Cumartesi, Nisan 23, 2016

Cemalettin Taşçı’nın Politik-Epistemik Hataları

Bu metinde irdelenecek metin şu:
O metne yorum yazarken, kendisinin şu konularda bilgi eksikli olduğunu düşündüm:
TC tarihi, neo-liberalizm dalgaları, Dünya'da faşizme ve engizisyona kayış, Kürtler'in 4'lü konumları, savaş ve terör tarihi.
TC tarihi: 1 Cumhuriyet de facto Aralık 2013’te bitirildi. Cumhuriyet söylemleri, ondan sonraki zaman dilimleri için sakil kaçıyor.
Neo-liberalizm dalgaları: 2007’den beridir, 1980 neo-liberalist dalga kilitlendi. O da kendini hep olduğu gibi savaşa kilitledi.
Dünya faşizme ve engizisyona kayış: Neo-Kavimler Göçü AB’ye neredeyse tamamı Müslüman olan ve neredeyse bedavaya çalışan milyonlarca göçmen getirdi. Bu da tepki olarak aşırı sağa kayma yarattı. Uç sağ partiler, Batı AB’de artık % 20 oy alabiliyor. Doğu AB’de ise, eski komünist partiler yeniden yükseliyor.
Kürtler’in 4’lü konumları: Bugün Suriye, Irak, İran ve Türkiye Kürtler’i, 4 başta bölündü (Müslim Öcalan’a boyun eğecek diye bir şey yok ama YPG çok yeni bir oluşum). Önümüzdeki 50 yıl için birleşme ufukta yok.
Savaş ve terör tarihi: 11 Eylül 2001 silahsız savaşı ve terörü yarattı. 2011’den sonra da, en etki yaratacak sivil hedefler yoğun olarak vurulmaya başladı. 2016’da ise ilk kez bir nükleer reaktör hedef alındı ama becerilemedi.
HDP, 10’un üzerindeki ve 30 yıldan uzun bir Kürt parti geleneğinin devamı. TİP Kürtçülük nedeniyle 1971’de kapatıldı, unutmayalım. Yani, kendini bitirmek, politik olarak Kürtler’in bir geleneği. Çünkü, parlamenter demokrasiyi kerhen kullanabileceklerini sanıyorlar. Savşata da hep yeniliyorlar. Kuzgun leşe bölümünde ise, insan haklarından söz eder oluyorlar.
HDP, PKK’nin parçası. PKK olmasa bu kadar oy alamazdı. Haziran 2015’te beyaz Türkler % 5 gibi oy verdi. Kasım 2015’t vermedi. Onlar da o oyları malları sandılar.
Şimdi, bu gerçekler sabit.
Taşçı ne demiş, bir de ona bakalım:
“Demirtaş aday olduğunda, müesses nizam Kürtler için artık eskisi gibi korkutucu değildi. Ama bu defa Kürtler, toplumun ana gövdesi için eskisinden daha korkutucuydu.”
En büyük sorun bu: İkindi vakti cüce gölgesi bir HDP-imajı sözkonusu. Kürtler korktular, hem de ödleri patladı. Toplum ise, cüzdanıyla meşgul hala salakça, canıyla değil.
İlk alıntı için özel not.
Taşçı, ilk parçadan son parçaya sürekli bilgiler dışına dingildiyor. Gerçek-bilgi algısı sorunu var.
“7 Haziran’a böyle gidildi.”
7 Haziran’a Erdoğan’ı ayakta alkışlamış bir Demirtaş ile gidildi. Kimse hala buna tepki vermedi. Bu hatayı çocuk bile yapmaz.
“HDP bu çok kıymetli desteği neden harcadı?
Bence çünkü, HDP bu desteğin kıymetini idrak edemedi.”
Olay, o kadar yumuşak dilegetirilemeze. Popoları kalktı, Demirtaş kendini dev aynasında gördü, denebilir.
 “... önce 28 Şubat ve ardından AKP hoyratlıkları altında ezilmiş, imkânlarını tüketmiş, aşırı yorulmuş memleketin, elindeki son derece kıt imkânlarla imal edebildiği HDP...”
Yahu, 28 Şubat ile HDP’nin ne ilgisi var? Küllüm mafiş bir tez bu. Hizbullah x PKK derdi vardı.
“Bugün gelinen noktada, Kürtler tamamen sahipsiz.”
Tam tersine: 10 tane falan sahipleri olduğu için, iki arada bir derede oldular.
HDP, hiçbir zaman Türkiye’sel veya sol bir parti olmadı.
Tarihi okuyamadı.
Okusaydı da, kullanılıp bir kenara atılacağını göremedi.
Gölgesini görüp, kendini adam sanan cüce oldu.
Çıkış:
Bu iş bitmedi. Çizik plak, daha çok cızırdayacak.

(23 Nisan 2016)

Cuma, Nisan 22, 2016

Beyin Bağlantı Haritası

Büyük bir çizim bu:
Beynin geleneksel olarak 46 bölgeli bir haritası var.
Bu konektogram, 90 civarında bölge içeriyor. Her bölgenin en az 2 bölgeyle bağı var. Ayrıca, beynin sağ ve sol yarıkürelerini birleştiren bir bağlantı var.
Bu grafik, 5 yıl süren epeyi kalabalık bir ABD’li kurumlar ve bilimciler gurubu ile yaratılmış.
Artık şimdi belki, beynin-zihnin bir donanım-yazılım eşlenik modeli kurulabilecek.
Birden çok  ve birbirine aykırı modeller kurulacağı kesin.
Küçük bölgelerin mikro ve 2 yarıkürenin makro bağlantısı dışında, belli bölgelerin orta ölçekli bağlantıları da var.
Ancak hepsinin ortak özelliği, sağ elli ve 25-36 yaşında ABD’li erkek bireylerden elde edilen veriler olmaları.
Sağ-sol ellilik ve konuşma merkezinin sağda-solda olması gibi, toplamda 4 versiyon var aslında.
Bir de, amalarda işitsel bölgenin veya LSD’lilerde görsel bölgenin genişlemesi olayı araştırılmamış kalıyor.
Yani bu, bir başlangıç. Diğer ülkelerin bunu veya benzeri bir projeyi yapıp yapmadıklarını henüz bilmiyoruz.
Tüm bunlar, MR çekimleri ile yapılmış. MR, 1977 tarihli bir icat. Yani, kabaca 40 yıl öncesinin. Yani bu iş, 40 yıl yapılmamış.
Aralarında Türk bilimci Kamil Uğurbil’in de bulunduğu ekipler, MR tekniğini çok ayrıntılı haritalama için geliştirmişler.
Bundan sonrası ise, topolojik ağ modeline yönelik matemiksel çözümleme.

(21 Nisan 2016)

Suriye Kamışlı’da Esed-YPG Çatışması: Ayrıntı

Bir haber:
“Suriye ordusundan henüz bir açıklama gelmedi. Suriye'de iç savaşın başladığı 2011'den bu yana Kamışlı'da çatışma yaşanmamıştı. Kamışlı'nın bağlı olduğu Haseke'de, 2011'den bu yana hem rejim güçleri, hem de YPG'liler bulunuyor.”
Nasıl oluyor da oluyor?
Bu, YPG’nin federasyonuna Esed’in yanıtı mı?
Esed-Erdoğan işbirliği başlangıcı mı?
Münferit bir vaka mı?
Belirsizliğe geçiş mi?
Hepsi de olabilir, birkaçı da olabilir, hiçbiri de olabilir.
Bu vektör önemli. İzlenecek.

