Perşembe, Aralık 17, 2015

FB Monoloğu: Politik Perspektif

Muhalif geçinen basın, bu sıralar yalnızca gündelik AKP dertlerine daldı. Durup dururken, sise girmiş gibi olduk. Bir numaralar dönüyor gibi. Ne iktidarın, ne de muhalefetin, ne A planı, ne de B planı var gibi. Herkes ambale gibi.
+
Bu da, fırtına öncesi salaklık dalgası gibi oldu. Genelde, felakette ambale olunur. Asıl felakete 3-4 yıl var iken, şimdi / şu an ambale olunmuş gibi.
+
4 parti de salak sepet işlerle debeleniyor. Tamam 35 yıllık liberalizm denizi bitti. Tamam, biten liberalizm savaş çıkarır. E zaten, savaşa gidiliyor. Da, bu Putin'in ambale olmuşluğu ne? KGB'de o kadar eğitimi, bunun için mi aldı?
+
Oysa, gidiş belli: Yangından ilk kurtarılacak biri veya bir şey var mı? Eğer yoksa, 'yangın ne kadar yaksın'a izin verilecek? Yangın kendini söndürmezse, onyıllarca sürebileceğini, daha önceki tarih deneyimlerimizden biliyoruz. Çin vitesi boşa alıp, yolun kenarına arabayı çekerse, ne olabileceğini hiç mi kimse düşünemiyor?
+
Tamam, kutupsuzluk kazara özgür bir Dünya yarattı ama gördüğüm herkes ve her kurum, kölelik peşinde. Herkes yeni kölelik cemaatleri imali peşinde. Kurban Bayramı'nda kesilecek koyun sürüsünün birbirinin poposuna burnunu sokması, gibisinden durumlar var ortada.
+
Yeni peygamber çıkmaz. Yeni devrim şimdilik olmayacak. Bu küçük savaşçıklar, 3. Dünya Savaşı da değil. Dolayısıyla, bu Yeni Orta Çağ proto-moment-aşama olarak tuhaf bir açıya girdi.
+
2015-2035 arası için, 7 milyar kişinin 20'şer yılı sıfırlandı hiç yaşanmadan. Herşey ve herşey, tekrardan ibaret olacak gibi.
+
Bunları bana, peşpeşe okuduğum, Halil İnalcık, Nermin Abadan Unat ve Mualla Eyüboğlu söyleşileri düşündürdü.
+
Basit bir sorum vardı: Cumhuriyet'in biteceği en erken ne zaman görünmüş ufukta? 1950'de de, 1960'ta da görünmüş. Aydınların darkafalılığı o limiti biçmiş çoktan. Gerçekten süper dunkoflar. Yatmışlar iki seksen bir doksan klişelerin üstüne. Öz-üretim düşünce sıfır hepsinde. Düşünebiliyor musunuz? Daha, kendi seksen-yüz yıllık yaşamını bir kaba sokamamış salaklar.
+
Şu an basit bir soru dolayısıyla: İstanbul, bir İskenderiye-Eratosthenes mekanı işlevi yerini tutabilir mi benim için, ölene dekki 30 yılda?
+
Yoksa, ben de 55 yaşımda sıfırı tüketmiş mi olmaktayım?
+
That is the question.
+

Dipnot: Beyin / zihin ölümümden hiç mi hiç rahatsız olmayacak bir duygusal noktaya vardım. Bunun açımlaması ise, şu an beni aşıyor, çünkü derin hissedince, panik atak kulaklarımı çınlattı yeniden.

Diyanet İşleri Başkanı Nefret Suçu İşledi

Bir haber:
“Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in şu sözleri sosyal medyada büyük tepki çekti: Sekülerizm (laiklik), dinlerden kaynaklanan şiddeti de geride bırakarak, dünyayı topyekûn bir savaşın içine soktu.”
Bu, laiklerin ve ateistlein katledilmesi için açık bir çağrıdır.
Bu, nefret suçudur.
Buradan suç duyurusunda bulunuyorum.

Yok mu şu adamı yargılayacak biri?

Çarşamba, Aralık 16, 2015

Kitap, Mezat, Müzayede, Münadi, Şov, Ziyaver, Uğur

Yaklaşık 30 yıllık seyyar sahhafım.
Yaklaşık 30 yıldır kitap müzayedelerini izlerim. Raslantıyla, benim kitapçılığa başlamamla, yeni kuşak kitap müzayedeleri akımı da çakıştı.
Kitap mezatları Osmanlı’dan beridir varsa da, yeni anlamıyla yaklaşık 2000’den beridir, çöp mezatı / tepsi mezatı olarak, süregelmekte ve kitabın yanında efemera ve obje de satılmakta.
Yani, kültür ürünleri koleksiyonerliği son 30 yıldır epeyi yaygınlaştı gibi ülkemizde.
1989 gibi tanıştığım galerici Yahşi Baraz, Türkiye’de doğru dürst resim koleksiyoneri olmadığından yakınmıştı. Oysa bugün, her ay 1-2 resim müzayadesi var. Satış oranları da 0 değil tabii ki.
Müzayade, mezatın daha büyüğüdür ve daha pahalısıdır. Nitelik olarak da, mezatlarda ürün, daha çok satıcılar arasında el değiştirir.
Yayıncı Fatih Erdoğan, 1995 gibi yazdığı ‘Mantıcıda Kitap Satmak’ başlıklı yazısında, o zamanlar yeni başlayan kitapçıların, kitap hariç her şeyi satması konusunu ironik bir dille irdelemişti ve o zaman henüz süpermarketlerde portakalların yanında kitap satılmıyordu.
Olay kapitalistleşince, biraz da şovlaştı. Münadi olarak konuyu şovlaştırma alaturka çizgisinin patenti Uğur Bey’de sayılır.
Eskilerden o varsa, yenilerden de Ziyaver Bey piyasaya girdi, 2009 gibi.
Kendisi, şair olacakken satış mümessili olmuş bir zat. Emekli olunca da, nedense profesyonel münadi olmaya yöneldi. Kendisi, ‘buna ‘kültür şov’diyormuş, öğrendik. Kültürün şovu olur mu, olursa nasıl olur,u bir kenara bıraktık şimdilik.
Bense, avam çizgide kaldığı için, Şişko Mehmet’in şovmenliğini yeğlerim. Kendisi büyük otel müzayedelerinden birinde, rakılı kafayla, Aydemir Akbaş filminin bir liralık afişini elli küsur liraya satarak, sıkı şov yapmıştı, çünkü izleyiciler epeyi gülmüştü, oradan biliyorum. Seks filmi afişi hakkındaki esprileri tahmin edebilirsiniz.
Bu otel müzayedeleri içimde derin bir yaradır:
Çünkü onlardan birinden karides zehirlenesine uğramış ve halen süregelen bir biçimde, kronik ürtiker olmuş durumdayım. Ancak oralarda içtiğim rakıları hala unutamam, bugün onun içn 300 kaadı gözden çıkarmak gerekir, o kadar yani. Artık kalmadı maaflesef onlardan, herkes AKP’sel hidayete erdi sonunda.
Gelelim zurnanın zırt deliğine:
Kitap satışının şov olmasına karşıyım. Çünkü sululuğa karşıyım. Çünkü ciddi bir insanım. Çünkü müşterimi eğledirmek veya ona hoş vakit geçirtmek gibi bir kaygım hiç olmadı. Çünkü koleksiyonerlik ciddi bir iştir. Çünkü karılarının evden kovduğu kart horozlar ile bu iş, şovla da olmuyor (cümle içindeki deyimin patent sahibi, meslektaşımız Deniz Bey’dir). 30 yıldır elif ile merteği birbirinden ayırmaya öğrenemediler.
Uğur için sorun yok. Kişilik yapısı belli.
Gazanfer Bey, emekli Ceo olduğu için, daha ağırbaşlı münadilik yapar ama onun da vitesi, sizin motoru istop ettirecek denli küçüktür.
Ziyaver Bey ise, benim gözümde fenomen biri. Türkçe’yi çok özgün bir kullanış biçimi vardı. Dil yetisi baki ama satış mümessilliği, ona gerçek bilgi çizgisini epeyi geçirttiriyor. Fodepar yani.
Bunları niye yazdım?
Bir:
Zaten yazılacaklardı ve koleksiyonerlik üzerine üçüncü kitabımı yazmaktayım ama % 95’inin yayınını ölümümden sonraya bıraktım. Bizim işte, doğru söyleyeni çarmıha geriyorlar çünkü.
İki:
Ziyaver Bey, münadiliği haftada üçlüyor bugün kısmetse. Tatlı dilini ve güleryüzünü sevmeyen yok ama ben hala doğru bilgiyi yeğlerim ve artı bilmediğini açıkça söylemeyi de.
Anlatıda ne kadar kıvırttım ona okur karar versin ama bu işin bu kadar cıvıtılmasına çok çok karşıyım. Bu, bizim işin geleceğini öldürüyor. Kısa vadede yukarı zıplama olur ama orta ve uzun vadede aşağı çöküş görünüyor ufukta.
Ek:
Bugün baba parasıyla vintaj dükkan açanlar da, bizim işi katledenlerin başında gelmekte.
Ben de zorunlu olunca, kendi malımı kendim satmacasına münadilik yaparım. Kimi berbat sesime katlanamaz, kimi Feneon tipi tarzımı beğenir.
İğneyi kendimize, çuvaldızı başkasına.

