Pazartesi, Haziran 11, 2018

Sikluslar Neden Var ve Sikluslar Neden Yok?


Sözcük oyunu değil bu.
5 bin yıllık tarihte iktisadi-siyasi-askeri eşlenik sikluslar var.
5 bin yıllık tarihte bilimsel-sanatsal-düşünsel sikluslar yok.
Sikluslar varsa, büyük sayılar kuramı ve raslantısallık geçerli demektir.
Sikluslar yoksa, büyük sayılar kuramı oluşamamış (yani henüz yeterince dene-yanıl olmamış) ve rasgelelik geçerli demektir.
Eldeki bilgi tümelimiz böyle söylüyor.
Ayrıca:
Maddi üretim, manevi üretimden daha kolay demektir ki tarih sikluslarını maddi uygarlıkla ilgilenenler kurdu, tanımladı.
Tarih boyunca kümülatif aktarma, ikinci eşleniklikte daha zor demektir.
Birinci eşleniklik maddi Dünya’yı, ikinci eşleniklik manevi Dünya’yı temsil eder ve artı din, ahlak, hukuk, siyaset maneviyatı (yani insanların birarada yaşama kuralları), bu birinci maneviyat eşlenikliğini distorsiyona uğratıyor demektir.
En önemlisi:
İktisat, siyaset, askeriye üretimi; bilim, sanat, düşün üretiminden daha kolay ve daha çok yapılmış demektir. Ki bu da insan türü, henüz yeterince evrilmemiş demektir ve 1945-2015 tarihinde bu okuryazarlığın inkarı olgusu olarak resme tescillendi.
Nokta. Es.
(9 Haziran 2018)

Pazar, Haziran 10, 2018

3 Cisim Problemi, Çok Cisim Problemi


3 cisim problemi kaotik sistemlerin en küçüğüdür.
3 cisim problemi bildiğimiz kütleçekim problemidir.
İnsanlar gözlerinin önündeki en basit ve en açıkseçik örnekleri bile görmezden gelebilirler ve bu da bilimin yüzyıllarca olduğu yerde kalmasına neden olabilir. Aristo Mantığı, 2.500 yıldır hala başladığı yerdedir örneğin.
Gözmüzün önündeki en açıkseçik çok cisim problemi Güneş Sistemi’dir. Güneş Sistemi, öyle ya da böyle 9 gezegen ve 1 yıldızdan oluşur.
Bu 9 gezegenin ortak yanı, hepsinin içinde kayaç olmasıdır, gaz devleri dahil.
Bu 9 gezegenin benzemez yanı, Pluton’un konuya sonradan müdahil olmasıdır.
Bu 9 gezegen, Güneş’in çevresinde 4, +3, +3, +6, +12, +24, +48, +96, +192 birim uzaklıkta dönerler.
Düzensizlik şuradadır:
7. ve 9. gezegenin arasında kalan asıl gezegen Neptün, 9. Ve misafir gezegen Pluton’un pertürbasyonuyla daha içeri bir yörüngeye kaymıştır ve matematikle ilk kez bakınca tüm gezegenlerin yörüngeleri düzenli görünmez.
Bunun yerine, 4. Gezegen Mars ile 5. Gezegen Jüpiter arasında bütünleşememiş bir gezgen gibi kabul edilebilecek bir asteroid kuşağı vardır.
Benzeri bir asteroid kuşağı, Neptün ötesinde de vardır. Ve bir de Oort Kuşağı’nda.
Bunun anlamı şudur:
Gezegen olabilmiş olsun veya olmasın, tüm kayaçlar, Güneş henüz oluşmadan önce bulundukları yerdeydiler ve patlamış bir yıldızın artığıydılar.
Yani, Güneş’in ve gezegenlerinin düzenliliği bir önkoşullu olasılık durumuydu.
Gezegenlerin bir düzenli yörüngelere varması, en az 1 milyar yıl aldı. Ondan önce onlar, çok cisimli kaotik yörünge durumundaydılar.
Buradaki önkoyut şu.
Gezegenlerin kütleleri, Güneş’in kütlesiyle karşılaştırıldığında gözardı edilebilir azlıkta. Yani, bu da bir önkoşul, bu düzenli çok cisimli kütleçekim sisteminin oluşumu için.
Bu düzenin ve düzeneğin oluşumu için en az kaç gezegen gerektiğini bilmiyoruz.
Bu düzenin veya gezegenin diğer yıldız-gezegen sistemlerinde var olup olmadığını bilmiyoruz.
Bizim bu örneklemede dikkati çekmek istediğimiz şey şu:
Çoklu cisim problemi sistemlerinde cisimler, birbirlerin hızını ve yörünge yarıçapını değiştiriyorlar. Bu, ya belirgin bir düzene, ya da sürekli kaotiklikte kalan salınımlar dağılımına limitleniyor.
Birbirine yakın kütledeki 3 cisim problemleri için de bu böyle olabilir.
Bir de çoklu yıldız kümeleri var ve onlar belli bir kütleçekim bütünlüğü içinde, birbirlerine fazla yaklaşmadan veya uzaklaşmadan toplu yörüngede kalabiliyorlar. Bunun da nedeni, uzaklık çok olduğu için, kütleçekim gücünün azalması ve ancak birbirinden uzaklaşmamaya yetmesi.
Biz, tüm bu sözü geçen cisim probelmelirin ancak birarada ve limit sonsuz durumlarda anlamlı dağılımlar verebileceği kanısındayız.
Bunu imlemek istedik.
Bir de şu:
Yıldızlar ve gezegenleri düzenlidir. Sonra düzensizlik gelir. Ölçek daha büyüyünce kolların düzenliliği gelir. Kolların da belli düzensizlikleri vardır arada. En son da spiral düzen gelir.
Yani:
Düzen ve düzensizlik, ölçek değiştikçe kendiliğinden değişebilir ve hepsi birarada anlamlı bir dağılımdır.
En son:
Sonsuz hacimli bir Evren, sonlu mekan-zaman toplamında olabilir. Matematik öyle söylüyor.
Sonlu mekan-zaman toplamı ve 10-11 arasında değişebilen boyut düzeneği üzerinden, bir zamanbilim modeli kurmamız gerekiyor.
Tuhaf bir şey ama hiçbir fizikçinin zamanla uğraştığını duymadık. Mekanla uğraşan çok. Mekan sınırı Planck ölçeği herhalde. Zaman sınırı da yine Planck sınırı herhalde.
Bu bakış açısında zaman, 1-2 boyut arasında küsurlu değerde bir boyut gibi görünüyor. 1’den büyük boyutlu bir çizgi tasarlamak mümkün. Demek ki Evren’in bir yerlerinde zamanın deforme olduğu, diyelim zaman okunun ileriye gitmediği düzensizlikler de var.
Not: Zamanın geriye döndürmek diye bir şey yok, kayıtlı-sabit-somut geçmiş diye bir şey de yok.
(9 Haziran 2018)

3 Cisim Problemi: Makro-Global Politika 2020-2040


Japonya etkisiz eleman.
AB etkisiz eleman.
Brezilya etkisiz eleman.
ABD, Rusya, Çin etkili eleman.
AB ve Japonya, ABD’nin eksi epsilonu.
Brezilya ve Hindistan, ABD’nin eksi epsilonu.
ABD 4, Rusya 1, Çin ise, 1 sanılıp, 4 etkili / etkide eleman.
Bütüncül hesapla, kütle probleminde bu, Çin’in 4 veya 1 davranması demek. 2010-2020 arasında öyle yaptı zaten.
Bu da işi 3 cismin 1’inin 2 değerlikli / kütleli olması demek.
Reel ortamda da bunu, hiçlikten / sıfırlıktan / eksilikten ABD’nin ve Rusya’nın, Çin’in 1’inin geçici olarak 4 yapması gibi tasarlayabiliriz.
Sonuçta, 3 cisim yeterince kaotik yörüngeler çizer, bu kez aşırı senkoplu-kaotik yörüngeler ama arada aşırı düzenli kısa dönemler var olacak demektir bu model.
(7 + 9 Haziran 2018)

Cumartesi, Haziran 09, 2018

İnsan Türüne Ne Kadar Karşıyım?