(21 Nisan 2016)

Savaşta Bir Şey Oldu

Bir süre savaşa ara verilmişti.
TC, Yarar üzerinden, PKK-IŞİD işbirliği tezini önesürdü.
IŞİD, Musul civarnıda Türk tankı vurdu.
Esed, YPG’yi vurdu.
Söylenmeyen:
TC-Esed işbirliği gibi.
Rusya-ABD görüştü ama içeriği açıklanmadı.
Rusya-TC şeker renk devam ediyor.
PKK, TC’ye çözüm sürecine dönmeyi önerdi ama TC yanıt bile vermedi.
TC, Kandil’i vuruyor.
İran ve TC, Suriye’nin ve Irak’ın bölünmesini bir kez daha reddetti ama bu kez ortak açıklamayla.
Suriye’deki diğer gruplarda hiçbir gelişme yok.
Şii ve Sünni Araplar, ayrı ayrı, Irak’ta Barzani’yi ve Kürtler’i izole edebilir.
Sonuçta:
Savaş, hem Suriye’nin çok kuzey, hem de Irak’ın çok kuzeybatı alancıklarına sıkıştırılabilir.
Yani:
Bitirilemiyor ama alanı daraltılıyor.
IŞİD de, savaşırken seçici olmaya başladı.
Musul ancak 1 yılda alınabilecekse, bu durum, itiş tepiş, 2-3 yıl daha bürer / sürebilir gibi.
Kobane ve Başika, dayak yemeyi sürdürecek. Savaş, oralara kilitlenecek gibi.
ABD, Haziran 2017’den önce yeni bir şey yapmaz / yapamaz.
AB’nin konuya ilişkin hiçbir eğilimi yok.
Putin, bir daha geriye doğrudan dönmez gibi.
Gayrıfedere mahalle maçına devam yani.
TC, Esed ile saklı, IŞİD ile saklı, Barzani ile açık işbirliğine devam.
IŞİD, UEFA 2016 ve Brezilya 2016’yı vurmayı hedefliyor.

(20 Nisan 2016)

Bellmer, Poupee, Ghost in the Shell 1-2

Bellmer kadın kuklaları yapmış. Tam insan boyu. Sürreel. Seks kuklası gibi. Çıplak. 1935 gibi.
Oshii, çizgiromanından farklı bir konseptte, 1995 gibi, ‘ghost in the Shell 1’de bu yaklaşımı kullandı. 2004’te ‘Ghost in the Shell 2’de o kadınsal kukla ve tematiği, filmin jeneriği ve girişi idi.
İşte burada, sinemada dipnot ve altyazı konusuna geliyoruz:
Oralarda bir biçimde Oshii, bunu belirtmeliydi. Yoksa anafikir, onunmuş gibi duruyor.
Kotasyon / alıntı bir zanatttır. Bu işin piri Benjamin yalnızca alıntılardan oluşacak bir kitap tasarladı ama yapamadı bunu. Berger, onun yolunu izleyerek ‘Görme Biçimleri’ ile bunu yaptı sayılır. Ancka görszel duyu-dil alanında. Metinde değil.
Sinemasal anlayışımla, nasıl ki bir kitabın sayfalarındab irçok gönderme varsa, kadrajda da bunun olması gerektiğini düşünürüm. Hatta, konuyla ilgili eskiz, yazıktırma veya Wikipedia sayfası linki de konabilir kadraja. Bilgisayarda izleyen biri, istediği gibi hiper-okuma-seyir yapabilir böylelikle.
Gelelim olayın estetiko-politiğine:
1935-Berlin-Bellmer ve 2005-Oshii-Tokyo, 2. Dünya Savaşı ve tanztheater-butoh perspektifinde, ilginç ikili bir estetiko-politik derinlik olmakta.
Ve kocamaan bir yanılsama:
Erkekler kadınların oyuncak olduğunu ve onlarla istedikleri gibi oynadıklarını sanırlar ama Riefenstahl Hitler ile oynadı, Hitler Riefenstahl ile değil: Tam da o faşizm perspektifine uyan bir realite olarak.
Oshii’nin kukla, oyuncak, evcil hayvan üçlemesi, feci sakat bir üçleme. Buna bir de çocuk sokunca, accaip yerlere varıyor. Neredeyse, onun sübyancı veya zoofil (köpekçi) olduğunu düşüneceğim, o kadar yani. Adam, greçek yaşamda köpeğine aşık neredeyse ve onu bir başyapıt filme sokarak ölümsüzleştirmiş.
Hayır, bunun hiçbir sakıncası yok. Örtük söylem olarak kalmasında sakınca var ama. (Not: Örtük söylem, ima değildir.)
İşte bu ikili sakatlık, bu ikilemede ikileme, filmin üçüncü ayağını sıfırladı ve değilledi. Onun yerine başka şeyler yapıldı, üçüncü ayak niyetine ve berbatlardı hepsi de.
20 yıl için beni çok meşgul etmiş ve duygularıma batmış bir kıymığı sonunda zihnimden ayıkladım. Oh be.
Gelelim eksodusa:
Android, kukla değildir. Oshii’nin sunumu böyledir. Kukla olan insandır, kendi kendinin kuklasıdır, kendi kendisinin kölesidir ama yine de köle-kukla’dır.
Android, insan değil, insan-değil olmakta: Meta-hüman.
Ve siberuzaylar, yapay zekalar, klonlar, yazılım veya donanım ölümsüzler, siborglar, astronotlar ve robotlar da öyle...
Oshii de bunlarla iştigal ederken feci çuvallamış oluyor.

(20 Nisan 2016)

New York’ta Trump ve Clinton Kazandı

Artık yarışın sonu görünmeye başladı:
“Emlak milyarderi Trump, henüz resmi olmayan sonuçlara göre, Cumhuriyetçi seçmenin oylarının yüzde 60’ını alırken, kendisini yüzde 25’le Ohio Valisi John Kasich ve yüzde 15’le Texas Senatörü Ted Cruz izliyor.
Yüzde 58 oy alan eski Dışişleri Bakanı Clinton ise rakibi Vermont Senatörü Bernie Sanders’a bu eyalette yüzde 16 fark attı.”
Sonuç ne olacak peki?
Eğer Trump’ın önünü keserlerse, Clinton rahatça kazanır.
Trump kalırsa, kafa kafaya giderler.
Diğerleri Trump’ın yanında yok kaldılar.
Sanders ise, clinton’un yanında gönüllü kobay ve kontrol parametresi kaldı: Başkanlık için zenci aday oldu, kadın aday oldu, lan bi de sosyalistimsi mi denesek acaba?
Şu haber önemli bence:
“Ünlü Hollywood yıldızı George Clooney, Demokrat Parti'nin başkan aday adayı Hillary Clinton için yapılan bağışları fazla bulduğunu açıkladı...
...
15 Nisan'da Hillary Clinton'ı seçmenlerle buluşturan kampanya yemeğine katılan isimler arasında ünlü aktör George Clooney de vardı. Ünlü Hollywood yıldızı ve Hillary Clinton ile yemek yemenin bedeli, 353 bin 400 dolar (989 bin 520 Türk Lirası) oldu.”
Clinton da öyle, Trump da. Al birini, vur öbürüne.
1981 gibi, BÜ’de ABD lobiciliğini ve çıkar gruplarını ders olarak okuduğumda tiksinmiştim, hala da tiksiniyorum. O dersi övünerek anlatan, Yanki hayranı hocamdan da tiksiniyorum hala.
O paraları birileri ödüyor.
Tiksinti verici olan bu.
Afganistan-Taliban’dan Arap Baharı’na 3 milyon ölü ve 10 milyon göçmen olarak ödendi bu.
Tiksinti verici olan bu.
Tek yol, kölelerin evsahiplerini doğraması: Bakınız Spartacus...

