen veya zihnen yapılması. Zihnen yaşamıma kastedilmesi, beni intihar edebilecek veya yazılımlarının ana bölümlerinin silinmesine gidecek bir travma yaşatılması anlamına geliyor.
Çin’deki uyuşturucu ve 1 milyar dolarlık nitelikli dolandırıcılık suçunun idamlık olduğu konusunda hemfikirim: At hırsızlarını boşuna asmadılar: Yaşamasına izin verirsen, yine çalar, çaldılar da. Atsız yaşayamayacağına göre, at hırsızını asarsın, çalıntı at alanı ve satanı da idam-müebbed arası bir cezaya tabi kılarsın.
Bu idamlama kitleselliğe varırsa, savaş ve/ya insanlık suçu durumuna gelebilir. Gelmesinde sakınca yok. Faşizme karşı faşizm. Engizisyona karşı engizisyon.
Önümüzdeki 80-100 yılda doğacak 7-10 milyar insanı doğmayanlar da dahil, idama mahkum ettim. Tarih ve halk mahkemesi adına.
Ne anababalardan ne evlatlar çıktığını 5-6 kuşaktır izlediğim için, doğmamışların da kalemi kırıldı.
Sodom-Gomor çizgisi geçileli 5-7 yıl oldu, belki daha çok zaman oldu. Tanrısal gazap, mecaz bir anlatı ama Tanrı korkusu insanları suç, ayıp, günah işlemekten alıkoyamıyorsa, onları toptan idam ve infaz edersin. Tarihi ve geleceği kurtarabilmek için ki o da belki kurtulur. Eğer çürüme çok yayıldıysa, insan türü yok olsa da, çürüme sürer gider. Çünkü çürüme, kaostur ve kaosun kendi iç dinamikleri vardır, anafor ve türbülans gibi.
Bugün Otto Dix ve George Grosz çizimlerine ve resimlerine bakarken, notlarını okurken, gördüm ki 1917, 1967, 2017 gibi, çürüme, yükselme, çürüme döngüsü, 100 yıla sığabilmiş. Şu an, tam da kültürel-1917 momentindeyiz aşağı yukarı. 33 İstanbul olarak da, AB olarak da ama ABD o zaman, bu ABD değildi henüz ve AB’nin ardılı ve abartılısı olarak, daha beterlerini gerçeksedi. Ona da 300 küsur milyonluk idam ve infaz. ABD 2 büyük kraterli bir atom çölü. Hiroşima ve Nagazaki’nin rövanşı.
Bosch, Bruegel, Dürer Almanya / Alçak Ülkeler 1517 çizgisi, 1817 İspanya Goya çizgisi, hep görsel kıyamet notlamaları. This had been done before.
Şerh: Guernica, salak bir parodi bunların yanında.
2017 Kuburkent İstanbul’a bakınca, hafif anlatmış olduğumu kabul ettim. Canlı foto çekimi, yaşamıma kastedilebileceği ve o mekanlarda zaten canıma kastedildiği için, insan-insan kıyımlarını fotolayamadım henüz.
Bir tek bacağı kanayan, Akademi kapısında 31 çeken adam, tam gerçekçi olabildi. Onlardan 500-5.000 adet gerekli ama o da, beni aşan bir proje olur. Bunu denemeyi düşünen tek bir fotoğrafçı bilmiyorum.
Ama onlardan çok gördüm. Çoğu da, vayn videoluk şeylerdi, yani 10-15 saniyelik çekim gerektiriyorlardı.
Bazı ‘freak’ler, kadına parmak atan kadın ve arkasından gelen maktulün histerik ağlaması ve parmakçının rahatça uzaklaşması (benim menzilimin epeyi uzağındaydı).
Bir de parodi momentler var:
1978 baharında Akıntıburnu’nda, 1992’de Harbiye’de gece, 2 müşteri arayan fahişeyi erkeklerden kurtarma atağı salaklığım. 2’sinde de ölmüş olabilirdim.
Dikkatinizi çekerim:
Yaşamıma çok kastedildi. Bakış açımı belirleyen budur. Bir tür cinayet demokrasisi veya adaleti.
40 tane kendi listem dışında, 3. kişiler için 400 kişi daha sayabilirim idamlık.
Yakınında bulunduğum sırada patlayan bombaları hesaba katmadım. 2003 Kasım GS bombacılarını öldürmeyi falan da düşünmedim. Benimki de dava, onunki de dava.
Conan’ın dediği gibi:
Ya sen, ya o. Seçim yok.
Dipnot:

Basilisk manganın finali, çok ender gerçeksenen bir momenttir ama mümkündür.

Aydınlanma AB'sinin İntiharı

‘Estetik ve Politika’da 5 yazar vardır:
Bloch, Benjamin, Lukacs, Brecht, Adorno.
Bloch, toplama kampında ölür.
Benjamin, Naziler’den kaçarken, intihar ederek ölür veya Koestler tarafından zehirlenerek öldürülür. Durum, hala belli değildir.
Lukacs, SSCB tarafını seçer.
Brecht, Doğu Almanya’da tiyatro yapmayı seçer.
Adorno, CIA dergisi ‘Monad / Ay’da yazmayı seçer.
İşte bunlar bizce, 1940-1945 tarihli aralık olarak, AB Aydınlanması’nın ve Aydınlanma AB’sinin bilim-sanat-düşün intiharıdır ya da onun öncülüdür.
Brecht ve Eisenstein, savaş sırasında ABD’ye giderler ve kendi sanatlarına orada yer olmadığını görürler. Ancak, tek kişiyle yapabilecekleri biçimde, kısa film çekmezler. Çekselerdi, onlar sağ kalırdı ve ideolojilerinin antitezi Dünya’da / tarafta ne yapabileceklerini görürdük. Sonuçta, Lumiere kamerası bile 100 yıl sağ kalabildi.
Bilimci, sanatçı, düşüncü; ancak ve ancak eseriyle vardır. Sanatçı türü yaşam, gereksiz bir şehir efsanesidir artık. Fassbinder de öyle yaşadı ama geriye 70 saatlik film, bilmem kaç kitap, bilmem kaç oyun sahneleme bıraktı.
Yok edilmelerini istese de, keza Kafka da. Yani bu konuda, püriten de aynı yolda, dekadant da.
AB; öncelikle 1980 Thatcher-Kohl çizgisiyle, Reagan-ABD’ye ilişerek (embedded), 1995 Bosna-Hersek üzerinden Yeni Orta Çağ’a yol aldı. Uygar AB ile barbar (haçlı seferi’ci) AB arasında, yalnızca 15 yıl var yani. Bu yolun sonu, zaten baştan belliymiş yani.
Tanıdığım onlarca, belki yüzlerce AB ülkesi vatandaşının hiçbirinin bilime, sanata, düşüne ikna olmadığını gördüm: Hiçbirinin. Fassbinder’in adını duymamış Alman gördüm. Trier filmi seyretmemiş Dan gördüm: Avrupa filmini seyretmemiş tek bir Dan varsa, ayıp: Saptamamız budur: Çünkü AB faşizmini anlatıyordu o film, daha 1990’da. Yani, yine yolun sonu belliydi.
Norveç’in 1 trilyon dolarlık gelecek fonu veya harcanıp bitirilmiş 1 trilyon dolarlık (şu an çoktan batmış şirket) Fin-Nokia satışları; bilimi, sanatı, düşünü gömmek için, yeterince uygunmuş demek ki. Ekonomik determinizmin  kapitalizm-reel sosyalizm ideoloji ayırtsızlığı ve faşizm olduğunu, 1980’de karalamıştım aynı başlıkla.
Bugün AB, ortodoks-protestan-katolik gerilimi üzerinden, İslam % 20 göçmen nüfusa sahip oldu bile. Protestan engizisyonu bile beklerim ben artık bu açmazdan.
AB ya da Avrupa kıtası, 2-3 bin yıldır bu göçlere maruz kalıyor ve her kezinde karakafalılaşıyor. Bilinen 2 (MS 1 Got ve MS 400 Viking) dalga ile de sarıkafalılaşıyor. Sarışın Ruslar Kamçatka’da ama esmer Araplar AB’de, ABD’de, her yerde.
İspanya-Portekiz’in 1500-1850 arasında tek bir Müslüman’ı Amerikalar’a neden sokmadığı çok daha iyi anlaşılıyor şimdi.
AB, Çin’in kağıdını, barutunu aldı ve geliştirdi; İbn-i Sina’nın tıbbını ve aletlerini aldı ve geliştirdi ama sonra tüm o kültürü elinin tersiyle gömdü.
MÖ 300 Antik Yunan, MS 1100 Ön Asya, MS 1600 AB, bildiğim blok-makro bilim-sanat-düşün dorukları. 5 milenyumda 3 kere. Oysa; iktisadi, askeri, siyasi olarak hegemonlar, kabaca her 400 yılda bir, 200-300 yıl süreyle hakim olarak çıkıyor hep: 13 eder ve her kezinde 5-10 hegemon çıkıyor, 1 değil. 3 ve 90 diyelim de, bilimin, sanatın, düşünün enderliği daha iyi anlaşılsın. Sömürü kolay, öldürmek kolay, yalanseverleri gütmek kolay. Yaratı zor, hem de çok-çok zor.
Güle güle AB. Seni özlemeyeceğiz. Özüne ihanet eden bir kültürün yeri, kubur ve kabirdir.