Önnot: Bu soruyu ‘Üç Cisim Problemi’ adlı bilimkurgu romanı okuduğumda kendime sordum. Yanıtı vermeye çabalayacağım ama sonuçta epeyi kesinsizlik kalabilir.
Gelecekbilimi 1974’te öğrendim ama üzerinde tam-yoğun çalışmaya ancak taa 2006’da başladım denebilir. Dünya Sistemi konusu için de bu böyle oldu. Öznel neden ise, alkolizm tedavisine başladığımda, meşgale olacak yoğun bir konu bulmaktı: O günden beridir de hemen tüm bloglarımın başlığı ‘gelecekbilim’ oldu.
Dünya Sistemi’ci olsalar bile tarihçiler, nedense gelecek üzerinde çalışmayı reddediyorlar. Bu, daha çok uzmanlık takıntısı, çünkü zaten yarın 2 gün sonra dün oluyor ve tüm gelecekler geçmiş olageldi hep. Wallerstein olsun, ‘Geleceğin Kısa Tarihi’ni yazan Attali olsun, 2001 ertesinde ABD zayıflamasını yazdı ama sistemin öngördüğü üzere, global bir çöküş dönemini yazmadı. Üstelik Alain Minc, 1999’da ‘Yeni Orta Çağ’ı yayınlamıştı.
Yani, benim için geçmişbilim-gelecekbilim / tarih-fütüroloji tümleşik bir alan.
(Şerh: Tam sentez için, zamanbilim / şimdibilim diye bir bilim dalı gerekiyor mu, 12 yıldır hala emin olamadım.)
İşte bu tümleşik bilgi disiplini 12 yıldır benim için, ilkede anti- / trans- / post- / meta-hümanist.
Anti-hümanizmim kendimi bildim bileli var. Trans-hümanizmim ise, ilk bilimkurgu romanını okuduğum (Geçmişini Unutan Adam, Çağlayan Yayınları) 1970-1971’den beridir var.
Dünya Sistemi tarih içinde, evrimbilim ise tarihöncesinde insanın 500 ila 5 bin yıldır neler yapabildiğini ve yapamadığını limit tamama yakın listelemiş durumda. Yani, insanı yapıp yapabileceği herşeyi aşağı yukarı biliyoruz ve bu insan türünü kurtarmıyor.
Kişisel öfkem ve nefretim 7 milyar kişiyi bir kalemde öldürmeyi düşünebilecek düzeyde ama bu kuramsal.
Şerh: Benim şiddet anlayışım hep kuramsal olageldi. Kendimden güçlüyü dövemem, dayak yerim (ki yedim de), kendimden güçsüz dövmek beni kendimden utandırır, edimsel durumda yani. Başka bir deyişle: öldürme listemde  Başka bir deyişle: öldürme listemde 40 kişi var ama bugüne kadar tek bir kişiyi öldürmeye kalkmadım, bundan sonra kalkmam da zaten.
Gelecekbilimciliğim limit 0 müdahalecidir, yani insan türün her ne olacaksa, ben onlara her ne kötülük yapmak istiyorsam, onu kendi kendilerine yaptığını iezliyorum çünkü. Bir anarşist olarak, devleti savunanların devleti tasfiye ettiğini de izledim.
İnsan türüne olumlu veya olumsuz, şiddetli veya şiddetsiz bir edimsel-müdahale düşünmüyorum tüm bu nedenlerle. Tam tersine, tarihte enerjisi atmamış çok fazla kurulu-zemberek-etki-tepki birikmiş olduğunu düşünüyorum. 7 milyarın azalması için, 0 doğumu ölü kontrolüne yeğ tutmam bu nedenle. Ki zaten 3. Dünya kadınları bile, giderek daha az sayıda çocuk doğurur oldular. Tabii, bir de insanların kendi sorumluluklarını taşımaları gerektiğini düşünüyorum.
Ne kaldı geriye o zaman?
Geçmişteki Homo Neanderthal ve Homo Sapiens ilişkisi ile kuramsal olarak 70 küsur yıldır süregelen Homo Sapiens ile Homo Posterus ilişkisi. İlk ikili gen alışverişinde bulundu, ikinci ikili belki binlerce yıl boyunca kültürel alışverişi sürdürecekler. Yani, şu ya bu biçimde Dünya ev-gezegeni üzerinde bunlar birarada var olacaklar. Homo Sapiens’in kendini % 100 sileceğini sanmıyorum. Homo Posterus’un Evren’deki evrimi ise, Homo Sapiens’in Dünya’daki evriminden bile uzun sürebilir.
Ancak, artık 60 yıla basamak dayayan biyografim ertesinde insan türüne hoşgörü göstermem mümkün değil. Tarihin boktan dönemlerinden birine denk geldim sonuçta. İnsani sayılan hiçbir ahlaki değere uyulmadığını uzun süredir gözlüyorum, hem 1. Dünya’da, hem de 3. Dünya’da. Geriye de boş Dünya diye bir kalmadı / bırakılmadı epeyidir.
Ancak, bilimkurgu romana dönersek:
İnsan türünün yok olması için ET’lerle işbirliği yapar mıydım?
Hayır.
Ahlaki nedenlerle değil. Romanın da açımladığı üzere ama John Le Carre’nin casusluk romanlarında yaklaşıp ıskaladığı biçimde, tezler de antitezler de boktan olabilir ve artı hiçbir tez veya antitez tümden boktan değil, Homo Sapiens bile, sonuçta bilimi, sanatı ve düşünü var.
Öte-düşüncenin bilim, sanat, düşün ile üretilemeyeceği, bu üçünün birer tümleşik üst-dil-düşünce-sistemi olduğu ama bunların öte-düşünce için şimdiden yetersiz kaldığı yönünde kanım mevcut.
İşte ben zihnimi yırtmadan bu öte-düşünceye yoluna açılan eksodus vektörlerini imlemeye çabalıyorum. Yani, kendimi bir insanbilimci saymama karşın, bilimin dilini bile metamorfozlayıp dehümanize ediyorum kısacası. Benim anti-hümanist tarzım da böyle işte.
Nokta. Es.
(8 Haziran 2018)

Cuma, Haziran 08, 2018

Nihilizmin krallığında kahraman ne anlama geliyor?