(20 Nisan 2016)

Seri Katil, Norveç devletine açtığı davayı kazandı

Gerçekten takdir ettim, hukuğun canına okumuş:
“Norveçli seri katil Anders Behring Breivik, Norveç devleti aleyhine hapishanedeki uygulamalar sonucu insani haklarının çiğnendiği gerekçesiyle açtığı davayı kazandı. Oslo mahkemesi, Norveç devletinin Breivik’in insani haklarını çiğnediğini kabul etti.”
Öldürenler öldürülmüyor: Bu hukuk ve yaşam hakkı imiş. Bu, kafama pek yatmıyor. Kendim de cinayet işlesem, asılırsam kızmam ve karşı çıkmam.
Ancak, öldürenlere de insan gibi davranılması olayına taraftarım. Adamı tecrit etmişler. Neden?
Karısını öldürenler tecrite atılıyor mu ki Norveç’te?
Yoo.
O da katil, bu da katil.
Yüz kızartıcı suç geyikleri, beni hiç mi hiç açmıyor. Biz ne toplu katliamcılara, Nobel Barış ödülü verildiğini de gördük ömrü hayatımızda.
O da katil, bu da katil. Savaş katili, politik katil, şu bu.
Beni sinirlendiren, insanları ve kurumların durumdan kendilerine vazife çıkarması.
Norveç devletini mahkum ettiren o kötü davranışları bizzat uygulayanlar yargılanacaklar mı?
Yoo.
Terfi bile almışlardır çoktan.
Not:
Bir de şu var:
Tecrit var, tecrit var. Adama istediği kitabı verirsin, istediği filmi de ama istersen avukatından başka kimseyle görüştürmezsin. Ancak, seks için hayat kadını ve terapi için psikiyatrist hakkı baki kalır bence.
Şaka yapmıyorum. Bu yasaların genel durumları beni çok sinirlendiriyor. Küçük insanların elinde, don lastiği gibi, bir o yana çek uzasın, bir bu yana çek kısalsın, oluyor sonra.
Bence bir insan, daha suçu işlemeden önce, o suçu işlediğinde, ne olacağını da bilebilmeli. Duruma göre davranış icat edilmemeli.
Sonuçta bu adam hapiste ölecek.
Verebilecekleri en büyük ceza da o zaten...
İstiyorlarsa, idamı geri getirsinler...
Önümüzdeki 25-30 yıl içinde birçok AB ülkesinin idama geri döneceğine de adımız gibi eminiz biz...

(20 Nisan 2016)

Bizden Seri Katil Çıkmaz Lan

Bu, ‘Türk Seri Katiller’ kitabının yazarı Sevinç Yavuz’un kitabının önsözünde kullandığı bir şehir efsanesi. Ve kendisi diyor ki.
“Keşke çıkmasa ama çıkıyor.”
Gerçekten alaturka bilimkurgu veya polisiye roman doğru dürüst olamadığı gibi, seri katillik de Batı’nın bir kültürel niteliği mi acaba?
Öncelikle, bunu çook tersi bir alaturka örnek var, öz dayısı dahil, 50 kişiyi öldürmüş ve çook eski bir örnek olan alaturka seri katilimiz:
Azrail’in Öbür Adı.
Üstelik, ölme zamanının geldiğine ikna olunca, savcıya bunları kendi anlatmış. Ayrıca, anlatmadıkları da var.
En mavrası, Türkiye’de idam cezası varken, adamın bunları yapabilmişliği. Zamanla hukuk kurallarını da öğrenmiş, cinayet için kendisi biraz ortam da yaratmış gibi.
Bu örnek, Türkiye ve Dünya seri katillerine karıışı tümüyle istisna bir örnek: Çünkü adam, cinayetleriyle ne övünmüş, ne yerinmiş.
Yavuz’un saptamaları:
Bir:
“Seri katil tövbe etmez. ... Aynı suçu 3 kere işledikten sonra, iflah olunmuyor.”
Oysa, kitabında tam da tersi bir örnek ele almış kendisi.
Yani:
İstisnalar kuralları bozmaz değil, kuralları hep istisnalar bozar.
Ya da, Fransız dilbilgisi kuralı gibi:
Her kuralın 7 istisnası vardır, 7 istisnanın da 1 istisnası vardır.
İki:
“Türkiye'de hala yakalanmamış 40 seri katil olabilir.”
Bence daha çoktur. Türkiye’de nüfus kağıtsız çok kişi var. Polis çok yetersiz. Mükemmel bir katil, hiç yakalanmaz zaten.
Şimdi, hem adını andıklarımıza teşekkür ediyor, hem de kendilerine şerh yazacağımız için, kusura bakmasınlar, diyoruz baştan.
Szondy, babaları bir seri katil olan ve kurbanlarını bıçakla öldüren adamın 2 oğlundan birinin kasap, birinin cerrah olduğu örneğini anlatır. Örnek, 20. Yüzyıl başına aittir. Bu, bir vektör: et kesmekten hoşlanmamk başka şey, insan öldürmek başka şey.
Manukian, bir ötanazicidir, yani kesin ölecek olanlara yardım eder. Naklen yayında bir insan öldürür ve bunun için 8 yıl hapiste yatar. Şu an, onun sayesinde Dünya’nın birçok ülkesinde ötenazi kısmen veya tümüyle serbesttir. Bu da bir vektör: öldürmek var, öldürmek var.
Keskin nişancılar var, tarihe kahraman olarak geçmişler. Bu da bir vektör: Adam öldürmek var, adam öldürmek var yine.
En önemlisi ve hiç söylenmeyen şunlar:
Bu Dünya’da öldürülmeyi hak eden çok insan var.
Dünya’da çok acaip suçlar için, eşcinsellik, yolsuzluk veya uyuşturucu satıcılığı gibi, idam cezası var.
İnsan öldürmek bir tabu değildir.
Cihad ve Haçlıf Seferi 2000’ler var şu sıralar:
Ölenler ve öldürenler kutsanıyor artık. Cennet garantisi veriliyor onlara.
Bu koşullarda, tümüyle psikopat olduğu için, 20 kişiyi öldürenler cani sayılmaz. Katildirler doğru ama cani değil. Caniler teokratlar ve politikacılar, kitlesel katliam yaptırırlar ve elleri temiz kalır.
Seri katil – seri terörizm bölümünü geçelim, konuya geri dönelim:
Evet, seri katillik büyükkent işidir. Köyde 100 kişiyi kimseye çaktırmadan öldüremezsiniz zaten.
Evet, büyükkent insanları daha psikopat yapıyor, yaptı, yapacak. Oran sabit kalsa bile, 10-100 milyonluk bir yığından söz ediliyor. Milyonda bir olsa, 10-100 seri katil eder ki o kadarı 80 milyonluk 4. Dünya Türkiye’den bile çıkmış ama toplamda.
Seri katiller üzerine, belgesel çok kitap ve film var. Onları incelediğimizde gördüğümüz tek şey var:
Başka işe kafa yorsalar, adamlar dahi sayılır.
Ancak, 2000’lerde diyebileceğimiz, yeni bir durum-akım çıktı ortaya.
‘Hannibal’, ‘Dexter’ ve ‘Following’de irdelendiği biçimde, seri katillik dini oluşması. Geçmişte de, seri katillerin çook hayranı çıkmış.
Buna, eski bir durum da eşlik ediyor.
Polislerin ve kanun insanlarının seri katil olması.
Şimdi bizde, 18 bin kayıp ve 18 bin faili meçhul varken, 360 fail olsa, adam başı 100 cinayet eder.
Özel harektaçılar desen, benzer oranlardadır.
Her 2 kesimden de, hafiften balatayı sıyırtıp, itirafçı olanlar da var. Yapılanları anlattılar.
Ara şerh: Bunları, çok değil 3 gün önce, canına tam kastedilmiş biri olarak yazıyorum. İğne bana çoktan battı, çuvaldızda rahatım yani.
Gelelim alaturkalığa:
Bu ülkede, çocuken en çok tecavüze uğrayanlar kadınlar ama onlardan Dünya’da da fazla seri katil çıkmıyor.
Not: Çok değil, 25 yıl içinde bunun değişeceğini düşünüyorum.
Bu ülkede, çocukken erkeksel tecavüze uğrayan erkeklerin bir bölümü, büyüyünce kendileri sübyancı oluyorlar ve başka masum çocukların canını yakıyorlar. Hiçbiri, gidip de, kendine tecavüz edeni öldürmüyor.
Tabii burada bir kümülatiflik sözkonusu:
Filmi koparmak ve bir daha bağlayamamak için, filmin çok kez kopması gerekli. Ondan sonra da, mantıklı ve makul davranamıyorsunuz.
Buraya kadar getirmiş olalım ve devam etmek koşuluyla bir ara verelim.
Toparlarsak:
Bir:
Uzmanların da gözönüne almadığı çok durum var.
İki:
Uzmanların da öğrendiği ama anlamadığı çok durum var.
Üç:
Kimse, işin epistemolojisi peşinde değil. Biz öyleyiz.
Nokta. Es.