(8 Mart 2017)

Çarşamba, Mart 08, 2017

Türkçe'yi Yitirtme

AKP’nin doğulama, göçmenleme, ümmileme operasyonları hiç olmadık bir sonuç daha verdi:
Türkçe’nin yitirtilmesi:
Şiveleşme (Önder, Derviş), Türkçe’yi veya herhangi sözlü bir dili doğru dürüst konuşamama ve meramını anlatamama, sokaklarda Türkçe bilmeyenlerin çok artması, internet Türkçe-si-zliği, bunun göstergeleri ve/ya ön-göstergeleri idi, süreç gerçeksendi bile çoktan.
Bunu ABD de yaşadı:
1850 Germen göçmenleri ve 1950 Latin / Hispanik göçmenleri dalgalarında. Bu durumda, Yankice başka bir dil oldu.
Ancak Türkçe, hem başka dil olacak, hem de olduğu gibi kalacak. Türkçe bir levant-dili’leşecek / lingua-franca’laşacak. Yanısıra eski çizgisi, yine evrimle sürecek.
Ancak, bir gerçek var:
80 milyon içeridekiler, 4 milyon göçmen olarak, 84 milyonun en az 8,4 milyonu, yeterli Türkçe konuşmayı bilmiyor şu an. Bunun da ağırlıklı bölümü, İstanbul’da. Az batılı turisti de hesaba katarsan, bu oran İstanbul için % 20 oldu bile çoktan, Taksim civarı için de, % 30-40.
Sonuç:
Türkçe’mi geri istiyorum.

(7 Mart 2017)

Salı, Mart 07, 2017

Ne Clara Zetkin Ne Roza Luxemburg

Rezillik bu rezillik, kadın rezilliği, duble rezillik, tripl rezillik.
Bilmez, bilmediğini bilmez, anlatsan da dinlemez. Nush, tekdir, kötek, atom bombası anlar yalnız.
Bu, Ceylan Ertem değillemesinden sonra, ikinci 2017 Dünya Kadınlar Günü metnim.
Ertem, burjuva, dekadant, rantiye çizgide. Öbürü tersi yönde.
Yukarıdaki başlıklı metnin yazarı Türkan Elçi, başlığında 1 satırda 2 yazım hatası taşıyan metninde, şöyle diyor:
“8 Mart Dünya Kadınlar günü terkibinin, ‘dünya’ sözcüğü yerine, ‘Bölge Kadınlar Günü’ demek, bana göre daha vicdani bir mesuliyettir.”
Yavrum benim.
Batman’da yarattığı kadınların yarattığı, Dünya’nın en yüksek oranlı gençkız intiharlarını yaz o zaman.
Kan davasına çocuklarını öldürmeye ve ölmeye yollayan anaları yaz o zaman.
O bölgede, kendi ordusu tarafından katledilen on binlerce kişiyi yaz o zaman.
Roza yazdı ama:
Lenin daha yekinmeden, onun diktatörlüğünü yazdı.
Arendt yazdı ama:
Yahudiler’in Naziler’le işbirlikçiliğini yazdı.
O nedenle Dünya, o nedenle bölge değil. O nedenle 8 Mart burjuvazinin, köylünün değil.
O nedenle Leyla Halid, kendisinin evlendirilmesini, çocuklandırılmasını, torunlandırılmasını, onlarla kuşak yabancılaşmasını yaşayışını kabul etti: 3. Dünyalı çünkü, bölgeli çünkü. Güneydoğu Anadolulu kadınlar da kendilerine verileni kabul ettiler ve hatta patriyarkiyle ve gerontokrasiyle işbirlikçi oldular.
Oysa bizim köylümüz ve onun işbirlikçisi, taşranın sınıf atlamış slaktivisti kadınlarımız, şıracının şahidi bozacıda binyıllardır.
Kim kimi övüyor, kim kimin tanığı?
Ne biçim Grosz Groteski olmakta bu?
Dipnot 1:
Nasıl ki Yanömamöler yok olduysa ve olmaktaysa, proto-feodal ve ineksever göçer kültürü de yok olmaya mahkum, üstüne kendi elleriyle ek mahkumiyetler yaratıyorlar bir de.
Dipnot 2:
21. Yüzyıl’da olduğumuz için, bunların ekonomik sömürülmesinden değil, bunların ekonomiye getirdiği yükten söz ediyoruz.
Dipnot 3:
Nasıl ki köy romanı yazmak, solumsu-muhafazakarlık üzerinden gericilik idiyse, bugünkü bu slaktivizm de gericilik.

(8 Mart 2017)

İnstagram, Dünya Kadınlar Günü, Ceylan Ertem

Ertem sanırım, Dünya Kadınlar Günü için, yalnızca kadınların söylediği bir kadın şarkıları albümü için çalışmış.
Orada yaptığı 2 büyük hatasını gördüm:
Bir:
Kadın kadınalık, hoş bir şey değil değil, kadın faşizmidir. Erkek erkeğelik, hoş bir şey değil, erkek faşizmidir. Birarada yaşamak, çokluğun b.kluk olması nedeniyle mümkün değildir ama 1 kadın ve 1 erkek, tarihin ve uygarlığın 5 bininci yılında hala birarada yaşamayı sevmiyorsa ve bunu becerememişse, bunun anlamı epeyi acıdır: Toplumsallığın % 75-80’i budanır.
Tabii bir de alaturka kadın kadınalık var: Kadınlar günü, dedikodu, kadın dili, kadın kültü. Bir kadının bir kadınla yalnızken konuşmaya başladığında, ses tonunun değişmesi bile, kadın sahtekarlığının kanıtı olmaya tek başına yeter. Bir kadın, bir kadınla yalnızken kendi değildir, çünkü ikinci bir kadınla yalnız kaldığında ses tonu yine değişir. Yalancılık dişil bir özelliktir, tezinin bu denli doğrudan kanıtlanması da acı.
İki:
Şarkı söyleyen kadınlardan biri, bugünkü adsal varlığını yalnız ve yalnız 2 erkeğe borçludur ve birini aldatmıştır. O biri de, onu şarkıcı yapan erkektir. Kendisinin kökeni bellidir, şu anki statüsünün adı bellidir.
Eğer Ertem, bu türden insanlarla düşüp kalkarsa, sonunun onlara benzemesi olasılığı ortaya çıkar.
Ertem’in yaşam ve şarkıcılık çizgisinde başka hataları da var:
Sesi, erken inişe geçti.
Kendine uygun beste ve güfte bulamıyor, ekibi uygun değil yani.
Tuhaf bir imaja kilitledi kendisini: Olamayacağı kadar vamp.
Ertem’i bana şarkıcı olarak bir erkek dinletti. O muhteşem yorumu ile:
‘Düşmedim Daha’.
Kendisinin Kadınlar Günü’nü kutluyor, dost acı söyler, diyor ve Sezen’den ders çıkarmasını umuyoruz.
Yoksa düşer ve düşene tekme atarlar ne yazık ki.