Ne yapalım, kalkıp Ziyaver Bey’i görelim bir...

Parasıyla Savaş: Örtülü Ödenek

Büyük Amerika’da da bu böyle, biz küçük Amerika’da da:
“Bu yıl örtülü ödenekten yapılan en yüksek harcama 214 milyon lirayla, 7 Haziran seçimlerinden hemen sonra, Temmuz ayında gerçekleşmiştir. Zira 2010 yılından bu yana örtülü ödenekten yapılan toplam harcamanın 6 milyar 553 Türk Lirasına ulaştığı göz önüne alınırsa, yaklaşık 7 milyar liranın nereye harcandığına dair büyük bir muamma olduğu görülecektir."
Böyle diyor bir haberde HDP açıklaması.
Oysa durum açık:
Parasıyla savaş var, onun da kaynağı örtülü ödenek.
Ancak HDP, seçimden hemen sonra içinde yer aldığı savaş hükümetinin bu harcamayı yaptığını, yani kendilerinin de o oyuna müdahil olmuş olduklarını söylemiyorlar, seçmenlerinin bu nedenle onları lanetlediğini de.
Harcama sorumlusu, başbakan yerine, cumhurbaşkanı olmuş.
Savaşı çıkaran da, Davutoğlu yerine, Erdoğan olmuş.
E, ne değişti?
Davutoğlu, güle oynaya hala savaşmıyor mı?
Paranın çoğunun nereye gittiği belli:
PKK’nin bombalanan 4 yerinin saptanmasına ve 4 bin kişiyi bombalayıp öldürmeye...
Gerisi ayrıntı ve tali / lojistik harcama zaten...
Şimdi biz, taa Mayıs 2015’te, AKP’nin kazansa da kaybetse de savaş çıkaracağını yazdığımızda, müneccim şeysi yememiştik.
Hatay’ın güneyinde yitirilen muharebeler nedeniyle savaş, daha doğuya ve Irak’a kaydırıldı ve bu da, iç baskı demek oldu.
Yani, Temmuz 2015’teki savaş, Aralık 2015’te kalıcı kılınmış durumda.
Demek neymiş?
Bu yeni adımlı savaşın görünmeyen maliyeti, yıllık 2 milyar lira imiş.
Görünen de, TSK’nin 2014 ve 2015 yılları arasındaki harcama farkları.

Görünmeyen de, kirli harcamalar olur genellikle.

Halil İnalcık ve Paradigmatik Fiyaskoları 2

Osmanlı Tarihi
İnalcık, en çok Osmanlı tarihi üzerinde ahkam keser.
Ancak, şu şematikliği hiç görememiş ve gösterememiştir:
Osmanlı 1299-1918 arasında var oldu. 1300-1900 arası, 600 yıl diyelim.
Bunun ortası noktası olan 1600, halk isyanları, bozulan İpek Yolu düzeni haracı ve İspanya’nın Amerikalar’dan getirip, kendini de batırarak ortalığa sürdüğü çok-çok gümüş enflasyonu nedeniyle bozulan ekonomi, demek aynı zamanda.
Bunun zamansal olarak 2 bakışımlı yanları, 1450 (1453) = İstanbul’un fethi ve 1750 =  Sanayileşme demek. 150’şer yıllık 4 bölme var yani.
Ayrıca 1600-1800, gerileyen global düzen de demek. O da, 1600-1750 için bir yarı-simetri demek.
İnalcık ve bazıları, Pax Ottomana’dan söz eder ama 619 yılda 295 iç ve dış savaşı görmezden gelir (bakınız: Orhan Bayrak, Osmanlı Tarihi Sözlüğü).
Osmanlı Türk devleti sayılır ama padişahların 30 kuşakta hep gavur olan anaları nedeniyle, ancak milyarda bir oranında Türk kalabildiğini, İnalcık dahil, hiç kimse söylemez.
Osmanlı, İslam devleti sayılır ama başkentinde gayrımüslimlerin neredeyse çoğunlukta olduğunu da kimse söylemez.
İnalcık, Anadolu madenleri, tarımı, salgınbilimi, şu bu hakkında söz etmez.
1350 global veba salgınının Anadolu’yu ve Osmanlı’yı nasıl etkilediği de çalışılmaz. Osmanlı’nın Avrupa’da o denli kolayca yayılabilmesinde, nüfusunun neredeyse üçte birini kaybeden bir Avrupa’nın etkili olduğunu da İnalcık hiç belirtmez.
Tarih çalışmak, bu bakış açılarına sahip olabilmek ve bu şemaları çizebilmekle mümkün olabiliyor.
O nedenle İnalcık, 70 yıldır hikaye anlatan tarihimsici durumunda.
Elinde bir kavramsal çerçeve yok: Osmanlı’yı diğer Türk devletleriyle (ki şu anda Dünya’da, bizdeki gibi 16 değil, 30 kadar Türk devleti kurulmuş kabul ediliyor), din, alfabe, coğrafya, vs olarak karşılaştır-karşıtlaştır yapamıyor.
Osmanlı’nın kendini bir Asya değil, bir Avrupa ülkesi saymış olduğunu görmezden geliyor. Bunun da, Türklük’ten ve Müslümanlık’tan bir metamorfoz demek olduğunu da.
Osmanlı’nın kendine asla Türk demediğini, bize Türk diyenlerin Avrupalılar olduğunu da görmezden geliyor.
Hatta Fatih’in Hristiyan annesi nedeniyle, Hristiyan olmuş olabileceğini ve oğlunun onu bu nedenle öldürtmüş olabileceğini, Evliya Çelebi’nin Avrupa nüshasından da kontrol edip bize aktamamıştır. Fatih’in Neo-Roma İmparatorluğu kurmak istediğin söyler ama bunu derinliğine inemez. Anadolu Selçuklu devletinin asıl adının, Konya-Rum olduğunu da söylemez. Bu, Türkler’in avrupalılaşması metamorfozunun yalnızca bir adımıdır.
İnalcık’ın Osmanlı panoraması, aslının yalnızca bir karikatürü gibi o nedenle...
Gerçek yok, safsata var.
Dipnot:
Asıl önemlisi tarih bilimi, belge okumak değildir. O belgelerin gerçeğe uyup uymadığını, epistemik haritadaki yerini tartabilmektir. Devletin sahte belge yazması kolay, örneğin 1968-1983 arasındakiTürkiye’de 1 milyon işkence belgeli mi? Belge yok diye, 50 yıl sonra Türkiye’de işkence yok mu sayılacak?
Artı:

