Perşembe, Temmuz 06, 2017

Ah Ferhan Abi Ah

Ferhan Şensoy, Aydınlık’tan Cumhuriyet’e transfer olmuş.
Okuduğum ilk yazısının giriş bölümü şöyle:
“1980’li yılların sonunda bir arkadaşım getirdi beni Yalıkavak’ın Geriş köyüne. Köydeki büyülü sessizliği zaman zaman bozan kuş sesi, horoz sesi, kimi köpek havlamaları.
Güzel Sanatlar Akademisi’nden arkadaşım rahmetli Birol Kutadgu’ya rastladım köyde. O resim bölümündeydi, ben mimarlık bölümünde. Birol’un bahçesinde rakı içtik Leros, Kalimnos, Patnos adalarına karşı.
- Derhal burdan arsa al! dedi, Birol.
Âşık oldum Geriş’in büyülü sessizliğine. Devrisi yıl arsa aldım, ev yaptırdım. Kitaplarım, oyunlarım bu evde yazıldı.”
Dervişin itirafı orucunu bozarmış.
Ferhan Abi’nin itirafı da öyle olmuş.
Bodrum’u keşfede keşfede, keşfedilmedik bir kulağının arkasını bıraktılar. Bakınız: Mavi Karanlık, Vedat Türkali.
Aslına bakılırsa, kabahat Halikarnas Balıkçısı’nda:
Bir mavi yolculuk çıkardı, mikti attı koca bölgeyi. Onun diktiği palmiyeleri kesip, yerine apartman dikti, onun devamcıları.
Bir sorun bakalım:
Ferhan Abi dahil, kaç kişi o Bodrum’a ağaç dikmiş veya diktirmiş?
100 yıldır tepeleri kel Bodrum çevresinin hala.
Ferhan Abi’miz, çekirge sürüsüne dahil olmuş, kurutmuş bölgeyi.
Rüzgar enerjisi değirmenine gelince:
Dikilmeli veya -memeli, memesiz de olabilir. Ancak, nereye konabilecekleri hesaplıdır, sınırlıdır, bellidir. Yoksa, randımanlı çalışmaz.
Nasıl ki Ferhan Abi’miz bastırmış parayı, almış toprağı köylüden. (O köylü de, beleş kapmış mübadelede kaçan Rum’dan.)
Şimdi de, daha paralı birileri gelip, parayı bastırıp, onların emeklilik keyfini ahirete deheliyor işte.
Ferhan Abi’mizi, acilen İstanbul’un 2 nolu Arnavutköy’üne alıyoruz. Fransa’da ve genç iken savunduğu, proleterya devrimini onların arasında gerçekleştiriyor sonrasında. Oyunun adı şimdiden hazır: Lümpen Proleterya Beni Nasıl Şaaptı?
Ah Ferhan Abi ah, sen böyle olacak insan mıydın?
Dipnot:
Yaşlanıp da, bir zamanlar yakındığı kişilik açısından babası ve yaşlılar gibi olup çıktığını itiraf etmek başka, yine onlar ve bir zamanlar itin bir tarafına soktuğu Banker Kastelli gibi paragöz olmak başka…
Yani:
Kaç para eder, o ev o arsa Ferhan Abi?

(4 Haziran 2017)

IŞİD Sonrasında Irak'ta Savaş

Bu makaleyi Artı Gerçek’te Arzu Yılmaz yazmış. Muhalif gazetelerin köşe yazarlarının illa ve bir tarafı fazlaca tutma takıntısı bu metinde yok.
Gidişatın tümüyle bir kaosa doğru olduğunu açık açık imliyor:
“Ve Irak’ta IŞİD tehdidi bitti denildiği halde geri dönüşler çok yavaş ilerliyor. Zira şehirlerin yerle bir olması bir yana, IŞİD sonrası ortaya çıkan siyasi denge hiç kimseye güven vermiyor.”
Bu, devletin uyguladığı zorunlu iskan ötesi bir durum. Sağ kalmak için zorunlu-zorunlu ve sürekli yer değiştirme. Son 5 yılda 10 milyon kişi yer değiştirdi. Kimi taa başka kıtalara gitti, kimi daha kısa mesafelerde yer değiştirdi.
İnsanları öldürmek denli, onları vatanlarından etmek de bir savaş suçu ve insanlık suçu. O nedenle, tehcir de suç sayılıyor. Ancak şu andaki durumda, kimsenin aklına bunun müsebbibi olan ABD’yi UCM’ne şikayet etmek gelmiyor. Sıkmıyor diyelim.
Ayrıca biz, IŞİD olsun olmasın, Suriye ve Irak’ta savaşın bitmediği kanısındayız. Rusya, Suriye’de savaş bitti, dedi, ertesi günü onlarca kişi öldü.
IŞİD gider, şu gelir, bu gelir, farketmez ama gelir. Oradaki kin, silah, profesyonel askerler bitmedi. İslam’ın küçük cihadı başladı bir kere.
“Irak’ta IŞİD sonrası düzen nasıl olacak henüz belli değil. Her şeyden önce IŞİD’in ele geçirdiği bölgelerin demografik yapısı darmadağın oldu. 2014 yılından bu yana Irak’ta yerinden edilenlerin sayısının üç milyonun üzerinde olduğu tahmin ediliyor.”
Bunlar daha çok Araplar olduğu için Kürtler, onların geri dönmemesi için ellerinden geleni yapacaklar.
“Hıristiyan ve Ezidi gibi dini azınlıklar ile IŞİD’den kaçan Sünniler ise Irak Kürdistanı’na sığındı. Bugün halihazırda Irak Kürdistanı’nda yaşayan mültecilerin sayısı yaklaşık 1.8 milyon- ki bu rakam Irak Kürdistanı’nın toplam nüfusunun üçte birine tekabül ediyor.”
Biz müstakbel insanlık suçunun bu insanlar üzerinden işleneceğini savlıyoruz. Onların ‘sadık Kürt’ olması veya öyleleşmesi istenecek çünkü.
“Bu tabloda, Irak’ta oyun kurucu rolünü sürdüren ABD’nin aldığı tek önlem ise, şimdilik Irak-Suriye sınırını işbirliği yaptığı güçler eliyle kontrolü altında tutmak gibi görünüyor. 650 km uzunluğundaki bu sınırın büyük bir bölümü Badia El Cezire olarak anılan çöl bölgesi. Bu bölgede mevcut iki önemli geçiş noktasından Tanf’in (El Walid) denetimi Ürdün üzerinden harekete geçirilen Özgür Suriye Ordusu eliyle sağlanmaya çalışıldı, ama Ebu Kemal (El Qaim) geçişinde hala IŞİD var. Ve Şengal’in güneyine yaptığı operasyonla Dilezer- Sibaşexıdır hattını ele geçiren Haşdi Şabi’nin Suriye’ye ulaşması hala ihtimal dahilinde.”
Meali: ABD’nin bir halt yaptığı yok, öyle bir derdi de yok. Trump, Suriye’yi Rusya’ya havale ettiğini yeni açıkladı.
“Sonuçta, Mart ayında çıkan çatışmadan bu yana YBŞ’nin kontrolündeki Xenasor ve peşmerge kontrolündeki Sınune kasabalarının birleştiği noktada her bir gücün silahları birbirlerine doğrultulmuş bir şekilde durmaya devam ediyor, ama sivillerin karşılıklı geçişlerine kimse ses çıkarmıyor.”
Bir de bu, Kürtler-içi çatışma konusu var. Onların da sadık Kürt olması isteniyor, özellikle de onların.
“… bu süreçte hem Irak Kürdistanı hem de Suriye Kürdistanı açısından ayakta kalmanın tek yolu ise aralarındaki sorunları aşarak işbirliği yapmalarından geçiyor.”
Barzani-Talabani ailelerinin yüzyıllık iç savaşlarının ve Barzani’nin ana muhalefette Talabani olduğu için çalıştırmadığı bir Kürt yerel meclisinden söz ediyoruz burada.
Ancak, eğer ve eğer 4’ü birden, Barzani, Talabani, Müslim, Öcalan, işbirliği yaparsa, bu birliktelik yürür, o da 10 yıllığına: Çocuklar başa geçince ne olacağı belli olmaz.
Çıkış:
2 ülke fiilen artık yok, devletleri de yanılmış devlet ve müstakbel birer başarılı devlet kurma aday adayı yok. İç savaşçıklar onyıllarca sürebilir. Libya’daki kabile bölünmesi, burada aşiret bölünmesi olacaktır.
Ancak yaşanacak ve hatta yaşanmakta olan, ne düşmanlık, ne işbirliği, daha pasif bir ozmosis ve negatif sembiyöz, çünkü hepsi birbirine çok yakın ve birbirine bağımlı, arada geçişimler, ozmosisler, melezlenmeler olması kaçınılmaz. Yani, yeni ırklar, yeni dinler, yeni diller demek olacak bu süreç.