(8 Mart 2017)

Gates'in ve Jobs'ın Ahlaksızlığının İtirafı

Gates, internette soruları yanıtlamış ve şöyle bir şey de demiş:
"Hem benim için hem de Steve için kopya çekmek göreceli bir kavram. İkimiz de Xerox'un çalışmasından faydalandık. Ben Charles Simonyi yi, Steve ise Bob Belville'i işe aldı. Ancak ikimiz de telif hakkını çiğnemedik. Xerox sayesinde Mac ve Windows'a giden yol açıldı."
Bu, kuyruklu bir yalan.
Edison çizgisi.
Patenti veya telifi cebellezi etme çizgisi.
Yere düşürülmüş, sahibi belli cüzdanı alıp gitme çizgisi.
Ahlaksız da.
Hukuksuz da.
Ayrıca, burada yalan söylediği çok belli. Yanki yalanını tanımayı öğrendim. Daha önce, Xerox’un çalışmasını kullandığını bile inkar ediyordu. Belli ki avukatları işi sağlama almışlar, o da rahatça açılıyor kabak çiçeği gibi.
Ayrıca bu yaptıkları kronik. Windows’un Apple’ı, Apple’ın Windows’u görmemesi, haksız rekabet ve tekelleşme yaratan bir kasıtlı seçim idi. Uzun yıllar böyle gitti, sonra baktılar, üçüncü şirketler devreye girdi, şak diye kilitli kapıları açtılar. Yani, Xerox’un onlara yaptığının tam tersini yaptılar.
Ancak, Google’ı ve Amazon’u da katarak belirtiyorum:
İleri teknoloji şirketlerinin illegal davranışları, uygun yasa olmadığı için, neredeyse 20 yıl görmezden gelindi. Şimdilerde, yasak savmak kabilinden cezalar veriliyor ama Gates 50, Jobs’a 15 milyar dolarlık ceza gerekli. Bu ceza, servetlerinin miktarıyla orantılı. Kabaca, yarısı geri alınmalı.
Yine de bunlar, tarihin en büyük üçkağıtları değil.

(7 Mart 2017)

Pazartesi, Mart 06, 2017

Ahmet Hakan, Evet, Hayır

Hakan, AKP’nin durumunu şu biçimde özetlemiş:
“-BİR: CHP’nin çok agresif ve karşıtlık yaratan bir kampanya yapmaması...
- İKİ: Meral Akşener, Sinan Oğan, Ümit Özdağ ve Koray Aydın’ın sahalara inmesi...
- ÜÇ: Saadet Partisi’nin “Hayır” demesi...
- DÖRT: Hayır çıkarsa, yönetimde hiçbir şeyin değişmeyeceği algısının ortaya çıkması...
- BEŞ: AK Parti’de safları sıklaştırma heyecan ve motivasyonunun bir türlü yakalanamaması...
- ALTI: Hayır cephesinin taktik olarak centilmenliğe oynaması...
- YEDİ: İşsizlikteki artış, ekonomideki daralma, enflasyonun yükselmesi falan...”
Savaş ve terör yok. Fetö faktörü yok. HDP oylarının ne yapacağı yok. MHP tabanı yok. Yeni seçmenler yok. Katılım oranı yok. Kararsızlar yok. Medya geştaltı yok. Sosyal medya faktörü yok. Uluslararası politika ve ekonomi yok. OHAL yok.
Hakan, gerçekten Dünya’dan habersiz ve hatta zeka ve bilgi eksikli imiş, bunu gördük.
En temel konuda, % 100 hata yapmış.
En önemlisi en sonda:
Sandıklara müdahale ne olacak? Oy ve ötesi işlevsizlendi, ne olacak? Bu konudaki CHP aymazlığı ne olacak?
Tam La Fantone fablındaki yarasa gibi Hakan, ne tarafı seçeceğine bir türlü karar verememiş. Tarafsız rolü oynayacak ama onu da becerememiş. Eh, yarasanın sonu belli.

(7 Mart 2017)

Umudumuz Umut Oran

Umut Oran, Bilderberg’e davet edilen ender Türkler’den biri.
Bilmiyorduk öğrendik:
Sosyalist Enternasyonal, başkan yardımcısı da imiş.
Olay çok yeni, 3 günlük de imiş, onu da öğrendik.
Sonra, yaptığı ilk işlerden biri, YPG’yi Sosyalist Enternasyonel’e kabul ettirmemek olmuş.
Bu, doğrulama kodu:
Haberin okuduğum yer matbu gazete Sözcü, internet sitesine reklam bloklayıcı programım nedeniyle giremiyorum, dolayısıyla haberi buraya alıntılayamıyorum. Onun asıl sahibi Ertuğrul Akbay. 1989’da Asil Nadir’in sermayesiyle, matbu basında ortalığı dağıtan kişi.
Zatin haber, öyle bir verilmiş ki Kolombiya devlet başkanı, YPG’nin reddi için onu kutluyor gibi olmuş ala alakası yok.
Haber ve bilgi, kimlere kaldı?
Umudumuz kimlere kaldı?
Sosyalist Enternasyonel kimlere kaldı?
Devrim kimlere kaldı?
(Marjinallere.)
Şaka bir yana Oran, 20-30 yıl sonra CHP’nin veya başka bir partinin genel başkanı olacak bu kesin.
Adam olacak çocuk, 2 elle oynamasından belli olur.
Gelecekbilim böyle bir şey işte.

(6 Mart 2017)

Talabani Atakta: Türk petrol şirketine el koydu

Talabani yapacağını yaptı, 3 Mart 2017:
“Yerel kaynaklardan edinilen bilgiye göre dün sabah saatlerinde YNK’ye bağlı peşmergeler, Mela Abdula köyü sınırındaki IT One Petrol şirketinin bulunduğu petrol kuyularına el koydu.”
Kerkük’tekiler ne olup bittiğini bildiklerini açıklamışlar. Aferin onlara. Bizim Türkler’den ders ve kopya almışlar besbelli.
Gelelim IT One’a:
Gelemedik, çünkü internette bu şirketle ilgili tek bir bilgi yok.
Nasıl ama?

