zihinbilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zihinbilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Temmuz 30, 2015

Demokrasi, Rasyonelite, Kültür, İnsan



Ön açılım:
Bu türden yoğun-kısa-öz alıntılar ve onların üzerine yazdığım metinler, onyıllardır, önce tepkiyle ve inkarla, sonra merakla, sonra az da olsa, beyinsel sindirmeyle karşılanıyor. Psike Art, özgün bir düşünce çizgisindeki bir süreli yayın: Matbu bir ürünaslında. Ancak son zamanlarda bir biçimde, sanal ortamda da, sosyal medyada da, bu türden paylaşımlarda bulunmaya başladılar. Farklı ve yeni bazı düşüncelerle karşılaşmak isteyenler, o kanala yönelebilirler. Ancak baştan şerh: Şu andaki halihazırdaki global gündemin kabaca 5 yıl gerisindeler. Çünkü Wikipedia türü oluşumlar, anı anına paradimatik sıçramalar yaratıyor, yaratttı ve orta vadeli bir süre daha yaratacak. Onlarsa, bir adım geriden, düşünce bataklığına girmeden, emin sularda kalıp, ayaz sulara ve sapa yollara girmemeyi yeğliyorlar, sonuçta ‘shrink’ taifesi hepsi.
+
Alıntı:
"İnsanlar bir kurt sürüsü ya da şempanze grubundan pek de farklı olmayan bir şekilde liderlerini seçiyor aslında. Demokrasi kuramının, bütünüyle insanın rasyonel olduğu ve siyasi karar verebileceği varsayımına dayandığını düşünecek olursak, endişe verici değil mi?"
İlker Küçükparlak, Psikeart, Facebook.
+
Yorumum:
Demokrasi, insanın bütünüyle rasyonel olduğu veri tabanına dayanmaz; demokrasi, insanların kendi kendilerini yönetebilecek durumda olduklarını varsayar. Kurtlar da liderlerini seçiyor ve bu bir gerçek seçimdir ki oldukça rasyoneldir ama burada gereken rasyonellik değil, sürünün sürmesidir ve sağ kalmasıdır ki o da olur zaten. Devlet, tarih denilen ve Dünya Sistemi dönemindeki, 5 milenyumluk insan türü, köleler varken, Antik Yunan'da demokrasi kavramını icat etmiştir ki bu da aşırı irrasyonel bir durumdur. Yani, insanla ilgili tüm kuramlar, başta ahlak, siyaset, din ve hukuk olmak üzere, psikoloji dahil, burada görüldüğü gibi, muğlak tanımlara dayandırılır. Tanımlar açıkseçikleş(tiril)ince, içleri boşalır ve insan türü, ancak o zaman gerçekten düşünmeye başlar (1). Demokrasi veya toplum, insanın düşünmesini istemez, sürmesini ve sağ kalmasını ister. Yani, insanın biyolojisiyle kültürü çelişir (2) ve bu uzun süredir bilinen bir gerçektir. That is the question: Homo Sapiens misiniz, Homo Socius mu? Bu arada, Homo Posterus, yani insan sonrası tür de çoktan tanımlı, en azından 1945 atom bombalarından beridir. Argümantasyonu, meta-hümana kaydırın ki rasyonel olabilesiniz, yoksa böyle, beyince-dingildek (3) kalırsınız.
+
Ek dipnotlar:
(1)
Geçiş veya çöküş dönemlerinde veya sorgulaycı birileri sayesinde yaşanan paragifma kaymalarında, bu türden zihin bulanıklıkları çok oluşur. İskender’in hemen ertesinde momentte çöken Antik Yunan’daki hedonizm, skeptizm, kinizm, agnostizm, hep bunların örnekleridir. Yani insanlar, o dönemlerde savrulur giderler, yaşam olarak, zihin olarak, kültür olarak. Sonra da, geriye ölü kültürler bırakırlar ve biz de ‘Çöküş’ kitabındaki gibi, onların kültürolojik patolojisini çalışır, var olan kültürler için dersler çıkarmaya çabalarız.
+
(2)
Homo Geneticus, en az son 100 yıldır, giderek Homo Culturus oldu. Çünkü artık dış bellek olan kültür, genetikten üssel-ötesi çoklukta insansal içerik (humanic context) taşır, biriktirir, derler, dönüştürür, saklar ve aktarır oldu.
+
(3)