(20 Nisan 2016)

Küresel Direniş 2016

1980 ertesiki dönemin ilk global direnişi Seattle’da 1992’de başladı. Biber gazı da ilk kez o zaman kullanıldı.
BBC, bunun 2. veya 3. adımı için şöyle bir açılım yazmış:
“2005 senesinde bütün Fransa şehirlerinin kenar mahallelerinde görülen Banliyö ayaklanmaları sınıfsal bir hareketin başlangıcı olabilirdi. Zira ayaklanan gençlerin talebi daha çok sosyal eşitlik ve ekonomik refah olmuştu.
...
İkinci fırsat 2010 senesinde doğdu. Fransa'nın en önemli ulusal kahramanlarından, o sırada 93 yaşındaki eski diplomat, direniş kahramanı, yazar ve siyasi aktivist Stéphane Hessel küçük ve kolay okunan bir kitap yayınladı: Indignez-vous!
...
İlginç bir şekilde kitap Fransa'da geniş yankı uyandırsa da bir halk hareketi başlatmadı. Ancak İspanya'da Puerta Del Sol'de 'Indignados' isimli, meydanlarda barışçıl olarak toplanma ve protesto gösterileri yapma hareketine dönüştü.
2008'de İzlanda'da başlayan, 2009'da Yunanistan ayaklanmasıyla devam eden küresel hareketin bir parçası haline geldi ve kimi gözlemcilere göre Arap Baharı'nı ve Occupy Wall Street hareketini körükledi. Ancak Fransa'da beklenilen katalizör görevini yapmadı ve bir halk hareketi doğmadı.”
Bu arada, sağ iktidarların sivil hareketlerdi terörize etmesi, direnişin sağa / dine kayması, sol iktidarın direnişi zayıflatması gibi, orta ölçekli ileri ve geri adımlar da var sürecin içinde.
Tabii bazı tarihsel gerçekler de var:
Halk isyanları, kimi kısa soluklu olabiliyor: Gezi’den 1 yıl sonra, Gezi’dekilerin 50’de biri bile orada değildi. Zaten balık hafızalılık kitelnin temel özelliklerinden biri.
Tarihteki daha önceki devrim provası sayılabilecek direnişler de kimi devletsel sert şiddetle çözülmüş, kimi iç karışıklıkla dağılmış.
Fransa özelinde ise şu var:
1968 gibi, araba almak için grev yapan işçi sınıfı lümpenliği, 2008’de emeklilik ve mesai sınırı haklarının yitirilmesine kadar gelen bir aymazlık yarattı. O zaman cüzdanı sağda vicdanı solda olanlar, fakirleşince ve göçmenlere karşı cüzdanları sağda vicdanları daha sağda oldular. Üretim ve istihdam, son 10 yıldır artmıyor ama nüfus az da olsa artıyor ve ironik biçimde eğitimli gençlik en çok işsiz kalan kesim oluyor. Dolayısıyla, ggenç beyaz yakalı proeleterler ve ileri marjinaller direnişin içinde ama direniş tarihini bilmiyorlar ve direniş bilinçleri yok: Bu; hem 1917-1949 bilgisizliği ve bilinçsizliği ile böyle, hem de 1992- sonrası bilgisizliği ve bilinçsizliği ile böyle.
Dolayısıyla, sıkışan gazlar patlar, diye bir şey yok. Yoksa, 50 ülkede atom bombası patlamış olması gerekirdi. 2 milyar tam aç ve 2 milyar yarı aç var ortalıklarda. G-7 veya G-193 farketmiyor artık. Dünya’nın bütün metropolleri evsizlerle doldu taştı.
Eski usül, birleşelim lan devrim yaparız, geyiği de geçersiz.
Yani:
Yeni devrimler, yeni yöntemlerle denenecek ve belki başarılacak.
Yani:
Yeni direnişler, 1992 sonrakiler dahil, eskiler değiştirilerek denenecek ve belki başarılacak.
Elde var, 10 adımlık yanılgı ve yanılsama..
Ve:

Negasyon, tarihin en işlevsel yöntemidir. 10 adımda 10 yanılgı da, şaka değil, gerçek bir başarıdır, kaybedenler için değil tabii ki, müstakbel kazanacaklar için...