(4 Mart 2017)

Bir Sergiden Resimler, Resim, Fotoğraf, Çapraz Medya

Çalan müzik, Mussorgsky’nin piyano eserinin Ravel orkestrasyonunun 20. Yüzyıl türü yorumu, Avrupa Klasik Müziği.
Slayttakiler fotoğraf. 20. Yüzyıl klasiği siyahbeyaz fotoğraflar.
Müzik, aslen belli yağlıboyalar ve desenler için bestelenmiş.
Sonra bu linkteki örnekte olduğu gibi, birileri onu çapraz-medya’lamış.
Resimli hali de çapraz medya idi.
1 çıkarsama:
Sanırım, bu biçimde yüzyılların ve binyılların belli sanat altdalları, dene-yanıl ile çapraz-medya’lanabilir.
2 çıkarsama daha:
Bir:
Kuburkent İstanbul’a siyahbeyaz fotoğraf gerekli.
İki:
Kuburkent İstanbul’a bu türden müzikle çapraz-medya’lama gerekli.
Açıksavlar:
Çapraz medya, multimedya veya polimedya demek değil. Onlarda araç, amaç olmuş durumda. Çapraz da (cross), multi- ve poli- ama asıl inter- ve trans-medya.
Bu inter- ve trans-‘ta eldeki ticari örnekler, hiçbir duyu-dil ve/ya ana-medya çevrim ve/ya çeviri kurallarına uymuyor, dolayısıyla sanat ürünü olarak başarısızlığa mahkumlar. Orada Mikkelsen’li 2 (reklam + oyun) örnek varken ve o da ticariyken, diğerleri Muppet-Show huysuz moruk bunaklığı olur: Buna 2017 Assassin’s Creed filmi bile dahil: Bir çapraz medya çoğulluğu, 1 oyuncunun tekil ve tikel kaprisine harcanamaz. Hesaba göre, Mikkelsen de oyuncu, Fassbender de. Fassbender, 1 yılda 5-6 filmle mega-star oldu diye, ana temanın özü onun kaprisine harcanmış filmde. Adam, tüm filmlerinde aynı ağız yaymasıyla konuşuyor ve oyunların sinematik fragmanlarında karakterin özel bir konuşma tarzı var, özellikle Washington’lu olanda: ‘… freedom … but for who?’.

(4 Mart 2017)

Conan'ın Estetiko-Politiği: Zeyl

Önnot: 1 metne 18 yıl sonra ek yorum yazmak, benim için bile ilginç bir davranış oldu.
Conan’ın hakkında metin yazdığım uzun macerasında 2 kıyamet vardır.
1’i Dünya-dışı kölü-lük’ten gelir. Geçicidir. Ara uzlaşmalıdır. Şimdiki (XXX: 2017) filmler gibi, iyi-kötü işbirliklidir. Tehlike de geçicidir. Kötü, kendi türü kötülerle savaşır aslında (Transformers öyküsünün değişik versiyonu).
1’i ise, daha ilginçtir: Gücünün çokluğunun denetleyemeyen 1 (Solaise) çocuk iyi-kötü ile, onu durdurmak ama yine de kendi-işi bir kıyamet peşinde olan Thulsa Doom’un 7’li güç birliği direnişidir. Çizgiromandaki yıkım görüntüsü, bir nükleer bomba mantarıdır ve bir öncekinden göreli daha globaldir. Çocuğunun yıkımını durdururlar ama Doom puştluğunu sürdürür.
Dipnot: Bu çizgiromansal kıyamet metaforuna, gerçekten kıyamet aşamasına geldiğimiz bir anda ancak aymam, ilginç bir otobiyografi-tarih momenti ikilisi oldu.

(3 Mart 2017)

Cuma, Mart 03, 2017

Bir Sergiden Resimler, Resim, Fotoğraf, Çapraz Medya

Çalan müzik, Mussorgsky’nin piyano eserinin Ravel orkestrasyonunun 20. Yüzyıl türü yorumu, Avrupa Klasik Müziği.
Slayttakiler fotoğraf. 20. Yüzyıl klasiği siyahbeyaz fotoğraflar.
Müzik, aslen belli yağlıboyalar ve desenler için bestelenmiş.
Sonra bu linkteki örnekte olduğu gibi, birileri onu çapraz-medya’lamış.
Resimli hali de çapraz medya idi.
1 çıkarsama:
Sanırım, bu biçimde yüzyılların ve binyılların belli sanat altdalları, dene-yanıl ile çapraz-medya’lanabilir.
2 çıkarsama daha:
Bir:
Kuburkent İstanbul’a siyahbeyaz fotoğraf gerekli.
İki:
Kuburkent İstanbul’a bu türden müzikle çapraz-medya’lama gerekli.
Açıksavlar:
Çapraz medya, multimedya veya polimedya demek değil. Onlarda araç, amaç olmuş durumda. Çapraz da (cross), multi- ve poli- ama asıl inter- ve trans-medya.
Bu inter- ve trans-‘ta eldeki ticari örnekler, hiçbir duyu-dil ve/ya ana-medya çevrim ve/ya çeviri kurallarına uymuyor, dolayısıyla sanat ürünü olarak başarısızlığa mahkumlar. Orada Mikkelsen’li 2 (reklam + oyun) örnek varken ve o da ticariyken, diğerleri Muppet-Show huysuz moruk bunaklığı olur: Buna 2017 Assassin’s Creed filmi bile dahil: Bir çapraz medya çoğulluğu, 1 oyuncunun tekil ve tikel kaprisine harcanamaz. Hesaba göre, Mikkelsen de oyuncu, Fassbender de. Fassbender, 1 yılda 5-6 filmle mega-star oldu diye, ana temanın özü onun kaprisine harcanmış filmde. Adam, tüm filmlerinde aynı ağız yaymasıyla konuşuyor ve oyunların sinematik fragmanlarında karakterin özel bir konuşma tarzı var, özellikle Washington’lu olanda: ‘… freedom … but for who?’.
(4 Mart 2017)

Perşembe, Mart 02, 2017

BM: Halep'te tüm taraflar savaş suçu işledi

Biz, bunu en başından beridir önesürdük. BM gözlemci ile bu sonuca vardı, biz tümdengelimselce bu sonuca vardık: Tarihten örnekleme aldık çünkü.
Burada taraflar çok rahat. Denetim yok. Rakip çok zayıf. Neredeyse 150 grup var, bunlar zaman içinde değişiyorlar. Bu, bir devlet savaşı veya iç savaş değil, kabile / aşiret savaşı oldu.
BM’nin de yaptırım gücü yok. Oraya barış gücü yollayamıyor. Bu da savaş suçu aslında, savaşı durduramamak da yani, çünkü ana sözleşmede BM’nin böyle bir misyonu ve zorunluluğu var.
BM artık karar alamıyor. En son Çin ve Rusya, Güvenlik Konseyi’nde veto hakkı kullandı.
Büyük devletler ayrı telden çalarak, küçük devletler ayrı telden çalarak, ortaya bir mikro-toplu savaş çıkarıyorlar ama sonuçta herkes yitiriyor, yitirdi bile çoktan. Tarih bitti ve battı çünkü.
Oysa, aşiretler hala beylik olmak için, hegemon-büyük devletler hala bitmiş hegemonluklarını sürdürebilmek için debeleniyorlar.
Dünya’yı kimse yönetemiyor, savaşı kimse yönetemiyor. 5 yılda savaşı zararlarını muhtemel karlarını çok-çok geçti çoktan. Bütün devletlerin sonunu, savaş harcaması getirdi tarihte.
Ancak savaş kuramı açısından, 2.500 yıldır yazılmamış ve/ya eksik yazılmış bir gerçekler dizisi var:
Bazı savaşları kimse kazanamaz.
Kilitlenmiş savaşlarda, herkes sürekli yitirir, zerre kazanç olmaz.
Sürekli savaşı hiçbir bütçe ödeyemez.
Savaşın manevi yıkımları, maddi yıkımlarını da geçebilir, geçmiştir de kimi zaman. Şimdi de öyle oldu gibi.
En eski kan davaları yeniden canlanabilir: Burada, cihad-haçlı seferi ikilemi var. Bunun kazananı hiç olmadı.
Dost zararı, düşman zararını geçebilir: Burada, farklı aşiret ama aynı ülke, farklı mezhep ama aynı din gibi ayrımlardan ve ayrımsızlıklardan söz ediyoruz.
Hepsi birleşince, deli saçması bir savaş alanı panoraması oluştu. Temelde bu Arap Baharı projesi.
Kavimler Cemiyeti ve BM çizgisi ise, bu gidişin çok-çok dışında. Oyunu denetleyebilecek hakem de yok yani.
İşte bu da, gayrınizami değil, kakafonik savaş.