(4 Temmuz 2017)

Çarşamba, Temmuz 05, 2017

Tanrıların Savaşı Konsepti ve Amerikan Tanrıları

Gaiman, 2011 basım tarihli romanını sonunda, kendisinden önce benzer şeyleri yapmış olan 3-5 kişinin adlarını verir. Oysa, bir taramayla biz epeyi veriye ulaştık.
Tanrıların Savaşı çizgiromanı 1991:
Tanrıların Savaşı belgeseli: 2010:
Tanrıların Savaşı müzik 1973, Billy Paul:
Tanrıların Savaşı müzik, Amon Amarth:
Tanrıların Savaşı, şarkı sözü, Amon Amarth:
Hythrun Günlükleri Onlaması’sın Tanrıların Savaşı Dörtlemesi bölümü, fantastik roman:
Evet, sona bir kaynakça koymalı veya koydurmalıydı. Bir editör de, ona romanın şu andaki halindeki hataları ve eksikleri söylemeliydi. Oysa kendisi, Terry Prachett’tan bile yardım almış, bunu belirtiyor.
Diğer tüm yazarlar gibi Gaiman’ın da, pek kitap okumadığını, film seyretmediğini, popüler kültür ürünlerini izlemediğine karar verdik.
Artı, kitabın sonuna aldığı en olumsuz tepkileri de eklemeliydi ki gelecekteki yazarlara örnek olsun.
ABD’yi bulmak için ABD’den ayrılıp, ancak geri dönünce ABD’yi bulan, safdilli ve/ya kötüniyetli bir Yanki, ancak bu kadarını yazabilmiş işte.
Asıl önemlisi ise, 2010-2020 arasındaki ABD tanrılar savaşı, fantastik veya realitede, Gaiman’ın yazdıklarıyla uzak veya yakın hiçbir ilintide olmadı.
Biz bunu; ticari nitelikli dolandırıcılık, kötüniyetlilik ve artniyetlilik olarak niteliyoruz.

(4 Temmuz 2017)

Merkel Trump'ı Dostluktan Attı

Meali: AB, ABD’yi dostluktan attı, çünkü İngiltere gittikten sonra AB, Almanya hegemonyasına kaldı, özellikle de bu Macron-Fransa ile.
Haber metni:
“Almanya Başbakanı Angela Merkel ile ABD Başkanı Donald Trump arasındaki gerilim seçim programına da yansıdı. Merkel'in partisinin eylül seçimleri için hazırladığı yeni programda artık ABD'den 'dost' diye söz edilmiyor.”
Biz, bu çatlağın 2001’de ABD’nin tekkutuplu / kendikutuplu Dünya’yı yeğleyip, AB’yi yok saymasıyla yürüdüğünü düşünüyoruz. Yani, bunu ABD kendi yarattı.
Almanya üst yetkililerini dinledi, deşifre oldu.
NATO üyesi ülkelerden çok para istedi.
Vd, vb, vs…
Artı son olarak:
Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa’yı Almanya’dan kurtaran kahraman ülke geyiği bitti.

(3 Temmuz 2017)

Ekşi Sözlük’te ‘#ülkemde suriyeli istemiyorum’ Başlığı

Çanların Suriyeliler için çalmaya başladığını imler bir şeydir.
Sözlük’te bir konuda genelde % 40-60 veya 60-40 lehte-aleyhte olunur.
Bu başlıkta 200’de 180-190 Suriyeliler aleyhinde.
Anımsayalım:
Benzeri bir durum, 1993 gibi, Afrikalılar’a yapılmış, Beyoğlu’nda gözümün önünde bir Afrikalı linç edilmiş, hepsi de Silopi’ye toplama kampına / mülteci kampına sürülmüştü.
Ne oldu sonra?
Yıl 2017. Parfüm ve kol saatı tekeli Afrikalılar’da Dolapdere’de ne Kürtler, ne de Çingeneler, onları silemedi piyasadan, dayak zoruyla bile.
Kendi gettolarını kurdular. Örgütlendiler.
Aynı şeyi, uzun vadede Suriyeliler’in yapabileceği kasınısında sayılmam, çünkü yine gözümün önünde zengin Suriyeli fakir-dilenci Suriyeli’ye para vermiyor, Türkler veriyorlar.
Buradaki vurgu, Yeni Orta Çağ’daki lümpen halkların neo-lümpenliği ve lümenliğin neo-barbarlık formunda tüm Dünya’yı işgal ve istila etmesi. Hem de işgal ve istila edenlerin onayı, hatta arzusu ve talebiyle.
Roma, Attila’ya kendi topraklarında eğitim verdi.
Almanya Alamancı Türkler’i aldı, 50-55 yıl sonra bugün ülkesinde kaç tane Türk veya çift pasaportlu var, onu bilmiyor.
Bugünün Avrupa’sında ortadan kuzeye gittikçe, % 10’dan 207ye çıkan bir 1.+2. kuşak göçmen durumu var. İskandinavlar karakafalı olmak üzereler ve buna henüz aymadılar.
Türkiye’de yeni dönem kitlesel göçü olarak, 1980’deki 1 milyon İranlı’dan başlayarak birkaç 10 milyon müteci aldı. Çoğu gitti, azı kaldı. Ancak. Hepsi transitti ve 1990-2015 arasında Türkiye’den her yıl ortalama 250 bin kişi göçmen olarak batıya geçti.
3 milyon Suriyeli ise en büyük sayı ve gidecek gibi de değiller. AB’nin tutumu ortada. Eğer, hepsi sınırdışı edilirse, yarısı 2-3 yıl içinde yok edilir.
Bu konuda tarihe ve geleceğe yönelik bir im koyalım istedik. Nokta.
Dipnot:
Parkta bir evsiz olarak Suriyeliler ile birlikte yatmış ve onları doğrudan-içeriden gözlemiş biri olarak, ben de onlara antipatiyle bakıyorum. Ancak, ya onları almayacaksın (ve savaş alanlarında ölecekler-di), ya da onların sorumluğunu üstleneceksin: Devlet olmak, bu demek çünkü.

(3 Temmuz 2017)

Kolombiya'da üç erkeğin birbirleriyle evlenmesine onay

Sanki biraz abartı olmuş gibi:
“23 yaşındaki Prada, gazeteye açıklamasında, "Özel olanı herkese açmak istedik. Bunu saklamamız için bir neden yok. İnsanların farklı aşk ve aile türleri olduğunu anlamalarına yardım ediyoruz" dedi.
Rodriguez, Bermudez ve Prada'nın medeni birliktelikleri yasal olarak evlilik sayılmıyor.
Üçlünün belgelerini hazırlayan avukat German Rincon-Perfetti, "Kolombiya yasalarına göre evlilik 2 kişi arasında yapılır. Bu yüzden, 'özel miras birlikteliği' şeklinde yeni bir terim yarattık" dedi.”
Eşcinsellerin evliliği bir türlü benim kafama yatmaz, çünkü evlilik farksızlık demektir, eşcinseller ise eşcinselleriyle farklı olduklarını savunurlar.
Üstelik, arkasından klasik aldatma, boşanma ve çocuğu kim alsın diye dava olunca, cılkı çıkıyor.
Burada da, bildiğimiz mal birliğine yönelik evlilik sözleşmesi işin içine girmiş.
Tersine bakınca da, boşanma aşaması gelince, kim kimden boşanacak?
Olay dönüp dolaşıp, Bekir Yıldız’ın ‘evlilik şirketi’ kavramına geliyor ve orada da takılıp kalıyor.