İnalcık, 50 araştırmasıyla, her biri 100 yıllık ve on bin kilometre karelik noktasal / pikselsel bilgi eklemelerinde bulundu. Oysa tarih, 5 bin yıllık bir süre ve 200 milyon kilometre karelik bir alan içeriyor. Yani İnalcık, yalnızca 50 tane milyonda bir alanlık pikselde nokta haritaladı tümelde. Onun gibi 20 bin ila 1 milyon kişi gerekiyor tarihi yapmak için. Artı, onun 20-90  yaşlar arasında, 70 yılda yaptığını, bugün 20 yaşındakiler, 1 yılda yapabiliyorlar, çünkü tarih atlasımız elimizde ve bu atlası İnalcık’tan önce Toynbee, çoktan oluşturmuştu. Annales’in 10 aşaması, 10 adamı ve 100 küçük momentinin yalnızca birini algılayabilen İnalcık, hep tikel kaldı, hep tikel kaldı. Ağaca bakmaktan ormanı hiç göremedi.

Salı, Aralık 15, 2015

Evrime İlişkin 10 Ayrıksı Gerçek

Bir:
Dünya atmosferinin evrimi:
Önce hidrojen, sonra amonyak (NH3) ve metan (CH4) (ki bu ikisi sırayla proteinin ve karbohidratların temel yapı maddeleri), sonra karbon dioksit (CO2) ve en son da oksijenli (O2) oldu. Son 2 sıranın adımları, canlılık nedeniyle geldi ama ilk adım olan, hidrojenden amonyak ve metana dönüşümün evrimi hala az biliniyor.
İki:
Canlılığın Yerküre kabuğundaki karbon dioksitin limit tamamını tasfiye etmesi. Oran milyonda 999.999 kadar büyük. Geri kalan karbon / dioksit, yer kabuğunda çökelti durumunda. Bunun % 50’den çoğu ama % 90’dan azı, canlılık nedeniyle oldu. Kalsiyum oksitin kireç taşına dönüşmesi için, organik kimya gerekmiyor. Ancak, bunun zamanı da, miktarı da tam bilinmiyor. Bilinen, canlıların evrimin ilk dönemlerinde deniz kabuklularının milyonlarca yıl ana canlı türü olduğu ve bunların kabuklarının hep dibe çöktüğü.
Ancak bu tasfiye, moleküler evrime de, organik evrime de aykırı, çünkü canlılık kendini yok ediyor gibi görünüyor bu koşullarda.
Üç:
Tektonik hareketler nedeniyle, canlılığın metamorfozlaması. Bunlar evrim tarihi için, her aşama ünik olacak bir zamanda ve sırada olmuş durumda.
Dört:
Türlerin çeşitçe ve popülasyonca toplu yok oluşunun evrimsel bir başarısızlık değil, evrimsel bir başarı olduğu gerçeği ikilemi.
Sonuçta onlar olmasa, bu kadar çok da evrim olmazdı gibi.
Beş:
Özellikle omurgalılar aşaması olmak üzere, Dünya üzerindeki evrimin yinelemez oluşu gerçeği.
Bu da 5 duyu organı ve zihin olayının da, belli ölçeklerde ve ölçütlerde yinelemez olduğu durumunu yaratıyor.
Altı:
İnsanın en son evrilen tür olmadığı, bonobo-şempanze tür ayrımının, kuyruksuz maymunlarda en son (1 milyon yıl önce) evrim çatallanması olduğu gerçeği. İnsan ise, 3 milyon yıl önce en yakını türden ayrıldı.
İnsanlar ise, ayrı tür sayılan Neanderthal’ler dahil, diğer insansı türlerle biyolojik ayrım olmadığı, tersine gen geçişi (yani çiftleşme) olduğu saptaması.
Yedi:
Evrimde, Dünya-dışı, evrensel bazı etkenlerin de etkili olmuş olduğu gerçeği.
Güneş Sistemi, Samanyolu Gökadası çevresindeki 200-250 milyon yıllık turunu atarken, epeyi yoğun hidrojen bulutlarının içinden geçti ve bu da buzul çağlarına neden oldu. Öyle ki, ekvatora kadar Dünya’nın tüm yüzeyi dondu.
Sekiz:
Ekstremofillerin (burda anaerobdan çok, diğer tuz, asit, vd sever mikroorganizmalar kastediliyor), canlıların asıl hali olabilmesi olasılığı.
Dokuz:
Mikroorganizmaların ve virüslerin birlikte evrilirken, aslında her ikisi bazında da canlılığın tam tanımının yapılamadığı gerçeği. Hatta, canlılık neredeyse sıfırdan sentezlenmişken bile.
Yani, canlılığın nasıl olduğunu biliyoruz ama ne olduğunu bilmiyoruz, hala ve henüz.
On ve Son (şimdilik):
Canlılığın ve hatta zekanın da, aslında negatif entropinin çok çok dar bir alanında tanımlı olduğunu, asıl negatif entropilerin ise, canlılık-öte, zihin-öte ve hatta özdek-öte tanımları alanında kaldığı gerçeği. (Bu, metafizik bir tartışma değil, bugünlerde Titan’ın metan atmosferindeki canlılık durumu tartışılıyor resmen.)
Yani:
Güneş tipi yıldız ve Dünya tipi gezegen çok bulunacak ama bu canlılık hiç bulunamayacak Evren’de.
Ancak bu canlılık oralara taşınacak ki buna Evren’in sömürgeleştirilmesi deniyor ve Samanyolu Gökadası için 1- milyon yıl vade biçiliyor.

Kara deliklerin yaşamı 10 üzeri 67 yıl ama en uzun yıldızın yaşamı olsun olsun 10 üzeri 13 yıl. Evrimin geleceği bu yani. Eğer olacaksa yani.