Yine bir sürü kavramsal teknik hata. Yine sulanmış beyinler.
Bunu pas geçtim.
Başlığa bakalım:
Sorunun yanıtı Neçayef (ama metnin içeriğiyle bu yanıtın hiç ilintisi yok):
Hem başkalarını katletti, hem de kendi de intihar anlamında yok oluşa yürüdü.
Da, 2018’de değil, 1878’de vardı o.
Yani, yanıtı tarih tarafından çoktan verilmiş sorular bunlar.
Gelelim asıl konuya:
Bir kitap ve yazarı var:
“Kahramanlık Patolojisi: Toplu Katliam ve İntihar” ve Franco “Bifo” Gerardi.
Toplu katliam ve intihar birebir çakışık değil. Öldürülme veya firar da sözkonusu.
Gösteri de illa ki birebir sözkonusu değil. Unabomber var çünkü.
Açımlamalar:
Başlangıç:
Hala gözden kaçıyor:
Canlı bombanın icadı, Tamil gerillaları tarafından ve Sri Lanka’da yapıldı.
Sonradan Filistinliler konuyu üstlendiler ve dolayısıyla da Müslümanlar.
İkisinin tarzları çok farklı ama. İslam’da şehitlik mertebesi var ama Tamiller’de yok.
Devam:
Alıntı (asıl irdeleme bunun için):
“… katılımın tersini, sorumluluğun tersini, yani inancın tersini kastediyorum.”
3 kavramın zorunlu arakesiti limit 0. Sorumluluksuz katılım, inançsız katılım mevcut: Her ikisi de oy verme durumunun şu sıralarki global momenti.
Asıl önemlisi:
İnanç, sorumluluksuzdur. İşi Allah’a devredersin, ya da irade-i cüziyeni irade-i kemiye karşısında sıfırlarsın ama bu bir kaçış içindir, bilinçli bir eylem değildir, en kolayını seçmektir.
Ne biçim bir zihin karışıklığıdır bu?
Desene: Kölelik olarak toplumsallığın reddi.
Konuyu anlatan köşe yazarını pas geçiyorum. ‘Yazık’ diyorum yalnızca: Gençler böyle olmamalıydı.
Dönelim başa ve çıkış momenti:
Son 50 küsur yıldır terör eylemi (yani asıl ve çağdaş terör ana akım çizgisi), bir medya geştaltıdır. Medya geştaltının da ne teşhircilikle, ne de seyredilme ile ilintisi yoktur, kitlesel etkilenme yaratma ile ilgisi vardır.
Burada en önemli olan şu:
2018’de internetteki bir viral videonun seyredilme-tarihleme hızıyla, 1960’larda Leyla Halid’in eylemlerinin gazetelerdeki okunma (ve G-7 ülkelerinde televizyondaki seyredilme) hızı aynı denklemlerle gösteriliyor hala.
Örneklenen eylemler de öyle:
Seri katillerle seri teröristlerin denklemi de aynıdır ve 200 kişiyi öldürüp de kim olduğu hala bilinmeyen seri katiller vardır, tüm Dünya ülkelerinde hem de.
Peki, neden bu seri teröristler için böyle değildir?
Örnekse: Carlos yakalanmadan kaç kişiyi öldürdü ve neden hala sağ?
Sonuç mu?:
Ağaca bakarken ormanı kaçırmayacaksın, ormana bakarken ağacı kaçırmayacaksın.
Hannibal ve Calos büyük bir bütünün parçalarıdır, kimi kurmaca parça, kimi reel parça olarak.
Yani:
Şiddet ve katl bir tasarımdır yalnızca.
Diğer bir deyişle genetik / biyolojik şiddet ile kültürel şiddet ayrı şeylerdir.
(7 Haziran 2018)

Perşembe, Haziran 07, 2018

Çin Usülü Enstalasyon


Çin tarihiyle ilgili olan, popüler kültür tipi Çin filmlerinde bu yok.
Ancak, Çinli bir bilimkurgu yazarının romanına, Çinliler tarafından yapılmış 2 ayrı montaj / kolaj / enstalasyon  filmimsi var.
İkisinde de dublajdaki konuşmacı aşırı hızlı. Özgün Çince filmlerde bu yok. Demek ki dublajlarda zaman eşleşmesi olmadığından böyle bir gelenek var.
Bunu pas geçtik.
Asıl kolajlar önemli. Uzun olanını özgün bir film zannettim, çünkü Wikipedia 2017 tarihli olası bir filmden söz ediyor ve filmin bir de fragmanı var, Çince:
Ki bu da enstalasyon olabilir.
Romanın kendisi 10 farklı konunun enstalasyonu gibi. Farklı okurlar için farklı konular öne çıkabilir. Benim için en çok oyun-simülasyon konusu öne çıktı. ET’lerin insan türünü yok etmesi konusu ise, hiç mi hiç ilgimi çekmedi ki burası aşırı yineleme durumu olmuş.
Çinliler’in bu enstalasyon durumu ise, felsefi anlamda birden çok anlama gelebilir.
Bir:
Hızlı bir zihinsel / kültürel sindirme.
İki:
Uzun problem çözümünde ayrıntıları atlama.
Üç:
Batı kültürü karşısında yaşanan bir travma.
Hepsi birarada olabilir, çünkü yine sarı ırk kültürü olan Japonya, bunu 19. Yüzyıl sonunda aynen yaşadı.
(7 Haziran 2018)

3 Cisim Problemi ve Triyalektik


3 cismin birbiriyle yerçekimsel ve yörüngesel etkileşimleri, tersine ve negatif triyalektik üzerinden olmakta.
Sentez yok.
Yakınlaşma, uzaklaşma, çok az olasılıklı karşılaşma-çarpışma-çatışma durumu var.
(7 Haziran 2018)