Aslına bakılırsa, bu beyin dingildekliği, insan türünün henüz aşamadığı bir moment. Çünkü, son 10 (yazıyla on) bin yıldaki 100 (yüz) milyar insanın yalnızca milyonda biri, yani hepi topu 100 (yüz) bin kişi, kültürsel artı-değer olan (bilimsel, sanatsal, düşünsel, (İrlandalı patates pratik botanikçisi) Jethro Tull’sal, vd’sel) bir şeyler yarattı. O da, yaşamlarının binde veya yüzde biri içinde yalnızca. Geri kalan herşey, kültür dahil, beyin dingildekliğinden ibarettir.

Salı, Aralık 23, 2014

Duygu Sözcükleri



1985 gibi, bir modern dans librettosunun sahnelenmesinin ön çalışması için, 50 bin sözcüklük Türkçe Sözlük’ü taramış ve 500 civarında duygu adı listelemiştim.
% 1, şaşırtıcı bir oran olmuştu benim için. Türkçe gibi, soyut ad yaratma sıkıntısı çektiği öne sürülen bir dil için, oldukça geniş bir hazine bu.
Ek olarak, seks sözcükleri ve onun altkümeleri var. Örneğin zoofili için, en az 100 hayvan türüyle altküme kurgulanabilir. Keza fetişizmler için de öyle.
Bir de, ‘kalecinin penaltı anındaki endişesi’ gibi, çok iyi bilinen ama bir dizi sözcükle ifade edilebilen duygular var. Bunları da, yalnızca günümüz koşullarında en az 100 tane sayabiliriz.
Ancak, bu duygu adları, gerçek duyguların biyokimyasına yönelik, yani işin asıl bilgisine yönelik değiller. Yani, ‘annelik sevgisi’ denilen şey, aslında oksitosin hormonu. Erkeğe bile bassanız o hormonu, adam birden anaçlaşıveriyor, sevgi doluveriyor.
O zamanki çalışmamızda asıl hedef şuydu:
Sahneleme için 5 duyu-dil tanımlanmıştık:
Görsel, işitsel, sözel, kimyasal (duygusal), motor (devinimsel).
Çalışmadaki yönelim şuydu:
Elde bir libretto varsa, onu 5’li akış çizelgesi üzerinden hazırlamak ve öylece sahnelemeyi çok kolaylaştırmak ve çeşitlendirmek.
O da şöyle bir sonuç vermişti:
Bunun için bir de duygu ağı çeşitlemeleri hazırlamıştık. Hangi duygular hangi duyguları izliyor gibisinden, bir zaman serisi hazırlamıştık.
Yanısıra, birkaç kişi, bazı müzik albümlerini dinleyerek, spontan ve doğaçlama duygularını kaydetmişti. İlginç bir biçimde, ayın albümü ikinci kez dinleyişte, farklı bir duygu akış çizelgesi ortaya çıkmıştı.
Sözü şuraya bağlayabiliriz:
Yukarıdaki çizelge, tüm sanat dallarına, altdallarına ve eserlerine uygulanabilir. Bir tür genel şablondur bu.
O zaman olmayan yeni bir çeşitleme de doğdu artık:
Çapraz medya.

Çapraz medyadaki çapraz duyguların akış çizelgesini ise henüz çalışmadım. İlginç sonuçlar çıkabilir.