Pazar, Aralık 13, 2015

Halil inalcık ve Paradigmatik Fiyaskoları 1

Halil İnalcık, başta tarih olmak üzere, hemen tüm konularda, benim için eksi zekalı ve eksi bilgili biridir. Bilmez, bilmediğini bilmez, anlatsan da dinlemez. Kilitlenmiş yani. Gerontokrat yani.
Örneğin:
Birinci yabancı dili Fransızca. Sene 1940. İnalcık, Fransız Annales Tarih Okulu’nu duymamış ve alıntılamamış durumda. Alıntısı 19. Yüzyıl’dan hep:
“(Kültür) Dışarıdan gelenleri reddeder, her organizma gibi... Eisenstadt ... : “Gelenekçi dünya kültürleri, Batı kültürünü benimsemek ve bu suretle Batılılaşmak hevesi içindedir, sosyolojik incelemelere göre, tam kültürleşme mükün olmaz” ... Yani Batı kültürü, yerli kültürle karışır ve başka bir tertip ortaya çıkar.”
(Bakınız, nehir söyleşi kitabı.)
Küllüm mafiş.
Organizma dışarıdan gelenleri reddetmez, sindirebilirse sindirir.
Kültürü ve biyolojiyi yanyana getirmek, sosyal darvinizm gibi geyiklere varır.
Batılılaşm arzusu, yenilgiden kurtulma arzusudur ama çok geç kalmıştır. Osmanlı için bu 1600 (yazıyla bin altı yüz) gibi idi. Yani, zirvesine çıktığı an da, düşmeye de başlamıştı çoktan. Çünkü 1600-1880 arası herkes iniyordu zaten, Yeryüzü’nün topraklarında güneş gerçekten hiç batmayan ilk imparatorluğu İspanya bile.
Bu, Türk yarı-aydınının Batı ile sınavı problematiği.
İnalcık’ın oyunlarını sahnelediği Abdülhak Hamit Tarhan’ın bir Cumhuriyet insanı değil, bir Tanzimat insanı olduğunu, onun yakın arkadaşı olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu yazar. Ancak bunu yergi diye yapacağına, övgü diye yapar.
Niyazi Berkes, bir saptama hatası ile, Türkiye’nin batılılaşma sürecini en pahalı ödeyen doğulu ülke olduğunu söyler ama Japonya ve Çin daha pahalı ödedi. Onun da bir dönem içinde yaşadığı  Hindistan da, üçüncü sırada yer alır herhalde.
Ancak onlar, daha doğulu olduğu için batılılaşmayı daha pahalı ödemedi. Örneğin Japonya, Türkiye’nin yapamadığını yapıp, 25 yıl gibi kısa bir sürede 250 yılı birden geçti, 1875 gibi; 1900 gibi ise, bir Dünya gücü olmuştu. 1975 gibi Çin de aynı şeyi yaptı. Bu hız onları yıktı ama bu hız olmasa, bizim gibi doğulu kalırlardı hala.
Biz ne yaptık?
1876-2016 =140 yıl. Hala AB’nin peşindeyiz ve AB dağılıyor. İroninin hası.
Türk mutfağı başta Akdeniz, yani Batı mutfağıdır. Yani Türk kültürü, işine gelen alanda, hiç mi hiç Batı (kültürü) sindirimsizliği çekmiyor.
(Artı: En doğulu geçinenler bile, en batılı ürünleri en pahalı biçimiyle tüketiyorlar.)
Ama ne yapıyor?
Nuri Bilge Ceylan gibi, kötü Batı taklidi ürünler yapıp, tıpkı bir zamanların dandik Latin Amerika romanı gibi ödüllendiriliyor ve zavallı ülkesine 50 yıl kaybettiriyor.
İnalcık da, bula bula Gökalp’ı bulmuş örnek verecek. Onun 50 yıl sonrası olan Braudel’i değil.
Türkler, Batı’yı taklit eder ama 5. sınıf fransız romanı ve 5. sınıf fransız resmi gibi, en kötüsünü. İnalcık da aynısını yapmış.
Gelelim bizim özgün kültürümüz denilen Türk-İslam’a:
Türkler’in özgün dini İslam değil, yani Türk-İslam özgün değil. Türkler 13 alfabe ve 10 din kullandı. Hiçbiri İslam’dan geri değil, başta Budizm olmak üzere. Arap Alfabesi desen, berbat deneyim.
Türkler göçer bir halk aslen. Yerleşik yaşama geçme ve devlet kurma yüzünden iç savaş yaşamış bir halk. Yani, kültürel çatallanma taa MS 500’den beridir var.
Türkler Batı’ya gelmiş ama Doğu’dan, yani Çinliler’den uzaklaşmak için. MS 750 Talas Savaşı’ndan sonra Araplar’ın koynuna düşüp, gönüllü değil, öldürülmecesine Müslüman yapılmışlar.
Talas, Çin’in Batı ve artı Vikingler, İskender ve taa MÖ 1000 halkları için bile, Batılılar için Doğu sınırı. 0 noktası orası ve ondan batısı Türkler için the Batı. Araplar dahil.
İnalcık, da bir neo-Osmanlı’cı. Hesapça osmanlı tarihçisi ama osmanlı tarihini koskoca Dünya Sistemi’nin içine yerleştir(e)memiş, çünkü onu bilmiyor.
Bir tarihçi tümel bilgicidir, tikel bilgici değil. Tikel bilgici olana, vaka-nüvis deniyor.
Tarih verilerle değil, onların içine yerleştirildiği modellerle ilgilenir. Bu model, taa 19. Yüzyıl sonu ve Toynbee’sel olmak üzere, hep vardı, o doğmadan önce bile yani.
Türkler, bu Batı’ya doğruki coğrafi maceralarında, birçok badire atlattı. AB onların en büyüğü değil. ABD en büyüğü. Atatürk’ün bile tehlikesine ayamadığı ABD. 1841’de (hemen Tanzimat ertesinde) Robert Akademi ile TC’ye giren ABD.
TC, 1923-1938 arasında batılılaşma ile sorun yaşamadı. 1950’den beridir yaşıyor. Yani sorunumuz, batılılaşmak değil, o zamandan beridirki geriye vitesli doğululaşmak (yani batıya giden gemide doğuya yüzen salak karikatürü gibi): Koskoca bir ülke, 21. Yüzyıl’da % 50 oy ile savaşı, faşizmi, engizisyonu ve Cumhuriyet’in tasfiyesini (onun özgürlüklerini köleleştirmeyi ve gönüllü kulluğu) seçti örneğin.
Bugün AB’nin bilimini, sanatını ve düşününü, AB bile reddeti, terketti ve yadsımada.
Yani 2015 momentindeki Yeni Orta Çağ’da, daha önce de hep böyle olduğunca, kültürün üstyapı kurumları bomboşta.
Tarih, 1800-2000 arasında yükseldi, 2000-2200 arasında düşüşte olacak. Bu, biraz kader gibi. Şimdiye kadar bunu durdurana raslanmamış, 5 milenyumdur yani.
Bilim, sanat, düşün, biraz Aristo metinleri gibi, 200 yıl falan global tura çıkacak.
Bu durumda, ne Orhan Pamuk’un edebiyat, ne de Aziz Sancar’ın bilim ödülleri anlamlı olmakta.
TC’yi Dünya Sistemi’ne yerleştirmeyi deneyen İbrahim Okçuoğlu ve Ebubekir Ceylan var, tarihçi olarak.
İnalcık ise, olmayan bir Osmanlı (tarihi) hayalinde. Artı, olmayan bir Cumhuriyet’i anlatıyor.
İnalcık, bir biçimde neo-sağ’ın epeyi geç keşfedip, piyasaya ünlü diye sürdüğü biri oldu çıktı.
MS 750-2000 arasında, Türkler’in kültürüne, Batı dahil, yüzlerce öğe girdi, bazıları kaldı, bazıları çıktı, bazılarının durumu belirsiz.
Cumhuriyet’in dinamizmi 1990 gibi bitmişti. 2030’dan önce bir rönesans daha umulmuyor.
İşte İnalcık’ın statüsü burada:
İkindi vakti ortalıkta dolanan bir padişah cücesi gibi, gölgesi uzun, çünkü kültürel güneş batıyor.

O nedenle de o, geçmişe aşık ve (epistemik) geleceği öldürüyor.