Üç Cisim Problemi


Bir bilimkurgu roman bu.
Ancak üçüncü okuma girişimimde kitaba nüfuz edebildim.
Roman, Nebula ödülü alabilen ilk Çinli / Asyalı bir yazar tarafından yazılmış:
Liu Cixin (Çinliler’de aile adı başta yazılıyormuş, yani ikisinin yerini değişik görmek gerekli).
Kitap yaklaşık 10 kitaplık konuyu içeriyor.
Bunlardan 3 konu çok önemli:
3 cisim probleminin romansal özgün yorumu.
Bir bilgisayar oyunu var: Tarihin simülasyonu. Gerçek ama hayal gibi.
Ve bu oyunda Aristo ve Konfiçyus problem çözümü için tartışıyor. En önemli bulduğum nokta bu: Bilimkurguların bile olamadığı biçimde bir düşünce romanı bu.
Türk okurlardan biri şöyle bir tepki göstermiş:
“Bir romandan ziyade bir ders kitabı gibiydi. Hikayeden ziyade size sürekli bir şeyler öğretmeye çalışıyor. Eğlendirici değil bilgilendirici diyeceğim fakat fizik bilimine uzaksanız kitaptan bir şeyler anlamanız pek mümkün değil.”
İngilizce’de buna ‘hardcore’ bilimkurgu deniyor. ‘Hardcore’, eskiden ‘xxx’, yani ‘porno’ demekti.
Kitabın henüz üçte birini okudum ama Wikipedia’da ana yapısını okudum.
Mecazda belirtildiği üzere roman, beyninize iyi sokuyor, sert sokuyor. Okurun yavşaklığını ciddiye falan almıyor.
Romanda beni en çok simülasyon olan oyun bölümü etkiledi. Onları, bugüne kadar seyrettiğim tüm Çin / Kore / Japon tarihi filmleriyle içiçe soktum zihnimde. İyice derine soktum yani.
Her zaman aynı şeyi söyyledim.
Onları hiç tanımıyor olabilirim ama benim gibi, milyarda bir hesabından dolayı, en az 6-7 kişi daha var ama hanfgi alanlarda uçtuklarını bilemem, tahmin de edemem.
Çinli bilimkurgucu, ben gelecekbilimciyim, nasıl anlaşabiliriz bilmiyorum.
Hollandalı Marten Kuilman ile de tam iletişim kuramadım ama ikimiz de poliyalektikçi idik.
Yani:
Şimdilik elde var 3.
Yani:
Üç cisim problemi.
Yani:
Tersine ve uzaktan diyalektik.
Evet:
Tarihi bükmeye kesin başlamışız ama 500 yıl falan sürer bu.
Dipnot:
Ursula K. Le Guin’i poliyalektikçi saymıyorum, çünkü ‘Mülksüzler’ dışındaki hiçbir metninde buna yakınsamadı, hatta konudan ıraksadı.
+
Ekstra notlar:
Bir:
Bilimkurgunun 200 yıldan sonra bile yazmayı akledemediği hala akledemediği konular var. Ben konuların var olduğu ama görülemediği kanısındayız.
İki:
Hem ABD, hem AB bu şansı harcadı. Bilimi, sanatı, düşünü toptan harcadığı gibi.
Üç:
Aristo, Euclid, Newton eşlenik paradigmaların yer veya zaman eşleniksizliği durumu hala geçerli. Kuilman Hollandalı, Ülkü Türkiyeli, Liu Cixin Çinli.
Dört:
Gelecekbilim, artık gerçekten bilimkurgudan daha ‘hardcore’. Bilimkurgucuların gelecekbilim çalışması gerekli, tıpkı tarihçiler gibi. Ah, bir de zamanbilim kurulabilseydi. Saptama: Zamanbilim şu an boş küme bir bilimsel / epistemik alan.
Beş:
Liu Cixin ile iletişime geçmem gerekli.
(7 Haziran 2018)

Bir Anket: Kuşak Parçalanması


Dünya gazetesi bir anket yaptırmış.
Bunu da Ümit Kıvanç irdelemiş.
Bir sürü nitelik sayılıp şöyle sorulmuş:
“(1) “Cumhurbaşkanı adayının [sayılacak] sıfatlardan hangilerine sahip olmasını istersiniz?”, (2) “Çocuğunuz [sayılacak] sıfatlardan hangilerine sahip olsun istersiniz?”
Kıvanç, araştırmanın sonuçlarının da gerektirdiği üzere, işi ironiye vurmuş ve ciddi analiz yapmamış pek. Bizi işin o yönü ilgilendiriyor.
“İnsanımızın yine neredeyse yüzde doksanı (% 86), cumhurbaşkanının sorumluluk sahibi olmasını isterken, çocuklarında bu özelliği görmek isteyenlerin oranı % 67!”
Epeyi şıkta bu, değer yargısı ikiliği mevcut.
“İnsanımız meğer cumhurbaşkanının “yenilikçi” olmasını istermiş; yüzde 85’lik oranla. Fakat yine, çocuğunda bu özelliği görmek isteyenler, katılımcıların yarısı kadar: yüzde 51.”
“Cumhurbaşkanının “disiplinli” olmasını isteyen nüfusumuz da yüksek: yüzde 81. Fakat insanımız, anlaşılan, ’olacaksa tepedekiler disiplinli olsun, çocuklarımız o kadar sıkıya girmesinler’ görüşünde. Zira anca yarıdan biraz fazlası (% 56) çocuklarının disiplinli olmasını istiyor.”
Öncelikle şunu imleyelim:
Anababalar cumhurbaşkanına oy veren kuşaktan. Gençler ise, oy vermeyen veya verdiği oyu neden öyle verdiğini bilmeyen kuşaktan.
Yani:
Anababalar; taşralı, eğitimsiz, sorumluluksuz, sürü psikolojisinde, şu bu.
Ama çocuklar büyükkentlerde doğup büyümüşler.
En belirgin durum şu:
16 yılda cuma namazına giden erkek sayısı % 30’u bir türlü geçemedi. AKP’nin mahalle baskısı olsa da, yaşlılar vefat ederlerken, genç kuşaklar büyükkentlerde namaza gidip gitmediği denetlenemez oldular.
Yani:
Büyüklerin kendileri kaytaramıyor ama akıllar kaytarmadan yana. Bunu çocuğu için aklediyor yalnızca.
Bu da, bugün için 18-28 yaş arasında olan erkeklerin muazzam bir kuşak kopuşu, 2-3 kuşaklık kopmayı tek kerede yaşayacakları.
İşte o zaman, öldürülen Gonca Güriş’in tahmini gerçekleşecek:
Başörtülü kızlar da evlilik öncesi ilişkiye girecek ve muhafazakar eş isteyen erkekler de o kızlarla evlenecekler.
Bu modernleşme mi?
Hayır.
Bu, kulağını eliyle tersten göstererek lümpenleşme.
Zaten muhafazakar değer yargılarından kaytarma da, gönülsüz ibadet de, lümpenliğin hasıdır ve ülkemizde bolca görülür.
Dipnot ve çıkış:
30 küsur yıldan sonra anket şirketleri, abidik gubudik sorular yerine, yanıtları anlamlı toplumsal panoramalar üreten sorular hazırlamayı ve sormayı becermişler sonunda.
(6 Haziran 2018)

Ozmosis, Disbiyöz, Lümpen Halklar


Kendi gözlerimizle bizzat izlediğimiz için örnekleyelim:
Çingeleşmiş Türkmenler ve türkmenleşmiş Çingeneler var, Anadolu’da yani: Oluşum süresi de 11.-19. Yüzyıl arası olması gerekiyor. (Ne yazık ki Anadolu-içi Çingene göçleri, etniden sayılmadıkları için, Osmanlı döneminde pek kayıtlanmamış, Cumhuriyet bile onlara başta kimlik kağıdı vermemiş.)
Bu neyin göstergesidir?
Bizce bu, lümpenliğin göstergesi, hatta kanıtıdır. Çünkü, ulus-devlet üzerinden ısrarla dayatılan etnik kimliğin içi boşluğu ve herhangi bir halk tarafından, belki maddi / manevi çıkar karşılığında, belki hiç karşılıksız, hatta hiç nedensiz terkedilmesi ve hatta düşman-karşıt-rakip olan birinin üstlenilmesi, ancak ‘lümpenlik’ sözcüğüyle karşılanabilir bizce.
Aranot: Nasıl ki lümpen burjuvalık varsa, etnik lümpenlik ve lümpen etnisite de vardır.
Bunun oluşum süreci, zaman içinde uzayabilen bir ozmozis ile mümkündür: A kategorisinin öğeleri eksilirken, B kategorisinin öğeleri artar: A’yı A yapan temel öğeler gitmişken ve B’yi B yapan öğeler gelmişken A, artık B’dir.
Her iki çevrim de birer disbiyözdür. Yani:
Eğer tek tek olsaydı, zararlı olmazdı ama aşağı yukarı tüm halklar arasında bu olduğu için, bu lümpence olduğu için, bir halkın kültürel kimliğini (yani namusunu ve ahlakını) bile koruyamaması nedeniyle zararlı. Hem de çok zararlı.
Zararlı olmayan istisnaları da olabilir, beyaz-Trakyalı Çingeneler gibi belki.
Bugüne kadar hiçbir tarih, coğrafya, sosyoloji, etnoloji, kültüroloji kitabında halkların; yer, ad, ırk, dil, din değiştirdiğini okumadım (yani hepsini birarada okumadım). Bunun anlamı şudur: Bir halkı o halk yapan hiçbir şey yoktur.
Bu ozmosis-disbiyöz durumuna da, halkların bu durumunu imlemek için değil, tüm epistemik alanlar içinde, ozmosis-disbiyöz ikilisine bilindik ilk örnek olduğu için eğildik.
(6 Haziran 2018)