(3 Temmuz 2017)

Facebook gökkuşağına karşı haç emojisini reddetti

Çok eğlenceli bir durum.
Ayrımcılık olmuş resmen.
Ancak, devamında olay gamalı haça kadar giderdi herhalde.
“Dünyada 2 milyardan fazla kişinin kullandığı sosyal paylaşım sitesi Facebook, LGBT’lere destek için kullanılan gökkuşağı emojisine tepki gösteren Evanjelist Hıristiyanlar’ın siteye “haç emojisi” eklenmesi talebini reddetti.”
Katolikler de 2 milyar (haç onların simgesi, ortodoksalara karşı bile kullandılar onu).
Maç 1-1 berabere.
Papa yakında bu işe el koyar bence.
Dipnot:
Buradaki ironi ve problematik, haç ve gökkuşağının karşıt simgeler / amblemler olarak tanımlanması. Bu durumda, İslam Ve Musevilik de, Katoliklik ile aynı safta yer alır.
Ayrıca, kiliseye giden Lgbti de çok. Zaten bir bölümü orada evlendiler.
İşte bu kakafoni, bizce yeni dönemin mental ve zihinsel regresyonu ve konfüzyonunun göstergesidir.

(3 Temmuz 2017)

Salı, Temmuz 04, 2017

Irak Hükümeti Kürt Petrolüne El Koydurdu

Demokrasilerde hukuk yolu güzel bir şey.
Bir haber:
“Irak Kürt Bölgesel Yönetimi'ne ait, 700 bin varilden fazla petrol taşıyan bir tankere Kanada'da el konulacak. Kanada mahkemesi kararı, Irak hükümetinin açtığı dava sonucunda aldı.”
Bu kadar basit.
Bunu biz zamanında TC hükümetine de önermiştik. Uluslarası platformlarda Kürtler aleyhine karar aldırmak. Oysa TC hükümetleri tam bir ironiyle, sonradan Kürt partisinden milletvekili adayı olup yine Kürtler’in oysuzluğu nedeniyle seçilemeyen Bakın Oran’ı, AİHM’nde Türkiye için eleman olarak gönderdi, o da bütün kararları ülke aleyhine aldırdı.
TC birçok uluslararası hukuk kuralını çiğniyor, doğru. Ancak, muhatapları da çiğniyor aynı kuralları, o da doğru.
Yukarıda sözü geçen karar, bundan bilmem kaç yıl önce alınsaydı, şu anda Kuzey Irak Kürt yönetimi çoktan iflas etmişti ve zaten kezlerce maaşları ödeyemediler.
Türkiye ise, Kuzey Irak’tan gelen kaçak Kürt petrolünü sınırları içinde soktu ve 2015-2016 gibi, ulusal petrol tüketiminin % 25 civarı kaçak petrolle oldu: Bunu üretilen ve tüketilen petrolün yıllık seyirlerinden izleyebildik.
Tabii bir soru kipi:
Bir Kanada mahkemesinin bu konuda karar alma yetkisi var mı?
Petrol tanker gemisi, sınırları içindeyse evet.
Bir ayrıntı:
“700 bin varilden fazla petrol taşıyan tanker, 13 Haziran’da Ceyhan Limanı’ndan yola çıkmıştı.”
Bu durumda ihbarı bizimkiler yapmış bile olabilir. Barzani bağımsızlık referandumu yapacağı için.
Bir ayrıntı daha:
“Irak hükümeti son olarak üç yıl önce, Erbil’e ait bir petrol tankerinin kargosunu Meksika Körfezi’nde boşaltmasını mahkeme yoluyla engellemeye çalışmıştı. Neverland, o tarihten bu yana Kuzey Amerika’ya doğru seyreden ilk tankerdi. Petrol tüccarları tarafından yakından izlenen gemi 18 Haziran’da Ceyhan’dan yola çıktıktan sonra 21 Haziran’da Cebelitarık Boğazı’nı geçip Atlantik Okyanusu’na çıktığında uydu vericisini kapatmıştı. Tankerin en son cuma günü Kanada’nın kıyı kenti Halifax’ın 300 mil, ABD’nin Boston kentinin de 600 mil açıklarında görülmesi, Irak hükümetinin mahkemeye başvuracağı beklentisine yol açmıştı.”
Muhtemelen, uyru vericisini kapamak da bir suç. İllegal iş yaptığın anlamına gelir çünkü.
Bundan sonra, Barzani’nin para işi zor yani artık.

(3 Temmuz 2017)

Türkiye, Türkistan, Arabistan

Türkiye, Türkistan olmak üzerinden, abartılı doğululaşarak Arabistan’laştı.
3 milyon Suriyeli göçmen, zenginiyle dilencisiyle, Türkiye / İstanbul toplumunu ümmileştirdi.
Araplar’ın bedenselliği ile Türkler’inki birbirine yakın: Ye, iç, mala vur, ciddiye al. Afrikalılar’ınki biraz daha farklı: Ye, iç, seviş, danset, ciddiye alma.
Taksim Meydanı’ndaki festival gözlemlerinin bilgi geri beslemesi bu notlar.
Sahnedeki şarkıcı, Araplar’ı ciddiye alarak, onların sevdiğini düşündüğü ‘Mavi, Mavi Masmavi’yi söyledi ama inanılmaz bir tekno yorumla. Evet, tekno yorumla. Çünkü darbuka canlı olarak, elektronik müzik sanal olarak öylesine birbirine geçirildi ki Araplar’ın o ıyyıy çalan muglu göbek havalarını aştı. (Not: Bu konuya en güzel ve en uygun örnek, Mahzun Kırmızıgül’ün ‘Bebeğim Benim’ine getirilen (İstanbul FM) tekno yorumdur.
Şarkıcı, bu şarkıdan sonra, ‘şükran’ (Arapça teşekkür) yerine, ‘dobro’ (Rusça ne?) dedi ve beni kilitledi. Herhalde Ruslar’a hitap eden pavyonlarda da çalan bir gruptu bu.

(2-3 Temmuz 2017)

Taşra Panayırı 1960-1970, Yazlık Sinema 1965-1975, Fuar Kadınlar Matinesi 1975, Taksim Festivali 2017

Kabaca 60 yıllık bir süre, kabaca Batı Anadolu altkültürlerinden söz ediyoruz burada ve şimdi.
( Müzik kabaca aynı modda. Arabeskten de, avamsaldan da bayağı düzeyde.
( İzmir Fuarı’nda Ege köylüleri vardı, Taksim Festivali’nde Araplar var.
( Sahnedeki büyük ekranda AKP, ingilizce olarak kendi reklamını yapıyor ama Araplar da, Türkler de, İngilizce bilmiyorlar, tabii ki AKP’liler de. Metni okuyan kızın aksanı feci, 1 / 5 konuşma düzeyi, Türk aksanı parodisi.
( Aradaki bazı yerlerde ve zamanlarda bundan daha yukarıya yol alındı. O emir-komuta zincirinde saydığımız TRT’nin televizyon programları örneği düzeyliydi. Sonra 1982-1997 arasında, AKM’nin sineması da vardı Taksim Meydanı’nda: İstanbul Film Festivali filmleri gösterirdi ve o zaman ortalık üniversite öğrencileriyle dolardı, şimdikiler gibilerle değil, 25 yıl önceki gibilerle.
(2-3 Temmuz 2017)

Amerikan Tanrıları: Roman

( Metin vasat ve sıkıcı.
Bunun içerikten çok, formdan geldiği kanısındayım. İçerik ne de olsa tanrılar çünkü.
Gaiman, bir paçallama uzmanı. Melezleme değil, harmanlama değil, paçallama. Araya da çok fazla öznel süzgeç koymuş, çünkü romanında romanı yazmanın sonunda ABD’ye vardığını söylüyor ama onun ABD’si gerçek ABD değil. Gaiman, düşle / fantazyayal gerçeği karıştırıyor ve olumsuz anlamda, olumlu anlamda değil.
( Roman / senaryo oranı: Roman 640 sayfa, 16 bölüm, tam 55 dakikadan, kılçıksız 40 dakikadan, 40’ar sayfa senaryo demek olmuş. Bu, Türkçe için oran, İngilizce için değişebilir, çünkü İngilizce / Türkçe metin hacmi oranı, 4 / 3 oluyor genelde, çeviriden biliyorum.
Artı: 1 sezon = 1 / 2 roman. O da, 1 roman = 2 sezonluk = 16 bölümlük dizi.
( Tanrılar hakkındaki safsatalar dizide daha çok.
( Dizi seyredilesi ama roman tümüyle okunası değil. Çizgiroman ise, çizgisinin vasatlığı nedeniyle ortada-nötr kalır.
( Baş kahraman Shadow Moon, romanda baş kahraman ama dizide baş kahraman Odin.
( En önemli konu ise şu: Romanda bile epik-episodik duran, eski tanrılar soyut öyküleri, başlı başına anlatı parçaları ve romanı aşıyorlar. Hele hele dizide stop-motion film ile verilen doğa tanrıları (Boğa) bölümü, dizinin de romanın da çok üstünde bir hiper-tekst durumunda, içeriği de hiper-semantik durumunda. Ancak romandaki yerleştirme / enstalasyon, dizideki gibi, epik değil.
( Dolayısıyla: Dizide açıkseçik yapılan, sinemasal bölümleme, romanda edebi bölümleme olarak yok ve olsa daha iyi olurdu. Semantik olarak, hangisinin hangisi olduğu romanda anlaşılmıyor pek: Hiper-okuma ile bile.
( Son vurgu 1: Gölge Ay’ın göndermelerinin hiçbiri belirgin değil. Oysa, romanın sonunda onun olağanüstülüğü kazanıyor, eski veya yeni tanrıların olağanüstülüğü değil. Bu da, Gaiman’ın bakış açısıyla olsa olsa insanilik olur. Üstelik Moon, tüm roman ve dizi boyunca mal mal çevresini izliyor ve olup bitenden hiçbirşey anlamıyor.
( Son vurgu 2: Romanın kendisi, tek başına bir çapraz medya: Hem konu içeriği olarak, hem edebi tarz-tür olarak: Mitoloji, şehir efsanesi, çizgiroman metni, vd paçalı.