Cumartesi, Aralık 12, 2015

Malthus, Nüfus, Türkler, 1071, 1871, Darwin, Marx, Vs

Malthus, ‘’Nüfus Üzerine’de Osmanlı ve Türkler için, haldır haldır üreme durumu ortaya koyar.
Oysa:
1071’de Anadolu’ya Türkler geldiğindeki nüfus da 12 milyon gibi.
“Before the Turkic settlement, the local population of Anatolia had reached an estimated level of 12 to 14 million people during the late Roman Period.”
1871’de Anadolu’daki tüm nüfus hala 12 milyon. Bunu da, Gotha 1911 Almanac’taki verilerden geriye doğru çıkarsamalarla buluruz.
Ancak, tabii ki bunun böyle olması çok çok zor. Çünkü zaten, 19. Yüzyıldaki Osmanlı toprak kayıpları nedeniyle, Balkanlar’dan, Kafkasya’dan epeyi nüfus gelişi var Anadolu’ya.
Osmanlı 1299-1919 arasındaki 620 yılda, 295 savaş ve/ya iç savaş yaşamış. Keza, 40 küsur ülkeye Türk nüfus ihracı / zorunlu iskanı eylemiş.
Ancak, 650-850 arasında Abbasiler de Anadolu’yu boşaltmış veya nüfusunu azaltmış olabilir. Adana-Artvin arası çizgiyle, Anadolu’nun dörtte birini fethettiler çünkü. Dahası, MS 800’de Malatya civarında 2 vilayetlik ‘no man’s land’ var, eski Teksas gibi yani.
Aynı sürede (1071-1871), Dünya nüfusu ise 310 milyondan 980 milyona çıkmış. 3 katı olmuş yani. Anadolu’nun bundan muaf olması için, yeterince neden yok ortada.
Malthus’un ait olduğu Avrupa nüfusu tarihi ise şöyle:
“200–600 (Late Antiquity): population decline.
600–1000 (Early Middle Ages): stable at a low level, with intermittent growth.
1000–1250 (High Middle Ages): population boom and expansion.
1250–1348 (Late Middle Ages): stable or intermittently rising at a high level, with fall in 1315-17.
1348–1420 (Late Middle Ages): steep decline.
1420–1470 (Late Middle Ages): stable or intermittently falling to a low level.
1470–onward: slow expansion gaining momentum in the early 16th century.”
Decline: iniş, stable: sabit, growth: artış, expansion: artış, gaining momentum: ivmelenme.
Bu veriler, hem Malthus’u değilliyor, hem de klasik Orta Çağ kuramlarını.
Çok basit soru:
Nüfus neden düşer?
Yanıt:
En hızlı salgınla düşer, sonra kıtlıkla, en son da savaşla. Kentlerin dağılması da, tali nedenlerden biridir.
Günümüz için ise, Çin’in 1980-2015 tek çocuk politikası var. Fark: 400 milyon doğmamış çocuk. Hindistan ise, aynı dönemde 400 milyon fazla çocuk üretti.
İnsan türü, tarihinde ilk kez gönüllü olarak, 2100 gibi, 11 milyar gibi sabit nüfusu seçti şimdiden.
Bunun tek nedeni de kadının tarihe girmiş olması:
G-7 ülkelerindeki kadın nüfusun % 25’i yalnız yaşıyor ve çocuk yapmıyor artık.
Global salgın kapıda ve % 5’lik ve/ya 350 milyonluk bir kayıp bekleniyor. Yıllık ölüm oranı ise, yalnızca %o 6. Yani, tüm bu en olumsuz seçeneklerle, dünya nüfusu en erken 60 yılda falan, makul düzey olan 4 milyara düşer. Dünya gezegeni sürdürebilir insan türü besleme sayısını bu olarak gösterdi bize. 2010’dan beridir, tam bir global kıtlık kilitlenmesine doğru sürüyoruz o gezegeni. 2025 global kıtlık, 2050 global susuzluk öngörüldü şimdiden. Daha da önemlisi, insan türüne asıl tehdit, global ısınma değil, onun ardında yatan ve görmezden geldiğimiz yeni buzul çağından gelmekte. ABD, Kanada, AB, Rusya tama yakın buzlar altında: Bir düşünün bunu.
Bilim budur işte.
İstatistik de budur.
+
Dipnot:
Marx’ın nüfus sorunu üzerine makaleleri bir kitapta toplanmış. Marx, orada Darwin’in Malthus’u reddetitiğini söylüyor ama bildiğimiz kadarıyla, Darwin’in doğal seçilim ve hatta cinsel seçim kavramları tümüyle Malthus’çu.
Gerçekten Malthus’çu olmayan bilimci ise Verhulst. 1790 tarihli Malthus eserine, 1830’da matematiksel karşı kanıt sunuyor. Nüfus artışının kendi kendini nasıl denetlediğinin modelini çiziyor ve ilk kaos matematikçisi oluyor böylelikle de. Denklemin adı hala Verhulst Denklemi. Malthus’ta ise, denklem falan yok. Zaten, insan nüfusunun öyle habire artmadığına ilişkin o zaman da bilgiler mevcut, veba salgınını Malthus da biliyor ama bilmezden geliyor, sahte-bilimi yeğliyor.
Artı paradigmatik hıyarlıklar say say bitmez:
Efenim meali şu:
Darwin, yalnızca bilimsel verilerini Malthus’tan almış, yani istatistikleri.
Yani o nedenle, ne Marx, ne Malthus, ne de Darwin bilimsel falan değildi.
Çok basit:
Evrimsel sağ kalma (yani doğal seçilim veya en güçlünün sağ kalması değil) değil, evrimsel (özellikle toplu) yok oluş, evrime katkıda bulunmuş.
Marx, Verhulst’un adını anmadan öldü bilimsel materyalist bilimsel materyalist.
Marx, 1850 tarihli ilk anarşist manifestoya da yantı yazmadan öldü, parti faşisti parti faşisti, enternasyonel faşisti enternasyonel faşisti, aşağılık bir davranışla, kendinin Engels’e yaptıklarını yok sayarak, Bakunin’e Neçayef üzerinden vurdu ve enternasyonelden attırdı.
E, boşuna dememişler, Hitler’in dediği gibi:

İnsanlar en çok yalan söyleyenin peşine takılırlar, doğru söyleyenin değil.

Emekli Nötroseksüelite, Aseksüelite, Lgbti, Deniz Deniz, Halil Kandok, Cinsel Kimlik, Vs

Radikal Blog’da biz, 3 blogcuyuz:
Reha Ülkü, Deniz Deniz, Halil Kandok.
İkisi yalnızca Lgbti konuları yazıyorlar, ben de 50’nin üzerinde kez o konuda yazmışım.
Reha Ülkü emekli-hetero, Deniz Deniz trans, Halil Kandok erkek eşcinsel. Ben 2013 gibi emekli-hetero sayılırım. 2008 gibi de nötroseksüel. Bir değişim sözkonusu yani.
Ancak bunlar cinsel kimlik değil. Ben hiç kimlik sahibi olmadım. Varolduğumdan beridir, kendi-değil ve insan-değil yazılımdayım. Yani, ne kendimi kendim saydım, ne de insan. Hiç saymadım ama... 53 yıl.
Ben asi ötesiyim. Devrim olmuş biriyim. Daha da ötesine epeyidir geçtim. Ancak, yine bunların hiçbiri kimlik değil, hiçlik de değil, eksi varlık. (Tüm bu bilinmeyen kavramlar için ayrı ayrı metinler yazdım ve yayınladım, arayan bulur.)
İkisiyse, cinsel kimlik sahibi.
Deniz marjinal-radikal kanatta, Kandok sisteme entegre, konformist, hatta işbirlikçi kanatta.
Biz triyalektiğiz üçümüz.
Lgbti beni şık olarak Lgbti’ye dahil etmiyor. Deniz olağan Lgbti grupları ile çatışma halinde. Kandok Lgbti grupları dahil, herşeyle uzlaşma halinde, isyankar değil.
Ben oyumu Deniz’den yana kullanıyorum, kendimden yana değil. Onun dava mücadelesi biçimi, Lgbti’nin alaturka geleceğine en yüksek katkıyı yapacaktır kanımca. Bana giren çıkan yok. Kim kazansa, kim yitirse, yine gülerim, yine kazanandan ayrılırım.
Deniz’in akıl yürütme şeklini beğeniyorum. Çünkü farklı. Katılmadığım noktalar çok ama bu onun savaşı. İstediği gibi dövüşür, istedği gibi yenilir. Ben izlerim ve öğrenirim. Savaşların her türlüsü öğreticidir bu zamanda ve bu yerde.
Bir tek dileğim var:
Her ikisinin de, Lgbti dışında konularda da yazmasını umuyorum. Bilgisiz olabilirler. Hata yapabilirler, mümkündür. Orada koskoca 68’li Küçükaydın sırılsıklam saçmalıyor, gık diyen yok. Herkes hata yapabilir.
Zor, kritik ve sürprizli zamanlara girdik. En küçük farklı düşünce kırıntısına bile gereksinimimiz var.
Şimdi ve burada, sürgün, mezar, hapis yolu yeniden.
İkisinin de, biz heteroların görmediği zayıf-duvarsal noktalara vurmalarını diliyorum.
Benim sath-ı müdafaa takım çalışması anlayışım budur.
Hoca’nın hesabınca:

Bir de biz ölelim yahu.