Cuma, Aralık 19, 2014

Jacobson Nezdinde Kendilik İrdelemeleri



Giriş:
Normal insanlar, önce kendileriyle özdeşleşirler, sonra cinselliklerini giyinirler, en son da kimliklerini kazanırlar.
İngilizce’de ‘idenfication’ sözcüğünün, hem ‘özdeşlik’ hem de ‘kimlik’ anlamı taşıması, tam da eksi zekalı ve eksi bilgili Freud’vari bir dil sürçmesidir.
Kitaptan 3 farklı kişiden 3 ayrı alıntı yapıldı ve yorumlandı. Bundan maksat, psikolojideki major ideoloji aktörlerinin limit aynı yere vardığını imlelek: Zihinsel köleleştirme.
+
Alıntılar ve yorumlar:
1.
“...sadizm, aslında narsistik libidonun etkisiyle benden itilmiş ve ancak nesneyle ilişkide görünür hale gelmiş ölüm dürtüsüdür.” (Freud, s: 16)
Bir: Sadizm, çocukluğunu eziyetle geçirmiş çocuklarda görülür, seri katiller gibi. Koleksiyonerlerde değil.
Bir bir: Seri katiller ölüm dürtüsü taşımazlar.
İki: Toplumsallaşma yoğunluğu, narsisizmi de bireysel değil, toplumsal kılmıştır. Politikacıların olduğu ve seks partneri nesnesi (arzu objesi) olarak tercih edilmeleri gibi.
Üç: Narsisizm, insanı benden itmez, tersine bene gömer.
Dört: Nesneyle ilişki, psikolojik değil, kültürolojik bir süreçtir, özellikle bakınız koleksiyoner davranışları.
Beş: Savaş, cinayet ve/ya intihar ölüm dürtüsü imlemez. 1945 ertesiki AB’nin kültürel pasifliği ve barışseverliği ölüm dürtüsü imler.
Altı: Ben ve nesne çelişmez ve/ya çatışmaz. Zaten çelişmeleri ve/ya çatışmaları değil, tam tersine birleşmeleri (özellikle de koleksiyonerlik türünde) sorun yaratır.
+
2.
“Süperego oluşumunun doğuştan gelmi etmenlerce belirlendiğini ve süperego özerkliğinin süperegonun ilk öncüllerinin yol açtığı baskılardan bağımsız oludğunu düşündüğümü imlerim.” (Jacobson, s: 84)
Bir: Süperegonun genetik parçaları çok tartışmalı bir saptama. Genetik bir şey kültürel modalarla değişmez ama süperegolar değişir. Eşcinselliğe karşı hoşgörü veya hoşgörüsüzlük, genetik değil, kültürel modasaldır, bakınız son 15 yıl ABD’si ve ‘politically correct’ uydurma kavramı.
İki: Geçersiz dilegetirme bile olsa, süperegonun farlı yönlere bakabileceğinin imlenmesi makul bir düşünce vektörü.
+
3.
“Kimlik oluşumu, ... özdeşleşmenin yararının bittiği yerde başlar.” (Erikson, s: 161)
1 atışta 4 ıskalama birden:
Bir: Kimlik oluşumu, toplumla özdeşleşmedir. Özdeşleşmenin bitmesi değil, yayılımıdır yani.
İki: Özdeşleşmenin yararı, zihni kendi’ye köle yapmaktır. Kognitif açıdan kendilik, oldukça bilgi eksiltici bir durumdur.
Üç: Yarar yaklaşımı, ekonomik deterministtir, ekolojik değildir ki bu da Marx’ı ve Freud’u aynı noktada buluşturur (Malthus’un da onları yaptığı gibi).
Dört: Özdeşleşme en geç 3 yaşında biter, kimlik oluşumu ise en erken 18 yaşında başlar: Epeyi bir fark. Zaten bu dönem de, tüm yaşamda göreli en özgür olunan zaman aralığıdır.
+
Çıkış:
Yazık, gerçekten çok yazık.
Freud beni 36 yıldır zıvanadan çıkarıyor. Epeyi sanatçı ve bilimci adayının, onun öğretileri çerçevesinde, elektrikli ızgara yapıldığını izledim.

Metis’e çok yazık. 30 yıldır henüz Szondi’yi keşfedemedi.  

Salı, Ekim 08, 2013

İnsan Beyni Projesi



Bir haber:

“Çoğunluğu Avrupa ülkesinden 135 bilimsel kurumun katılımıyla gerçekleşen ve 10 yıl sürecek olan uluslararası İnsan Beyni Projesi'ne başlandı.

Toplam maliyetinin 1 buçuk milyar doları bulması beklenen araştırma, kısmen Avrupa Birliği tarafından finanse ediliyor.

