Salı, Ekim 21, 2014

İntihar Üzerine

Bir soruya yanıt alabilmenin ilk yollarından biri, o soruyu yanıtlanabilecek biçimde sormaktır.
İnsanlar şu soruyu da hep sorarlar:
İnsanlar neden intihar ederler?
Oysa, doğru kip şu olabilir:
İnsanlar neden intihar etmezler?
Gerçekten de, ölümden önce, 1 yaşam var mı acaba?
Gerçekten de, yaşamı olduğu gibiliğiyle yaşamak için herhangi 1 neden var mı acaba?
İnsanlar intihar etmezler, çünkü günahtır, ayıptır ve bazı ülkelerde suçtur da, Türkiye’de öyledir mesela.
İnsanlar intihar etmezler, çünkü sevdiklerini üzmek istemezler ama sevdikleri onları pekala çatır çatır üzerler.
İnsaanlar intihar etmezler, çünkü bunu beceremezler: O nedenle de, çoğu intihar yolu, köprüden atlamak gibi, edilgin kiptedir.
Peki, neden yaşanacak 1 yaşam olmayabilir?
Şu an için özel yanıt:
Tarihin kriz dönemlerinden birindeyiz. Örneğin benzeri durumda kalan Museviler, toplama kamplarına tıkılmadan önce, bir intihar salgınına kapılmışlardı. Öyle ki Almanya’da havagazı şirketleri, ölüp de faturayı ödemedikleri için, Yahudi mahallelerine havagazı vermemeye başlamıştı (kaynak: Kendi de bir Musevi olan Walter Benjamin).
Genel yanıt:
Her kültürel modun standart biyografileri vardır. İnsanlar doğarlar ve o verili öyküyü neredeyse noktası noktasına yaşarlar ve buna da ‘yaşam’ derler. Bazıları, bu oyunun dışına çıkmak ister bazan. Bunun adı da intihar olur.
Standart biyografilerin dışına çıkarsan, astandart nekrografi olursun ki bu da bir tür intihar sayılır ve adına genelde ‘marjinallik’ denir.
Yani, ‘Sana Gül Bahçesi Vaad Etmedim’deki gibi, dışarıda toplama kampı, içeride tımarhane vardır genelde.
Eh, Kierkegaard ‘ya / ya da’ demiş, Kafka da ‘seçim yoktur’ demiş. Kafka kanser kanser erken gitti, ailesi toplama kampında gitti, fark noke. Ek: Toplama kamplarından kurtulanlar, bazan 40 yıl sonra bile hala intihar ettiler. Buna, toplama kampı terminolojiyle ‘müslümanlaşmak’ denirmiş (kaynak: Serol Teber, Toplama Kampı Psikolojisi). İlginç değil mi?
İntihar ölmektir. Savaşmadan ölmektir. Savaşırsan, % 100’e yakın olasılıkla gene ölürsün.
Tüm bunların dışında istisnanın istisnası olan azınlıklarda azınlık kere azınlık biri(leri) vardır.
Onlar yine erken ölebilirler ama geriye duvarda kocamaan delikler bırakırlar. Örneğin Fassbinder, yaşadığı yalnızca 36 yılda, geriye 70 film / oyun / kitap bırakarak, daha gerçekleşmeden önce, Birleşik Almanya’nın neo-faşizmini delmiştir ve erken ölmüştür paşa paşa, intihar etmiştir de denebilir tabii ki.
Kafka kaçsaydı sağ kalırdı ama bunu akıl edememiştir, kanser ölümü olasılığı hariç. Yani Kafka bağlanmıştır ve bu onu öldürmüştür.
Yani; intiharın panzehiri, ayrılmaktır, kaçmaktır, ortalıkta hiç görünmemektir, kopmaktır, büyük A ile acı çekmektir ama sağ kalmaktır.
Çıkış sorusu ve yanıtı:
İnsanlar neden intihar ederler?
Çünkü, 5 milenyumluk tarih ertesinde insanlar, varlıklarını sorgulamaya başladılar. İnsanlar bunun için yanlış sorular sorarlar, yanlış yanıtlar alırlar ve oyundan çıkarlar, Oğuz Atay’ın ‘Oyunlarla Yaşayanlar’ finali repliğindeki gibi.
Doğru yanıtlar verenler, kendileri erken ölseler de, kendilerinden sonra gelenlerin biraz daha uzun sağ kalmasını sağlarlar, bilimkurgu filmi öyküsü hesabı, haa bunun da fazla önemi yok, çok yakın gelecekte insanlar 200 yıl yaşayacakken ve bunun intihar ile ilgisi yokken, intiharın kısalttığı hepi topu 20 yıl hiçbirşey ifade etmeyebilir.
Faşistler ne demiş?:
Birden sonrası istatistik.
İşte hepimiz o deli saçması insanlık oyununun istatistiğiyiz yalnızca...
İntihar da bir zar yalnızca, bir zarın bir yüzü, ölümün bir yüzü.

Ölümsüzlük ise, aaz sonra. 2050 gibi.

Cuma, Eylül 12, 2014

Tuhaf 1 Oktalektik

Antik Yunan’da, Sokrat-Platon-Aristo triyalektiği vardı.
http://felsefe-1.blogspot.com.tr/2012/07/aristo-lao-tzu-proto-sentezi.html
Antik Çin’de Sun Tzu – Konfiçyus – Lao Tzu triyalektiği vardı.
http://blog.milliyet.com.tr/sun-tzu---konficyus---lao-tzu-triyalektigi/Blog/?BlogNo=263328
Aristo-İskender çatışması da vardı. İskender İskenderiye’yi kurdu. İkisinin de bir diğerini öldürtmek istediği rivayet edilir.
Onlar gittikten 100 yıl falan sonra (M.Ö. 200’de) İskenderiye Kütüphanesi’ndeki Eratosthenes; oturduğu yerden, Dünya’nın, Güneş’in ve Ay’ın yarıçapını, Güneş’in ve Ay’ın Dünya’dan uzaklığını hesapladı.
Antik Çin’de ise, adı anılan üçü gittikten sonra, yine aynı dönemde (M.Ö. 200’de) Qin, Çin’i tarihinde ilk kez birleştirdi, Çin’i Çin yaptı, adını da verdi.
Bu durumda, son 2 kişinin, ayrı ayrı, diğer 7 kişiyle 7 x 7 = 49 diyalektik ikilisi tanımlanabilir demektir. Elde 2 triyalektik vardı, zorlanırsa 6 + 6 = 12 triyalektik daha eklenebilir. Kuadralektikler ise, tanım gereği (Antik Yunan ve Antik Çin ayrı ayrı olmak üzere) 2 tane olur.
Bu epeyi kalabalık bir poliyalektik olur ama yine de temelde oktalektiktir.
Ve sanırım, epistemik öznel tarihçem açısından değişim şerhiyle birlikte, en az 5 yıllık olan daha önceki 2 triyalektiğe oranla, daha farklı birer epistemik panorama ve perspektif verir bize.
Sonuçta, epistemik-dahi olan Eratosthenes’tir, Qin değil.
(Uzak Doğu) Asya Metafizik sentetik diyalektiği, açık ara olarak Avrupa Metafizik analitik diyalektiğinden epistemik olarak üstünken, ileriki adımlarda aynı konudaki kuadralektiğin ve oktalektiğin tersine bir sonuç vermesi, bizi epistemik küsuratın tarihsel ve bilimsel sonuçları nasıl değiştirebileceğini bir kez daha düşünmeye davet ediyor, beni de.
(12 Eylül 2014)