Toplama Kampı İkamesi

Arabesk Türk filmi gibi:
“Sen ölme, ben öliim.”
Toplama kampı ikamesi repliği bu.
Benjamin’den beridir, aydının kitle için canını feda etmesi geyiği pek moda. Bunu Hristiyanlık sayanlar var ama Dünya’nın tüm ülkelerinde de bu böyle olmuş.
Ölmek istemedin mi de:
“Faayy, ipine, faayy...”
... olmakta...
Karşı replik yani.
Bunlardan 2 tane çok-özelini irdelemek arzusundayım:
Bir: Koestler’in yerine, Koestler tarafından Benjamin.
İki: Kafka’nın yerine, onu % 5 mezara havale eden Milena.
Bakalım:
Bir:
Koestler, İspanya İç Savaşı’na katılıp, esir alınıp, idama mahkum edilip, ölüm orucuna girip, ülser olmuş gibi.
Oradan sağ çıkıyor. Bir biçimde Stalin ile uzlaşıyor.
Stalin Benjamin’i sevmiyor, çünkü Benjamin, aşık olduğu Asya’yı görmeye, Rusya’ya gitmiş ve orası hakkında tam olumlu şeyler yazmamış.
Gitti kelle.
Koestler ve Benjamin, tüymek için Fransa-İspanya sınırında. İspanya, Naziler’e teslim edileceklerini söylüyor. Koestler, 2 intihar hapından birini kendi içiyor, birini Benjamin’e içiriyor. Benjamin ölüyor, Koestler ülseri nedeniyle ilacı kusuyor ve sağ kalıyor. Ertesi günü sınır açılıyor. Benjamin mezara, Koestler İspanya’ya varıyor. O da yıllar sonra, intihar edip ölüyor.
İki:
Kafka’nın seksüel yaşantısı, hala tartışmalı bir konu. Milena ile yatıp yatmadıkları da kesin değil.
Milena, erkek olarak Kafka’yı fazla sevmiyor ama yazar olarak seviyor ve onu Çekçe’ye çeviriyor.
Kafka kanser olup, erken erken ölüyor. Ailesinin tamamı toplama kampında yok oluyor.
Milena idealist biri. Kendisi komünist değilken, komünistleri Naziler’den kurtarıyor ama kendi toplama kampına konuyor. Orada lezbiyen iken, ölüyor.
İkisi de, oldukça uç örnekler.
İkisi de, durumu çok açıkça gösteriyor:
Canından feregat veya canını feda. ‘Redemption’ bu olmakta zaten.
Türkiye 1980’de de, Türkiye 2015’te de bu alaturka melokomedi tarzında yürüdü ve yürüyecek gibi:
1983 gibi Kürtler, ‘tieyyt layn’ deyip, 100 bin ölü verdiler. Solcular aradan tüydü. Kürkçü örneğin. Hatta HDP milletvekili bile oldu. Solcular ise 30 bin sürgün verdi, çünkü Evren kapıları onlara açık tuttu, onlardan kurtulmayı yeğledi.
Şimdi de, ateistler yerine, laikler sürgüne gidebilir. Ateistler tam tekmil arazi çünkü:
Resmen 1,6, gayrıresmen 8 milyon kişiyiz ama ateistliğini beyan eden 800 kişi falan ancak.

Bu toplama kampı ikamesi de, bizden tarihe katkı işte.

Cuma, Aralık 11, 2015

Sense8: Çeşitlemeler 2 ve 3

Bir:
Bu metin daha çok, birinci sezonun altıncı bölümünde, ‘sensate’lerin sayabildiğim kadarıyla 5’nin toplu orgazm sahnesi nedeniyle ve üzerine yazıldı.
Transseksüel yönetmen Lana Wachowski ve transseksüel oyuncu Jamie Clayton, bu planla transseksüelliğe ciddi bir zarar vermiş ve o davaya ihanet etmiş olmuşlar.
Kadın deyince biz; Rosa Luxemburg’u, Madam Curie’yi, Emma Goldmann’ı, Hannah Arendt’i anlıyoruz; Margaret Thatcher’ı, Marie Le Pen’i, Merkel’i değil.
O nedenle de artık, transseksüel deyince, bu ikisini (oyuncuyu ve yönetmeni) anlamıyoruz. Nasıl ki eşcinsel erkek Halil Kandok, transseksüellik davasına yazdıklarıyla ağır hasar verdiyse, bunlar da bu dizi filmin bu planıyla öyle yapmış.
Erkeklik bu değil, kadınlık bu değil, transseksüellik bu değil, eşcinsellik bu değil.
Erkek kimliği bu değil, kadın kimliği bu değil, transseksüel kimliği bu değil, eşcinsel kimlikleri bu değil.
Bu yapıyla, öyle çıkıp da, onur yürüyüşünde salınamazsınız. Bu, davaya ihanettir.
Hele hele, transseksüelliğin yasal olduğu ülkeden çıkıp da, mazumluk ve ezilmişlik edebiyatı yapmışsanız, sopayı hak etmişsiniz demektir.
Size bu salaklığı yapmanız için, birileri üste para veriyorlar. Milyonlarca dolar hem de. Bari, insanda azıcık meslek ahlakı olur.
+
İki:
Wachowski’ler ‘Bound’ gibi, kadın eşcinselliğini gerçekten başarıyla dilegetiren bir filmle sinemaya başladılar. Buraya varmaları rezalet.
Hele hele işin içine, dördüncü bölümde Tom Tkywer girdiği için, daha da rezalet.
Senaryo diye, yaza yaza bunu yazabilmişler. Üstelik, ortak çalışmada birkaç taraf bunu yeniden de yazmış.
Bu, bildiğimiz çocuk irisi, 40’ında 14 zeka yaşına sahip ergen fantazyası. Ne bilimkurgu, ne de psikoloji. Zihinbilimin temel kavramları ezip geçilmiş. Empati bu değil, sempati bu değil, simülasyon ve ciddi oyun bu değil.
+
Çizgiromanların ergenleştirilme / juvenilizasyon banalitesi, bu dizide de yinelenmiş. Akıl seviyesi eksilere indirilmiş o nedenle.
Konu / ne güzel, stil / nasıl berbat ötesi berbat.
Ergenlere çürük mal kakalamak için, Dünya’nın birbirinden çok uzakta 8 kentine yayılıp, bu kadar masraf yapmaya gerek yoktu, bilgisayar oyunu gibi yapardınız olurdu biterdi, yeterdi de artardı bile.
Melokomik ötesi bir nokta bu.
Nokta. Es.
(8 Aralık 2015)



