Çarşamba, Eylül 05, 2018

Çok Bilen, Çok Yanılır: Uğur Güraçar Yanılmış


Meslekten büyüğümüz olan Uğur Bey, sabitlerden, en eskilerden ve bu işin en büyüklerinden. Ancak, bunca yıllık deneyimden sonra, şunları dememesi daha uygundu:
“Efemera toplayanlar risk alıyor yani!
Efemera toplayanlar sadece efemera topluyorlar, yatırım yapmıyorlar. Yatırım değeri yok bunların. Neye tekabül ediyor? Soru bu! Sadece efemera da değil Bir çizgi roman koleksiyonu, hiçbir zaman Dostoyevsky ya da Nazım Hikmet veya Orhan Veli, Yahya Kemal, Ahmed Hamdi Tanpınar kitapları kadar değer kazanmayacak. Hele hele bu çizgi roman literatürünün Türkiye için anlamı daha da zayıf. Anlatılan hikayelerin bizimle hiç alakası yok! Kültürel karşılığı yok. Sadece birileri için nostaljik anlamı var. Pecos Bill toplayanlarla Dostoyevsky veya Tanpınar baskıları toplayanlar arasında Pecos Bill ile Dostoyevsky veya Tanpınar arasındaki kadar entelektüel fark var ve bu fark çok şeye tekabül eder?”
(Nisan 2018 tarihli bir söyleşiden.)
“Bir çizgi roman koleksiyonu, hiçbir zaman Dostoyevsky ya da Nazım Hikmet veya Orhan Veli, Yahya Kemal, Ahmed Hamdi Tanpınar kitapları kadar değer kazanmayacak.”
Hata:
1930 tarihli Superman nüshaları, uluslarası müzayedelerde 1’er milyon dolara gitti. İşin tuhafı, o tarihlerde Robert College ve ülkede bolca ABD’li varken, Türkiye’den hala öylesi bir nüsha çıkmamışlığı tuhaf. Muhakkak ki çıkacak o nedenle, belki çıktı ve yurtdışında satıldı bile, ayrı konu.
Bazı Türkçe çizgiromanların 10 bin lira ( = çok değil, 2 ay önceki kurla 2 bin dolar gibi) ettiğini de, Uğur Bey bilmiyor herhalde. Toplam sayı olarak, 1928 sonrasında 15-20 bin nüshadan söz ediliyor ve bazılarını gören yok, rivayet var yalnızca. 1965 ve öncesi basımlı tüm Türkçe çizgiromanlar iyi para ediyor. (1965 ve öncesine ait olan) 5 bin çarpı 2 binin de, 10 milyon dolar ettiği kısa yoldan anımsansın. Kimse vermez değil, veremez ayrı konu.
Leonardo’nun 30 defterinden bilinen 15’inden 1’ine de, Gates zamanında 30 milyon dolar verdi ki bu kitap değil, efemera olmakta.
Dolayısıyla; efemera, obje, kitap koleksiyon üçlüsü içinde, ortalama fiyat olarak kitap, en son sırada yer alıyor.
Türkiye müzayedelerinde son 30 yılda, 10 bin doları galiba 1-5 kitap geçti ama Atatürk imzalı bir fotoğraf 30 bin dolar etti.
Efemeraların önemi ise şurada:
Onlarda gayrıresmi ve gizli tarih var. İşe yarar her efemeradan bir makale çıkar. Ki zaten kitaplar da, belge diye o eferemeralardan yararlanır.
Kitapların elyazısı veya daktilo edilmiş kopyaları ile basılmış nüshaları arasında, aşağı yukarı her zaman fark bulunuyor (bilgisayar öncesi azmanlardan söz ediliyor). Bu kopyalar da efemera demek, Batı’da önemli görülen kritik edisyon (burada: karşılaştırmalı basım) için gerekli olan malzeme demek.
Kitaplar ise, kitap işte. Kataloglu. Çok özel durumlar dışında, Dünya’daki tamama yakın matbu kitap kayıtlı durumda ama efemera öyle değil, dipsiz kuyu, bilinen ufuksuz derya. Onların da derleme-katalog- kitapları yapılmış ama, Türkiye’de de…
Artı, çıkış olarak:
Bugüne kadar basılmış tüm kitapların %o 999’u bilgisel açıdan hiçbir işe yaramaz ya da yineleme ve dendenlemedir.
Kitap, fetişsel / putperestçe koleksiyonluk bir malzeme değil, bilgi edinmek içindir.
Kitap; sahip olmak, kilitli dolaplarda saklamak için değil, okumak içindir. O kilitlenip saklanan kitapları, araştırmaları için arayan onlarca araştırmacı var Dünya’da.
Yani, kitabın koleksiyonu olmaz. Olmaması, daha ahlakidir.
O nedenle de, durdurulan Google kitap bedava yayın projesi kesinlikle gereklidir.
+
Dipnot:
Superman / çizgiroman eleştirisi, Dostoyevski eleştirisi kadar bilgisel değerli ve eleştirisel anlamlıdır. Çünkü, popüler kültür kuburdur ama kültür de, tarih de, gelecek de, kuburun gittiği yönde akar, Dostoyevski’nin gittiği yönde değil.
Şerh: Kafka’nın gittiği yönde de akar, ayrı konu. O nedenle de, 2’sinin birarada okumasını ve kritik eleştirisini yapmak gerekir.
(3 Eylül 2018)