(2 Mart 2017)

Şeytani Kötülüğün Bayağılığı

Bu kitabın da tıpatıp doğru çıkacağını ummazdım doğrusu. Bu, Arendt’in bir kitabı ve onun başına çok iş açtı. Benim de doğru sözlüğüm hep başıma iş açtı, şu anda da öyle.
Orada, Nazi döneminde yaptığı tüm kötülükleri emredildiği için yapan bir memur olduğunu savunan bir savaş suçlusu vardır.
Benim de, AKP döneminde, kitaplarını yok eden Tübitak’ta, kasıtlı hata yapan ÖSYM’de, önüne gelen kanalı anti-demokratik olarak silen Türksat’ta bunlar yapılırkenki dönemde çalışmış bir arkadaşım var.
Namuslu bir memur olduğunu, kimsenin hakkını yemediğini savunuyor. Aynı o Nazi gibi, düzenin yalnızca bir vidası olduğunu savunup, durumdan sıyırtmaya çabalıyor.
Ben de ona bir utanmaz olduğunu yazdım. O da bana bir salak olduğumu söylemiş, onu ben ıskalamışım ama.
Bunu internette naklen yayın izleyen en az 50 kişi var. Tık yok. Olumlu veya olumsuz.
15 Temmuz’da inanılmaz gaflar yaptılar, şimdi de 16 Nisan seçimlerinden 1-2 hafta sonraki 40. lise mezuniyet yılımızı illa ki kutlamak arzusundalar.
Tarihte hep böyle:
18 bin kayıp, 18 bin faili meçhul sağlayan kişi, Bunu emirle yaptığını söyledi. Hapiste yattı. Şu an hala aktif görevde. Aynı yöndeki bir görevde.
24 yıl önce onun sonunu getirdiği kişilerin en yakınlarının bazıları, bugün onu göreve alan AKP seçmeni durumunda epeyidir.
Kitle bu. Normal bu.
Bunlara isyan ettim.
Karşılaştığım tutum-davranış, 90 küsur kişilik bir cemaat olarak, arkadaş olduğumuz, kol kırılıp yen içinde kalacağı yönünde.
Kötüyle işbirlikçilik normalin kanında ve geninde var yani.
Zihnimin içi tımarhane, dışı toplama kampı. Tımarhaneye 57 yıllık toplama kampı deneyimi neden oldu, toplama kampını yaratanlar da ailem, arkadaşlarım, vd.
Ama ben ne Kafka’yım, ne de Fassbinder. Atay’ın yapamadığını yapıp, ölümü bilmem kaçıncı kez atlatıp, kobalt-60’lamaya kadar varabilecek derecede, burunlarından fitil fitil getireceğim.
Yapamazsam, topal karınca hac yolunda ölmüş demektir.

(2 Mart 2017)

Çarşamba, Mart 01, 2017

Aydın Selcen: Bu Neyin Kafası?

Savaş ve terör analizlerinde bir uzman değilim, bir çokdisiplinli ve bir disiplinlerarasıyım ve / ama artı bir gelecekbilimciyim, artı bir Dünya Sistemi’ci tarihçiyim, artı ikisinin sentezcisiyim.
Haa, bir de konuyla ilgili, AKP, Kürtler, HDP, savaş ve terör başlıklarında, Haziran 2015’ten beridir, 5-10 kitap yazıp bitirdim. Makale olarak internette hepsi mevcut. O günden beridirki öngörülerim ise, satır satır doğru çıktı.
Terör ve savaş oyununda dostum ve veya düşmanım yok, bitarafım, bertaraf edilmek istenirim. Bu savaşlar benim savaşım değil, babam askerdi, ordunun birliklerinin içinde büyüdüm, 20 yıl askerden kaçtım, 54 yıldır ateistim, (İslam-İslam ve/ya İslam-Hristiyanlık arasındaki) din savaşına bir tarafımla gülerim: Öznel ve nesnel perspektifim budur.
Selcen gibi birinin, konuyla ilgili olarak bu kez yaptığı 2 büyük hata beni deli etti. Bu, artık aklıselimi yitirmektir, tuttuğu taraf hangisiyse, o kazansın diye abuksamaktır.
Ondan 2 alıntı:
Bir:
“KDP-KYB “kardeş katlinden” bu yana hiç bir koşulda Kürdün Kürde silah doğrultmasına taraf olmaz, …”
Böyle kasıtlı bir saçmalama görülmedi şimdiye dek.
Baba da, oğul da, PKK’nin yok ettiği 500 köyden dem vurdu.
Barzaniler, 1991’den sonra savaşmayı unuttu: Konu, rahatın obezitesi, silahsız barış değil Selcen Efendi. 2015’te Kobane’de kendi halkından 3 bin sivil öldürülürken, sınırı geçmeye 1 ay maçası sıkmadı o adamın da, sonra TC sınırı kendi eliyle geçirdi peşmergeyi. Ama oğlu, Nişantaşı’nda dükkan kapattı, on binlerce liralık alışveriş yaptı yakın zamanda: Halklarının artı-değerini sömüren 2 kene onlar yalnızca.
Yani Fetret Devri ihanet orjisi bu: 4 Kürt grup. 7 düvel. 77 ülkeden lejyonerler ve paralı askerler.
Bu durumdaki bir kaos-kargaşa ortamında, tarihte hiçbir kesin galibiyet yok, 5 yıldır 150 grubun savaştığı Suriye’de de öyle oldu, öyle olacak. 25 yıldır Kuzey Irak’ta da öyle: IŞİD geldi, Araplar şakkadanak Musul’u teslim ettiler.
Kürtler’in de tarihi ihanet dolu: 1250’de Abbasiler’in Bağdat’ı yakıp yıkılırken Kürtler, Moğollar’la işbirliği yaptılar ve sonra bunu epeyi ağır ödediler.
3 bin yıldır devlet kuramamış, yazıya bile geçememiş, Ortadoğu’da İndo-Avrupa dillerinin kanıtladığı üzere, işgalci olan bir halk(lar) Kürtler. Neyin devleti, hangi hak?
Selcen Efendii, bunları bilmiyor musun sen? İstihbarat dersinde öğretmediler mi?
Durum şu: Barzani’nin askerleri, Öcalan’ın askerlerini hiç yenemediler, çünkü PKK çook acımasız, savaş hukuku falan tanımaz, kendi sivilini de öldürür geçer. Gerçek bu. Barzani tırsıyor yani.
Bir gerçek daha var: Öcalan’ın Barzani’ye hiçbir yararı dokunmadı: 34 yıldır, 1983’ten beridir. TC, PKK’yi püskürttükçe Öcalan, kendi askerini Kuzey Irak’a çekti, TC ordusu da hiç dinlemeyip, daldı sınır ötesine onlarca kez. Yine de, konu ticarete veya kaçakçılığa gelince, hepsi işbirliği yaptı. Oyun bu denli rezil rüsva: Gündüz savaş-katliam, gece alışveriş, aynı ordular arasında: Bakınız: Mehmed’in Kitabı.
Bugün Barzani varsa, o kadar iktidar değiştikten sonra bile değişmeyen bir biçimde kalan, TC desteği ile var: Petrol satışından para bizden geliyor çünkü.
TC’nin Barzani desteği ve Öcalan saklı destekleşmesi ama görünürdeki çatışması seçeneklerinin artık ne kadar işlevsel kaldığı tartışmalı. Burada sonucu yapacak değil, bozacak olan, Barzani’nin veya Öcalan’ın hataları değil, TC’nin hataları olacak. TC, Suriye’de ve Irak’ta herhangi 2 sabit durum istemiyor, kaostan kazanıyor çünkü. Sözünü de bozuyor, oyunun kurallarına da uymuyor.
Tüm bunlar, Barzani’nin oyun ufkunu aşmış şeyler. Öcalan’ın da.
İki:
“Ama örnek olarak bir yeşil, iki sarı, bir kırmızı, son hamleyi yapmak için yeterli olabilir.”
Selcen Efendi’nin takkesi düşüyor, keli görünüyor, tuttuğu taraf belli oluyor ama aç tavuk kendini buğday ambarında görüyor, olmakta.
Sözünü ettiği ülkeler: Irak, İran, Türkiye, ABD.
İsrail nerede, Çin nerede, Rusya nerede, AB (özellikle Almanya) nerede bu denklemde?
Sözü geçen metnini, Çin ve Rusya’nın BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye aleyhine verilen bir önergeyi birlikte veto ettiği gün yazıp yayınlamanın anlamı ne?
Kafayı kuma sokmuş devekuşumuz, hayal kuruyor. Doğruyu inkar kültü, onun da zihnine sinmiş.
1991-2017 arasında, eğer Barzani bir devlet kuracaktıysa, herhalde bundan çok daha dengeli ve barışçıl durumlar ve momentler mevcuttu. Şu an 200-300 faktör var oralarda toplamda, kimse onları yönetemiyor, onlar da kendilerini yönetemiyorlar bir de. Bu durumda bir de yeni bir devlet, işin cılkını çıkarır.
Barzani ayrılınca, güneydeki Şiiler de ayrılır, bunu herkes biliyor, Selcen hariç.
Barzani ayrılırsa, Talabani, Öcalan, Müslim, Barzani’nin ayağının altına bomba koyar. Kuzey Irak’ta Barzani, meclis çoğunluğunu yitirmek üzere. Talabani, Barzani’den açıkça Kürtsel toprakların yarısını talep etti. Bunları herkes biliyor, Selcen hariç.
Selcen her ne çekmişse çekmiş, uçuyor, hayal kuruyor: Kürt devleti kuruldu kuruluyor, aazzz soooraaa…
Ad absurdum yapalım:
O devlet kurulunca ne olur Selcen Efendi?
Ben söyleyeyim:
Ya SU, ya da Kobalt-60 patlar oralarda.
Irak’ın 37 yıldır savaşan kurmaylarının IŞİD’inin eli armut toplamıyor zira. Gideceklerse, herkesi yanlarında götürürler: Adları üzerlerinde: İntihar bombacısı.
Dipnot:
Sırf AKP-Erdoğan gitsin diye, bir Kürt devleti istemek ve/ya tasarlamak, yumurtayı çekiçle kırmaktır, artı berbat bir strateji ve taktik hatasıdır. 2’si arasında istatiksel bir ilinti yok. Artı, Kürt devleti kurulsa da kurulmasa da, savaş ve terör bölgede onyıllarca bitmeyecek: Neo-Hasan Sabah ve/ya halk isyanları dönemi geldi yeniden.
Tarihte hegemonların kitleyi ezmesi ile kitlenin isyanları arasında da dönemsellikler mevcut. 1848 ve 1871 unutulmamalı: Onlar olmadan, 1917 veya 1949 olamazdı. Bugün Dünya’da emekçi, azınlık, marjinal hakları minimize ediliyor. Yeni Kavimler Göçü başladı, çok yönlü ve çok akışlı olarak. 2029 Global Ekonomik Krizi yolda. 4 makro kriz (su, gıda, enerji, nüfus) kriz yolda. Ee tabii, halk isyanları da yolda. En son 1968’de, çeyrek porsiyon 1968’liler vardı. Ve bir de muhteşem 3’lü: Carlos, Unabomber, Leyla Halid: 3’ü de hala sağ.
Tarih, artık yeni bir çürüme ve fermentasyon döneminde. Barbarlar kazanıyorlar. Ancak, yapacakları ve tarihte yaptıkları ilk iş, yıktıkları uygar denilenlerin eski uygarlık kostümlerini giymek olacak. O nedenle Moğollar, Avrupa’yı yakıp yıktıktan sonra, AB’liler onlardan gördükleri matbaayı ve barut kullanımını genel ve toptan kıldılar ve bilmem kaç yüzyıl kendileri zalim-hegemon oldular. Yenildikleri dönem ise, 1.100 yıl sürdü. Araplar’ın 2600’a / 2700’e kadar, 600-700 yıl çilesi daha var yani.
Bak, işte bunları Selcen’in bilmemesine ve bilememesine eyvallah deriz, çünkü o bir tarihçi veya fütürolog değil, o bir asker yalnızca, eski ve yeni savaşı bilmeyen bir asker: Silahsız savaşa veya terörün medya geştaltına akıl erdiremeyen bir asker. Daha doğrusu asker emeklisi.