Anarşist Antropoloji Tezleri

En sonda söyleyebileceğimiz tezimizi baştan koyalım ortaya:
Devletlere karşı anarşist antitez’in söylem düzlemi (Faucault anlamında), ne etnisiteyi, ne de Yanömamö türü anropolojiyi savunmaktan geçer. Onun bilimin savunmaktan da geçmez.
Çünkü, en azından 2015 bilgimizle söyleyebiliriz ki:
İnsan türü, insan türü olmadan önce de, evrimsel açıdan sürü / toplum /  kabile düzenlemelerini devralmıştı ve bunlar ister proto-devlet, ister başka-devlet sayılsın (ama asla ve kata anti-devlet değil), ciddi kurallı oluşumlardır, yani cezası ölüm olan yaptırımları olan kurallar hayvanlarda da vardır, en azından primatlarda.
Devamında:
Bildiğimiz ara-Neolitik Dönem’de, diyelim günümüzden 50-15 bin yıl kadar öncesi arasında, ‘dur-kalk’lı ve ‘ara-ver ve bir-öncekine-geri-dön’lü yerleşme süreci dizileri yaşadı insan türü. İşte oradaki yarı-devlet ve ön-devlet oluşumları da, aşağı yukarı % 80 oranında ‘mümkün tüm olanaklar denendi’li oldu.
Devamında:
Devlet oluşumları, olmaları en az 5 51 olasılıklı olan oluşumlardır. Yani, klasik oligark sömürüsü değil, kitle-oligarşi işbirliği ve işbölümü vardır devlette. Bunu, marksistler itiraf edemez ama anarşist epistemikçiler (epistemist) edebilmeli.
Şimdi bunların üzerine şu kitaptaki şu söylem, sakil kaçmış gibi:
“Aslında daha çok ‘devlet denilen insan yaratısı karşısında, nasıl bir etnoloji geliştirilebilir’ ya da ‘ne şekilde alternatif kuramsal bir yol haritası belirlenebilir’ ile ölçeklenen bu ikili değerli çalışma, kapsadığı anarşist antropolojiyi de bu ölçekte nasıl var olduğu ve hatta var olup olmamasından evvel, birilerinin tekeline girip girmediği noktasında da masaya yatırmakla kalmıyor, devletlere karşı oluşturulacak mevzu etnoloji dahilinde, çoklu anarşist antropoloji parçalarını ve olasılıklarını, ihtimallerini sorguya çekiyor, yazarların biraz kızgın, biraz eğlenceli dili ise, okumayı çok daha keyifli bir noktaya vardırıyor!”
Etnolojinin faşizme ve özgürlük denenlerin köleliğe zorbalıkla dönüştürüldüğü ve ciddi bir kültürel savaş yaşandığı bir dönemde, tarihi 500 yıllığına istop ettirecek bir Yeni Orta Çağ’a sokmanın gereği yok. Bilgi saklanmalı ve aktarılmalı, o kadar. O savaş, anarşistlerin savaşı değil.
Derdimiz düzen veya düzensizlik değil, epistemik özgürlük. Çünkü insanlığın bilgi birikimi, her ikisinde sürebiliyor da, saklanabiliyor da. Ki zaten bu Yeni Orta Çağ’da da bir biçimde olacak bu. Sorun, bizim hangi safı seçtiğimizde. Devlet veya barbarlık dışında onlarca üçüncü şık var veya olmasa da yaratılabilir durumda veya zaten hiçbir seçenek yoksa, eksodus var.
İnsan konuşamayacağı konuda susmalı ya da... Anarşistler dahil bu hesaba...
Anarşist epistemoloji veya bilim felsefesi, kuramsal çalışmanın illa ki sistematik olması gerekmediğini, Feyerabend’den beridir imliyor (o bunu yanlış yaptı, ayrı konu). Eğer elinizde haritanın belli parçaları yoksa (yani o bilgi bölgelerine henüz herhangi bir gitmemişse ve tasarlamışsa), bütün yamuk çıkar ortaya, haritacılık tarihinde yer alan acaip Dünya haritalarından bunu biliyoruz, Afrika ile Arabistan Yarımadası birleşik  sayılmış birinde örneğin.
Bir de şu savımız var, bazı anarşistler buna katılmayabilir pekala:
Tüm anarşist bilgisel parçalar, birbirinden ayrı, uzakta ve birbirine karşıt olarak var olabilir. Adorno’nin negatif diyalektiki buna izin verir mantıksal modelleme olarak.
Şerh: Çoğulculuk veya biraradalık kastedilmiyor, uzaktalık kastediliyor. Ki bu da ne sosyolijik-bireysel-atomizm, ne de yalıtık-ada-insan demek.
Yani:
Başkalarının bilgisel tekelini kırmaya çabalarken, kendi tekelinin peşinde olmayacaksın. Yoksa, Popper gibi epistemik faşist olur çıkarsın. Ve yaşamlarının son dönemindeki diğerleri gibi: Oppenheimer, Adorno, vd...
Bilgi iktidar peşinde koşmaz, bilgi güçlüdür zaten, Doğu anlamında güçlü, Taoizm / Lao Tzu anlamında güçlü. İktidar kullanıldıkça azalır, güç kullanılmaz ve kendi kendine büyür, bilginin ve onun seni öldümemesine çabalayıp, kendin olmayı terkedersin.
Anarşizm, yönetilmediği denli, yönetmemektir de zaten.
Epistemik olarak da böyledir. Eratosthenes gibi bilgiyi üretirsin, koyarsın bir kenara. İsterlerse 1.800 yıl kullanmasınlar. Bir gün bir yerde kullanıcısı çıkar onu. (i) sayısının icadıyla kullanıma sokulması arasında yüzyıllar geçti, Eratosthenes Dünya’nın çevresini hesapladıktan 1.800 yıl sonra, o yolculuk yapıldı. Biz de, daha şimdiden ışık hızının geçilebileceğini ama belki birkaç bin yıl sonra ışık hızının geçildiği yolculukları insan türünü yapabileceğini öngörüyoruz.
Ne tarihin, ne de evrimin acelesi yok. Menziline varılacak limit-sonul bir ütopya da yok, anarşist olanların hepsi dahil, anarşist epistemik olanlar da dahil.
Bizler, bilgi yolunda topal karıncalarız yalnızca.