(2-3 Temmuz 2017)

Çapraz Medya Problematikleri

( Hangisi daha iyi?
Altsoru 1: Grafik roman mı, roman mı, film mi, dizi mi?
Altyanıt 1: Eskiden film üstündü, 2010’dan beridir (muhtemelen geçici olarak) dizi üstün.
( Bir çapraz medya dizisini hangi sırayla izlemeli?
Hangi sırayla yapıldığına bağlı.
İzleyenine bağlı.
( Hangisi ilk, hangi sırayla üretilmeli?
Bu, eserine ve üretenine (dizide yaratıcı denilene) bağlı olarak değişiyor.
( İlk yaratıcının sonraki çapraz medya ürünlerine katkısı, müdahelesi ne olmalı ve/ya ne olmamalı?
Taht Oyunları 6. sezon, romanın 6. cilti henüz yazılmadığı için boşta kaldı. Yazar konuya müdahildi ama dizinin akışı dingildedi. Bu da, interaktif öykü  / oyun akışının dingildemesini de imler.

(2-3 Temmuz 2017)

Marjinaller, Yürüyüş, CHP-Kılıçdaroğlu, Gezi

Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşü başlangıçta fazla ilgi çekmedi. Gezi de öyle.
Kılıçdaroğlu’nun yürüyüşüne sonradan, parça parça, az zamanlı / süreksiz katılan epeyi grup, kendi dertleri için yürüdü, CHP milletvekili üzerinden adalet arayışı için değil. Gezi’de de öyle.
Yürüyüşe katılan gruplardan biri, Fetöcülük’ten içeri alınan bir GS yöneticisi için yürüyen GS yönetiminde bir gruptu. Onların yürüdüğü günle aynı gün, Lgbti gurur yürüyüşü ikinci kez engellendi. Ve o kişi, bu yürüyüşlere tümden karşıydı.
Ara şerh:
İzmir Lgbti grupları, engelemeyle karşılaşmadan Haziran 2017 başında gurur yürüyüşlerini kazasız belasız eylediler. Burada, İzmir, İstanbul 1, İstanbul 2 gibi Lgbti’lerin 3 altkümeleşmesi durumu olmakta ki Dünya’da kutlama günleri farklı olabiliyor, tıpkı gökkuşağının Lgbti’lerden önce, epeyi farklı altkültür grubunun simgesi olmuşluğu gibi.
Bu karşılaştır-karşıtlaştır bizce önemli.
Biz bunu grup atomlaşması olarak görmüyoruz, daha çok grup bencilliği ve benmerkezliliği olarak görüyoruz: Her marjinal grup, kendi derdinin çözülmek için ilk önce geldiğini düşünüyor ve daha çok da hissediyor.
Devam:
Gezi’ye katılanlar da bu türden bir alt-farklılaşmışlık içindeydiler ve hiçbir zaman birleşmediler.
Kanıt:
Solcular kapitalist Müslümanlar’ın meydanda namaz kılmasına izin verdiler ama o namazı kılanlar gidip de anarşistlere destek vermediler.
Dolayısıyla son olaylar dizisinde bu, grup enstalasyonu oldu, grup atomizasyonu değil.
Zaten genelde kimse başkalarının derdiyle uğraşmaz bizde. Marjinaller de öyle. Geziciler de öyle.

(2-3 Temmuz 2017)

İronik Bir Soru

ABD sömürgesi olmakla SSCB sömürgesi olmak ayrımı, 1945-1990 TC’si için fark yok / ayırtsız bir durumdu. Bunun böyleliliği, 1995’te anlaşıldı. Aynı zamanda resmi söylemde AB bittiğinde ve Yeni Orta Çağ’a girdiğinde.
Şerh: Bunu saptayan Minc, Yeni Kavimler Göçü’nden hiç söz etmez ama Bosna Savaşı, aynı zamanda bu demek de oldu: Diğer savaşların da, diğer göç dalgalarına neden olmuşluğu gibi. Ve bunların hepsi Doğu’dan geliyordu. Ancak bu, Darius-Pers-Doğu galibiyeti veya ‘doğunun yükselişi, batının inişini önceler’ demek de değildir. Persler uygardı ama savaş göçmenleri değildi, yeni bir barbarlık-uygarlık çatışması durumu bu yani.
Devam:
Doğu, konumu nedeniyle TC’ye hep geldi. Bu, NATO’ya karşı ŞİÖ’ye tercih etmek demek değil.
Asıl soru şu:
1838-2008 batılılaşması ile 2008-2048+ doğululaşması karşıtlığı:
Hangisi kötü, hangisi iyi?: Nerede, ne zaman, nasıl, hangi?
Not: Bu metin, doğulu-alaturka-türü yazlık sinema altkültürünün, 2017-türü doğulu taşra panayırı altkültürünün (eski taşra panayırının aşırı yorumunun) sessel fonu ve geri beslemesi (feedback) ile / sayesinde yazıldı. Dinlediğim tüm parçalar, 45’lik plak altkültürünün plajlara ve yazlık sinemalara girdiği 1965-1975 döneminin pop parçaları idi.

(26 Haziran + 3 Temmuz 2017)

Halkların Eğlencesinin Korkunçluğu

Arthur Koestler, İspanya İç Savaşı’nda Uluslararası Tugay’da savaşırken esir düşer, idama mahkum edilir, açlık grevine başlar, uluslararası kampanyayla kurtulur, serbest bırakılır, kente iner. Bir bakar ki:
İnsanlar, gölgede 40 derecede buzlu limonatalarını yudumluyorlar. İspanyollar ve İç Savaş sırasında.
Dava inancı kırılır ama aynı Koestler, Walter Benjamin’i ölüme taşır: Birlikte intihar ederler. Koestler orada yaşadığı açlık grevi nedeniyle olduğu ülser yüzünden zehri kusar, Benjamin kusamaz ve ölür.
Taksim Panayırı’ında 02.07.17 gecesinde halklar göbek attı ve eğlendi.
Araplar, Azeriler, Türkler ve ceman 72,5 millet ve hatta daha çok millet. Bu 72,5, eski 72,5 değil ama 0,5 olan Çingeneler hala 10 altküme (0,05’er) olarak varlar.
Araplar meydanda çoğunluktaydılar. Ülkelerindeki iç savaştan kaçan paralı Suriyeliler idiler.
Erkekleri bile göbek attılar (fotoğrafta görünüyor), erkeklerin göbek atmasının ayıp olduğu İslam kültüründe. Geceleyin bile 30 derecede, buzlu sular içerek, dondurmalar yiyerek, selfiler çekerek.
Bu bir rezillik.
Halkların rezilliği.
Hakların lümpenliğinin rezilliği.
Kitlenin negatif sembiyözünün, iktidar seçkinleriyle aktif veya pasif işbirliğinin kanıtı, göstergesi, teşhiri.
Bunu belgeledim işte.