Disbiyöz ve Diyalektik


Disbiyöz, ana sistemle sembiyözde olan, kalabalık ve farklı parametrelerin, tek tekken sisteme zararsız ama hepsi biraradayken sisteme zararlı olması durumudur.
Poliyalektik, limit n sonsuz sayıda diyalektik ikililerinden oluşan bir dizidir. Parçalarının büyüklüğü sıfıra gittiği için, dizinin toplamı olan kaplamı ve kapsamı sınırlı ve sonludur.
1, 2, … , n öğenin ikili diyalektikleri dekadans yaratmazken, 1-N (limit sonsuz) öğenin toplamı olan ( = n x (n-1) / 2 ) dekadans yaratır.
Bu durum etnolojiye ve politik birliklere uygulanabilir.
(6 Haziran 2018)

Çarşamba, Haziran 06, 2018

Disbiyöz, Poliyalektik, AB


Önnot: İnsansal / toplumsal sistemlerle  biyolojik sistemlere aynı terimleri kullanmanın, riskli bir metafor olduğunu biliyoruz.
Disbiyöz, ana sistemle sembiyözde olan, kalabalık ve farklı parametrelerin, tek tekken sisteme zararsız ama hepsi biraradayken sisteme zararlı olması durumudur.
“Disbiyozis, herhangi bir nedenle mikrobiyotanın dengesinin bozulmasıdır. Mikrobiyata kompozisyonunun değişmesi veya bozulması ve buna bağlı olarak fonksiyonlarının kaybolması şeklinde tanımlanır.”
Poliyalektik, limit sonsuz sayıdaki diyalektik ikililerinden oluşan bir sistemdir.
Olaya poliyalektik açısından bakarsak:
Bir antitez-sistemin içindeki onlarca alt-antitez-sistemciğin tek tek iken ana sisteme zararsız ama hepsi birarada iken zararlı olması durumu olarak disbiyözü tanımlayalım.
Ekonomide faiz, işsizlik, üretim, tüketim, tasarruf, yatırım, devalüasyon, enflasyon etkenleri, tek tek iken makro ekonomiye zararsızdırlar ama birarada hızlı değişimler gösterirlerse, o ekonomi çöker.
Olaya AB açısından bakarsak:
İlk AB tasarımı, 800 gibi Şarlman eliyle oldu. Sonra da, Napolyon ve Hitler konuya limit aldılar. Onu dışında AB ülkeleri, 1.200 yıl boyunca hep birbirleriyle çeliştiler, çatıştılar, savaştılar.
2 dünya savaşı ertesinde savaş denizi bitti, AB gemisi karaya oturdu. 1945’ten 2015’e olan proje, AB’yi 30 ülkelir yapacakken, makro etkenlerden biri olan İngiltere AB’den ayrıldı. En az 15 AB ülkesi de, AB bütünlüğüne / kültürüne zararlı oldu.
İşte bu total durum, uluslararası/ global politika açısından disbiyöz oldu.
Daha da makro sistemde AB, bilimi, sanatı, düşünü ABD’ye aktaramadı, daha doğrusu o üstlenmedi ve hep birlikte global bir Orta Çağ’a girdik: ‘Fahrenheit 451’ tipi bir gelecek bu.
Dolayısıyla AB disbiyözü, mikrodan makroya ve makrodan mikroya 2 yönlü olarak disbiyöz oldu.
(6 Haziran 2018)

Rıfat Ilgaz, Hababam Sınıfı, Güdük Necmi


‘Rıfat Ilgaz’lı Yıllar’ kitabında, Ilgaz’ın ‘Hababam Sınıfı’ndaki Güdük Necmi olduğunu okudum.
Kitabı ilk kez 1969’da okudum, bunu 2018’de okudum: 49 yıldır da zihnimde duran sorunun yanıtını öğrendim.
Bu konuyu açtığım biri, onun Güdük Necmi değil, başkalarının mektuplarını yazdığı için, Refüze Ekrem olduğunu önesürdü.
(2 + 5 Haziran 2018)

İmabilim


Bir:
Elvis Presley benzeri 1 kişi varsa, daha çok anıştırma vardır; 100 kişi varsa, limit 0 anıştırma vardır. Bu ‘benzeri’ yarışmalarında açıkça gözlenir: Örnekleme genişledikçe, benzemezlik daha çok göze batar.
Bu durum, sinemanın ana akım göstergebilimine aykırıdır ama buna dikkat edilmez
İki:
Lynch, 1950’lerin giysilerine ve tiplemelerine bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek anıştırma yaptığında. 1990’larda bunu anışacak insanlar vardır ama eğer konu 1850’ler olsaydı, böyle olmazdı.
Yani:
Napolyon imgesini Napolyon imgesi yapan şey, elini paltosuna yandan sokmuşluğudur, yani genelgeçer klişe odur, şahlanmış at üzerindeki fotoğraftan yapılma tablo pozu değil.
Buradan, Eisenstein’ın morun ölüm rengi olduğu tezine / anıştırmasına geçelim. Bu varsayım, yalnızca onun için geçerli olabilir ki muhtemelen anılarında böyle bir durum olabilir. Diğer insanlar için böyle olmayabilir.
(1 + 5 Haziran 2018)

HDP: Birinci turda bize oy veren seçmenlere ikinci turda aynı olgunlukla cevap vereceğiz


Bunu demişler.
Meali de şu:
İkinci turda kimi desteklersek o seçilecek.
Doğru da gibi. Çünkü durum şu gibi:
Millet % 45, cumhur % 45, HDP % 10.
Ancak dert de şu:
% 5 de olsa, % 10 da olsa, HDP’li seçmen, ikinci turda partilerinin gösterdiği adaya oy vermeyebilir. MHP’de de, birinci turda Erdoğan’a oy vermeycek bir seçmen kesimi olduğunu, parti yöneticilerinin kendileri dilegetirdi zaten.
Bunların anlamı da şu:
Sağ-sol ayrımından sonra, parti ayrımını da anlamsızlaştırdı seçim pratikleri.
CHP, kabzımal sebze satar gibi, 15 milletvekilini kamyonla İyi Parti’ye gönderdi, sonra geri aldı, vd, vb.
Tüm bunların AB ülkelerinde olduğu üzere, ister sol, ister sağ yeni parti oluşumlarına yol açacağı kuşkulu. Onun yerine Genç Parti gibi, benim oğlum bina okur, döner döner gene okur, türü oluşumlar daha olası gibi.
HDP’nin yaptığının köylü kurnazlığı olduğunu ama sonuç alamayabileceğini imleyerek bu metni bağlayalım.
Dipnot: Köylü kurnazlığı da, kimseyle yazılı uzlaşmaları olmadığını vurgulamaları. Bununla, sözlerinin senet olduğunu mu, dilin kemiğinin olmadığını mı imlediklerini yakında göreceğiz.
(5 Haziran 2018)