İngilizce 'The Human Brain Project' ya da kısaca HBP olarak bilinen projenin amacı, insan beyninin işleyişini bilgisayar ortamına taşıyacak teknolojileri geliştirmek.

Ayrıca her yıl on binlercesi yayımlanan beyin araştırmalarını bir araya getirerek bir veri tabanının oluşturulması hedefleniyor.”


Haberde de belirtildiği gibi bu, insan genomu projesine benzer bir biçimde, konunun bütünlüğünü derleyici bir çaba.

Devam ediyorsunuz. Karşınıza ortada 2 proje olduğu çıkıyor, biri AB’ninki, biri ABD’ninki:



Demek ki ortada bir rekabet var. Demek ki ortada bir koordinasyonsuzluk olacak. Balık baştan kokuyor gibi.

AB ve ABD çatışması açıkça ortaya konuyor gibi.

Çiftlice (‘ABD x AB’ ve ‘genom x beyin’) karşılaştıralım ve karşıtlaştıralım:

Geçmişe baktığımızda, insan genomu proesinden elde edilen bilgilerin hala tümüyle yorumlanamadığını ve üstüne bir de karşıt biçimlerde yorumlandığını belirtelim.

Yani:

Bir:

Bilimsel bilginin anafikri, hala temelde yorumdan, daha doğrusu kavramsal çerçevenin yaratılmasından oluşuyor.

İki:

Aynı bilgilerle karşıt / farklı kavramsal çerçeveler oluşturulabiliyor ki bu zaten bilimsel bilginin evrim tarihinde bilinen bir gözlem. (Bunun temel nedeni, veri tabanındaki noktalamaların çoğunun ana haritayı çizmekten çok, hata fonksiyonu olam niteliği taşıması. Bu, özellikle hassas konularda daha çok böyle oluyor.)

Devam:

AB-ABD karşıtlığı, rekabet yoluyla daha çok yorum da yaratabilir, ya da tam tersine bilimsel bilgi üretimi kilitlenmesi de yaratabilir ki Einstein fizik alanında bunu önce AB’de, sonra ABD’de kilitleme olarak bize yaşattı: Yüz küsur yıldır yerimizde sayıyoruz.

En önemli konu şu:

Beyin ve zihin birebir işleyen bir konu değil. Daha da ileride kaotik modellerden hiçbirini kaldıramadı / kabul edemedi şimdiye kadar.

Yani:

Zihnimizi hiç mi hiç bilmiyoruz ve bunun kabahati tümüyle bizde, çünkü 50 milyar ışık yılı ötesini bile biliyoruz şimdilerde ama içimizi bilemiyoruz, çünkü modelimiz uygunsuz.

Yani:

Yanlış sorulmuş sorular, yanıtsız kalmaya baştan mahkum.

Bu proje de öyle görünüyor.

Modeli kurmaya yeltenenler önceleri zihin felsefecileri oldu ve bugün elimizde saçmasapan 2 tez-antitez ikilisi var: Monizm ve düalizm.

Geriye bakarsak:

Beynin haritalanması zamanında zaten yapıldı. Oradaki birebirlik, örneğin bir nokta uyarılınca, tek bir ve yalnız bir anının canlanması, hala kabul edilen bir şey ki bu oldukça kuşkulu bir durum: Hiçbir model, anıların birebir yeri olduğunu önesürmüyor. Artı, hiçbir hassas ölçme aleti, beynin hücrelerinin bölgelerini birebir saptayabilecek kadar güçlü değil.

Sonuç:

Bir:

Bu iş CERN ve NASA kurumlarına benzeyecek gibi: Onlar da, bilimde AB-ABD karşıtlığını taşıdı. Onlar da 5.000’er kişiden fazla dahi çalıştırdı. Yine de her ikisi de, ne Einstein’ı aşabildi, ne de 2 uzay mekiği kazasına engel olabildi.

İki:

Bu türden bilimin madden ve manen güçlü desteği hep yaşanageldi. Yani, bu türden destekler ve projeler bilimi her zaman ilerletmiyor. Şu anki yeni orta çağda da böyle olacak gibi.