Dipnot:
Çok ciddi bir enformasyon hatası yaptım. Selcen’i emekli asker olarak okuyordum, emekli diplomat imiş. Burası özeleştiri: Gaf oldu açıkçası.
Açıklama 1:
Onu emekli bir asker ile aynı anda okumaya başlamışım.
Açıklama 2:
Biyografyasında yer alan, HDP adaylığı ve Karamehmet şirketi için çalışmışlığı beni dehşete düşürdü açıkçası. Aklıma, İlnur Çevik geldi hemen.
Açıklama 3:
Vatanseverlik ve/ya Türkiye’severlik savı, benim için 50 küsur yıldır anlamsız, çünkü bunu kullananların Türkiye’yi nasıl sattığını, bunun Kurtuluş Savaşı versiyonunun Nutuk’ta nasıl anlatıldığını biliyorum. Ancak, Selcen ve/ya Oran gibi, TC için çalışıp, TC’nin çıkarlarına zarar verenlerin, Çetin Altan’ın bir kereden sonrasının istatistik olduğu düşüncesine uyduğunu da bizzat yaşadım.
Açıklama 4:

Bir hatanın konuyu buraya getirmesi çok acı. 5 saatta bir insandan ölesiye tiksindim.

(1 Mart 2017)

+
Bu, yalnızca basına yansıyanlar, metnin yazılmasından 2 ün sonraki 1 haber:
Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Mesud Barzani’nin Başdanışmanı Hemin Hawrami, Şengal’in Sınunê ile Hanesor beldeleri arasına yerleşen ENKS ve KDP’ye bağlı peşmergeler ile Êzdi direnişçilerin oluşturduğu YBŞ ve YJŞ güçleri arasındaki çatışmada geçici ateşkese varıldığını duyurdu.
1 Kürt ölmüş.

(4 Mart 2017)

5 Geri Geldi. 5 + 5: ABD Belgeselinin Boşluğa Düştüğü Nokta

Belgeselin linki:
2017, ABD tarihinin belgesel zirvesi olmuş olduğu yıl gibi oldu, yalnızca 2 ayda.
Bu belgesel, ‘weird’: Kullanabileceğim tek sözcük bu.
2. Dünya Savaşı realitesini ABD’lilere anlattığı önesürülen ve % 60 verimli Wilder’ı da içeren 5 belgesel-dışı yönetmenin, 2017’de yine belgeselci olmayan 5 yönetmen tarafından anlatısını içeriyor bu film.
Meta-sinema formu olarak uygun. İçerik olarak berbat.
Gerçeklik ve belgesellik açısından kasıtlıca ıskalamış.
Bir:
Hemingway yavşağı ve bir Türk bile, ABD politikacılarına en az 5 yıl boyunca (1936-1941) savaş uyarısı yaptı.
İki:
Toplama kampı ve İsrail ikilisi, Dünya’yı kurtaran ülke ABD’nin 2 atom bombası ve artı 1945-2016 arasındaki 10 milyon sivil katliamı, baştan belliydi, 2. Dünya Savaşı’ndan önce bile.
Üç:
ABD, Hitler’i destekledi, en azından oligarkları. Artı ABD, savaşta bile, Almanya ile kömür ve çelik ticaretini sürdürdü, Norveç üzerinden.
O nedenle bu belgesel, ABD’nin bittiğini önesürmekle başlamamış işe, bir 10’lu Yanki güzellemesi yapacağım derken, sıçıp sıvamış ama ööle bööle değil, züppeer.
Yani:
Bu bir 2. Dünya Savaşı dönemi, ‘Republic’ filmi olmuş.
Eh bu da zaten, kulağını tersten göstererek de olsa, ABD’nin bittiğinin göstergesi ve kanıtı olmuş: Çünkü, artık işe yaramaz araçlara bel bağlıyorlar ve çaresizliklerinin acımasızlığını teşhir ediyorlar.