Çarşamba, Eylül 03, 2014

Terör ve Medya Geştalltı

Bu kavramı kullandığını ilk gördüğüm kişi William Gibson’dır. Bilimkurgu romanı ‘Neuromancer’da, Tavernier’in aynı adı taşıyıp ilk kez orada kullanıldığını gördüğüm, ‘naklen ölüm’ filmindeki aynı adlı tema, grotesk bir biçimde kullanılır. Tavernier daha bir arkaik romantik biridir, Gibson ise geleceğin karanlığının romansçısıdır (neu-romancer).
Her 2 durumda da fark noke.
Terör kavramını da içeriğini de günümüz icat etmedi. Fransız Devrimi ertesinde Terör Dönemi, çok farklı yorumlansa da, ilk resmi terör dönemidir ve tanımıdır. Sonra anarşistler ve nihilistler geldi ve kavram bugünküne eşdeğer anlama kaydı. Bugünkü Terör Çağı ise, henüz kurulmamış olan İsrail’in kurulması içn, içindeki 45 Musevi ile birlikte havaya uçurulan ve toplamda 90 kişinin öldüğü otel hikayesiyle başladı denebilir ki bunu yapan ne dindaşlarını öldürmekten rahatsızdı, ne de İsrail’in kurulmasına vesile olup, yeni toplama kampları yaratılmasından: Dikkatinizi çekeriz: Bunlar, (her ikisi de Primo Levi patentli) ‘şimdi değilse ne zaman?’ ve ‘bunlar da mı insan?’ mitinin çocukları değil, kendileri idiler ve nedense bu pek dikkati çekmedi.
Yani, genel bir epistemik geştalt olsa da, medya geştaltı, 1968 kuşağından önce de vardı.
Sonra Leyla Halid geldi: Hani, sonradan evlenip çoluk çocuğa karışıp, çocukları Metallica dinleyen anne ki bir anti-medya geştaltıdır ve bunu hala kimse görmüyor.
Gelelim bugünlere:
IŞİD var elimizde ve bir de sarı kafaların ve artı beyaz Türkler’in dehşeti.
Ondan önce canlı bomba vardı ve sanıldığı gibi onu Müslümanlar değil, Hindular (Tamil / Sri Lanka) icat etti ki bu en bir medya geştaltlı idi.
Sonra, bizim 2003’teki ‘2 x 2 = 4’lük medya geştaltlı terör dalgası geldi.
Eh, en son da IŞİD geldi.
Uyuşturucu da böyledir: En yüksek doz yoktur, ölüm (tükeniş) vardır.
Terörde ise, medya geştaltı maksimumu vardır ve IŞİD onu geçti.
Her ne kadar daha önceleri de naklen savaş geyikleri vardı ama tv’ler naklen kafa kesme göstermezlerdi o zaman.
Peki, en kişisel, en müstehcen, en vahşi, en korkutucu öldürme biçimi nedir?
İşte, bu sorunun yanıtsızlığı (veya çok yanıtlılığı), medya geştaltsızlığını ve ona vardığımızı imler.
Bundan sonra ne mi?
‘İstanbul’a atom bombası atılırsa ne olur?’
Bitmedi daha var:
3 milyon kişi 1 atışta nasıl öldürülür?
Bitmedi daha var:
İnsan türü şu an bitse ne olur?
Bitmedi daha var:
İnsan sonrası tür nedir?
Bitmedi daha var:
Ölümsüzlük nasıl yaşanır?

Eh, sonuçta bunlar da birer değilleme (negasyon).

Salı, Eylül 02, 2014

Blogcunuz Şeytanın Bacağını Kırdı

Şeytan da onun kafasını...


Kediler bile hepi topu 9 canlı, ben kaçıncı canımı yitirdim artık sayamıyorum.
Yaklaşık 9 aylık evsizlik, 1 ay parkta yatma, lümpen proleteryanın dibine vurma maceramdan sonra sanal sahalara geri döndüm.
Tabii ki bendeniz canımın derdindeyken, blogcu kasapları et derdindeydi ama gördüm ki blog koyunlarından artık pek et çıkmıyor.
Yani herşey, eski hamam eski tas.
2 büyük blogdaki okunma ve yazılma sayıları aşağı yukarı aynı. Eskiler daha da yaşlanmış, gençler daha da verimsizleşmiş.
2 büyük blog için toplamda tavan sayı olarak 7 bini düşündüm. Şu sıralar galiba 14 bine ulaşılmış durumda, bir kontrol ederim sonra.
Biri 4, biri 2 yılda menziline vardı yani.
Blogcular balık hafızalı ve maymun iştahlı olduğu için, yeni mecra arayışlarını sürdürüyorlardır ama tabii rahmetli Yurtsan Atakan gibiler her 10 yılda bir bile çıkmıyor ki yeni mecralar oluşturulsun.
Yani, sen ben bizim oğlan.
Yazarken yineleme yapmak kolay. O nedenle, bu metinde kafama takılan tek bir konuyu işleyeceğim yeniden.
Neredeyse 10 yıldır yazan ve okunduğu açıkseçik belli olan, hatta ilk büyük blogun gazıyla kitap da çıkarmış olan deneyimlilerde ruh kalmamış. Niye?
Tamam, yaşlılar da, yazar olsan da yaşlanacaksın ve zaten yazarlık ölmeye (ve unutulmaya)  karşı bir panzehir durumunda.
Çok okunanlara bakmıyorum. Onlar her yıl değişiyor zaten: Daha önce dediğim gibi, Özakman gibi 1 yılda 1 milyon satıp sonra 0 satmaktansa, Kemal gibi 50 yılda 1 milyon satıp sonra her yıl 20 bin daha satmak, yani sürekli okunmak daha evla: Moda olan demode de oluyor.
Yani, biz kullar istedik 1 göz, blog kaynakları verdi 2 göz, bunlar da kendi kendine çıkardı 2 gözü, gibi bakıyorum olaya.
İlla para isteyenler için:
50 yaş üstü bekleyemez, altı bekleyebilir: Günde 2 bin tıklanmayı yakalayan herkes, reklam geliri açısınıdan, 5 yıllık yazma ve okunma analizleriyle, daha da arttırılabilir olmak üzere, emeklilik maaşını garantilemiş sayılır bugünkü rayiçle.
Manevisi bu, maddisi bu bu işin.
Gerisi boş laf.
Örnek: Dakka bir gol, grei döndüğüm ilk günde tek 1 metinle bin okur kazandım.

Gerisi, mabadına güvenen borazancıbaşı...

Quo Vadis?