Üç:

En önemlisi: Einstein türünden dogmalaşma, ne yazık ki beyinde de yaratılacak gibi. Dünya’nın çevresi hesaplandıktan sonraki 2 milenyum boyunca Dünya’nın yuvarlaklığı inkar edildi. Bilimciler de insan ve epistemolojik faşistliği kolayca giyebiliyor beyinlerine.

En son sonuç:

Göreceğiz.

10 yıl sonra.


Perşembe, Temmuz 25, 2013

Bakış Açıları 2

Elimizde 3 tane görüntü var:

Birincisi, 3 boyutlu bir cisim ve birbirine dik 3 ayrı bakış açısıyla; E, B ve G olarak algılanabiliyor.



İkincisi, birincinin yine Latin Alfabesi’li ama farklı harflerli versiyonu: Bu da, 3 boyutlu bir cisim ve birbirine dik 3 ayrı bakış açısıyla; H, M ve T olarak algılanabiliyor.



Üçüncüsü, birincinin değişik bir kodlama ile, bar kodunun 2 boyutlusu ve matris biçimlisi olan, hızlı yanıt kodu (quick response code) ile biçimlendirilmişi.



Gelelim bakış açılarına:

Özellikle birincisi oldukça ünlü, çünkü çok-satar bir kitabın kapağında ‘Gödel, Escher, Bach’ olarak, 3 ünlü yaratıcı hakkında meta-metaforlarıyla dolu bir kitap. Okuması da, anlaması da, epeyi zihin yorucu ama bulmaca olarak eğlenceli.

Durum bir:

2 onyıldan uzun bir süredir, insanlara o birinci biçimi gösterdiğim zaman, 3 boyutu ve 2 boyutları birarada ve ayrı ayrı ayırsamakta oldukça zorlandıklarını ve Aristo’sal / düz mantıkla koşullanmış zihinlerinin algılamaya epeyi ket vurduğunu izledim. Üstelik bunlar, üniversite öğrencisi veya mezunu kişiler idiler.

Durum iki’ler:

Durum iki-bir:

Temmuz 2013 içinde, ‘H-M-T’ ile karşılaştım. Yıllardır aradığım bir şeyi bulmuştum. Onun üçüncü versiyonunu da internette bir iki dakikalık aramayla buldum. (Böylelikle de, ‘bakış Açıları 1-2’ metinleri yazıldı.)

Durum iki-iki:

‘H-M-T’yi bana ileten kişi, bunu Fritzof Capra’vari bir Doğu mistisizmi eşliğinde algılıyordu. Bunun meali şu olmakta: İnsanlar metafiziğin bir bilim olduğunu da algılamakta epeyi zorlanıyorlar. Metafizik, onlar için kendiliğinden tek tanrılı dinlerin bir parçası. Dolayısıyla olay, birden sahte-bilimleşiyor ve sahte-bilgileşiyor ki burç ve fal türü arayışların çok arttığı bir yerzamanda ve altkültürde bu durum olağan gibi.

Durum üç:

Hızlı yanıt kodunu tasarlayan kişi; bir meta-bilgi, bir artı-değer bilgi, bir NEK, hatta NEK-NEK tasarlamış oluyor (sonuncusu için, eğer örneğin biri, Pisagor teoreminin kanıtının yanlışlığını kanıtlasaydı, böyle bir şey olacaktı.) Örneğin Arap Alfabesi ile bu yapılamaz gibi ise de, herhangi bir başka anlam kodlaması ile bunun yapılabilirliğini bizlere göstermiş oldu. yani, zihinsel bir yol açmış oldu.

Demek ki 1 başlangıç koyutuyla ve akıl yürütmesel 2 adımda, yani toplamda 3 farklı bakış açısıyla, bir yeni-düşünce, bir yeni-düşüncenin bir yeni-yorumu ve bir de yeni-düşüncenin bir yeni-aşırı yorumuna ulaştık.

İşte bu doğrultu ve bu vektör büyüklüğü, bizi çok çok 5 makro-adım daha (buradaki biçimiyle 5x3 = 15 mikro-adım daha) atarsak, öte-öte-düşünceye ilerletebilir.