(1 Mart 2017)

Mini Golf

Öncelikle: Ayrı yazılır, birleşik değil.
Sonra ilkin:
Türkiye’nin ilk mini golf alanı, 2009’da Bursa Nilüfer’de açılmış filan değildir.
Sonradan ek: Konuyla ilgili Türkçe kitap, 1954 diyor.
1980’e kadar 3 mini golf alanı gördüm:
Ankara Fen Lisesi 1974-1977. Oynadım da.
İzmir Bornova Anadolu Lisesi yolundaki ABD / NATO tesisi. 1975 gibi.
1975-1980 arasında, İzmir Fuarı içi.
Ayrıca, elimde Türkiye’de çekildiği kesin olan ama ili belli olmayan bir mini golf sahası fotoğrafı da mevcut. 4 etti yani.
Mini golf 20. Yüzyıl’da başlamış. İlk kayıtlı alan bilgisi, 1912 tarihli bir dergide yer almış.
Benim doğrudan gördüklerimin 2’si ahşap tabanlı, 1’i beton tabanlı idi. İnternette baktım: Alanlar, değil 5, 55 benzemez durumda. Kural yok yani. Adam bulduğu alana, kafasına göre şekil yapmış.
Olay ticari çünkü. Eh, golf dediğinin şanı da var.
Mini golfu çok severim, çünkü küçüktür. Tüm etkenler senin denetimindedir. İyi bir konsantrasyonla, ilk atışta deliği tutturursun ki benim oynadığım 6 haklı ve puanlı bir sistemdi ama sopalar gerçek sopaydı, paslanmaz çeliktendi, hani mafya filmlerinde adam öldüren türden. Toplar da öyle: Ağır, sert, girintili.
Ek bilgi: Bu takım, ABD yapımı idi, o kesin; çünkü AFL, ABD yapımı bir proje idi. 1960’ların başı momentli bir üretim seti.
En acısı ise, şu an mini golf oynayamayacak olmam. Ne gözlerim, ne kollarım, o eski gençlik keskin hedefliliğine sahip değil nicedir.
Onun yerine, mini golf sahası fotoğrafı kolleksiyonu yapacağım.
E tabii, bir de bunun gibi metinler yazarım. Başladığım konuyu, onyıllarca bırakmadan ama aralıklı olarak okur ve yazarım. Onlarca konu kayıtlı böyle. Demek ki bir mini golf kitabı da tamamlarım artık.
Elde var bir.
Dipnot:
Türkçe’deki Dünya ve Türkiye mini golf sahaları tarihi kitabının linki, AFL ve İzmir Bornova yok, Fuar var:

(1 Mart 2017)

Kerim Ülker: Neo-Kavimler Göçü Verileri: Yorumlarım

Dışa kaçanlar eğitimli ve zengin vatandaşlar. Diğer ülkeleri bilmem ama bu Türkiye için 2 ayrı demografik örnekleme temsil eder. En eğitimliler en zengin değildir yani ki okulu yarım bırakan teknoloji dolar milyarderi öyküleri de Batı’da ünlüdür.
Türkiye’den 2015 ve 2016’da 6 bin dolar milyarderi ülkeyi terketmiş. Eh, onların çocukları da, eğitim için terketmiştir zaten. Kimse giderken tek başına gitmez. Bekar dolar milyoneri istisnadır olsa olsa. Yani sayı, 3-4 ile çarpılacak.
Bunun dışında, anababası ülkede kalıp, eğitim yoluyla giden gençler var. Onlar son 5 yılda birkaç yüz bindir herhalde.
Yani, nüfusun en nitelikli binde birini siliyorsun, yerine en dipte ve en vasıfsız, 0 eğitimli ve 0 paralı 3-4 milyon kişi alıyorsun. 20 milyar dolar gitti ve 10 milyar dolar masraf da üste geldi. Eğitim düzeyi ise ümmileşti. Üstüne bir de, daha önce ülkede hiç olmayan salgın hastalıklar geldi.
Türkiye için Yeni Kavimler göçü, son 3 yıl için bu demek oldu. AKP-Erdoğan buna çoktan razı: Nasıl ki 9171 1960 özgürlüğünü bol bulup Erim’in deyimiyle üzerine tül örttüyse, Cumhuriyet kültürü de, AKP-Erdoğan tarafından bol bulunup, üstü toprakla örtüldü bu kez.
Sorun, Fransa gibi 1. Dünya’sal bir ülkenin bile, bunu 75 milyon nüfusta, 6 milyon içeri, 3,4 milyon dışarı göç ile yaşamışlığı, onun da nedeni terör. İsveç gibi ülkeler ise, % 20 karakafa göç aldılar, % 100 sarıkafa demografilerine. Üstelik sorun, AB ülkelerinin bilimi, sanatı, düşünü yitirişinin döneminin bu göç dönemiyle çakışmışlığı: Bizde 1 barbarın 10 uygarı dejenere etmesi gibi bir durum bu.
Tek çözüm yalıtım:
Kömünler, bilim köyleri, İzmir kurtarılmış bölgesi, vd, vb. Koruyabilirlerse tabii ki.
Tek çözüm; kütüphane desentralizasyonu, kampüs, ansiklopedi, vd, vb. Müze değil ama.
Dipnot:
28 Şubat 1997’nin 20. yılında yazdıklarıma bir bak.

(28 Şubat 2017)

Oy Kullanmak, Kullanmamak, Kullanamamak: Anekdot

Sevdiğim bir arkadaşım, oy verme eşitliliği ve/ya eşitsizliği açısından, kendisinin memlekete ekonomik yatırım yapmak ve iyilik yapmak gibi nitelikleri nedeniyle, oyunun benimkinden ve başkalarınınkinden 1-10 katsayılı daha geçerli olması gerektiğini savundu. Bana 0 oy hakkı vermedi ama bazılarına öyle yaptı.
Bunu bana söylerken, benim kronik oy vermez olduğumu biliyordu.
Ama bilmediği şuydu:
Demokrasi tarihi zaten böyleydi ve onun önerisini uygulamak, pek işe yaramamıştı:
Antik Yunan’da kadınlar, köleler ve fakirler, zaten oy kullanamıyordu. Atina’da 210 binde 70 bin Yunanlı oy kullanabiliyordu. Eh, bu da köle isyanları demek oldu.
Günümüzde ise şu:
Oy verme hakkını engelleyen suçlar var.
Ondan önce devlet seni seçmen kütüğüne yazmazsa, sen oy kullanamıyorsun zaten. 80 milyonda, devlete göre 62 milyon seçmen var, çünkü yılda yalnızca 1 milyon kişi doğuyor, artı 2,5 milyon gurbetçiye oy hakkı tanındı. Referandumda ise, 64,5 değil, 53,5 milyon seçmenin oy hakkı var. Çıkış ayrı noktadan ama varış aynı noktaya. 11 milyon kişi, seçmen olarak bir hiç devlet için.
1982 Anayasası’na hayır deyip, sonraki tüm seçimlerde geçersiz oy verip veya sandığa gitmeyip, 35 yılımı tamamladım bir seçmen olarak. Referandumda hayır demek için çabada bulundum, bürokrasi izin vermedi ikametgah değiştirince olmuyormuş. Gene özgün noktamıza döndük.
Burada; araçlar ve amaçlar, çıkılan nokta, geçilen rota, varılan nokta birbirine karışmasın. Ben oy kullansam da, şıkkım hiçbiri. Tam 36 yıldır böyle (o zaman seçme yaşı 21 idi).
Ancak, oy hakkım elimden alınırsa bozulurum. Şarlarım. Benim pas geçmem ayrı, yasak ayrı.
Arkadaşımın monolog-tiradını ise, Fassbinder’in ‘Sonbaharda Almanya’ parçası kısa filminin sonunda, annesiyle konuşurken, annesinin hafiften otoriter-totaliter bir devlet arzusunu dilegetirmesi aklıma geldi.
Arkadaşım oligarki istiyor ama bunun demokrasi olmadığını bilmiyor, bilse de reddeder zaten.
Ben de, sözü geçen kısa filmde misafir işçileri kovma niyetindeki erkek sevgilisini döven Fassbinder gibi, bunu savunanları dövüp, annesine mülayim davranması gibi, arkadaşıma mülayim davranıyorum.
Bu da bir anekdottu işte.