(20 Nisan 2016)

Perşembe, Nisan 21, 2016

Suudi Arabistan x ABD

Artık, eteklerdeki taşlar dökülmeye başladı:
“ABD Başkanı Barack Obama, Kongre’de, 11 Eylül saldırılarında Suudi Arabistan’ın rolünün olduğunu ima eden ve Riyad yönetimine ABD’de dava açılabilmesi ihtimalini barındıran yasa tasarısına karşı çıktı. Suudi Arabistan'a yönelik yargı yolunu açabilecek olan yasa tasarısının geçmesi halinde Suudi Arabistan ABD'yi, dünyadaki dolar fiyatlarını düşürmekle tehdit etmişti.”
Ne ironik değil mi?:
Arap Baharı’nın amacı, asla ve kata ABD müttefiki krallıkların sarsılması değildi ama öyle oldu.
Ne ironik değil mi?:
Aynı ekonomik güç, Çin’de de var, çünkü 2 trilyon dolarlık fonunun önemli bölümü ABD tahvillerinden oluşuyor. Ancak Çin, ısıracaksa havlamaz, harttadanak ısırır. Uzaya insan yolladığında, öyle yapmıştı.
Geriye bir tek AB kaldı, ABD’ye açıkça karşı çıkmayan. Onlar da bir acaip: Obama ile uğraşacaklarına, takıldılar Erdoğan’ın peşine, bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete, oynuyorlar.
Obama gidici değil, gitti bile. Yerine gelen kişi Clinton da olsa, Truimp da olsa, 2024’e kadar yerinde kalacak olan Putin ile baş edemez.
Friedman’ın ve Brzesinski’nin açıkça ifade etmiş olduğu, ABD’nin sonu, senaryosu artık işlemeye başladı. Friedman, 2028-2032 başkanlık seçimlerini ve arasını, kriz dönemi olarak belirtmişti.
Ancak, 2024’ten sonra, sözü geçen ülkelerin hiçbirinin konumu güvencede değil. Tüm gelecek kredilerini bitirdiler çünkü.
Brezilya da, büyük olasılık ABD fıştığıyla, 15-20 yıl daha kaybetti son kriziyle. Hindistan’da tık yok, olsa olsa Pakistan’a atom bombası atarlar.
Düşünebiliyor musunuz?
1., 2. ve 3. Dünya’dan gelebilecek hiçbir çıkış olasılığı kalmadı, daha doğrusu bırakılmadı.
İşte, geleceği öldürmek ve ipoteklemek bu ve biz tam 40 küsur yıldır boş bir gelecek olsun diye, boşuna yırtınmıyoruz.
Onların yapabileceği tek gelecek var:
Kıyamet.
Gerçek cehenneminin çölüne hoşgeldiniz.

(19 Nisan 2016)

MB ve RB

MB için 1 milyon tıklanmam, 10 yıldan 43 ay eksik süre için olmuş olacak.
RB için ise bu, Mart 2016 için, 1 yıldan kısa süre için idi.
1’e 10’luk bir oran yani.
İkisinin kabaca eşit günlük tıklanma sayıları olsa bile, bu böyle.
RB’de günde 6 metin ile günde 3,5 bin tıklanırken, aynı metinlerle MB’de 500 tıklanıyordum.
Fark nereden geliyor?
RB okuru genç. Polarize, farklı, yeni, sert, politik olan söylemi seviyor. RB kapatılınca, o okur dağıldı gitti.
Günde 100 binin 5 binini kimi tek başıma alabilmek de, pek keyifliydi doğrusu. Günlük toplam 80 metnin tek başıma 6’sını yayınlamak da öyle. Bunu 2,5 bin gün (kabaca 7 yıl) daha, yeni tek metin yazmadan yapabilecek olmak da.
15 bin kişinin arasında ne olduğumu imlemek için yazdım bunu. Çetin Altan’ın 70 yıllık rekorunu, 32 yılda kırdım kabaca.
Şerh: Altan’ın yazdığını önesürdüğü 35 bin fıkra / paragraf, 35 bin sayfa etmiyor.
Asıl performansımı son 10 yıldaki tempomla (yılda 3,5 bin sayfa) yakaladığıma göre, başıma bir şey gelmezse, 30 yılda böyle 3 tur daha eder. 105 bin sayfa ve 700 kitapla öte yana giderim.
Sonuçta bu yolu bana önce MB, sonra RB açtı. Orta süre sonra, yenileri de gelir kanısındayım. Ege Haber yılda ekstradan 2 kitap yolu açtı örneğin şimdiden. Cizgiromanokurlari ise, bitmiş metne yeni yayın mecrası açtı.

(19 Nisan 2016)

Sinem Saniye

Berbatmış yahu.
ABD’liler de salaklarmış yahu. Bunu sevdiklerine göre öyleler.
Bir de:
Türk her yerde Türk.
O acaip 3.333 ağız büzme. O 200 santimlik kalça ama 70 santimlik göğüs.
Nedense, ya böyle, ya da tam tersi, 200-70 yerine, 70-200 oluyor.
Ses, bildiğimiz muhteris ama kifayetsiz ses. (Bu deyim Ferhan Abi’mizindir.)
Ses, bildiğimiz yarışma katılımcısı sesi.
Renk yok, tını yok, dalgalanma yok.
Tuhafıma gidiyor:
80 milyonluk Türkiye’de 1975’te Sezen ve Nilüfer çıktı, 1995’de Tarkan çıktı, 2010’da Sıla çıktı. 40 yılda hepi topu 4 popçu. Oysa, on binlerce hevesli var.
Hiç mi eğitim almazlar?
Sıla 15 yıl eğitim almış örneğin.
Bir de bu arkadaşlar, Tarkan ve Nilüfer gibi, kendi kendilerini de bitirebiliyor. 15 yıl ara verip döndün mü, ses senden uçmuş gitmiş oluyor. Kalıyor geriye aç parantez Sezen, kapa parantez Sıla.
Sıla’nın Sezen sorularına sinirlenmesi boşuna. Ceylan sorusu olursa, sinirlensin, derim. O kendini başlamadan bitirdi çünkü, Sıla da hareketli 2 parça denemesiyle az kaldı öyle oluyordu.
Dönelim Sinem’e:
O da Hadise gibi olacağa benzer. 10 yıl idare eder artık buralarda.
Roma’da birinci olmaktansa, Türkiye’de onuncu olmak gibi, Mersin-tersin durumu yaratır diğerleri gibi.
Olay giderek, Alamancı kökenli Türk futbolcuların Türkiye’ye gelip, futbollarını mahvetmesi ama bazı nadir örneklerin AB’ye dönünce toparlaması gibi, mavra örneklere benzemeye başladı. Tabii Arda, orada da tekmeci, burada da: Kendi söylüyor böyle.
Ayrıca Sinem, 1979 Almanya doğumlu biri imiş ama İngilizce’si Kapalıçarşı İngilizce’si. Yankiler İngilizce bilmezler zaten. Koyunun bulunmadığı yerde, keçi bile değil, öyle bi şii Abdurrahman Çelebi imiş zaten.

(19 Nisan 2016)

İngiltere’de Çocuk Suçlu Yaşı 10’a Düştü

Bir haber:
“İngiltere'nin en büyük polis teşkilatı olan Metropolitan Polis Teşkilatı, 2013'ten 2016 Ocak ayına kadar ateşli silah suçu işleyen 679 çocuğun gözaltına alındığını, bunlardan 30’unun 13 yaşın altında olduğunu açıkladı. Aynı dönemde 212 çocuğun tutuklandığı kaydedildi.”
Çocukerkil ailenin sonu bu işte.
Olay 2 yönlü:
Bir: Kriminaller, nasıl olsa ceza almaz diye, çocukları kullanıyorlar.
İki: Kredi kartı yaşı da 12. Babası kendisine beleş kredi kartı alamayan çocukların bir bölümü de silahlı soyguna yöneliyor.
Tabii ki bu orta vadeli gelecekte aşırılaşan muhafazakarlık demek olacak, bir tepki olarak.
1980 Nikaragua’dan 2000 Brezilya’ya kadar, çocuk çetelerinin sonucu, çocuk katliamları oldu. Etki tepkiyi doğurdu. Bu da bir tepki.
Tarih çökerken, kültürler ve toplumlar da çöküyor. Tabii bir de, devletsizlikte zıbıtan ayaktakımı eğilimleri de sözkonusu.
Kısa vadede yapılabilecek hiçbirşey yok. Neo-liberalizm gitmeden, restorasyon başlayamaz bile...