(3 Temmuz 2017)

Pazartesi, Temmuz 03, 2017

Sadık Kürt

Ekşi Sözlük üzerinden bu linke ulaştım:
Sözlük girdisi 02.07.17 tarihli ama link 20.12.16 tarihli, yani eskimiş bile sayılır.
Sözlük’tekilerin bir bölümü dellenmiş ama beni asıl ilgilendiren şu sözcük dizisi oldu:
Sadık Kürt.
Sonraki tezler de, "tek toplum, tek kültür, tek hedef, tek ulus, tek devlet."
Tek dil ve tek din denmiyor, dikkatleri çekerim.
Ulus olmak ise, bunların da tekliğidir: ABD’de bile tek dil var.
Bunu nasıl aklettiler bilmiyorum ama çocuk epeyi ters açıdan doğum yoluna girmiş.
Özellikle de, Yezidi Kürtler, diğer Kürtler’in şiddetine maruz kalınca…
Çıkış tezi yinelemesi:
Suriye ve İran parçaları zor devlet olur ama Irak ve Türkiye parçalarının en azından federasyon olasılığı var: Olasılık giderek azalıyor ama hala var.
Bir de:
4’ü de devlet olarak kurulsa, birleşme kavgasıyla, sen ben savaşıyla iç savaşa giderler.
1984-2014 arasındaki 30 yıl uzun süreydi ve bu süreyi boşa harcadılar.

(2 Temmuz 2017)

Anket ve/ya Soruşturma

Anket’in tam öztürkçesi, sorucuklama olabilirdi.
Edebiyat anketlerinin bir bölümüne ise, nedense soruşturma denmiş. Soruşturma deyince, benim aklıma mahkeme veya hukuksuz sorgulama geliyor.
Bu 2 sözcüğü karşılaştırmak, aklıma alaturka kadın yazarların çocukla ilgili düşüncelerini birarada bulabileceğim bir anket veya soruşturma (bir dergide veya bir kitapta) bulup bulamayacağım geldi.
Edebiyat yıllıklarımız bol ve geniş yıllara yayılı ama onların içinde bu tür sorular yok. Olsa olsa, kadın dergilerinin sayfalarında olur. Zaten, Cumhuriyet dönemi top 40 kadın yazar lisetsine de öyle bir dergide rasladım.
Adalet Ağaoğlu, Eilf Şafak’a çocuk doğurmakla ilgili bir soruyu doğrudan sormuş, sorabilmiş. Oysa bir erkek, o kadının kocası veya partneri olsa bile, bir kadına aynı soruyu sorsa, aynı kadın büyük olasılık yalan söyleyecekti.
Ara şerh: Triton’un ve yazarının, kadının yalan söylemesi tezini giderek daha irdelenesi bulmaktayım.
Bir kadın eleştirmenin kadın şairlerle yaptığı anket türünden bir araştırma-kitap aradığım konularda da vardır belki. Bir bakınayım.
Bu anketi, oradaki kadın şairlere kendim yapmak isterdim ama mümkün değil ne yazık ki.
(2 Temmuz 2017)

Türk Edebiyatında En Çok Satan Kadın Yazar

Kim olabilir. Tahmin edin.
Kerime Nadir imiş:
“Bazı romanları yabancı dillere de çevrilen Nadir'in romanları 5 milyondan fazla satış yapmıştır.”
Karşılaştırma için, günümüzün en çok satan kadın yazarı Elif Şafak’ın 2016’da toplamda 300 bin adet satış yaptığını ekleyelim. Nadir için orta yıl 1960, Şafak için orta yıl 2025 olsun, nüfus katsayısı 1 / 2,2 olabilir. İlki 40 küsur kitap yazmış, Şafak 30 civarında kalır gibi. Dolayısıyla, Nadir’in rekoru uzun süre daha kırılamaz gibi.
İçerik-nitelik olarak, Nadir’i aşk romanları yazdığı için küçümseyenler olabilir ama Şafak gibi yeni kuşak yazarlar da kadınlıklarını suiistimal ederek, gırtlak boyu duygusallıkta yüzerler zaten.
Bu da böyle bir saptama oldu işte.
Anahtar sözcükler: Hissilik, hissiyat, duygusallık, kadın duyarlılığı, melofaşizm, melokomedi, melodram.

(2 Temmuz 2017)

Çocuk ve Türk Kadın Yazarlar

Bu konu aklıma neden yeni geldi, kendime epeyi şaştım, çünkü uzun süredir üzerinde yoğunca düşündüğüm bir konu.
Kadın yazar olabilmekle çocuk yapmanın arasında, olumsuz, nötr, olumlu ilinti olduğunu düşünenler vardır. Ancak şu kesin ki çocuk doğduktan sonraki ilk 2-3 yıl boyunca kadın bir yazar, doğru dürüst yazabilecek denli odaklanabilir ve yalnız kalabilir olamayacaktır. Bunu bizzat yaşayıp anlatan bilimci kadın bir arkadaşım oldu, oradan biliyorum.
Çocuk sahibi olmamanın uluslararası ölçütü, 44+ yaşta olmakmış, bunu istatistik kitapları ve almanaklar söylüyor.
Yaşayanlardan Adalet Ağaoğlu var çocuksuz benim bildiğim. Bunu bilerek ve isteyerek seçtiğini kendisi anlatır.
Elif Şafak ise bir romanında, Ağaoğlu’nun kendisine çocuk sahibi olmak hakkında ne düşündüğünü sorduğunu ve sonradan gelişen süreçte çocuğu nasıl doğurduğunu anlatır.
Yeni kuşaklardan çocuksuz olarak, 1966 doğumlu Aslı Erdoğan var benim bildiğim.
Salim Şengil ile birlikte olan Nezihe Meriç de çocuk yapmadı diye biliyorum. Tuhaftır ama yazar biyografilerinde , çocuk sahibi olmuş olup olmadıkları her zaman yazmıyor.
Aranot: Bundan sonrasında biyografilere bakılarak gidildi.
Yararlı bir site linki olarak not:
Ek bilgi: Yukarıdaki site, ağırlık olarak güzelyazını almamış. Ancak, hiç duymadığım adları içeriyor. Ne yazık ki yine çocuk olayı, her zaman belirtilmemiş.
Çıkış:
Belirsizlik. İnternette bildiklerimden başka çocuksuz Türk kadın yazar bulamadım. Dolayısıyla bu metin, yarım kaldı.
Bunu tamamlamak için:
‘Türk erkek yazarlar ve çocuk’, ‘kariyer, doğurganlık, yazarlık’ gibi başlıklarla konuyu daha da açmam gerekli.
Çocuksuz Türk kadın yazarların bunu bilerek ve isteyerek seçip seçmediğine ve çocuk sahibi olmak hakkında ne düşündüklerine ilişkin alıntı derlemeleri yapmam gerekli.
Anahtar sözcükler: Annelik, doğurganlık, kariyer, dişil yaratıcılık, kadın duyarlılığı.

(2 Temmuz 2017)