Dünya ve Türkiye... Aslında tam bir yönelim yok... ABD sonu gelmiş bir hegemon ülke konumunda, Türkiye Tanzimat 1838’den beridir ne batı-doğu, ne de kuzey-güney arasında seçimini yapamamış durumda ki bu saattan sonra seçecek bir batı da kalmadı. Hem ABD, hem TC, hem Dünya açısından kuzey-güney (zengin-fakir) ve doğu-batı (İslam-Hristiyan, Asya-Avrupa, rönesans-orta çağ, vd) çelişkisinin ve çatışmasının ayırtsızlaşmasının (tanımsızlaşmasının, geçersizleşmesinin, farksızlaşmasının muğlaklaşmasının, vd) anlamları neler olabilir? E tabii, tarihsel bir özgürlük olanağı, (üretilmiş değil de) kendiliğinden üremiş bir özgürlük olanağı. E tabii, öyle olmaması daha uygun olsa da, öyle olmaması tanımlı olsa da, tanımlardan çok gerçekler geçerli olduğu için, bu özgürlük, kölelik demek oluyor. Özgürlük köleliliği nasıl yaratır? Kültürel ve mental regresyon gibi süreç işler, tıpkı toplumsallığın özgürlüğünün toplumsallığın köleliğine dönüş(türül)müşlüğü gibi... Kullanılmayan organların dümura uğraması gibi ve aynı zamanda, kanat gibi, çok farklı sınıflarda yine de yeniden yeniden tezahür etmesi gibi... Köleliğe dönüş(türül)müş özgürlük de yeniden tezahür edecek. Nasıl mı? 1929 global kriz idi, 2029 da öyle olacak gibi... 1750, 1848, 1949 devrim idi, 2047?-2051? de öyle olacak gibi. Eh, o da başarısız olacak gibi: Çünkü 1968+1978 ve % 1 gibi 2 makro kuşak, tam 2 makro kez devrim olanağını kullanamadı. E tabii, gelecek kader değildir, gelecekbilim de kehanet değildir. Yani, ne gördük?: Her zamanki gibi, önce kriz-iniş, sonra devrim-çıkış. Bu, geçmişbilim-gelecekbilim sentezi modeline uyuyor. Sorun gıda, su ve enerji krizlerinde. Bir de, şimdiden devreye giren nüfus artışının durmasının dolaylı sorunları / krizcikleri var şimdiden. Yani, ne yapılırsa yapılsın, 2000-2100 arası, dene-yanıl dönemi olacak gibi ve hatta 2000-2014 çoktan öyle oldu bile gibi. Neo-liberal Özal 3,5 gazete kalsın istedi, bugün 35 gazete var. Neo-liberal ABD 200 ülke mi, 20 ülke mi istedi belli değil ama 1945’te 100 olan ülke sayısı, 2014’de 200’ü geçti, sırada 20 aday daha var. Bunlar içinde, anti-ABD adayım Brezilya. Brezilya. ABD nasıl ki eski bir İngiltere sömürgesiyken İngiltere’yi sömürgeleştirdi, Brezilya da eski sömürgesi olduğu ABD’yi sömürgeleştirebilecek; Kanada da bu güce sahip ama o beyaz kafa, Brezilya kara kafa. Ayrıca Brezilya, mafya-devlet ABD’yi aşan bir mafya-devlet oldu ve bu parayla 75 milyon vatandaşına sınıf atlattı, yani kraldan çok kralcı oynadı. Zaten devrimin başarısızlığında bu tüm eski lümpen proleteryaların devrim yapacağına, sınıf atlamayı seçmesinin payı yüksek ve bu da özgürlüğün köleleştirilmesi demek. 100 yıllık bir zaman aralığı ve 10 milyarlık bir nüfus aralığı için konuşuyoruz, demek ki örnekleme yeterince geniş. Gelelim mutantlara, sürprizlere, (psiko-tarih açısından) katırlara: Bağlanmayan (disangaje ve negatif egzistansiyalist) herkes, neo-entellektüel ve özgür olabilir yakın gelecekte. Onlar neler becerebilir, onu hep birlikte izleyeceğiz, dene-yanıl dönemi ve durumu yani...

Çarşamba, Nisan 16, 2014

Somutlaştırma = Soyutlayamama

İnsan düşüncesi, soyutlama derecesi arttkça gelişir. Örneğin: Aritmetik sayıları soyutlar. '1 + 2' yapar; cebir aritmetiği soyutlar, 'a + b' yapar; kalkulus / analiz cebri soyutlar, 'f (x) = c = a + b' ve 'f' (x)' yapar. Gündelik yaşamda ise, sıradan insanlar soyutlama yap(a)maz, bu da onları entelektüel-bilinçsiz yapar. Hegel, burjuvaları bilinçsiz olarak nitelerken, onların kendi biyografilerini tarih içinde soyutlayamamalarını kastetmişti. Hegel üzerinden gelişen marksist estetikçiler, 'reification'ı emeğe yabancılaşma ve yaratıcılığa yabancılaşma, yani şeyselleşme olarak tanımladılar. 'Reification' etimolojik olarak 'somutlaştırma' anlamını taşır. İçerik olarak ise 'şeyselleşme' anlamını taşır. Şeyselleşme, 'nesneleşme' anlamını taşır, 'nesnelleşme' anlamını değil. Her ikisi de 'somutlaşma' anlamını taşır. Burada sorunsal, düşünmeyi, sıradan insanların tümüyle, entellektülellerin de epeyi biçimde somutluk üzerinden işletmesinde. (Bu olumlanan bir şeydir de ve tersi de olumsuzlanır, yani soyut olumsuz yükleme taşır.) Soyutlamanın bir sonraki derecesindeki sorun ise, somuluk olarak kabul edilenin de, öğrenilen ve soyut bir şey olmasıdır. Yani, biz elmayı elma olarak görmeyi ve elmaya elma olarak dokunmayı soyutlayarak öğreniriz, doğuştan bunu bilmeyiz. Bu durumda 'reification' öğrenilen, burada 'nesneleştirme' ve 'nesnelleştirme' olumsuz çift-anlamlılığında olmak üzere, 'hem de yanlış öğrenilen' bir şey olmakta. Sorun, sıradan insanların bunu soyutlayamamasında değil, entellektüellerin bunu soyutlayamamasında. (İronik olarak entellektüeller, sıradan insanlara düşünme hakkı verirken, düşünme sorumluluğu / yükümlülüğü vermezler, böylelikle de kendiliğinden etlllektüeler, halk adına / yerine / için düşünür, halk da düşünmenin nimetlerini toplar.) (7 Nisan 2014)

Perşembe, Nisan 10, 2014

Faşizm Olarak ‘Fine Eating’

Önnot: Koleksiyonopati de böyle bir davranış biçimidir. Faşizmi burada, sonun başlangıcı ve sonun sonu arasındaki faşizm momenti olarak imliyoruz. ‘Fine eating’ 1 liralık yiyeceği, 10-100 lira arasında almaktır / satmaktır ve bu liberal faşizmdir. Ayrıca, güzellik objesi olarak sunulan mankenler nasıl çirkinse, güzel sofra olarak sunulan ‘fine eating’ de çirkindir. Bu, Romalılar’ın yiyip kusup yemesine benzer. Bu, Araplar’ın ‘çorba-tatlı’ birinci turundan sonra, ikinci tura aynı sırayla devam etmesine benzer. Bu aristokratların çirkin hizmetçileriyle yatıp bundan zevk almasına benzer. Bu, Antik Yunan’ın hedonizmine benzer. Bu faşizmin 3 F’si ‘fado, film, fiesta’sı gibi, artı 4. F’si F1 yarışlarına da benzer. Bu, ölen bir kültürün ‘sonunun sonu’nun, güzellik kisvesindeki çirkinliklerinden birisidir ve tam da kapitalizme cuk oturur.