Salı, Haziran 05, 2018

Saymayı Bilmemek: Asker Gereksinimi


Birileri şu hesabı nasıl yapmış, epeyi merak ettik.
“Başbakan Binali Yıldırım, Türkiye’de askerlik yapmak için birikmiş 5.5 milyon kişi bulunduğunu, yıllık asker ihtiyacının ise sadece 350 bin olduğunu söyledi.”
Yıllık doğan erkek sayısı belli. Bunun üniversite öğrencisi olanı belli. Lise mezunlarının hemen askere alındığı belli. Her yıl kaç kişinin askere alındığı belli.
Bu koşullarda 5,5 milyon kişinin askerlik beklemesi için, 20-35 yaş arasındaki 15 yaş kuşağından hemen hiç kimsenin askere gitmemesi gerekir, yani bakaya veya kaçak olarak, öğrenci veya yurtdışı çalışan olarak değil.
Sonra, ordunun yıllık gereksinimini nasıl saptadılar?
Kapasitesini değil, gereksinimini.
“Toplam 5.448.858 kişi var askerlikle ilişkisi devam eden. Ancak biz önümüzdeki sene 345.933 kişi alabileceğiz.”
Gereksinimi değil, kapasitesi imiş yani. Haber yanlış yani.
“Aldığımız önemli bir karar daha var: Operasyonlara, ön planda asla silah altındaki er-erbaşları göndermiyoruz. Arka planda lojistik destek veriyor.”
İyi de, şehit asker haberlerine bakınca, bunun böyle olmadığı açıkça görülüyor: Hemen hiçbiri profesyonel asker değil.
Burada konu atlayarak açılım:
Ya Akar tek başına, ya da Fidan-Akar ikilisi, çok tuhaf bir askeri stratejiye geçtiler. Militarist alanda sorun yok ama masa başı tartışmaları açısından sorun çok: Hatay’ın doğu sınırına yığılmış on binlerce askeri orada onyıllarca nasıl tutacaklar, bunun uluslararası hukuk karşılığını bulmaları gerekli.
Sonuç:1974’te Kıbrıs Savaşı’ndan kendi gemimizi batırdığımızda olan sorun hala var demek ki:
Karargah iç iletişimsiz ve kuram-edim aykırılığını hala görmüyorlar.
(4 Haziran 2018)

Piyasalar Türkiye varlıklarında sert iniş senaryosu fiyatlıyor


Bir haber:
“Türkiye piyasalarındaki toparlanmayı fırsat bilen yatırımcıların satışlarıyla MSCI Türkiye iki günde %6’ya yakın değer  kaybetti.”
Biz buna ‘doldur boşalt’ diyoruz, ‘sert iniş fiyatlaması’ değil. Sert iniş fiyatlamasında günlük % 20 inişler ve çıkışlar olur ki bu henüz olmadı.
Bizcesi global piyasalar, Dünya’da da Türkiye’de seçim yapamıyor. Artım hep yitireceklerini ve 2007 Krizi’nin 3 V’li bir W kriz olduğunu kavrayamıyorlar.
Çin’in olası ekonomik dalgalanmasının Dünya ekonomisini belki % 20 küçülteceği gerçeği var. Bu, daha önce öngörülmüş ve yazılmıştı. Vergiler, Çin’i o köşeye sıkıştırmak için ama bu durumdan ABD de yitirir.
Bu durum, Roma’nın son döneminde iyice sertleşmesi durumuna karşılık geliyor. Olgiarklar batacaklarını anladıkça, zulümlerini daha da arttırıyorlar, sonra da Spartacus’ler evin kapısını kilitleyip oligarkları doğruyorlar. Spartacus’ler de doğru yöne gitmeyi beceremedi için batıyor, oligarklar da.
Bu ‘budalalar gemisi tayfasının birbirinin boğazını sıkması’ durumu, gemi batarkenki durumlarda iyice keskinleşiyor.
Salgınbilim açısından bu açmaza tek panzehir, eğer yaratılabiliyorsa, oradaki buradaki tenha köşelerde yalıtık küçük merkezler yaratmak (ki üniversite kampüsü de duvarları çekildikten sonra öyle bir yer oldu).
Gerisi Nasreddin Hoca’nın fıkrası:
En alttaki kübü çektiler, küpler tangır tungur düşüyor, seyreyliyoruz gümbürtüyü…
(4 Mayıs 2018)

Düşünülmeyen Olasılık: AKP İktidar ama İnce Başkan


Seçimin birinci ayağında millet ve cumhur ittifaklarının oy oranları kabaca ayın ve HDP baraj altı.
Başkanlık için ikinci tura kalınacağı gibi genel bir görünüm var.
Böyle oldu diyelim.
İnce ikinci turda diyelim.
HDP istemeden İnce’yi destekledi diyelim. Çünkü desteklemezse bu, açıkseçik olarak görünecek ve bir daha % 3’ü bile geçemez o zaman.
Geriye bir tek yüksek olasılıklı MHP-AKP çatışması kalıyor.
Bu çizginin olasılığı, % 25-33 arasında bence.
Bir de hesaba katılmayan ve dilegetirilmeyen yeni bir durum var:
Bakanların meclis dışından olması gerekecek. Tersi durumda iktidar iktidarlığını yitirebilir, çünkü bakan olanlar partilerinden istifa edecekler.
Meclis içinden bakanların bile ağırlığının olmadığı bir ortamda, meclis dışından bakanlık, yürütme açısından anlamını yitirecek yani. Bürokrasi istediğini yapacak, istemediğini yapmayacak yani.
Ara şerh:
MHP’nin misyon olarak, böyle bir AKP işlevsizleştirilmesi olayı için kullanıldığı, gibi bir durum da sözkonusu olabilir.
Artı İyi Parti, CHP’yi daha da sağa çekecek. Yani, CHP başa geçse de, mahalle baskısı / zulmü / faşizmi artacak.
Öbür asıl durum ‘ceteris paribus’: AKP’nin ipi çekildi. Başta kalırsa, yavaş yavaş boğacaklar onları.
Bu 2 durumun arası da, salınımlarla doldurulacak 2018-2023 arasında. Sabit bir iktidar dengesi umulmuyor yani.
(4 Haziran 2018)