Sense8: Çeşitlemeler 3
Kültürel Dejenerasyon ve Neo-Oryantalizm
8 Sensate’in 1’i transseksüel, 1’i eşcinsel, (1’i transseksüel olan olmak üzere) 5’i kriminal, 1’i polis, 1’i artiz, 1’i evkadını.
(Not: Sekizinci bölümün sonunda hepsi suça bulaşmıştı.)
Aralarında, anarşist, sosyalist veya komünist yok.
Hiçbirinin beyni yok. Düşünmüyorlar. Okumuyorlar. Yazmıyorlar.
Yalnızca yaşıyorlar.
Yaşam, yalnızca somutluktan oluşmaz. Öyle olsaydı, eksi zekalı ve eksi bilgili Türkler, ‘ye, iç, mala vur’ özdeyişleri ile, Dünya’nın en yaşayan insanları olurlardı. Ayrıca Türkler, yemeyi, içmeyi ve sevişmeyi hiç beceremezler.
Bu panorama, aşırı kültürel dejenerasyon içeriyor.
Devam:
8 kişinin yalnızca 2’si temiz kalpli. Onlar da 3. Dünyalı, 1’i Hintli, 1’i Kenyalı.
Bu bakış açısı da, neo-oryantalizm olmakta.
Sarıkafalar her boku yer ama karakafalar kalbi temiz kalmak zorunda. E tabii bir de, onların kuburlarını temizlemek zorunda.
Bu, özendirme midir?
En azından kaçındırma değildir.
Gençlere model önerisidir.
İsyanı yanlış yolda ve yanlış yönde göstermektir.
Bilgisayar korsanlığı / ‘hacker’lık isyan değildir.
‘Nickname’ kullanmak riyakarlıktır ayrıca. Riyakar isyan olmaz. İsyan açıksözlüdür.
Kriminalite isyan değildir.
Polislik isyan değildir.
Evkadınlığı hiç değildir.
Bu 8 Sensate’in hiçbiri, Koreli’ye ölü annesinin suretinin dediğinin tersine, gelecek falan değildir. Şeytan bize böyle bir gelecek yazdıysa, bozsun.
Wachowski’ler, ‘Matris Üçlemesi’ ile bize yanlış yol imledi ki dördüncüsü de yolda.
Tkywer, ‘Bulut Atlası’ ile bizi yanlış yöne eyledi. Gelecek-bilim de, oradaki şey-ler değildir.
Bunlar, apaçık dezenformasyonlar.
Sinema dezenformasyon yapamaz. Epistemik aksiyolojiye sığmaz bu.
Avangard olmayan film, film ve sinema değildir.
Avangard film, değil dezenformasyon, değil enformasyon, enformasyon-öte yapar.

Meta-bilgi sunar, isterse meta-his de sunabilir ama ‘Sense8’de duygu-altı sunuluyor, duygu-öte değil.

Çarşamba, Aralık 09, 2015

Asparagas, Magazin, Kaan Tangöze, Kıvılcım Ural

Oğv yeğ, yağdı yağmur  çaktı şimşek, ben de magazin yazdım ...şek...
Magazin gündeminin dışında kalmışım.
Olaydan Halil Kandok’un yazısı ile haberdar oldum.
Ki bu da kendisini, birisini kurtarmak isterken, daha çok batmasına neden olmuşluk konumunda bıraktı.
Konuya müdahil olmazdım ama Ural’ın şu tümcesi beni zıvanadan çıkardı:
“Bu tutumda olup, hakaret boyutuna gelen kendini bilmez kimselerle hukuk boyutuna gidiyoruz.”
Hem suçlu, hem güçlü olmuş.
Yangına benzin dökmüş.
Çarşıdaki pirince giderken, evdeki bulgurdan olacak olmuş.
Her ne yapacaksan, özelinde yapaydın, olmuş.
Bildiğim kadarıyla, Ural, Tangöze’nin karısına on binlerce lira tazminat ödemek durumunda kalacak gibi, çünkü evli bir adamla ilişkiye girdi, hem de adam çocuklu, melokomik bir durum yani. O para da, Tangöze’nin cebinden çıkar, ayrı konu.
İmaj, onur, klasik geyik bölümünü geçelim:
Öncelikle, ün açısından 5. sınıf klasmandayken, 1. sınıf klasmana çıktın. Bu bir.
Gerçekten çok zayıf bir sesin, çok zayıf bir stilin ve çok zayıf bir taklidin var. Bu iki.
Kendi savunacağım derken, kendini zayıf düşürmüşsün: 19 yaşında başlayan bir ilişki, olsa olsa çocukluk aşkıdır ve bağımlılıktır. Bu üç.
Evlilik kurumu, bu Tayyip’le ve bu AKP ile seni fena döver ve dövecek de. Bu dört.
Bak küçük hanım, bu ülkede Deniz Seki, içeride dizi çekerken, Dündar’a daktilo verilmiyor. Seni vezir de edebilirler, rezil de. Şansını zorlama.
Seni cadı kazanında diri diri yakacaklar, henüz buna aymamışsın. O aldatılan kadın rolündeki evhanımının kazara AKP’li tanıdığı biri varsa, yandın. Güney Kutbu’na kaçman gerekir o zaman.
Dilerim, U dönüşü yapacak zamanın kalmıştır.
Geçmiş olsun.
İmza: Ak sakallı bir dede.
Dipnot 1:
Bu noktada en büyük sorumluluk, zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkan Akgöze’de. Ancak, kişi kendini magazin seviyesine bir kere düşürdü mü, bir daha yukarı çıkamaz, onu da bilmiş olsun. Onun için sonun başlangıcı bu. Açıkçası, müzik yetisi de bitmiş görünüyor. Öyle olan müzisyenler, bu magazin uçurumuna girerler zaten.
Dipnot 2:

Şeytan, insanı Kandok gibilerin dost ateşinden korusun, amin. Ural’da eski zamanların buz patencisi Katarina Witt’vari, androjenlik var diye, onu desteklemiş ama onu batırmış.