Pazartesi, Nisan 07, 2014

Ciddi Oyun: Hollanda: Kurmaca Öykücük

http://www.youtube.com/watch?v=2j6_lo6pDZk Felaket geldi. Kurtarılması gereken 1 ton buğday ve 1 ton (12 kişi) insan var: Hangisi kurtarılacak? Buğdayın tonu bin dolarsa buğday. X ölü kotası dolmamışsa buğday. Açlık /kıtlık varsa buğday. Hollanda’da nüfus fazlası varsa buğday. İnsanlar siyasetçiyse buğday. Buğdayın kurtarılması daha kolaysa buğday. Buğdayın kurtarılması daha ucuzsa buğday. Kurtarılan insanlar kurtarılırken kurtaran insanlara ölüm tehlikesi yaratacaksa buğday. Daha önce kurtarılanlar çok açsa buğday.

Cuma, Nisan 04, 2014

Faşizm Olarak Koleksiyonopati

1987'den beridir koleksiyon malzemeleri satıcısıyım, dolayısıyla buradaki söylem doğrudan gözlemden gelir. 1983'ten beridir 1. Cumhuriyet tasfiye ediliyor. Bu durumda koleksiyonculuk, hem kültürel, hem de zihinsel olarak koleksiyonopati olmakta. Diğer bir deyişle, ölen bir kültürün herhangi bir öğesinin ötenaziye inat, kanserperver biçimde, inkıtadan öteye yaşatma çabası koleksiyonopati olmakta ki Benjamin bu işin piri sayılır. Aynı zamanda, bu koleksiyonerler olmasaydı, en yakın döneme bile ait şimdikinin % 1'i kadar kalıntı olmayacaktı. Aynı zamanda, Benjamin olmasaydı, onu değilleyerek, ölen bir kültürün son aşamalarını anlayamayacaktık. Burada faşizm kültürün, delilik zihnin, ölüm bedenin bitişini simgeler ve koleksiyonopati bir faşizm göstergesi olur, bitmişin bitmemişliğini övme ve ululama olarak... Koleksiyonopat koleksiyoner, kitabı okumak için değil, yalnızca ona sahip olmak ve hatta mümkünse o kitabın tek sahibi olmak için satın alır ve aldıktan sonra da onu kapalı yerlere kilitler, kimseye göstermez ama onu böbürlene böbürlene anlatır. Benjamin, koleksiyonerliğin burjuvazinin sıkıcı yaşamınndan bir kaçış yolu olduğunu yazar ama ilk koleksiyonerler burjuva değildi, her standart biyografi ve kültürel mod sıkıcıdır ve burjuvazinin çıkış yolu koleksiyonerlik değildir. Bu durumda koleksiyonerlik, yalnızca kısırdöngünü ve kültürel negatif sembiyözün devamını sağlar ve öyle de oluyor zaten... (3 Nisan 2014)

Perşembe, Mart 27, 2014

Sizin Kahramanınız Kim?

http://www.ntvyayinlari.com/tanim.asp?sid=T744UA4M4K7KJKNLZLOP Künye: NTV Yayınları, 2007, 304 Sayfa. Türkiye'den insanlara hayallerinin kahramanının kim olduğunu sormuşlar. 40 Türk, 40 Türk kahraman aydıncıkcık, Memet Fuat'ınki tipi... Yazık. Atatürk yok. Yabancı yok. Bilim tarihini değiştirmiş tek bir kişi bile yok. Ne var? 10 tane köylü. 10 tane 5. sınıf aydıncıkcık. Yine de 3 eyvallah ve tamam: Oğuz Aral, Halikarnas Balıkçısı, Oğuz Atay. Ha: Oğuz Atay nasıl olur da, Küçük İskender gibi birinin kahramanı olur ki? (25 Şubat 2014)

Cuma, Mart 21, 2014

Görünen Köy...

Kılavuz istemezmiş... 1980-2010 arasını bizzat yaşamış biri olarak baktığıda, 2010'un gelişi daha 1980'de belliymiş, yani sonucu önceden görmek kılavuz istemezmiş, onu görüyorum. 1980'de ve 1990'da bu, bende 'fikir var, ifade yok' iken, en geç 2002 için açık seçik biçimde ifade edilmiş idi. Peki, soru kipleri olsun bakalım: 1980'de veya 1990'da bugünleri kimse (ön)görmüş mü ve/ya yazmış mı? Bildiğim kadarıyla hayır. Tersine, örneğin 1990'da TBKP veya Birleşik Sosyalist Parti geyikleri ile on yıl tüketmişler. Bunu görebilecekler, o zamanlar ödül veya ceza ile bunu görebilmekten ve ifade edebilmekten diskalifiye edilmişlerdi. Bunu ifade etmiş gibi olanlar da, ya ezberci 1968'liler ve 1978'liler ya da tümdengelimselci dogmatikler idi. Peki, bunu engelleyebilecek birileri var mıydı? Vardıysa bile, onlar da yine ayn kişilerdi ve onlar da karşı-devrimi önlemek yerine, devrim yapmak peşinde idiler ve böylelikle de karşı-devrimin gerçekleşmesine katkıda bulunanların safında yer almış oldular. Peki, benim gibi istisna-tekiller bir işlev taşıyabilir miydi? Hayır. Bence hayır. Öyle olsaydı, daha 1974'de marksistler bana neden çok kitap okuduğumu sormazlardı. Tüm bunlar, olayların kaçınılmazlığını ve olduğu gibi böyleliğini imlemiyor, herkesin yangına benzin döktüğünü imliyor. Ya da: Orman yangını veya salgın kaotiğini kimsenin düşünmediğini imliyor. Şu anda görünen köy de bu işte. Ha, bir de bir müstakbel başarısız devrim denemesi daha var, bir de o görünüyor. O kadar. (20-21 Mart 2014)

Cuma, Mart 14, 2014

Uzaycılık Kestirimleri

1962-2012: 50 yıl = 500 kişi uzaya gitti. 2012-2062: 50 yıl = Maksimum 5.000 kişi daha uzaya gidecek. Ay yerleşimi kesin. Birden çok olması kesin. İnsanlı Mars uçuşu kesin. Belki birden çok olur. 2050 gibi bir kriz-durgu kesin. Asteroit madenciliği henüz kesin değil. Almanya ve Japonya kesin. Brezilya değil. İngiltere yok. Kanada belli değil. Güneş Sistemi içindeki katı cisimlerdeki (gezegen, uydu, asteroit) insan yapımı artık = 100. Güneş Sistemi dışındaki insan yapımı artık = 10. (24 Şubat 2014)

Çarşamba, Ocak 29, 2014

Adnan Veli Kanık – Felix Feneon Dikmesi

Kanık da realistçe yazar, Feneon da... Kanık da sade yazar, Fenenon da... Ancak Kanık'ta bir şeyler eksik kalır hep... Kanık'ta fazla ve yanlış olan şey, alaturka hümanizmdir. Bu şey, kötü gerçeği dilegetirmek biçiminde olabilir ama yine de insan sevgisidir. Kanık'ta eksik olan şey, insan nefreti değil, insan-nötrü'dür. Fenenon bunu, öykülerini çok kısa tutarak, biçimsel yoldan halleder. O kadar kısa cümleye his sızamaz ne de olsa... Ek: Bukowski de bunu bir bakıma beceren diğer bir örnektir ve bildiğim en gerçekçi Yanki yazardır, Kanık hümanizmine takılıp kalabilen O. Henry'den bile daha gerçekçidir.