Bir yeni orta çağda ve düşünce-altına ve geriye doğru evriliyorken bile, bunun tasarlanabilirliği, neredeyse tıpkısı tıpkısına, Aristo mantığının tasarımsal olarak, asıl Orta Çağ’da tamama limitlendiği ama (üstelik yüzlerce yıl sonra bile henüz hala) tamamlanmasının bitirilemediği durumu anımsatmakta.

Bundan sonrası ise belirsiz.


Çarşamba, Temmuz 24, 2013

Bakış Açıları 1

Elimizde 2 şekil var:

Biri, H, M, T harflerinin 3 boyutlu tasarımı ve birbirine dik 3 bakış açısının farklı harfi görmesi ve göstermesi durumu.



Diğeri, B, E, G harflerinin 3 boyutlu tasarımı ve birbirine dik 3 bakış açısının farklı harfi görmesi ve göstermesi durumu.



Bunların böyle olabilmesi, Latin Alfabesi’nin çizgili, köşeli, birimli, modüler harf düzeni ile mümkün. Yani, harfler aslında belli alt-öğe-birimlerin yinelenen bir biçimde biraraya gelmesi ile oluşturuluyor.

Arap ve/ya Çin alfabesi ile böyle bir şey yapılamıyor, çünkü onlarda mükerrer ve aynı parçalar yok.

Artı, Latin Alfabesi’nin kökeni böyle değil. Latin Alfabesi, Fenike Alfabesi kökenli. Yunan Alfabesi de öyle ama ondan bu tür işlemler yapılamıyor.

Bu, işin biçimsel durumu.

İçeriksel durum ise şu: Değişen bakış açılarının, hem doğru olup, hem de birbirine çok (geometrik anlamda) aykırı / karşıt görüşler içerebilmesi durumu.

Asıl önemlisi ise, özellikle ‘B-E-G’ örneğinde olduğu ve açıkça izlendiği üzere, asıl makro biçimin bunlara hiç benzememesi.

Zaten bakış açıları, görüldüğü üzere indirgenmiş nitelikte. Yani, 3 boyutlu bir cisim, 2 boyutluymuş gibi algılanmaya kalkılınca, sonuç onlar olmakta. (Bakış açısının tanımının bu sınırlanmışlık olması gerektiği tartışması, kesin olmayan bir sonuç verir.)

Adamın biri, olayı daha ileriye taşımış:

‘B-E-G’nin QR (quick response = çabuk tepki) kodunu 3 boyutlu tasarlamış:





Ara açıklama:


QR kodu, bildiğimiz bar kodunun iki boyutlu ve matris biçimli olanı.



Bildiğimiz bar kodu ise şöyle bir şey:



Yani böylelikle, Arap alfabesi yerine, QR Kodu alfabesi kullanılmış gibi olmakta.

Yani böylelikle, 3. dereceye kadar açılım yapılmış oldu. Daha çoğu da tabii ki mevcut.

Sonuç?:

Özellikle fotoğrafta ama genelde yaşamda bakış açımız, algıladığımız şeyin ‘ne?’liğini epeyi etkiler.


Perşembe, Temmuz 12, 2012

DUYGU SÖZCÜKLERİ: FELAKETTEN KURTULMA KUŞKUSU


Gerçek duygularla duygu sözcüklerinin çakışmadığını, 1985’te modern dans konusunda kuramsal olarak çalışırken fark etmiştim.

Bu sıralar duygularım değişti. Sözcükler ifadeye yine yetmiyor.

2002 civarında ve 2012’de 2 kez seyrettiğim ‘Corto Maltese’ (Siberia) çizgifilmindeki 2 duygum farklıydı. Birincisinde hissettiğim düşgücü duygusunu, ikinci izlemede hissetmedim.

Öfke ve nefretim değişti. Korkum da değişti. Panik atağım olduğu ve bunlar kökenli olduğu için, bu durum önemli.

Tabii ki birden çok korku (artı fobi) türü var ama kastettiğim o değil.

Kortizon kullanımım, kaç-saldır davranışındaki psikoloji koyutlarının geçersizliğini birçok yönden birden bana gösterdi ama bunları tam ifade edemedim, sözcükler bana yetmedi.