Şu Benim Savaşım / Benim Bu Savaşım: This War of Mine


Semantik çeviri ilki, gramatik çeviri ikincisi: This War of Mine.
Bu, bir savaş oyunu.
Farkı, sivillerin gözünden anlatılması.
Bosna Savaşı gözönüne alınarak tasarlanmış.
Ne yazık ki savaşla ilgili yanlış ve geçersiz savları var: Savaş seçim değildir, onlardan biri.
Tito 1980’de öldü. 40 yıl boyunca Yugslavya’nın tek omurgası ve tek harcaydı. Yani, o ölünce, herşeyin böyle olacağı belliydi. Ki bunu Necati Cumalı da görmüş, İhsan Sabri Çağlayangil de.
Tito 1980’de ölmüş, savaş 1992’de başlamış: Arada 12 yıl var, kaçmak için 12 yıl.
Hitler 1922’de var, 1936’da kesin var ama 1941’de hala kaçmayan Museviler de var. Kaçmak için 5-19 yıl süre sözkonusu.
İkisinin farkı yok birbirinden, özellikle de ilki daha önce olduğu ve tarihten öğrenmek zorunlu / seçimsiz olduğu için. Zaten tarih bilgisi bunun için var.
O nedenle, oyunun tezlerinden biri olan, savaşlar seçilmez, önermesi geçersiz. Saraybosna 1992’de olan herkes, o savaşın geldiğini biliyordu, bilmek zorundaydı. Dr. House’ın dediğince: Bilinenleri bilmek yetmez, bilmediklerimizi de bilgisel olarak üretmek durumundayız. Bunda da seçim yok yani…
Ancak oyunun farklı yanı şu:
“Örneğin, karakter tecavüze uğrayan bir kadını kurtarınca bir kahramana dönüşmez. Kurtarma eyleminin sonunda bir ödül kazanacağına dair herhangi ileti de bulamaz. Buna karşılık, sessiz kalıp sığınağına güvenli bir şekilde döndüğü zaman da, oyun tarafından cezalandırılmaz. Karakterin ruhsal durumu gerilemeye, hareketleri yavaşlamaya ve bazen durmaya başlar. Ruhsal durum memnun, normal, üzgün, depresif ve parçalanmış gibi derecelere sahiptir. Parçalanmış karakter, işlevlerini yitirir, toplayıcılık yapamaz, eğer yardım edilmezse, intihar edebilir veya sığınağı terk edebilir. Yapılan seçimler, karakteri bir kahraman haline getirmediği gibi anlatı düzeyinde onu olduğundan daha kötü bir insan olarak da temsil etme yoluna gitmez. Bu da, yapılan seçimin sadece anlamsal boyutunu ortaya koyarak, hem savaş deneyimini gerçekçi bir biçimde aktarmaya hem de savaş oyunu deneyimine eleştirel bir bakışla yaklaşmaya çağırır. Bu türden etik seçimler, aynı zamanda hayatta kalma amacına odaklı eylemlilik halini de sorgulamaya açar. Oyuncu karakterinin öleceğini, hatta onun ölümüne bağlı olarak sığınakta ilaç bekleyen diğer sivil arkadaşının da hayatını kaybedebileceğini bilmesine karşın, yaşlı adamın yakarışlarıyla başbaşa kalarak bir karar vermeye zorlanır. Oyun metni ona başkasının hayatı pahasına hayatta kalma seçeneğini verirken, temel amacından uzak ama etik bir eylemde bulunma şansı da vermiş olur. Böylece This War of Mine oyun deneyiminde sadece eleştirel bir perspektif açmaz, aynı zamanda klasik hayatta kalma temalı strateji türünden de farklılaşmaya başlar. Buna karşın This War of Mine’ı daha militarist bir oynanış ile tamamlamak da mümkündür. Karakterler silah tamir edebilir, topladıkları çeşitli malzemeler ile patlayıcı üretebilir ve hayatta kalmak
için saldırabilirler.”
(DİJİTAL OYUNLARDA SAVAŞ ANLATISI VE MUHALİF BİR ÖZNELLİK BİÇİMİ OLARAK “KURBANI OYNAMAK”: THIS WAR OF MINE, Özge Sayılgan.)
Sivilller var ve kahramanlık yok.
Bu askerli savaş oyunların tam tersi. Onlarda, askerler ve kahramanlık var.
Bu, bir sağ kalma simülasyonu oyunu, yani ondan gerçekten bir şeyler öğrenebilir ve sivil olarak savaşın içinde yer alabilirsiniz.
Oyunun sinemasal fragmanları ise, melodramın cılkını çıkarmış.
Oysa herşey Conan’n dediği gibi.
“Ya sen, ya o. Ya sağsın, ya ölüsün. Bunda duygusu yok.”
Askerli savaş oyunlarında da, bu sivilli savaş oyununda tartışılması gözden kaçan şu.
Tek başına olmak mı / davranmak mı daha iyi, işbirliği ve işbölümü mü?
Felaketler tarihi (savaşlar dahil), her ikisinin de geçerli olduğu yerler ve zamanlar olduğunu ama toplam durum dağılımının pek determinist olmadığını imliyor.
Dolayısıyla, bunun simülasyonunun yapılması gerekli.
Öğrenmek için, felaketi önlemek için, felaketi yönetmek için, felaketin hasarlarını azaltmak ve yaralarını sarmak için.
(3 Eylül 2018)