Pazar, Ocak 26, 2014

Adnan Veli – Sait Faik Dikmesi

Adnan Veli, Orhan Veli'nin kardeşidir. Şiir, yani kurmaca yazan kardeşinin tersine, otobiyografi ve röportaj, yani kurmaca-dışı yazmıştır. 'Mapusane Çeşmesi'nde hapishanesini ve Eczacıbaşı dergilerinde sokaklarını olmak üzere İstanbul'u yazmıştır. Sait Faik, öykü, yani kurmaca yazar. Sait Faik de İstanbul'u yazmıştır. Adnan Veli İstanbul'un insanlarının çirkinliklerini yazar. Sait Faik İstanbul'un insanlarının güzelliklerini yazar. Adnan Veli doğru yazar. Sait Faik yalan yazar. Söylemeye gerek yok: Okur açık ara önde Sait Faik'i tercih eder. Dipnot: Orhan Veli, Sait Faik'in manzum hali / kardeşi kabul edilir ve tersi de...

Çarşamba, Ocak 08, 2014

Alaturka Faşizmin Göstergeleri

Türkiye 2001’de faşizm var mı? Varsa da, yoksa da, bunu nasıl açımlayacağız? Bir önceki, ‘Faşizmin Kategorizasyonu’ metni bunun için bir ön açılımdı. Önnotlar: 1. Nasıl, 1930’larda uç sağ hızla güçlendiyse ve örneğin Japonya’da bir faşizmden söz edilebildiyse, artı nasıl 1970’lerde tipik bir Güney Amerika faşizmi oluştuysa, 1980 Gross’tan beridir hem global, hem de yerel ölçeklerde / ölçütlerde yeni, yumuşak (o, Yanki tipine ‘arkadaşça’ diyor) faşizmlerden söz etmek mümkün. 2. 1945-1990 arasındaki iki kutuplu, post-modern, global soğuk savaşlı dönemden sonra, 1991-2000 arasında tek kutuplu, post-post modern, yerel sıcak savaşlı bir dönem geldi. Rusya’nın toparlanması, Çin’in aradaki yüzyılı beşinci viteste atlaması, AB’nin yeni-yumuşak engizisyonu, yarına doğru, belirsizliklerle dolu, yeni bir yol açtı. 3. Türkiye; Doğu-Batı, Kuzey-Güney, Avrupa-Asya, Hristiyanlık-İslam, Balkanlar-Orta Doğu-Kafkasya kurtkapanlarında sıkıştı kaldı. 50 yıldır oynadığı ‘NATO’nun gülü’ rolü soldu. Aynı süreyi, ona yakın darbe(cik) ile ve bir trilyon dolar israfla batırdı. 4. Dünya’da da, bizde de. yeni bir iktidar seçkinleri düzeni oluştu: Askerler ve polisler, medyatörler, siyasetçiler, kompradorlar ve ayakçı entelejensiya. Tüm bunlar, alaturka faşizm için ‘yeme de yanında yat’ durumlar. Muhalefet şerhi: Tüm Cumhuriyet dönemi, hayret verici olarak, yüzlerce binlerce aydının kendisini ve yaşamını gönüllü olarak harcadığı, toplumsal muhalefeti hiçbir kazanma şansı olmaksızın, ölümüne sürdürdüğü örneklerle dolu. Bugün de, iktidar seçkinleri, tam da kendilerini tuşla galip sanırken, çok farklı odaklardan başkaldırı sesleri geliyor. İşte, alaturka faşizmin yengisi ve/ya yenilgisi, bu iki kutup arasındaki savaşımla belirlenecek. Geçelim göstergelere ve anlamsız göstergelere: Anlamlı - anlamsız gösterge ayrımı: Kültüroloji, gözlenen olguların çoğunu ayıklar ve anlambilimsel açıdan kullanmaz. Başka bir deyişle, limit sonsuz sayıdaki çokyüzlülerin yüzeylerinden yalnızca bir ve/ya birkaç tanesini seçer. Ardından bunları kavramsal bir çerçevede biraraya getirir. Laserlerin tek renkli olması ama yine de güçleri nedeniyle holografi üretiminde besleyici ışın olarak kullanılmalarında olduğu gibi, bu tutum sonucun belli bir referansla panoramalanması demektir. Yine de hologramların birkaç derecelik derinlikte üç boyutluluğu sözkonusudur. Kültüroloji de böylesi bir derinlik yaratır. Seyrek durumlarda birden çok kavramsal çerçeve birden çok panorama yaratabilir. 5 gösterge örneklemesi: 1. Yeni yetmelerin / ergenlerin / ‘teenager’ların faşizmi: Oy hakkı verilmeyen milyonlarca nüfusa tüketim hakkı verilmesinin çelişkisi. Sorun, tüketicinin üretici olmaması değil; alışverişin oy vermekten daha ciddi, dolayısıyla daha zor karar verilesi bir davranış olmasıdır. Maddi olsun, manevi olsun, maliyeti de daha yüksektir. Ancak, reklamlar aracılığıyla, yeni yetmeler hiç düşünmeden harcarlar. Slogan: Kredi kartı kulanan tüm Türkler faşisttir. 2. Daha genç, daha eğitimsiz, daha köylü, daha parasız, daha ahlaksız İstanbullular’ın faşizmi: Kimse İstanbullu olduğunu kabullenmiyor. 50 yıl bu kentte yaşasa bile, kendini doğduğu yerli sayıyor. Dolayısıyla, hiç biri bu zamanda bu kenti katletmeme sorumluluğunu üstlenmiyor. Eski İstanbullular İstanbul’u satarken, bunlar satın aldı ama burjuvalık satın alınamaz. 3. Medya faşizminin göstergeleri: Tiraj ve ansiklopedi savaşları sırasında yapılanlar. Tirajın on yıldır aynı miktarda kilitlenmesi. Gazeteci öldürtmek. Gazetecileri pazarlamacı, ajan, vb amaçlı kullanmak. Köşe yazarlarının kognitif-informatik vakumlayıcı, yani cahilleştirici ve eblehleştirici olarak işlev kazanması. 4. Alaturka matriyarkal faşizm göstergeleri: Güce karşı olmak değil, dolaylı olarak gücü paylaşmak eğilimi: Hürrem Sultan kompleksi. Her tür hile, şantaj, duygu sömürüsü türü dolayımlara başvurma eğilimi. Sürekli sahte ve yalan söylemlere yönelmek. Cinselliği bir üstünlük aracı olarak kullanmak. Şiddetin (örnekse psişik yollardan) pasif kullanımı. Aile kurumunu putlaştırmak. İşkadınlığı takınağını abartmak. 5. Kitlenin faşizminin göstergeleri: Yalan söylemlere inanç. ‘İnkar altkültürü / kültü’nün yerleşikliği. Tele(vizyon)kolizm. Sınıf atlama eğilimi: Araba almak için et yememe ve ithal araba almak için rüşvet yeme örneği. Kazandığından çok harcama. Eğitimi düzeyinin çok düşük, 75 yıl ertesinde ilkokul mezunu düzeyinde kalması. Aksiyolojik vakum: Köy kültürünün yerini, kent kültürünün alamaması, büyükkentten (özellikle İstanbul’dan) nefret etme. Futbol, arabesk müzik, banal popüler kültürler. Tüm kitlesel eğlenceler (havai fişek gösterisiyle iftar gibi). Artan alkol ve uyuşturucu kullanımı. (9 Haziran 2001)