Halkların Lümpenliği


Müslüman Türkmenler’in veya Hristiyan Süryaniler’in Kürtçe konuşmaya başlayarak kürtleşmesi süreci, Kürtler’i N azınlık halk arasında 1 nolu halk kıldı.
Türkmenler ile Kürtler’in ortak yanı, çobanlıkları, göçerlikleri ve dağlılıkları idi.
Türkmenler’in kendilerine yaptığı, bir öz-ihanet idi.
Süryaniler ise, 1915-1924 arasındaki 10 yılda ölüm veya sürgün yoluyla Anadolu’dan çıkarılan 3 milyon gayrımüslim kesimden olmaları nedeniyle, kendilerine karşı üçlü veya dörtlü öz-ihanet yaratmış oldu.
Bunun Kavimler Göçü dönemleri davranışlarından olması önemli:
Gotlar ve Alanlar varken, Hunlar sonradan gelip duruma hakim oldu örneğin. İşte onların duruma hakim duruma geçmeleri sürecinde bu türden öz-ihanet süreçleri rol oynamış olmalı. Çünkü bu halklar da birbirleriyle; bir savaş, bir barış; bir ittifak, bir ihanet ilişkisi içinde olagelmişler.
Türkiye Türkleri ile Irak Kürtleri de, son 27 yılda benzeri ardışık süreçlerden geçtiler örneğin.
Bu moment saptaması üzerinden, epeyi açılım yapılabilir.
Nokta. Es.
(3 Haziran 2018)

Pazar, Haziran 03, 2018

Kulluk, İtaat, İtaatsizlik, İsyan, Devrim


Genel bazı koyutlarımız:
Tarih, kitlesiyle ve iktidar seçkinleriyle, 5 bin yıllık bütünselliğinde % 51-90 arasında kesinlikle yapabileceğini yaptı.
Kitle iktidar seçkinlerine teslimiyet değil, onlarla kendi sömürüsü için işbirliği durumundadır.
İktidar seçkinleri ve devlet; ne yönetmeyi, ne de sömürmeyi beceremedi. Yani, 5 bin yıldaki başarı oranı % 50’den aşağı, her ikisi için de.
Tarihsel gözlemler:
2 bin 500 yıl önce, ‘demokrasi’ sözü edildiğinde, köleler ve oy hakkı olmayan kadınlar vardı ve bunu o ulu filozoflar bal gibi görüyorlardı. İnkar ve yalan söylem kullandılar yani.
500 yıl önce La Botie ‘Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’de konuyla ilgili gözlem ve saptamalarını ilk kez açıkça yazdı. İnkar ve yalan söylem kullanmadı yani. İktidar da, kitle de, yaptığı hataları görebilir, sorgulayabilir, öder yani, bunlardan sorumludur yani, kendinden sorumludur yani.
Sivil itaatsizlik kavramı, Thoreau ve 1849 momentli. İsyan değilse bile, devletin sözünü dinlememeyi ve emirlerine uymamayı aklına getirmiş: Sonuçta devlet, sana vatan için ölmeni emrediyor ve sen reddediyorsun ve emre itaatsizlik ediyorsun.
Ondan etkilenen tam isyan, Bellegarrigue ve 1850 momentli.
Devrim, 1789 ve 1917 momentli.
Çıkarımlar:
Tam kulluk, az itaat (ve görülmeyince emirden arazi olma), itaatsizlik, isyan ve devrim, hem nicelik, hem de nitelik olarak yanyana gidegelmiş.
5 bin yıllık tarihin sonunda kitle; zorunluğu eğitimin ve okuryazarlığın yükünü inkar ediyor hala, verdiği oyunun bedelini ödemeyi inkar ediyor hala. İsyan ettiğinde veya devrim yaptığında ise, ıskalıyor veya entel jakobenlere direksiyonu kaptırıyor.
Bu açıdan bakınca başarı % 33’ten aşağı ama yeterince negasyon örnek biriktiği için de % 25’ten yukarı.
Saptamak istediğimiz moment buydu.
Bu demek değil ki herşeyin yerli yerine oturması için 10-15 bin yıl süre geçmesi gerekli. 500 yıl sonra insanlar yeterince uzaycılaşmış olacağı için, bu sabit politik-söylem devreden çıkacak, tıpkı 200 küsur yıllık ulus-devlet söyleminin iptal edilmişliği gibi.
Sonuçta, nasıl ki AB kavramı gerçekleştiğinde artık kendini tasfiye etmiş idiyse, demokrasi kavramı da öyle.
Bu da, insan türüne bedavaya verilmiş ve sorumluluğunu almak istemeyeceği bir özgürlük. Kadınların bedavaya verilmiş seçme hakkını pek makul kullanmamışlığı, kayıtlı olduğu için, kısa vadeli gelecekten bu konuda da umutlu değiliz.
Dolayısıyla, Verhulst denklemi çerçevesi içinde, daha çok kulluk-devrim arası salınımları sözkonusu olacak ama oluşacak olgu örüntülerinin tamamına yakını, daha öncekilerin yinelemesi olacak.
Mikro-devlet veya ada-devlet ütopyaları hep uygulanabilirdi, ancak tarihte olumlu örnek hiç yok, epeyi kere daha denenir gibi.
Üniversite gibi devlet-dışı kültür uygulamaları hep uygulanabilirdi, epeyi olumlu örneği var, bu çizgi hala kullanılabilir durumda yani.
Ondan sonrası ise, boş kağıt gelecek.
(2 Haziran 2018)