Tarihi Tarihlemek

Tarihi belli tarihlerle tarihlemek, yani tarihsel dönemlere bölmek bir alışkanlık. Bunu aşırı şematik bulanlar da var ama şema olmadan da, tarih atlası olamıyor, Dünya Sistemi de olamıyor.
Orta Çağ, Roma’nın yıkıldığı yıl olan MS 476 ile ilk matbu kitabın basıldığı yıl olan 1455 arasında var oldu sayılır. Bitiş yılını 1492 sayanlar da vardır, 1500 de.
Oysa Roma, 376’da Doğu ve Batı Roma olarak ikiye bölündü. Ondan önce İstanbul 300 gibi kuruldu ve Roma’nın başkenti yapıldı. Bizce Roma, İstanbul kurulduğunda bitti, olmadı ikiye bölündüğünde bitti.
Hristiyanlık, Batı Roma’da 395’te, Doğu Roma’da 400’de resmi din kabul edildi. Yani diğer bir deyişle, Roma’nın Hristiyan dönemi diye bir şey yoktur. Bu tarihleri kullanırsak yani. Oysa resmi söylem, konuyu 1.600 yıl sona bile hala tartışıyor: Roma’yı hristiyanlaşmak mı yıktı?
1492 aynı zamanda; engizisyon, Musevi tehciri, yeniden fetih ve sömürgeciliğin başladığı yıldır da. Sömürgecilik dışındaki diğerleri, İspanya’yı Orta Çağ’dan çıkaracak şeyler değildir. Sömürgecilik ise, kamburun kendi kamburunu atmadan başkalarına kambur yüklemesi türünden bir olgudur ve Dünya’yı 400 yıllığına kan gölüne çevirmiştir: Yani, İspanya’ya rönesans ama Dünya’ya engizisyon.
Osmanlı İmparatorluğu’nun Duralama Devri’ne girişi ise, 1600-1650 yılları arasında bir zaman sayılır. Bizce bir imparatorluğun duraklaması demek, uluslararası (iktisadi, askeri, siyasi) durumunun sarsılması demektir. Bu bakış açısıyla, İspanyol gümüşünün getirdiği enflasyon, bu duralama döneminin asıl nedenidir. (Artı bilgi: 1500-1600 arasında İpek Yolu, henüz sona ermemişti.) İç isyanlar ve dış savaşlardaki yenilgiler tali neden sayılabilir.
Devamında bir basmakalıp tarihsel düşünce vardır:
Bir dönemin tarihi aradan en az 50 yıl geçmeden yazılamaz diye bir tez vardır. Oysa bizim tezimiz, anında da yazılabileceği, artılar / ekler olarak da, bu yazılan farklı tarihlerin aynı anda ve birlikte geçerli olabileceği, aslında tarihi kimin nasıl yazdığının da yazılan tarihi belirlediğidir. Bu açıdan bakılınca da, 3 veya daha çok tez-kategori barındıran Dünya Sistemi’ler de, birbirinden o denli farklı değildir, birarada geçerli olabilirler, tarihte antitezler ve tezler zaman içinde birbirine geçebilir (bir tür ozmosis) ve Dünya Sistemi, 2. Sanayileşme’nin tamamlanmasından sonra, bir kez daha farklı biçimde yazılacaktır ve modellenecektir de.
Buradan geçmişbilim-gelecekbilim bireşimine ve şimdinin tarihe katılışına geliyoruz:
1945 ertesinde 9 x 2. Sanayileşme altkültürleri hep varolageldi, çünkü bazıları zaten savaş sırasında icat edilmişlerdi. Ancak, 1945 atom bombaları ve 1957’deki Sputnik yapay uydusu, hem tarihi bitirdi, hem de insan sonrası tür olan Homo Posterus’u imledi.
Homo Posterus’un başlangıç yılı olarak ise, ilk uzay devleti olan (aslında olamayacak olan) Asgardia’nın kurulması gösterilebilir.
9 altkültür farklı Homo Posterus’lar da imledi çoktan. Zihinsel / yazılımsal ölümsüzler ile bedensel / donanımsal ölümsüzler 2 ayrı evrim yoluna girecekler örneğin ve hatta onlar da 2 yerine, 2 x 2 = 4 çeşit bile olabilirler.
Konu çıkışı olarak en başa dönersek de:
Tarih, yazı ve devlet ile başlatılır ama proto yazı MÖ 4000’e kadar gidiyor görünüyor, o da şimdilik. Devlet ile sabit ve büyük yerleşimlerin tarihi ise, günümüzden 11 bin yıl öncesine kadar uzatılabiliyor.
Dolayısıyla, bizim geçmişbilim-gelecekbilim sentezimiz ve tarihi tarihlememiz, MÖ 3000 – MS 2000 arasındaki 5 milenyum için tanımlı ve sınırlı tutuluyor.
(2 Temmuz 2017)

1924, 1961, 1982, 2017

Bazı yorumcular, her anayasa değişimini birer cumhuriyet değişimi sayıyorlar. Bu hesaba göre bizler, son değişiklikle 4. Cumhuriyet’e girdik.
Ancak, ilk 3 anayasada da ortak nitelik laiklik idi. Oysa bu anayasa, laik falan değil. Arada açık bir ayrım var yani.
Biz ise hala, 1. Cumhuriyet’in Aralık 2013’te bittiğini, çünkü devletin süreksiz devlet formuna geçtiğini ve hala sürekli devlet formuna geçemediğimizi, dolayısıyla hala bir ara, Fetret, geçiş dönemi yaşadığımızı savunuyoruz.
Zaten ayrıca; 1938, 1950, 1960, 1971, 1980, 1983, 1993, 2003 devlet formu değişiklikleri de mevcut. Aralarında 2. Cumhuriyet sözünün edildiği ilk ve aslında tek olanı, 1960 darbesi.
Bu açıdan bakınca, 1925 ve 1938 gibi daha önceki, 1968’liler ve 1978’liler ayaklanmalarını da devlet süreksizliği saymıyoruz.
Asıl önemlisi Türkiye, Aralık 2013 ila Temmuz 2017 arasında bir zamanda (veya zamanlarda) % 50’den çok yanılmış devlet oldu. Şu an için devletin reformu ve restorasyonu, 5-15 yıl alacak durumda, o da Temmuz 2017 momentiyle ve ufukta bunun için bir olasılık görünmüyor hala.
Bir şerhimiz de, Türkiye’de İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin, anayasanın ve epeyi yasanın yazılıp uygulanmadığı yönünde: İmam nikahına çok-çok az ceza kesilmiştir ve/ya uygulanmıştır örneğin, oysa dini nikah yasayla yasaktır hala.
Ara şerh: İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi bile, yaşama hakkını tanıyıp, aynı zamanda devletlerin vatandaşlarını savaş alanına sürmesine, yani bir bölümünü ölüme yollamasına karşı çıkmaz. Yani bu, ‘uygulanan yasa ile yazılı yasa arasındaki boşluk’ konusu, her yerde var.
Doğrudur, kriter değiştikçe, devlet veya kaçıncı cumhuriyet olduğu da değişir ama bizce anayasa bir kriter değildir.
Yeni cumhuriyet tartışmalarının gündemde olduğu bir dönemde, bu metnin tarihe kayıt düşmesini de gerekli gördük.
Dipnot:
Bu metni, devlet karşıtı bir anarşist kuramcı olarak yazdığımı belirtmiş olayım. Ancak bu kuramcılık, devletin olmadığı yerde kitlenin zıbıttığını gözlememe ve yazmama da engel değil.

(1 Temmuz 2017)

Pazar, Temmuz 02, 2017

Bir Okurun Soruları ve Yanıtları

Önbilgi: Sorular kalın harfli ve yanıtlar altında yer alıyor olacak.
1. Suriye’den IŞİD temizlendikten sonra, Suriye kalıcı olarak bölünür mu ? Afganistan veya Vietnam’daki gibi süper güçlerin birisinin ekonomik olarak zora girip çekilmesiyle savaş sonuçlanabilir mi?
Suriye fiilen zaten bölündü. Rusya Esed’in kalmasında ısrarcı ama Suriye’nin bütünlüğü konusunda sonuna kadar ısrarcı olmayabilir. Pazarlık olacak yani, ABD ve Rusya arasında. Koşut parametreler, Suriye’deki ve Irak’taki Kürtler’in devlet ilanı veya ilansızlığı olarak da mevcut. ABD ve Rusya, sonucu tanımayabilirler ama her ikisinin de bağımsızlık ilanına engel olamazlar. Sonra da kalkıp, onların üzerine asker yollamazlar.
Dolayısıyla Suriye’nin sonul haritası, 5 yıldan önce belli olmaz ve o da şimdiden öngörülemez. Şu anda ayda bir harita değişiyor, yabancı basından izlenebilir onlar.
Afganistan’daki SSCB ve ABD, Vietnam’daki Fransa ve ABD güçlerinin savaşlarını, savaş evrimi tarihi olarak okumak gerekli. Süper güçler, daha 1950’lerde bile sanıldığı kadar süper hegemon değildi, 2017’de neredeyse hiç-hegemon gibi bir duruma geldik. Şu anda Suriye’de doğrudan savaşan ABD veya Rusya askeri yok. 3. Dünya Savaşçıkları dediğimiz biçimde, yerel güçleri birbirine düşürüyorlar. Bunun nedeni, Barrett kökenli (Washington’un Yeni Haritası 1-2), tüketicileştirilemeyen halkların imhası gibi bir anlayış.
Ekonomik krizler, savaşları başlatabilir de, bitirebilir de, her tarihte ikisinin de örnekleri var. Dolayısıyla, Suriye’de savaşın sürmesi veya bitmesi, doğrudan ekonomik krize veya düzlüğe bağlı değil.
2.Türkiye, Afrin'e girerse ne olur? Amerika ve YPG, buna nasıl bir tepki verir?
Türkiye şu anda Suriye’de, Irak’ta ve Katar’da: Kıbrıs’ı da say. Artık emperyalistçilik oynuyor yani. AKP’nin ve Erdoğan’ın sürebilmesi bir tek savaşa bağlı artık ki 2015’ten sonra bu açıkseçik ortaya kondu.
ABD ve YPG, Türkiye’nin Kuzey Suriye’deki ve Kuzey Irak’taki askeri varlığına zaten karşı. Türkiye, durumu oldu bittiye getiriyor. NATO’daki askeri vazgeçilmezliğiyle kumar oynuyor. Dolayısıyla, durumun salınacağını, Türkiye’nin bir geri çekilip bir yeniden oralara gideceğini düşünüyorum. Konudaki hiçbir tarafın 3-5 yıllık planının olmadığına ve herkesin günü gününe davrandığına dikkat çekerim. O yüzden rasgelelik, yani belli bir panoramaya ulaşamama durumu olacak gibi.
3.Yakın zamanda global bir ekonomik krizin çıkma olasılığı nedir?
Bunu ben dahil, epeyi gelecekbilimci tahmin ediyor. Ben, global krizi 2029’dan 2024 ABD başkanlık seçiminin hemen ardına çektim. Friedman 2028 dedi. Başka biri 2018-2020 dedi. Bu denli kesinkes tarih belirlenebileceğini gelecekbilim kuramları açısından sanmıyorum.
Ancak, 1980-2015 neo-global neo-liberalizmi bitti, bunu herkes biliyor ve söylüyor. Geleceği o denli borçlandırdılar ki gelecek iflas etti şimdiden.
4.Sizce, Türkiye’yi önümüzdeki 10 sene içinde, hem ekonomik hem de siyasi olarak nasıl bir gelecek bekliyor? Savaş, iç karışıklık veya ekonomik kriz ihtimali var mı?
Türkiye’yi siyaseten ABD-AB destekli çakma bir sosyal demokrat iktidar bekliyor.
Türkiye’yi askeri olarak emperyalizm bekliyor. Bir CHP milletvekili bile, Türkiye’nin yurtdışında üs kurmasının övünülecek bir şey olduğunu belirtti.
Türkiye’yi iktisadi olarak çöküş bekliyor. Resmen aç kalacağız, en azından nüfusun belli bir bölümü. Kaos çıkacak.
Sonradan ise, müflis müflis tasarrufa geri döneceğiz. 1975-2000 doğumlular, bu yokluğa ölene dek uyum sağlayamayacaklar, 2. Dünya Savaşı ertesinde çöken geleneksel ABD-AB toplumları gibi.
İç savaş 1984’ten beridir var, sürecek ama artık Kürtler sonul olarak yenildiler, o da kesin. Türkiye’nin iç savaşa da gereksinimi var, o da kesin.
Dış savaş 2015’ten beridir var ama küçük ölçeklerde. Bu macera ile Türkiye, 10-15 bin genç ölü daha verecek yurtdışında.
Ekonomik kriz de 2015’ten beridir, yavaş ısınan suda haşlanan kurbağa gibi, halkımızı haşlıyor.
Şerh: Tüm bunlar, 2. Cumhuriyet’i yaratacak, 2020 ertesinde % 50, 2030 ertesinde % 80 olasılıkla.
(2 Temmuz 2017)