Pazartesi, Aralık 02, 2013

World War Z: The Book



Bu bir kitap. The kitap. The book.

Bildiğim kadarıyla türünün ilk örneği.

Bir belgesel-kurmaca, kurmaca-belgesel, dok-drama, dra-dokümenter...

Son ikisi, ‘Wagner’ televizyon dizisi nezdinde, BBC tarafından, televizyonun 50. yılında, 1985-1986 gibi somutlaştırılmıştı.

Bu, bir çapraz medya malzemesi.

En iyi çizgiromanı olur.

Filmi olur.

Oldu da ama berbat oldu: Dünyayı kurturan yakışıklının öyküsü oldu.

Yine de, tek bir öykünün ziyadesiyle aksiyonlaştırılması olarak bakılırsa, Brad Pitt’in yediği herze, daha bir yenilir yutulur gibi olur.

İlk olmanın hatalarıyla, roman belki 5 / 10 bile alamaz ama 1 / 10 bile yeterdi, çünkü kopya değil.

Ancak, özellikle giriş olmak üzere, en az 1 bölümü, bence hayalet br yazar tarafından yazılmış.

ABD’de geçen bölümleri 5 / 10’un altına epeyi düşüyor ama yine de daha gerçekçi. Diğer ülkelerde geçenlerin gerçekliğinin iknası, tabii ki ben dahil, ortalama okurun, örneğin Çin hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olmaması nedeniyle mümkün olmuş. Bunu da, yine örneğin Çin bölümü için Çince deyimler kullanılarak bu atmosfer yaratarak becermişler ve hayalet yazar fikri de oradan destekleniyor zaten.

Yapsaydım, kitabın çizgiromanını yapardım, filmini veya romanını  değil.

Ancak, bildiğim kadarıyla bunu çizgiye dökebilecek çizer Dünya’da yok: ‘Logicomix’ anafikri üzerinden, anime praksisinin işletilmesi gerek gibi bir durum sözkonusu. (Tabii, belki böyle biri vardır, onu bilemem.)

Kitapta ‘sense of humour’ var.

Daha da ötesinde mizah var.

Zombi-komedi değil de, zombi-ironi.

Yani, sonuçta zombilerin de beyni patlatılınca kaput, insanların da beyni patlatılınca kaput: Bu da acaip bir mizah sonuçta.

Espri şu ki kitabın yazarı, komedi filmleri oyuncusu / yönetmeni Mel Brooks’un gerçek oğlu. Bir de böyle bir ironi mevcut.

Karşılaştır-karşıtlaştır:

‘Walking Dead’ çizgiromanı ve dizi filmi ile karşılaştırılınca, kitabın değeri çok kolay anlaşılıyor.

O da, sıradan insanların olağanüstü koşullarda bile duruma ayamayıp, sıradan saçmalıkları hala eylemesini ifade ediyor ama bu tümüyle farklı bir biçimde bunu yapmakta: Orman ve ağaç bakış açılarını birarada koruyor.

Burada, kitabın kendini dayadığı içerik-biçim praksisi önemli:

Olay, BM raporu biçiminde yazılmış.

Bu da bizi doğrudan sosyolojik araştırma x roman karşıtlığı literatürüne götürür doğrudan.

Sosyolojik araştırmalar şimdiye dek, sosyolojik araştırma olarak, kendilerinin romandan üstünlüğünü önesürüyordu (ve tersi de) ama bir sosyolojik araşırma formatındaki bir romanın bizi doğrudan sosyolojik araştırmanın romandan üstünlüğüne götürmesi, mizahın da ötesinde bir durum.

Ha, bir de o bildik baş belası akademisyen dil ile feci bir alay var tabii. Bu da, hesapça durumu açımlayan bir sahte giriş / önsöz ile sağlanmış.

Bir salgın için gerçek koşullarda, romanda ileri sürülenin tam tersine, abartarak uğraşma durumu yaşanmış. Yakın zamanlarda küçümsenen bir salgın yok gibi. Çünkü 1918 grip salgını, tüm epidemiyologlara feci ders olmuşa benzer. Şu an, benzeri bir global salgından 350 milyon ölü, yani % 5 global zayiat bekliyorlar ki, büyük veba salgınından 650 yıl sonra bu oran, hala feci yüksek bir beklenti eşiği teşkil etmekte.

Asıl sorumuz ise şu:

Neden zombi konusu, böylesine bir global bir çapraz medya konusu oldu?

Ya da neden, bu konuda böylesine öpözgün örnekler verildi?

Sanırım, buradaki anafikir, ‘Unthinkable’daki ile aynı:

‘There is always another epidemiology.’

Ya da bitmeyen savaş sözkonusu...

Düşünün ki bir Türk bile, daha 1970’te bile, trafik kazalarını salgınbilim konusu sayıyordu. Bu doğru / geçerli yaklaşım kabul görseydi, trafik kazalarında 300 bin ölümüz olmazdı.

Bir de şu gerçek var:

Popüler kültürde tasarlanan herşey, er veya geç gerçek olarak yaşanır: Bir tür Kafkaesk çıplak derililik sözkonusu bu konuda.

Roman, bildik kıyamet söylemini kullanarak, bunu salgın hastalık üzerinden yapıyor. Bir tür önceden hissediyor gibi.

*

(Kitabın tam ortasında yazı ve düşünme molası.)

*

Tek tek öyküler konuyu episodik anlatımlı kılmış.

Öykü ağırlıkları ABD ağırlıklı olmuş.

Ortalama bir Yanki’nin dünya ülkeleri hakkındaki önyargıları az veya çok ve doğrudan veya saklı olarak bu yazarda da mevcut.

Öyküler söyleşi tipinde yazıldığı için arada bir kişi kipinde kalmış.

Öyküler az da olsa kimi güzelyazın olmuş. Kendi okurluğum açısından bu olumsuz ama ortalama okurlar için olumlu bir durum. O nedenle, bunun bilerek yapıldığı kanısındayım.

‘Happy end’ bu kitaba uymamış ve yakışmamış, hem de hiç.

İstatiksel bilgiler az. Dolayısıyla nesnellik de az.