Cuma, Haziran 01, 2018

Ekonomik Bir Parametreleme


Ekşi Sözlük’ten bir yazar dolar için şu parametreleri yazmış:
“dış sorunlar:
1-ticaret savaşları abd-ab eksenine kayıyor; yarınki açıklamalar takip edilecek.
2-bugün ispanya'da güven oylaması olacak, italya'daki sıkıntılar ispanya'ya sıçrayabilir. (bkz: #77501387)
3- menbiç'in statüsü tekrardan batı-türkiye ilişkilerinin ortasına oturdu ama diğer bütün çelişkilerden farklı bir durumda değil ya da diğer sıkıntılardan ayrı şekilde çözülmesi hayalcilik olur.(f-35,s-400,abd'li rahip, hakan atilla,suriye,pyd vs. vs.)
4- 4 haziran’da (gelecek iş günü) türkiye-abd arasında üst düzey toplantı olacak.
5- diğer taraftan münbiç sadece türkiye- abd arasında problem değil, bugün esad, abd'ye tehditler savurdu ve menbiç'ten kürtleri çıkaracağını belirtti, kucağımızda bir de abd-rus gerginliği bulabiliriz.
iç sorunlar:
1-bununla beraber dün borsada anlamsız bir satış oldu, teknik sebebi şu linkte, ana sebebi şu linkte açıklanmış. stresli bir durum oluştu, yarın da etkisi görülebilir.
2-ticaret açığımız yine kötü geldi.
3- pazartesi günü enflasyon açıklanacak ve beklentiler son derece kötü, son iş günü olduğu için bugün fiyatlama olacak.
4- piyasanın 7 haziran'da faiz artırımı beklentisi var, m. şimşek'in gelecek enflasyona göre faiz artırımı sözü verdi ama bunu tutabilecek mi? (zor) vaatler yerine getirilmezse piyasanın fiyatlaması kötü olur. (bugün enflasyon verisi öncesi son iş günü)
5- türk yatırımcısı döviz pozisyonunda geleneksel tavrından vazgeçti; bugüne kadar dth (döviz hesapları) ile döviz kuru arasında ters korelasyon vardı, yani yerliler yüksekten satıp düşükten alıyorlardı ama geçen hafta tarihi rekora rağmen döviz alınmış (!) terste kalan yerlilerin toplam pozisyonu 2 milyar $ civarında (!) bizim insanımız zararda iken satmıyor. (piyasaya sürülecek döviz azaldı, yine bu kişiler ortalama düşürmek için alış pozisyonunda olacaklar.)
veriler:
1- abd işsizlik ve tarım dışı istihdam, ortalama saatlik kazanç verileri açıklanacak. fed için önemli veriler; dxy'e etki edecek, abd'nin faiz planlarına etki edecek.
2- türkiye pmi (çok sürpriz bir veri gelmediği müddetçe kuvvetli etki eden bir veri değil).”
Kullanıcı adı: nbafan.
Çok tuhaf.
Gayet düzenli parametreler listelenmiş. Ama:
Daha önceki krizlerde, satış eğilimleri yok.
TCMB’nin dolar birikimi yok.
TC’nin yakın vadeli ödemeleri yok.
Petrol fiyatları trendleri yok.
Reel emtia fiyatları trendleri yok.
ABD’nin ithal vergisi dalgası yok.
Kur savaşları yok.
Savaş eğilimleri yok (Suriye-dışı kastedildi).
AB’nin giderek bulandığı ve belirsizleştiği yok.
Çin’le ilgili reel veriler son 1,5 yıldır yok. En son 1,5 yıl önce, borsaları batacak, dendi ve bir daha haber çıkmadı.
Altının, dövizin ve faizin hep birlikte arttığı ama yatırımın artmadığı ve işsizliğin arttığı yok. Borsa ise, kafayı yemiş durumda, yılın başından beridir ne halt yediğini bilmiyor, borsacı gerçekten irrasyonel davranıyor.
Yani, mikrolar var, makrolar yok.
Geçelim asıl geçmiş krizlere.
Dolar 14 bin iken, 1 gecede 41-42 bin oldu oldu ama sonra da 1 yıl öyle kaldı. Bu da şu demek: O zamanki enflasyon % 70 idi ve bu da 2 yılda 3 kat fiyat demek (uzun vadede reel enflasyonla reel devalüasyon kabaca eşit, yani TC ekonomisi batmıyor da, çıkmıyor da). Yani Tansu’cumuz, dövizi bir yıl tutup sonra bırakıverdi.
Eh, olup olacağı yine o:
Doların bugünkü reel fiyatı olsun olsun 5 lira. 3,5’tan 5’e % 50 artış, yine de ciddi bir zarar demek: Tansu zamanında 1,5 trilyon dolar borç yoktu (ki bunu 1,3’ü dolar üzerinden), yani % 50 faiz 750 milyar dolar kısa vadeli zarar ve o da TC ekonomisinin 1 yıllık harcanan gelirinden çok demek (GSYİH’nin % 40’ı).
Kim gelirse gelsin, dolar üzerinden % 8-16 reel faiz ödeyecek: 8 şu an, 16 da maksimum ilmek sıkımı demek.
Uyuşturucu kara parası TC’ye girdi, Arap yarı kara parası TC’yi girdi, İran ambargo kara parası TC’ye. Bu kadar kara paranın ekonomiyi ne yapacağını bilmiyoruz, çünkü bir başka örneği yok.
(Reel-analiz böyle yapılır.)
Hatice’yi geçelim, gelelim neticeye:
TC’nin kısa ve orta vadeli ödemelerinin gevşemesi kısa ve orta vadede mümkün değil ve o da 4-5 yıl demek. 2023’e frensiz ve kilitlenmiş bir direksiyonla gireceğiz yani.
Sonra mı?
Yumurtalar kırıldıktan sonra yol gösteren çok olacak.
Biz, kalan az sayıdaki yumurtaları kurtarmaya çabalıyoruz.
Yumurtaların kurtulabilmesi için, bazı canların yanması gerektiğini söylüyoruz.
Dipnot:
Her alanda olduğu üzere, ekonomide de artık irrasyonel alandayız. Abuksama ve sürpriz bol olacak yani.
(1 Mayıs 2018)

Sosyo-Politik Bir Anket



Anket şu imiş:
“Türkiye’nin 26 kentinden 1.517 kişiye sorduk. Devletin sunduğu 19 hizmetten vatandaş, en çok ‘savunma’dan, en az ‘ekonomi’den memnun.”
Anketin sonuçları ne yazık ki görsel olarak verilmiş. O görseli verip, metinleri irdeleyeceğiz:
Beni en çok şaşırtan şu oldu:
En eğitimsiz ve en fakir grup, oy vermiyor.
Kararsızlar ise, onun bir üstü grup.
Ancak, bunlar arasında geleceği ilişkin kanılarda büyük farklılıklar var, grupların kendi içinde yani.
Teorik olarak bu, mümkün değil:
Hiç oy vermeyen birinin gelecekten umutlu olması mümkün değil ama böyleleri de var (imiş) bu ülkede.
Ne yazık ki kararsızlarla oy vermeyenlerin yüzdesi ayrı ayrı belirtilmemiş. Onu diğer anketlerden, % 40 AKP, 40 CHP, 10 kararsız, 10 oyvermez olarak kabul ediyoruz. Son 2 grup toplamı, 1 ay önce % 45 olarak bile görünmüştü. Ancak, son zamanlarda ortalama oy kullanma oranı % 85.
Ne yazık ki son birkaç seçimde oy kullanmışlık / kullanmamışlık sorusu anketlerde yer almıyor. Herhalde insanlar oy kullanmamışlıklarını söyleyemiyorlar ama kullanmayacaklarını söyleyebiliyorlar.
Bu anketin asıl amacı, en az memnun olunan hizmeti bulmak ama bunun sağlıklı bir sonuç vermesini ummak epeyi safdillik.
Şu anda eğitim, sağlık, ulaşım ve iletişim çökmüş durumda. Örneğin 3 cep telefonu operatöründen 2’sinin durumu dingildek, üçüncüsü maaşları ödemiyor. Yatırım olmadığı için, İstanbul’un göbeğinde telefonlar çekmiyor.
Din hizmetlerinden memnun olunsa ne olacak ki? 100 bin yerine, 150 bin cami yapılsa, ne olacak ki? Yani din hizmeti, insani bir hizmet değil, öte yana reklam yapmaya yarıyor yalnızca, takıyye yani, insana yönelik bir hizmet değil yani.
Keza, savunmadan memnu olunsa ne olacak? Sınırdışı savaşta birileri ölüp duruyor. Bunun memnuniyeti ne olabilir ki?
Kimse, ‘devlet çöktü’ dememiş ama. Devlet, sokakta vatandaşını koruduğuna ilişkin hiçbir belirti göstermiyor artık. Sokaklarda keşler, dilenciler, şunlar bunlar cirit atıyor bile değil, ibadullah dolular. ‘Polis’ diye bağırsan, kimse gelmiyor zamanında.
Dolayısıyla bu anket, Türkiye’nin son 5 yılki yeni sosyo-politiko-ekonomik demografik dağılımını imlemiş temelde. Asıl amacına ulaşamamış yani.
(1 Haziran 2018)