Sense8: Çeşitlemeler 1

8 genç insan var:
Aralarında telepatik bağlantı var.
Dil ayrımı olmaksızın birbirlerini anlıyorlar. Birbirlerinin zihinsel ve bedensel yeteneklerini devralabiliyorlar.
5 x 12 = 60 bölümlük ve 1’er saatlık bir dizi bu.
+
2015 itibarıyla, kafatası kaskı aracılığıyla, beyin dalgaları çevirisiyle, güvercin uçurulmuş, felçli insan yürütülmüş, siborg-takma kola his kazandırılmış durumda.
Yani teknolojik açıdan empati, telepati, algı-duyusal simülasyon mümkün. İletişimleri de, çevirileri de mümkün.
Yani bu anlamıyla dizi, bilimkurgudan gelecekbilime doğru yol alıyor.
Sürreelden de reele / naturele doğru.
Biz, hipertekstsel okumamızı, senaryosal metni naturel olarak ele alıp yapacağız.
+
Çeşitleme:
Kafka, kendiyle empati kuramadı, başka yazarların onu eleştirirken yaptığı kadar bile empati kuramadı:
Prag nedeniyle siyah ruhlu olduğunu anlamadı. Bugün bile Prag, hala siyah ruhlu, gotik ruhlu, melankolik ruhlu bir kent.
Yidce veya Çekçe değil de, Almanca konuşup yazdığı için, azınlıklar içinde azınlık olduğunu anlamadı.
Bunları anlasaydı, ayrılması gerektiğini de anlardı ama ayrılmadı, bağlandı, bu durumda ölüme, ölen bir kültüre, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na ki o yaşarken parçalandı o ülke.
Bunları anlamak için, öznel varlık bilinci gerekir, oto/biyografi bilinci gerekir, tarih bilinci gerekir.
O nedenle 7 ayrı ülkeden ve dilden 8 insan, tüm teknolojiyle, simültane çeviriyle bile empati kuramaz, kurmaz.
Ki zaten 36 tane eşzamanlı anlık iletişim gerekir, o kadarını internet veya Google Translate bile yapamaz.
+
Gelelim insanların birbirini anlamasına ve empatiye:
İnsanlar birini anlamaktan çok, başkaları tarafından anlaşılmak isterler ve bunu severler.
İnsanın bir başkasını ve/ya kendini tümüyle anlamasının imkansız olduğu da önesürülür ama öyle değildir.
Eş yumurta ikizleri veya uzun yıllık eşler, birbirini kımıldamadan bile anlarlar.
Gençler, hem anlaşılmak isterler, hem de basit olmamak. Oysa, tüm insanların % 99,99’u hiçbir çabaya gerekmeksizin, psikoloji ve sosyal psikoloji kitaplarına bakarak anlaşılabilir düzeyde basittirler, anlaşıldılar da zaten, kataloglandılar da zaten.
Farklı olan insanlar çok nadirdir ve onların da anlaşılmaktan önce, sağ kalmak gibi dertleri vardır, çünkü insanlar içinde doğrudan ceza alırlar sürekli.
8 sürekli telepatili insan, çok basit bir anafikir yani.
Bunun, tüm dizi bittikten sonra söyleyebileceğiz ama ilk 5 bölümden sonra tüm öykülerin gidişi ve sonu kestirilebilir olmuştu çoktan.
İlginç olan bir şey de kalmadı yani. Herşey his oldu, insan sevgisi oldu, hümanizm oldu.
Gençlerin hepsi çok sıradan insanlar. Yalnızca ikisi dövüşmeyi biliyor. Diğerlerinin hiçbir farklılığı yok, transseksüellik bile çok sıradan kılınmış dizide. Teknik bir hata yapıp, komikliğe fazla kaçıp, iki eşcinsel erkek ve bir hetero kadının üçlü ekürisi bile, çok boşta kılınmış.
Aksiyon sahneleri çıkarılınca, bildiğimiz melodram var, en bayağı düzeyde hem de.
1 / 12 oranlık izlenimimiz bunlar oldu.

Nokta. Es.

Possessed, Dispossessed, Exorcised: Çeşitlemeler

‘Possessed’, Dostoyevski’nin 1875 tarihli bir romanı. Türkçe’ye nedense, 2 kere çoğullaştırılarak, ‘Ecinniler’ diye çevrildi zamanında.
‘Possessed’i Dostoyevski değil, Albert Camus 1959’da, romanı oyunlaştırırken kullanmış.
Romanın asıl adı, İngilizce’de ‘Demons’ imiş. ‘Şeytancıklar’ diye çevrilebilir, Türkçe’de ‘İblisler’ olarak kullanılabilir.
Andrej Wajda da, romanı 1988’de filmleştirince, onu ‘Possessed’ olarak adlandırmış.
+
Ursula K. Le Guin, bu romandan esinlenerek, 1976’da ‘Dispossessed’i yazıyor. Roman İngilizce.
+
Sonra olay, Türkiye’ye geliyor.
1990’da Levent Mollamustafaoğlu, romanı Türkçe’ye çeviriyor ve adını ‘Mülksüzler’ koyuyor. O güne kadar, Türkçe’de ne ‘mülklüler’ var, ne de ‘mülksüzler’.
Herhalde bir çevirmenin, 1 sözcükle 2 sözcük icat ettiği Dünya’da bile pek sık raslanan olay değil, belki de tektir.
Tarihte, ironi olarak, hani biz Anadolu’ya girerken, Nizam-ül-Mülk ve rakibi, onu öldürttüğü söylenen Tac-ül-Mülk var.
Ömer Hayyam, Hasan Sabbah ve Nizam-ül-Mülk, bir dönemin 3 sacayağını oluşturmuş.
Bilim-sanat, karşı devlet ve devlet.
Mülk de, Türkçe’de ve Arapça’da ‘devlet’ demek. Kuran’da bile Mülk suresi var. O kadar yani.
Türkiye’de herşey aslında devletin mülkü. Türkiye’nin yarısı devletin zaten. Eğer bir kişi 100 yaşını geçmiş görünüyorsa, defterdarlık acilen onun mallarına dalar. Azınlıklar nedeniyle de, büyük olasılık herşey devletin olur, özel mirasçı çıkmaz.
Ecinni, şeytancık ve iblis, bize ‘şeytan çıkarma’yı akla getirtiyor. ‘Exorcism’i yani. Çünkü ‘Disposssed’ aynı zamanda ‘şeytanı çıkarılmış’ demek de olmakta.
Yani, devlet ve mülk melek, anarşizm ve mülksüzlük şeytan, diyorlar.
Nokta.
Oysa, sonrası:
Mülkiyet hırsızlıktır. Gasptır, darptır. Terördür. 2 Dünya Savaşı’dır. 2 Dünya devrimidir.

Şu anda da, 3. Dünya savaşçıklarıdır.

Salı, Aralık 08, 2015

Hannibal, Kierkegaard, Kafka

Kierkegaard dedi ki:
Etik olan mı, estetik olan mı?
Kafka dedi ki:
Seçim yoktur.
Hannibal dedi ki:
Estetik, etiği yedi.
Kierkegaard ve Hannibal’i canlandıran oyuncu Dan: Tuhaf bir raslantı.
Asıl argüman:
Etik olan ne?
Estetik olan ne?
Etik olan, iyi olan mı?
Estetik olan, güzel olan mı?
Ben dahil herkes konuştu, Hannibal Gordium’un kördüğümünü keserek çözdü.
Hannibal, kendi etik kurallarını kendi koyuyor.
Ancak Hannibal, kendi estetik kurallarını kendi koymadığı gibi, en banal ve en klişe estetik kurallarına uyuyor. Bildiğimiz aşağılık gurme yani. Üstelik dekadant olmayan bir gurme ki bu daha da aşağılık bir durum.
Hannibal, dediklerimi duysaydı, beni de pişirip yerdi, belki çiğ çiğ yerdi.
Dönelim çıkışa:
Etik ve estetik, mutlak ve tikel kurallar içermez.
Asıl önemlisi, etikinki olsun, estetikinki olsun, kuralları başkalarının değil, kendimizin koyması makul olan.
Yoksa yamyamlık, ne vahşilik, ne barbarlık, ne de dekadans.
Asıl dekadant olmuş olanlar, tarihin cilvesi nedeniyle, özellikle batan Avusturya-Macaristan kurallarına bağlı kalan Kafka ve bayağı dinimsi kurallara kendini boğan Kierkegaard. Evet, dinin de bayağısı var, püritenliğin de bayağısı var. Hannibal yaratıcılarının bir bölümü de öyle kurallara boğulup kalmışlar.
+
Devam:
Bu metnin yazımına başlanmasına neden olan, 2 cümlelik asıl alıntı:
“Estetiğin etiği ye(n)mesi yamyamlıktır ama etiğin estetiği ye(n)mesi de yamyamlıktır.
Her ikisi de, hem negatif diyalektiğe aykırıdır, hem de tersine diyalektiğe: Yani, düşünceye aykırıdır.”
(Bakınız: Estetik Etiği Yer: Hannibal 3. Sezon)
Soru kipleri:
Estetik ve etik bu kadar dar alanda mı ki birbirlerini ezsinler?
Estetik ve etik, ayrı ayrı olmak üzere, düşüncenin kurallarına uyar mı?
Yanıtlar:
Hayır.
Hayır ve hayır.
Bu durumda, hem etiği, hem de estetiği, düşüncenin mezarına gömüyoruz.
Tabii, bugün yaşanan gerçek tam tersi:

Düşünce öldürüldü, yendi ve gömüldü.