Cumartesi, Temmuz 01, 2017

Türkler'in Sünnilik'i Seçme Nedeni

Bu başlık da Ekşi Sözlük’ten. Bu kez pek saçmalamamışlar ama.
Saçmalayan kişi, alıntısı yapılan ve tarihçi sayılan İlber Ortaylı olmuş ve Türkler’in zorla hiçbirşeyi kabul etmediğini söylemiş.
Kendisi Türk değil, Tatar olan ve mensup olduğu halk zorla epeyi şeyi kabul etmiş biri olduğu için saçmalamış. Bir şeyi zorla kabul etmek de olağandır bu arada.
Bu başlık altında olmayan bazı tarihsel bilgilerle konuya girelim:
Genelgeçer ana akım söylem, Türkler’in Talas Savaşı ile Araplar’ın kucağına düştü yönünde. Talas Savaşı MS 751 tarihli.
Oysa yeni ve farklı bilgiler, 740 gibi, yani Talas Savaşı’ndan önce, Batı Göktürkler ile onlardan daha batıya sürülen Türgişler’in savaşlarını yazıyor. Yani sorun, Türk-Arap değil, Türk-Türk arasında başlamış.
Türkler; Türkler, Araplar, (alfabelerini de kullandıkları) Sogdlar ve Çinliler ile, bir ittifak kuruyorlar, bir savaşıyorlar. 740-840 arasıki müslümanlaşma süreci de bunun kanıtları ile dolu. Zaten, büyük bir yenilgiden sonra, köle asker (Kölemen) bile oluyorlar.
Ancak, bundan önce daha kuzeyden Avrupa’ya göç eden Türkler (veya yarı- veya proto- Türkler) de var. Onların bir bölümü Musevi, bir bölümü Hristiyan oluyor, çünkü oralarda Araplar ve Müslümanlar (başta henüz, sonra coğrafyasal olarak) yok.
Yani Türkler; en çok alfabe, ad, din, mezhep, coğrafya değiştiren halklardan biri olmakta. Yer değiştirdikçe de, soyları seyreliyor. Bugünkü Anadolu’dakilerin Türklük ile hiçbir ilintisi yok. Bizlerin yani.
Sözlük’te Türkler’in ilkin Sünniler ile muhatap olduğu yazılmış ama o zamanlar mezhep savaşı vardı ve bugünkü anlamda Şii-Sünni ayrımı daha farklı tanımlıydı. Artı Alevilik, Şii mezhebi değildir, bu artık anlaşılsın lütfen. Artı, Türkmenler de Türk değildir, İrani’dir, Azeriler gibi.
Sonrası doğru yazılmış:
Öyle denilen Türkler, Sünnilik ile Alevilik arasında epeyi gidip geldi. Bugünün Türkiye’sinde de bu sürüyor, epeyi Alevi sünnileşti son 10 yılda, gözlerimle tanığım.
Bir dini seçmek veya seçtirilmek o denli önemli değil, onu nasıl yaşadığın önemli: Türkler, Kemal Karpat’ın deyimiyle, İslam’ı kabul etmelerinden 1.200 yıl sonra bile, ibadet etmeden kendilerini Müslüman sayabiliyorlar: Cuma namazına giden erişkin erkek oranı % 30 gibi, bunu AKP de arttıramadı, cami başına 100 mümin düşmüyor ve 1 cami = 10 ev = 1 okul = 1 hastane demek.
Yani şimdi ve burada, Türkler Sünni falan değil.
Sonuçta Sözlük, bu kez yazıp saçmaladıklarıyla değil, yazmayıp bilmedikleriyle, bir konuda daha çuvalladı.

(30 Haziran 2017)

Ruhsal muayene olanların sayısı 8.6 milyona yükseldi

Bir haber:
“Sağlık Bakanlığı verilerine göre 2011-2016 arasında antidepresan kullanımı yüzde 25.6 arttı. 2016 yılında ruh sağlığı ve sinir hastalıkları dalında muayene olanların sayısı 8 milyon 656 bin 513 kişiye yükseldi.”
Öncelikle, Türkiye’deki depresif oranını % 5’ten % 10’a çıkarıyoruz.
CHP milletvekili Aylin Nazlıaka şöyle bir çözüm dizisi önermiş:
“Çözüm, demokrasinin kural ve kurumlarıyla yeniden sağlıklı olarak işletilmesidir. Adalet sisteminin tarafsız ve adil olmadığı konusundaki yaygın görüş ve kanının ortadan kaldırılmasıdır. Muhalif görüş ve düşüncede olanların üzerindeki baskıların yok edilmesidir. Üreten ve fırsat eşitliği olan, halkın bugünden ve yarından umut duyduğu bir Türkiye’nin yaratılmasıdır. Türkiye’nin terör, işsizlik gibi sorunlarını çözerek bir an önce normalleşmesidir.”
Teşhiste de, tedavide de veri kayması olduğu kanısındayız.
Türkiye’deki aile ve ahlak yapısı çöktü: Bunun nedeni, 1983-2017 ve 3 liberal dalga.
Eskiden durum, Allah’a ve büyüklere havale edilirdi. Şimdi, isyan ve tozutma zamanı.
Eskiden boşanma yoktu, şimdi var. Mutsuz evlilik de boşanma da, aynı mutsuzluğu yaratıyor, bu böyle biline.
Sorun; insanların yaşamdan madden ve manen 100 beklerken 5 bile alamaması: Bunun olabiliri 30 filan ama insanlar, 50 ile bile yetinmiyorlar. Genel depresyon nedeni de bu:
Beklenti ile sonucunu arasındaki kapanmaz fark.
Bunu depresyon ilacı halleder mi?
Bir dereceye kadar.
Bunu toplumsal sorunları çözümü halleder mi?
Bir dereceye kadar.
Depresyon, nedeni ortadan kalktıktan sonra bile sürer. Sorun ve açmaz da bu. Yani, o 10 milyon kişiyi çoktan yitirdik.
Felaket yönetimi açısından onlar kurtarılamaz durumda.
Bu da, böyle biline.