Onda bire inen global nüfus ve tahmini 10 yıl ara verilen dünya ekonomisinin nasıl geriye döndüğü oldukça tartışmalı bir belirsizlik. Sonuçta, gerekli enerjiyi kim ve nasıl üretti, en basitinden?

Askeri strateji eleştirisi, ne yazık ki biraz havada kalmış.

*

Kıssadan hisseler:

Toplu imha savaşı, hala en etkili savaş yöntemi konumunda.

Bireysel açıdansa, kendine yeterli bir inziva, en uygun savunma yöntemi konumunda.

Kurmaca salgını dışında bunu yapmaya en yakın aday adayları; biyolojik, elektronik, kimyasal ve nükleer silahlar.

Romanın ve daha birçok diğer romanın çevresinde dolandığı kıyamet konusu, gerçek yaşamda giderek daha yakın bir olasılık durumuna yükseliyor. Bunun için de, asıl gereken on bin intihar bombacısı ama bu da sonuca ulaşması, pratik açıdan muhakkak aksayacak bir proje olurdu.

Bilimkurgu bir kez daha gelecekbilim eyliyor.

Tam da bu çizgide, romanın insanseverliği berbat kaçıyor. Anropomorfik hümanizm, bilimkurgu romanlarda çoktan değillenmiş durumda.

Yani:

Şu ya da bu biçimde insan türüne, insan sonrası tür olma yolu açıldığında, insanların % 99,99’u (yani limit tamamı) yine o küçük insan / dandik burjuva kültürlerine geri dönerler, döndüler de zaten. Roman da öyle bitiyor zaten.

Bu da, romanın bize negasyon yoluyla verdiği kıssadan hisse: Asla insan yok veya insan imkansızdır.

Sonuç:

Roman başarabileceğini başarmaya çabalamamış, yalnızca başında iyi bir depar atmış ama maratonda depar çok çok nadir işe yarar (örneğin ABD’li kadın bir maratoncunun son yüz metrede attığı depar ve bununla maratonu kazanması gibi) ve o da sonunda.


Ciddi Oyun: Sel Kontrolü 2015






Önnot: Dünya halkları hafiften gerçeğin çölüne aymaya başlamış.

Bundan önce rol oynama oyunları ve oyun terapileri vardı:



Artık ciddi oyun var.

Ciddi oyunun tanımı:

“The aim of the serious gaming project was to develop and test advanced training and simulation tools to prepare water professionals for crisis situations, based on the knowledge created in the previous years.”

“Ciddi oyunun amacı, önceki yıllarda yaratılmış bilgilere dayanarak, kriz durumları için su uzmanlarının hazırlayacağı simülasyonları geliştirmek ve test etmektir.”


‘Hannibal’deki canilik eğilimli polis ne diyordu:

‘According to my design...”

Yani:

“Benim tasarımıma göre...”

Yani:

Simülasyon gerçekten daha gerçektir. De, buna birilerinin gerçekten ayması mucize ötesi bir durum...

Huizinga, daha 75 yıl önce ‘Homo Ludens’te ne diyordu?

“İnsan oynayarak öğrenir.”

Hala ve çocuklar gibi: O nedenle, insan hala insan olmadı ve hala tarih başlamadı. Tarih, insan doğrudan öğrenmeye başlayınca, başlayacak. Ondan bir epistemik kritik eşik sonrası da, düşünce-öte ve tarihwöte olacak.

Bu proje, gerçekten sel felaketi riski taşıyan Hollanda tarafından organize ediliyor.

Malumunuz, daha önceleri uçuş simülasyonları pilotlara epeyi hatayı, gerçek yaşamda yapmadan önce, simülasyonda yapıp öğrenme fırsatı yarattı.

Şimdi de ölçek ve ölçüt büyümüş:

Sel gibi, disiplinlerarası bir konuya doğru...

E tabii, zaten bunun daha öncesinde bizim 1960’lar tarihli 5. yıllık kalkınma planlarımız vardı. Açın bakın, orada ne söylendiyse, tersi yapılarak, TC buraya getirilmiştir, göreceksiniz.

Aklın you bir. Aklın yolu geç intikalli.

Olabilir, geleceğin acelesi yok: Gelecek hep gelir ve uzun sürer...

Çıkış:

Şuna emin olabilirsiniz:

2075 gibi Hollanda, global ısınma ve okyanus seviyesi yükselmesi nedeniyle, gerçekten sel felaketine maruz akalacağı zaman, neyin ne zaman nerede nasıl yapılacağı çoktan hazır olmuş olacak.

En önemlisi:

Panik olmayacak:

Felaketten koruyucu hekimliğin altın ve birinci kuralı yerine getirilmiş olacak böylelikle.

Bilgi öldürür.

Bilgi yaşatır da...

Gerçeğin çölüne hoşgeldiniz...


Pazar, Aralık 01, 2013

AFL'liler ve Statü



Ankara Fen Lisesi 1964-1982 arasında Türkiye’deki tek fen lisesiydi. Dolayısıyla, 16 ders yılı boyunca, 2 aşamalı sınavla seçilmiş ve özel müfredat görmüş olarak, Türkiye’nin en zeki on binde birini temsil ettiler.

De ne oldu?

Bu bin beş yüz kişinin içinde, yüksek statüye ulaşan bildiğimiz 2 ad var:

1968 mezunu İsmail Özdağlar ve 1976 mezunu Süreyya Ciliv.

Biri bakan oldu, diğeri ülkesel en büyük teknolojik şirketin genel müdürü.

Bu bin beş yüz kişinin 700’ü mühendis, 700’ü doktor oldu, çünkü o yılllarda adam olma geleneğinin tanımı buydu. 100 kişi falan da diğer dallardan mezun oldu.

Bir de başarısızlar var:

1970’lerde dağda ölenler, deliler, alkolikler, vd... İçlerinden birisi olduğum 1977 mezunlarından birisi, 1980’de camiden çıkarken öldürüldü: Rahmetli ilkokul arkadaşımdı da...

Bugünkü ölçekte nakit 1 milyon dolar sınırını geçmiş oranı, % 5 gibi ama onu da zaten BÜ mezunları daha yüksek oranla becerdi, özellikle de işletme mezunları.

(Eskiden mühendisler daha çok kazanırdı, şimdi doktorlar daha çok kazanıyor: Bu da tuhaf bir değişim.)

Manevi açıdan ise; rektör var, dekan var, bölüm başkanı var, profesör var... Çok var hem de...

Ancak temel bilimlerde büyük buluş yapmış biri galiba yok aramızda...

Tabii, temel bilimlerde büyük buluş yapmış Türk de çok az... Matematikte İnönü, Arf, Kortel üçlüsü, yeterince kalabalık bir örnekleme...

Tabii, buradan soru kipine geçiyoruz:

AFL’nin amacı para kazandırmak mı idi?

AFL’nin amacı statü kazandırmak mı idi?

AFL’nin amacı dahi / mucit / kaşif yetiştirmek mi idi?

Yanıt:

Hiçbiri...

Çünkü AFL vardı ama AFÜ yoktu, yani üniversite düzeyinde hepimiz çil yavrusu gibi dağıldık etrafa...