Daha önceleri yaşamımda felaket beklentileri genelde gerçekleşti ama bu sıralar duygu kayıtlarımdan artık pek emin değilim ve bu durum bir bunama değil.

Gençlik ve yaşlılık, duyguları nitelik olarak birbirinden çok ayrı ve bunu hiç kimse anlatmamış. Örneğin Bukowski anlatmamış, yalnızca son yıllarındaki güncede ancak birinci tekil kişi kipine geçince bunu ayırsıyorsunuz.

Kendimi toplama kampının kapısındaymış da, bundan emin değilmiş gibi duyumsuyorum.

Referans olarak kitleyi aldığım ve bu sıralar kitlenin tüm sosyolojik ve psikolojik apsisleri ve ordinatları belirsizliğe doğru kaydığı için, verilerim belirsizleşiyor.

İşin tuhafı, hala kaçacakmışım / kurtulacakmışım hissindeyim ve bu açıda bu pek mümkün görünmüyor.

Bu duyguya, ‘felaketten kurtulma kuşkusu’ diyelim ve bu yeni bir tanım olsun.

Cuma, Nisan 20, 2012

Meta-Travma: Ölümden Büyük Nedenli Travmalar


Önbilgi: Bu metin, Levent Mete’nin ‘Psikeart’ Sayı: 20’deki, ölüme mahkum bir kan kanseri hastasının yaşamının son evrelerinde, ona psikiyatrik rahatlatma verme sürecindeki yaşadıklarını anlattığı  makalesinin okunmasının ardından yazılmıştır. (Kendisini dil gücü ve dürüstlüğü için tebrik ediyorum.)


Ölüme kesinkes mahkumiyet durumu, en büyük travma nedeni kabul edilir ama ondan daha beterleri de vardır: Ölümü birden çok kez yaşamak bunlara bir örnektir.

Bunun bir örneği, toplama kampı psikolojisidir. Şerh: Ancak, toplama kampı kurtulanlarının bir bölümünün İsrail’i kurup, orada kendilerine yapılanlardan daha büyük zulümleri yapar olma ve bu zülumleri yapmayan benzerleriyle etkileşimi konusunda ortada pek çalışma yok ama en keskin kayıtlı psiko-sosyal örnekleri oluşturabilirler.

Diğer bir örnek, Stockholm Sendromu’dur. Teröristlerin aldığı rehinelerin onları haklı bulma psikolojisine sürüklenme süreçlerini tanımlar. Teröristlerle empati kurmanın patalojik bir bulgu kabul edilmesi, buradaki duyarlı noktadır.


Başka bir örnek, cephede sağ kalanların psikolojisidir: Kendi arkadaşlarının ölümüne ve kendilerinin sağ kalmasına bilinçaltında sevinmekten dolayıki suçluluk duygusu.

Öbür örnek kurmacadır: Peter Weir’ın ‘Korkusuz’ filminde, çok az kişinin kurtulduğu bir uçak kazasından kurtulan birinin kendini ölümsüz sanması ve kendini ölüm aşamasına sürükleme süreci anlatılır.


Öteki örnek de kurmacadır: Dr. House 4. sezon 16. bölümde, öleceği kesin olan bir doktor komadadır. Sevdikleriyle vedalaşması için, bikaç dakikalığına diriltilir ve hemen ardından ölür.


Doğrusal programlama açısından bakınca, bunlar epeyi geniş bir tanım alanını çevreleyen genişlikteki sınır vakalardır.

Bu satırları yazıyorum, çünkü bilgili birinin kestirebileceği gibi, kendim de birden çok kez ölüm tehlikesi deneyimi yaşadım. En son tevekkül aşamasına geldim. Ancak, her ölüme sürüklenişim başkalarının hatası nedeniyle olduğundan dolayıki hayret ve her kezinde tam tam sıfır-epsilon noktasından geri dönüş yaşantısı bir acaip yaptı beni: Meta-travmatik denebilir durumuma.

Dipnot. Sağ kalmanın utancı ya da sağ kalma sürecinde kendine yapılanların utancı, Museviler tarafından en büyük travma kabul edilir ve onu yaşayanlardan 2 kuşak sonraki torunlarda bile, intihar eğilim yarattığı önesürülür ki bunlar başka bir metnin konularıdır.