(30 Haziran 2017)

Barzani: 100 yıl önce söz verdiler ama 4'e böldüler

… ve siz 100 yıldır aymadınız. ABD veya AB ülkeleri eliyle 100 yılda 10-15 kez ülke kurmaya çalıştınız, on binlerce ölü verdiniz ve hala aymadınız. ABD sizi yine satacak.
Konjonktürün öyle gerektirdiği kanısında da değilim. Barzani, Saddam’dan daha satın alınabilir biri çünkü.
Barzani demiş ki:
“100 yıl önce, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Kürtlere bağımsız devlet olmaları için söz verilmiştir. Fakat Kürtlerin taleplerinin aksine Kürdistan Türkiye, İran, Suriye ve Irak üzerinde bölüştürüldü. Yeni Irak devletinde Kürt ve Arapların eşit haklara sahip olması gerekiyordu. Ancak art arda gelen hükümetlerin hepsi Kürtlere baskı uyguladı.”
Kendisinin Araplar’a ve Türkmenler’e ulusal din Kürtçe ve resmi dilde eğitim uygulaması yaptığını unuttu mu?
En son şunu yazmış makalesinde:
“Söz konusu karar gelecekte Kürdistan ve Irak için daha iyi olacak.”
İyi de, o zaman Irak kalmayacak ki.

(27 Haziran 2017)

ABD'de Devrim Mümkün mü?

İnsanla alay eder gibi, olumlu yanıt veren var, hem de bir ABD’li:
Soru:
“Amerika’da sosyalizm mümkün müdür? Birçok aydın grubu Amerikan politikalarının bireysel temelli olduğunu söylüyor.”
Yanıt:
“Bunda bir gerçeklik payı var. Amerikan kültürü aşırı derecede bireyselcidir. Ve kapitalizm bireyselciliği teşvik etmektedir. İdealizmi, bilinmezciliği, mistikçiliği, metafizikçiliği beslemektedir. ABD, kapitalizmin yasaları ve kapitalist gelişme ile bitmiyor. Birçok yönüyle Amerikan toplumu belirli keskin çelişkilerle doludur.
Eğer bana dünya komünizminin nasıl gelişeceğini tasarladığımı sorsaydın -hangi ülkelerin önce sosyalist olacağı bağlamında- ABD’yi listenin sonlarına koymazdım. Birçok yönüyle Amerikan kapitalizmi görünmez kusurlara sahiptir. Bu ülke, genelde saklı olmasına rağmen, devrimci bir tarihe sahiptir; işçi mücadelesi tarihine sahiptir. Bu ülke bir direniş tarihine sahiptir.
Evet, Amerikan toplumunun ve kültürünün kendine özgün koşulları var. Ancak yine, bütün toplumlar kendine has özellikleri taşır. Kendine özgün ve somut koşullara sahiptir. Fakat ben hiçbir şekilde bunun ABD’yi özel yaptığını düşünmüyorum. Söylediğim gibi birçok yönüyle kitlesel sosyalist bir hareket kurmak için nesnel koşullar, bir devrim için nesnel koşullar bu ülkede vardır.”
Başkalarının da yaptığı tüm hatalara o da düşmüş:
ABD’liler bireyci falan değildir. Çıkan her modaya uyan, televizyonda gördüğü herşeyi satın alan bir birey, bir birey olamaz.
ABD’de güçlü olan bireycilik değil, oligarklardır. 100 yıllık SSCB devriminden çok şey öğrenmişlerdir.
ABD’de sendikacılık zayıftır.
ABD’de göçmen işçi çoktur.
ABD’de göçmen sivil çoktur.
ABD, Avrupalılar’dan daha Avrupalı’dır, yani daha faşisttir, daha engizitördür.
ABD KP’si FBI’in elindedir, bunu kendi TKP üyesi olan Hammett belirtmiştir zamanında.
ABD sanatçısı korkaktır, bu Mc Carthy döneminde çok açık görüldü.
Kapitalizm, bireyselciliği teşvik falan etmez, sözünü eder ayrı konu.
İdealizmi, bilinmezciliği, mistikçiliği, metafizikçiliği besleyen kültür ABD’ye özgü değildir, 1. veya 3. Dünya’da aynen böyledir.
Dönelim devrime:
Devrim tabii ki geri dönecek, faşizm nasıl geri döndüyse…
Gelelim ABD’de devrimin neden olamayacağına:
ABD’de sanat yoktur, ABD’de özgürlük yoktur, ABD’de sol gelenek yoktur, en son da ABD’de entellektüel sınıf yoktur…
ABD’li kardeş, aç tavuk kendini buğday ambarında sanır, gibi olmuş ve söyleşiyi yapan da, o parçayı cımbızlamış da çıkarmış.

(27 Haziran 2017)

Ekşi Sözlük'te En Büyük Devrimci Bizim Devrimci

Yanıtlardan seçmeler:
“Annem, Atatürk, Hz. Muhammed, Che, Enver Paşa, Deli Petro, Deniz Gezmiş, Adem (bildiğimiz peygamber Adem, Allah’a kafa tutuğu için değil, Havva’yı devirdiği için, bu espri mi?), şeytan, İsa, George Washington, Steve Jobs, Lenin (30. sırada), (parayı bulan) Krezüs, Newton, Sezar, Spartacus, 2. Joseph, Bakunin…”
Kim olduğu ayrı dert. Dayanaklar bambaşka dert.
Hani, resmen sayı saymamışlar, sopa hiç yememişler. Devrimin ne olduğu konusundan kompleta bihaberler.
Bana göre en büyük devrimci olmaz, tarihe göre en büyük devrim veya devrimci olabilir. Dolayısıyla, ilk başta tarihin en önemli devrimleri nelerdir?, sorusu uygun olur.
Bugünkü tanımla, tarihin ilk devrimi Fransa Devrimi’dir. Onun da Danton’u, Pobespierre’i, Marat’sı vardır. Bunlar listede yok.
Başkalarını salak sananlar yalnızca sözlükte yok. İngiltere 1648 askeri müdahelesini ve parlamentonun feshini de devrim sayanlar da var, hem de kendini solcu sananlar içinde. Onun Cromwell’i de listede yok.
Rus Devrimi; Lenin, Troçki, Stalin demektir. 1’i var, 2’si yok.
Çin Devrimi, Mao demektir. Yanısıra, epeyi ad demektir ama onlar henüz resmi tarihe gelmedi. Onlar da yok.
Devrim, kökten değişimden çok, belli bir sistemden belli bir sisteme geçiş demektir. Fransa Devrimi’nde bu, aristokrasiden ve feodalizmden burjuvaziciliğe geçiştir.
Devrim, kansız olmaz.
Devrimin çocukları birbirini yer.
Devrimin genelde 3 adamı olur. (Çin için de bu geçerlidir.)
Devrim: Değişim, devrim, dönüşüm, başkalaşım gibi, tarihte ve kültürolojide kullanılan, değişimlerin nitel düzeylerini belirlemek için bir ölçüttür ve bir terimdir.
(Ya da başka bir deyişle: Nicel değişimler, kendiliğinden nitel değişimlerdir.)
Bu anlamıyla, tarihte gerçek 2 devrim vardır:
Neolitik Devrim ve 1.+2=Tam Sanayileşme (1750/-2250).
Yani, sanıldığının tersine devrimler, çook uzun sürer. Neolitik süreç, 10 bin yıl falan sürdü ve onun üzerine 5 bin yıl geçtikten sonra bile, Yeryüzü’nde onu yaşamamış topluluklar vardır (Yanömamöler, Aborijinler, vd).
Dolayısıyla sözlükçüler kompleta, bilgisi olmayan konuda düşüncesi olmayan, eksi zekalı ve eksi bilgili ezeli-ebedi ergenler olduklarını bir kez daha kanıtladılar.
Çıkış:
İnsan hiç olmazsa, ‘devrim nedir?’ / ‘what is revolution?’ diye internette bir arama yapar bari.
Bana göre, devrim şudur, diye bir saptama yoktur. Konsensus vardır, ana akım söylemden varyanslar vardır. Onların derlemesi, konuyla ilintili okuma alanımızı çizer.
İnsan, cehaletini ve aptallığını sergilemekle övünmez, onlardan utanır.

(27 Haziran 2017)