1977 mezunu sağ 94 kişiden 10 tanesinden çoğu şu an yurtdışında mukim... En ironik örnek bu yıl geldi: 1977 mezunu biri, 54 yaşında TC’yi kalıcı olarak terketti ve çok iyi de etti bence.

Sonuçta AFL başarısız bir proje oldu.

Zaten baştan şanssızdı:

AFL’yi ABD tasarlamıştı, aslında Afrika için düşünülmüştü ve Türkiye’de gerçekleştirildiğinde, bu türden yalıtık kampüslü dahi grubu projesi türünden vazgeçilmişti, yani biz ölü doğmuş bir projenin ürünü olduk. (Ancak o tür proje, BÜ’de çok iyi işledi.)

1970’lerden sonraki TC, cezayla dahi katleden bir ülke oldu. Beyin göçü sayılarımız ortada...

1980’lerden sonraki TC, ödülle dahi katleden bir ülke oldu. Sonuçları ortada, yani özel üniversitelerin ve şirketlerin Ar-Ge’lerinin durumu ortada...

En eğlencelisi de, AFL sonradan maruf cemaatin eline geçti. Onlar da, konunun üzerine üç bukleli ve bilek kalınlığında ettiler, tam oldu.

Sonuç:

Bin beş yüzde bir buçuk (Özdağlar rüşvetten içeri girdi çıktı) başarı binde bir başarı eder...

Tamam mı, devam mı?

Yanıtı okurlardan bekliyoruz.

Dipnot: 150 küsur AFL mezunlarının içinde, üniversite sınavında ilk tercihini kazanamayan çok kişi var; onu biliyorum. 1977’de ilk 50’de AFL mezunu 15 kişi vardı diye biliyorum.


Cumartesi, Kasım 30, 2013

Trans’laştırabildiklerimizden misiniz ki?



Bir haber:

“Bu çocuk kime 'Anne' diyecek?

...

28 yaşındaki Karen erkek olarak doğdu. Kendini kadın hisseden ve kadın kimliğine sahip olmak isteyen Karen amacına ulaşmak için üç yıl mücadele etti. Kadın olarak doğan 26 yaşındaki Alexis de erkek kimliğine sahip olmak için aynı mücadeleyi verdi. Geçen yıl yasalaşan ve mahkemeye başvurmadan kimlik değiştirmeye olanak sağlayan Cinsiyet Kimliği Yasası imdatlarına yetişti.

Karen ve Alexis, Arjantin’in en tutucu eyaletlerinden Entre Rios’da evlenen ilk ‘gay’ çift oldu. Karen Bruseralario ve Alexis Taborda aşkı Buenos Aires’de transların katıldığı politik bir eylemde başladı. Çift tanıştıkları günden itibaren hiç ayrılmadı.

Hormon tedavisi gören ancak, cinsel organlarında değişiklik yaptırmayan çiftin kilisede evlenme istemi kabul edilmedi. Karen, birkaç gün önce Twitter üzerinden Papa’ya izin için başvurdu. Ancak şu ana kadar herhangi bir yanıt alamadı. 8 aylık hamile olan Alexis, 22 Aralık’ta sezaryenle ‘Genesis’ adını vermeye karar verdikleri bebeklerini dünyaya getirecek.”


Konu, Zihni Sinir fantezisini aşmış. Görüldüğü üzere, Papa’nın bile havsalasını zorlamış, adam konuşamayacağı konuda susmuş..

Daha önceki aşama, 2 kadın lezbiyen çiftten aktif ve bıyıklı olanın 2 çocuk doğurması ve ardında boşanma ile sonuçlanmıştı.

Evlenmek isteyen eşcinsellerin zıtcinsellerden farklı hiçbir yanı olmadığını düşündüğümü daha önce de yazmıştım.

Çocuk sahibi olmak isteyen eşcinsellerin zıtcinsellerden hiçbir farkının olmadığını da daha önce yazmıştım.

Birbirini aldatan eşcinsellerin zıtcinsellerden hiçbir farkının olmadığını da daha önce yazmıştım.

Evlenip boşanan eşcinsellerin zıtcinsellerden hiçbir farkının olmadığını da daha önce yazmıştım.

En son da bunu yazmış oldum:

Aldatma olsun olmasın, boşanma olsun olmasın, bu duble trans çiftin de zıtcinsel çiftlerden hiçbir farkının olmadığı gerçeğini...

Soru kipleri:

Farklılık tripleri bunun için miydi?

Özgürlük tripleri bunun için miydi?

Dünya’yı değiştirme tripleri bunun için miydi?

Bla bla bla...


Cuma, Kasım 29, 2013

Yurdum Ateistleri



Valla, bana feci asparagas bir haber gibi geldi ama asparagas ise bile çok mavra:

“SEKAM'ın 81 ilde 15-28 yaş aralığındaki 5 bin 541 gençle yaptığı araştırmada ‘ateist’ kimliğini kendisine uygun bulan 160 gencin verdiği yanıtlar şaşırttı. Ateist olduğunu belirten 160 gencin yüzde 61'i ‘Allah'ın varlığına kesinlikle inanırım’, yüzde 18'i ‘inanırım’, yüzde 13'ü ‘şüpheliyim’, yüzde 9'u ise ‘inanmam’ seçeneğini işaretledi.”


Kendi gözlemime göre ise, kendini ateist sayan yurdum insanlarının yarısı panteist, yarısı ise agnostik.

Gelelim halkımızın bu araştırmaya tepkilerine:

“Yapılan bir araştırmaya göre, cennete giden ateist sayısı, müslüman sayısını ikiye katladı. HAHA Ankara Bürosu.

% 61'lik araştırmaya ateistlerden beklediğim tepki:
‘Dinime söven ateist olsa.’ Hahahaaay:)))

Benim bugün kendi aralarında toplanıp danaya ortak giren Ateist arkadaşlarım da var.

Bu topraklar cumaya giden ateistler gördüyse Allah'ın izniyle Marksist ülkücüleri de görecektir.

valla bizim oralarda ülkücüler bile ahmet kaya dinler ateistler bile selamun aleyküm diye selam verirdi...

Ateist gençlerin yüzde 61'i Allah'a inanıyorsa, bu gruba giren müslümanların yüzde 61'i de ateist oluyor o zaman.”

Bu ülke, Geziciler sayesinde, kendini Müslüman sananlara cuma namazı kıldıran, kendini ateist sananlar da gördü.

Özgürlük ‘ne olsa gider’ değildir, multi-kulti ‘ben yaptım, oldu’ değildir.

Muhafazakar ve liberal olunamayacağı gibi, ateist olup da Allah’a da inanılamaz.

Ancak, alıntıların da gösterdiği üzere, dedesi 1968’li, babası 1978’li olanın burnu feçesten çıkmaz zaten.

Zırvalamaya devam gençler, tarih size mabadıyla gülmeye devam ediyor. Daha olmadan çürüdünüz gençler... Beyninizi çöpe attınız gençler... Sizi internet bile bilgilendiremedi gençler... Ölmeden mezara girdiniz, beyninizi kubura ve kabire döndürdünüz gençler...

Sıradaki kuşak gelsin gençler...

Siz evlenin, çocuklar peydahlayın, sınıf atlayın...