(19 Nisan 2016)

Ölünün Gömülme Hakkı

Var mıdır?
Gerçekten bilemiyorum.
Özgecan Aslan’ın katilinin ölüsünü bir türlü gömememişler.
BBC de tarihte bu konuya bir bakmış kimlerin gömülmesinin reddedildiğini incelemiş.
Avrupa’da aha çok Hristiyan sayılmayanların gömülmesine kilise engel olmuş. Ünlü besteci Paganini’nin naaşına bir mezar bulmak, 56 yıl almış.  O sırada 10 farklı yere gömülmüş.
Yakın zamanlar ise, bir ABD başkanı suikastçısı, bir seri çocuk katili ve bir terörist naaşına mezar bulamamış. Üçüncüsünü gömen mazırcı şirketinin sorumlusu şöyle demiş:
“Adamın kendi kendini gömecek hali yok.”
İşte Aziz Nesin bunu yaptı:
Kendi kendini gömdü ve bugün mezarının yeri bilinmiyor.

(19 Nisan 2016)

Google Telif Savaşını Kazandı

Bir haber:
“Google, 2004 yılında taradığı kitapların belli kısımlarını internetteki veri tabanında aranabilir şekilde paylaşıma sokmaya başlamış, Authors Guild de 2005'te şirketi, kitapları yazarlarından izinsiz tarayarak, telif haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle dava etmişti.
Ekim 2015'te Yargıtay 2. Daire’si, taranan yaklaşık 4 milyon kitabın kısıtlı bölümlerini internet ortamında paylaşmasının kamu yararını gözettiği gerekçesiyle Google lehine karar vermişti.”
Yorumlar:
Sevindim.
Şirketin yaptığını da, hem sevimsiz, hem ikiyüzlü buldum.
Öncelikle:
Akademik araştırmalarda, bin sözcüğe kadar alıntı hakkı vardır. Ancak, alıntı yapılan eserin uzunluğu dikkate alınmaz nedense. Bin sözcüklük bir eserden bin sözcük alıntı yapmak başka, bir milyon sözcüklük bir eserden bin sözcüklük bir alıntı yapmak başkadır. Kabaca bir oran da belirlenmeli uzun eserler için.
Sonralıkla:
Gelelim ticarete:
Bu şirketler, çeviri ve telif hakkı süresi bitmiş eserleri basıp, parayla satıyorlar utanmadan. Özellikle de ders kitabıysalar bunlar, malı götürüyorlar beleşe.
Bir de şu var:
Eskiden internete kitapların içindekiler bölümü konmazdı, şimdi konuyor, Türkiye’de değil ama. Bu olmadan bir kitabı almanın anlamı yoktu. Ki bu da, telif hakkı geyiği nedeniyle yapılamıyordu.
Ayrıca:
Dünya’nın hiçbir ülkesinde yazarlar, kitaplarından para kazanmazlar, şirketler kazanırlar. Yazar % 10 kazanıyorsa, şirket % 30-40 kazanır ayrıca. Yazar, kitabı yazdığı süre içinde bedavaya yaşıyormuş gibi, şirketin masraf bahanesi vardır hep.
E ne oldu sonuçta?:
Müzik alanında gördüğümüz gibi, eserin bedavaya internete koyan oldu, kendi eserini kendi satan oldu. Eleştirel basımlar dışında, bir yayınevinin bir kitaba kattığı hiçbirşey yoktur. Bu işi de; hayrına, kamu yararına, kültür hizmeti olsun diye değil, kar için yaparlar.
Google kitaplar, Google çeviri, Wikipedia, Youtube, Imdb bilgi yaşamımızı değiştirdi. On binlerce dolarlık hizmet bedavaya verilir oldu. Şirketlerin gözü de o parada zaten.
Mahkemenin kararının tam metnini bilemiyoruz ama dileriz, bundan böyle daha geniş alıntı olanağı sağlanmıştır Google’a...

(17 Nisan 2016)

Sinemada Doğu-Batı Eksenini Aşanlar

Eski Yugoslavya: Balyoz, Balkan Cabaret ve Yağmurdan Önce.
Macaristan: György Ptöfy’in 2 filmi.
Eski Rusya: Bekmambetov ve Türk Gambiti ama Rus Evi değil.
Gürcistan / Kafkasya: Deliler Evi ama Paradjanov değil.
Bu; bir Asya-Avrupa ekseni, hiçbir biçimde bir İslam-Hristiyan ekseni değil. Doğu-Batı Avrupa ve Rusya üzerinden Asya-Avrupa ayrımı.
Hiçbir Türk, konuya müdahil değil, Otobüs 1977 hariç ki o da yurtdışında yaşayan Türkler’i konu edinen ve yurtdışında çekilmiş bir film idi: O bir film ama yönetmeni bir yönetmen değil, kültürü de kültür değil. Böyle örnekler de var sinemada.
Asya’ya kayarsak:
Kore filmleri Dünya ve Cennet Savşaçıları ve Musa öyle. İronki olan, burada Batı’nın Türkler olması.
Olabilirdi ama yok: Ukrayna 1920 Makhno. Potemkin Zırhlısı, hem gerçekçiliği, hem de var olmayan onu yok ediyor.
Bu konunun daha çok açımlanması gerekli. Nokta. Es.

(18-19 Nisan 2016)

Film Orjisi

Tam adı bu gerçekten ve benim çekmek isteyeceğim bir film türü:
“It is a seven-hour-long compilation of film clips, commercials, and film trailers assembled by Dante when he was a college student.”
7 saat. Klip, reklam ve fragman derlemesi. Yapım yılı 1968. Telif sahiplerinden izin falan istenmemiş. Parayı veren de, bir bira şirketi imiş. İronik yani.
Ancak şu gerçek var:
Orada yüzlerce parça var. O parçaların bir bölümü, 1968 gibi yakın bir tarih olsa bile, çoktan silinmiş olabilir, çünkü o zamanlar selüloit çekim vardı. Selüloit filmin ömrü ise 30 yıl falandır pek pek.
Bugün Dünya’da; Imdb’nin film arşivi gibi, ne reklam, ne klip, ne kısa film, ne de film fragmanı arşivi var herhangi bir ülkede. Liste bile yok. Yani onlar, hiç var olmamış gibi.
Açıklamak için bir not: Sözü geçen film, yalnızca fragman içerse, pek pek 150 fragman içerebilir ve 1968’de daha çok film yapıldı.
Filmler ve fragmanları daha yaygın idi. Klip o zamanlar, ancak müzikal parçası olabilirdi. Reklamlar ise, televizyonda yeni yeni yayılıyordu. İlk televizyon reklamı ise 1941 tarihli imiş:
Bir daha tersinden bakalım:
Şu an 4 milyar kişinin elinde cep telefonu kamerası var. Yılda milyarlarca kısa film çekiliyor ailesel ailesel. Çok değil 50 yıl sonra, o görüntüler yok olacak, tıpkı yaklaşık 200 yıldır aile fotoğraflarının olduğu gibi.
Kültürel antropoloji de, tarih de, ne dersen de. 200 yıldan öncesi için, nasıl giyindiğimiz veya ne yediğimiz asla ve kata kesin değil. Çünkü kayıtlı malzeme yok elde.
200 yıldır ise, var da kesin değil.
İşte bu film, kendi hesabınca, bunu değiştirmiş. Yani, tarihi. Yani, sinema tarihini.