(20 Nisan 2012)

Çarşamba, Nisan 18, 2012

Psikoloji Perspektifleri

18 yaşımdan beridir tüm psikolojik ustalara negasyonla yaklaştım. Bu, ‘genel mantıksal negasyon tavrım’dan farklı ve fazla olarak, onların dogmatik faşizmine karşıydı. Hem birbirlerine, hem de hastalarına yaptıkları, toplama kampı psikolojisini zaman zaman aştı.

Ana akımların çatallanması, çeşitlilik açısından hoş, epistemolojik açıdan nahoş bir durum. Sonuçta, o kadar az insan tipi de yok, o kadar çok insan tipi de yok. Hiçbir psikoloğun tüm yaşlıların veya tüm çocukların birbirberine limit benzer durumda olmasına lişkin antropolojik yaklaşımda bulunduğunu okumadım. Bu konunun bireysel değil de, toplumsal insan bilimlerinin bilgi alanı içinde kalması eğlenceli.

Delilerin iyileştirilmesi yaklaşımı, hem bir ayral, hem de bir marjinal olarak beni çok sinirlendiriyor ve deli olduğunu kabul eden nadir delilerden biriyim. Bunun koşutunda, tüm toplumsal değişimleri marjinallerin yarattığı gerçeğinin de kayıtlı olması başka bir ironi. Yani, hem ineği kesiyorlar, hem sütünü sağıyorlar.

Geleneksel ‘id-ego-süperego’ veya ‘iç-orta-dış beyin’ yaklaşımlarını çok epistemolojik faşistçe bulduğumu hep belirttim, bir kez daha belirtmiş olayım. Aynı biçimde kadın-erkek ve sağ-sol beyin düaliteleri de beni sinirlendiriyor.

Felsefenin doğru formatta soru sorma biçiminin doğru yanıttan fazlasını getirdiği saptaması, psikoloji için fazlasıyla geçerli. 100 küsur yıldır zihin için doğru sorular henüz sorulmamış durumda. Adını andığım yukarıdaki paradigmalar da yanlış, soru sorma biçimleri de.

Trans-, post- ve meta-hüman’ın psikolojiye fiilen girip, fikren dışarıda bırakılması bir ikilem. Tedavilerde insan-değil kavramı (en azından öteki olarak) kullanılıyor ama psikoloji sözlüklerinde bu yok. Onun yerine hala her 2 anlamıyla da identifikasyon var.

Bunları süpürüp atınca, geriye neler kalıyor?

Öncelikle, birleşik bir zihinbilimin münkünlüğü. Klasik psikoloji disiplini ile bunu yaratmak imkansız. Ancak, psikoterapi ile psiko-analizin farklı ve kimi durumda karşıt şeyler olduğuna aymaları da iyiye işaret (bakınız ‘Uluslararası Psikanaliz Yıllığı 2011, Türkçe basım’).

Sonralıkla zihinbilimin bilim kılınması yolunun yürünmesi. Tarih bile tam bilim yapıldıktan sonra, zihinbilimin bilim yapılmasının ondan da sonraya kalması üzücü.

Burada korteks ile zihinin eşlenmesi ikilemi şimdilik ayrı bir disiplin olarak ele alınmak zorunda. Mantıksal açıdan bu 2 kategorinin realizasyon momentlerindeki farklılığın epistemolojik çelişkiler yaratabilecek düzeyde olması. Diğer bir deyişle eksik bilgilerin tammış gibi ele alınması, yanlış haritalamalar yaratıyor ki bu dünya coğrafyası haritalama tarihinde de gözlenen bir durum zaten.

Görüldüğü gibi, değişik disiplinlerden alınan düşünce ve akıl yürütme modelleri hala gerekli durumda.

Son olarak, monizm-düalizm düalizminin tutarsız değil, geçersiz olduğunu düşünüyorum ve bu konuda en az 3 makale yazmam gerekli. Bir: monizm. İki: dülazim. Üç: Her ikisinin monizminin ve düalizminin kompleks poliyalektiği.

Es ve nokta.