(28 Şubat 2017)

Bir Kütüphane Anektodu

30 yıllık kitapçıyım. Bu işe göreli yeni başlamış bir kitapçı arkadaşım var. Acemi şanslı.
Son 2 ayda 2 büyük kütüphane satın aldı. İlki prestij kitaplar dizisiydi, onu geçelim. İkincisi, rütbeli bir askerin tarih kütüphanesiydi.
Bin kitap. Hepsi 1995 sonrası basımlı. Emeklilik sonrası okunmuş olduklarını düşündük, çünkü kütüphane sahibi vefat etmiş.
İçlerinde bir tek Wallerstein, bir tek tarih atlası, bir tek genel veya ülkesel tam-tarih kitabı yoktu. Bildiğimiz hikaye ve bolca Türk tarihi.
20 yılda, haftada 1’er kitaptan bin kitap ediyor. Okuma yoğunluğu yüksek değil. 80 yaşında ayda 40 kitap okuyan biliyorum.
‘Anadolu Selçuklu Tarihi’ diye, Rus yazarın yazımı, 1935 tarihli bir kitap vardı. Beni deli etti. Tüm bilgiler yanlış. 1100 yerine, 1300’de başlıyor. ‘Rum Selçuklu Devleti’ demiş ama ‘Konya Rum Devleti’ diyememiş.
Ara şerh not: Tam da, aynı konuyu ‘Toplumsal Tarih’te okumuştum. Onlar da dil sürçmesi yapıp, benim ne Anadolu’daki Türkmenler’in Türk olduğu, ne de Türkmen oldukları tezimi doğrulayan bir biçimde, 2 aşamalı 1100-1300 arası için bir Türkmen tarihçesi notlaması var. Açıklama: Türkmen denilenler, İran ve Kuzeybatı Pakistan coğrafyasal bölge kökenli, İndo-Avrupa dil orijinli halklar, aşiret olarak kayda geçmemişler ve göçe zorlanmışlar. Sonra da asimile olmuşlar. Bugünkü hallerine bakılırsa, farklı makro bölge kökenleri var, çünkü yüz haritaları tümüyle melez-N bir biçimde. En önemli özellikleri, Türkler’i çekik gözlülükten onlar uzaklaştırmış. 750’deki Talas Savaşı’ndan sonra ki Anadolu’ya doğru yolculukta, 350 yıl boyunca melezlenme çok yaşanmış.
Selenge Yayıncılık’tan 2008 basımı erken / proto-Türk tarihi konulu bir kitap var, tümüyle safsata dolu. O kadarını Eyüp Sarıtaş bile yapmadı. 1100 öncesinde Anadolu’daki Türkler’den söz ediliyor ama sonra anlıyoruz ki onlar Trakya ve Balkanlar’daki Hristiyan proto-Türkler. Bildiğimiz kadarıyla, 550-800-1100 arasındaki batıya göçler hep en kuzeyden olmuş, Karadeniz’in kuzeyinden. Bu, oranın o zamanlar ticari açıdan transit-ticaret zengini olduğunu ve kuzey-kuzey İpek Yolu’nu imler. Aynı dönem için, İran üzerinden güneyden bir göç rotası kayıtlı değil henüz ama pekala çıkabilir. Ancak bir gerçek var: Türkler 750 Talas Savaşı’ndan sonra güneye inerken, daha önce batıda askeri dirençle karşılaşmışlardı ama 550 civarında bu direnç o bölgede yoktu.
İşte burada 2 moment çok-çok önemli:
Bir: 400-500 arası Gotlar, Hunlar, Alanlar, Vandallar işbirliği, savaşı, vd, vb.
İki: Yeni öğrendiğim: Alaaddin Keykubad –Celaleddin Harzemşah savaşlarında, 2 makro ve 20 mikro tarafın oryantal raksları. Hani, ihanet desen değil, çıkar desen değil, çünkü herkes kompleta kaput durumda, başta, ortada ve sonda. Durum aynen, ‘Apocalypto’ filmindeki gibi: Kızılderililer birbirini yiyor ama beyazlar sahneye giriyor, o da filmin son planında, gerisi tarih ve belli canım, anlamında. Burada da Moğollar var, tarihin 100 yıl boyunca tam anlamıyla canına okumuşlar. Yeryüzü’nde 50 başkent yıkan başka hiçbir güç yok, ABD bile (atom bombaları Tokyo’ya atılmadı), Hitler bile (Paris’i yak(a)madı).
İşte o bin kitap bana bunları yaşattı.
İlginç olan şey, Anadolu, İran, Ön Asya ve Orta Asya tarihlerinin önümüzdeki çok değil 10 yılda, birkaç kez 0’dan yazılacak olması. İran’da MÖ 500 öncesi diller 0 epistemik kayıt noktasında çünkü: ancak batıda Anadolu’da, doğuda İndüs’te yazılar var, tarihin artık halk / kabile listelendiği dönemlerine girilmiş. Dolaylı belge bulunabilir.
Çin tarihçiliğine güven sarsıldı ama tümüyle yıkılacak ve yavaş yavaş yeniden kurulacak gibime gelmekte.
Türkler’in başkenti, 3-5 de olsa, yazılı kaydı bulunacak.
MÖ 1500 gibi, yazıyla ve hatta alfabeyle tanışmışa benzeyen Kuzey Karadeniz bölgesinin tarihi, gerçekten 0’dan yaratılacak. Herhangi bir yerzamanda göçer halklar alfabe kullanıyorsa, orada (ticaret için transit geçmiş olsalar da) yerleşik ve alfabeli tüccar halklar vardır (bakınız Fenikeliler), bu kesin artık. Belki İpek Yolu olmayan bir kuzey-kuzey ticaret ağı ve proto-devletler tarihi var saklı olarak orada ve o zamanda.
Tabii, buradan İndo-Avrupa dillerin melezlenip yaratılmasına, göçlerle taşınmasına değil, geliyoruz. Bizim tezimiz, İndo-Avrupa dillerin 2 veya 3 eski makro dil ailesinin birleşimi olduğu yönünde. MÖ 1500’den önce böyle bir dil kümesi yok çünkü.
O zamanki dönemin tüm nüfusunun belki % 30’unun yaşadığı bir toplam bölgeden söz ediyoruz burada. Ve bugün olmayan-olmadığı bir biçimde, o bir çeyrek Dünya Sistemi imiş bizce.
Dolayısıyla, kızmak ve küfretmek bana yarıyor. Gördüğünüz üzere, öfkem ve nefretim bu metni açımlattı bana.
Nokta. Es değil.
(28 Şubat 2017)