(19 Nisan 2016)

Çarşamba, Nisan 20, 2016

720 Saatlık Filme 7 Saat 20 Dakikalık Fragman

Şaka gibi ama gerçek:
“Yayınlandığında dünyanın en uzun filmi olacak Ambiance’dan 7 saat 20 dakikalık bir fragman yayınlandı. İsveçli yönetmen Anders Weberg’in yönetmenliğinde 2020’nin son gününde vizyona girecek. Toplam süresi 720 saat olacak filmin fragmanı için yönetmen 'ilk kısa fragman' başlığını kullanmış.”
Yani, Woody Allen’ın ‘olay Rusya’da geçiyordu’sunun Bakırköy’lük versiyonu.
Açıklama:
“İki yıl önce 10 günlük uzunluğu ile bu rekoru elinde bulunduran ‘Modern Times Forever’ filmini tahtından edecek olan ‘Ambiance’ filmi uzay ve zamanın gerçeküstü bir yolculuğunu anlatacak.”
Ancak, Wikipedia öyle söylemiyor:
“Logistics, 51.420 dak (857 saat / 37 gün), 2012
Modern Times Forever (Stora Enso Building, Helsinki),        14.400 dak (240 saat / 10 gün), 2011
Cinématon, 11.700 dak (195 saat / 8 gün, 3 saat), 1978–2015”
Valla biz, Fassbinder’in ‘Berlin Alexandr Meydanı’sını biliriz. 14 saattır kendisi.
Aynı adı taşıyan, Alfred Döblin’in romanından film yapılmıştır.
Yani:
Muhallebisini ve feçesini mıncıklayan bebekler gibi davranmanın alemi yok. Sinema 130. yılını da geçti çoktan. Rüştünü kanıtlamak bir yana, bilmem kaçıncı reenkarnasyonunu yaşıyor. Böyle acaiplikler yapmanın gereği yok rekor kıracağız diye.
O kadar parayla, zamanla, malzemeyle, insanla yapılabilecek ve yüzyıllardır bekleyen konular var:
Gerçek tarih atlası animasyonu, bilimkurgunun devleri, her ülkenin her 10 yılının özeti olan televizyon haberleri özetleri, yazılı ansiklopedilerin görsel ansiklopedi versiyonu,vd, vb...
Gerçekten, yağı bol bulan Arap’ın anüsüne sürmesi, gibi olmuş bu işler...

(19 Nisan 2016)

Dijital Reklamda Facebook ve Google Tekeli

Bir haber:
“2016 yılının ilk çeyreğinde online reklam gelirlerinin yüzde 85’inin sadece Facebook ve Google’a gitmesi, diğer internet şirketlerinin geleceği hakkında endişe yaratıyor.”
Yorumlar:
İyi de, havuz çok büyük. Toplamın değil % 1’iyle, % 1’in % 1’iyle bile zengin olunuyor.
İkisinin tekelinin nedeni ise şu:
“Kullanıcılar internet sitelerini ziyaret etmek yerine, sosyal medyadaki uygulama sayfalarını güncelleyerek, yeniliklerden haberdar oldu.”
Yani:
Genel portal x uzmanlık, durumu sözkonusu.
Bu genel portal konusu, başında da sonunda, eksik ve yanlış anlaşıldı. Tüketici eğilimi denli, müstakbel eğilimler ve tüketicinin almak istemediğini düşündüğü ama karşısına çıkınca satın aldığı ürün / haber / sanallık ayrımını kimse hesaba takmıyor.
Facebook, insanlara olmadık şeyler sunuyor ve haklarında kullanıcı testleri yapıyor örneğin.
Kaldı ki gençler de, Facebook yerine, Instagram’a yöneldi son 1-2 yılda, en azından ABD’de böyle.
Burada haber siteleri, baldır bacağa geçince, haber boşluğu doğdu. Kimse, teknoloji haberi peşinde koşmuyor ama herkes politik doğru haber peşinde koşuyor.
Ayrıca:
‘Scientific American’ın teknoloji haberleri rezalet, NASA’nın uzaycılık haberleri eksik. Magazin sitelerinin yaptığını yapıp, yarısı asparagas, yarısı çook eski bilgileri, habire döndürüp döndürüp yayınlıyorlar. Gerçek bilimle ilgileri kalmadı, yani uzmanlık alanlarında bile berbatlar.
Oysa:
Turkrus gibi siteler, en melez ve sapa konularda bile okur toplayabildi, çünkü anlık bilgi veriyorlar. Yani, bu işi pekala kıvıran da var.
Tersinden bakalım:
Blog siteleri, oldukça imkansız görünnen bir biçimde, Türkiye gibi 4. Dünya bir yerde bile, zengin olmacasına reklam alabildiler, çünkü okur yaratabildiler hiç yoktan. Sözünü ettiğimiz sayı, günde 100-200 bin tıklanma, yani büyük gazete sitelerinin köşe yazıları tıklanması kadar ve hatta ondan çok.
Yani:
Bu yarışta kaybeden, kendi hatasıyla kaybeder. Buna Facebook ve Google da dahil. Facebook da kaybetti bile. Google’ın da kaybetmek için epeyi uğraştığı büyük hataları var: Aramada % 1 verimin altına indi, 3 büyük dil dışında çevirileri berbat ve semantik aramada 10 yılda % 0 verim sağladı.
Bizim tezlerimiz şunlar o nedenle:
Google ve Facebook türü oluşumlar, menzillerine erdi. Zaten, Google’ın teknoloji yatırımları seçim alanları berbat.
Ancak, küçük ve orta ölçekli şirketler de berbat durumda. Yani, yol kapalı değil ama onlar nedense, büyüklerin kapattığı ve kaybettiği açılara yönelmek istiyorlar hala illa ki.
Windows’un ve özellikle Word’ün 40 küsur yıllık rezaleti, kimsenin durumdan ders falan almadığını imliyor.
Yani, yazılım alanında paradigmatik duvara tosladık ve en az 5 yıldır da böyle. Bir ağaca belli bir uzunlukta iple bağlı koyunlar gibi, teknoloji sabitfikirler çevresinde döne döne, kendini boğmaya gidiyor ama ipi epeyi uzun şimdilik ama o da biter tabii ki.
İsteyen hala, yapar 50 bin dolarlık yatırımını, alır işe 3-5 kişi, sonra da oturup, ayda 5-10 bin hazır dolarını tıkır tıkır sayar ama 100 bin dolarını değil.
Seçim hakkı hala varken, hangisini seçecekleri insanların sorumluluğunda.

(10 Nisan 2016)