Salı, Eylül 04, 2018

Eşek İnciri, Olmuş Ejder Meyvesi


Egeliler bilebilirler:
Sonbaharda ortaya çıkar. Kaktüs meyvesidir. Dışı dikenlidir. İçi sulu ve tatlıdır. Satıcılar bulaşık eldiveniyle soyarlar, ellerine diken batmasın diye.
Eşek inciri yerine, frenk inciri de derler.
Cumhurbaşkanlığı kokteylinde ise bu, ejder meyvesi olmuş. E tabii, eşek inciri adını taşıyan cumhurbaşkanlığı menüsü olamaz diye herhalde…
Bir bakalım, bu nesne ne imiş diye:
“Ejder meyvesi, bilimsel anlamda Hylocereus cinsi çeşitli kaktüs türlerinin tatlı pitaya olarak adlandırılan meyvesidir. En önemlisi ve yaygın olanı da, Hylocereus cinsinden olanlardır. Ancak bu cinsin yanında, Dünya’da çeşitli halklarca, Stenocereus ekşi pitaya cinsinden kaktüs türlerinin meyvesi de bu adla bilinmekte ve çeşitli ülkelerde bu türün meyveleri de kültür olarak yetiştirilmektedir. Dahası bir kısım bilim insanları, Hylocereus cinsini bağımsız bir cins olarak değil, Stenocereus ailesi içerisinde göstermektedir. Buna ilaveten, Perulular’ca, (Cereeae) cinsi nadir bulunan Peru elma kaktüsü de (Cereus repandus) pitaya adıyla tanınmaktadır.”
(Haberde 10-20 yazım hatası vardı.)
Tanesini bırakıp suyunu içmek de, bize bir fıkrayı anımsattı nedense…
(3 Eylül 2018)

Vaiz: Çizgiroman ve Dizi: Teolojik Tartışmalar


Çizgiromanda Vaiz’in ilk kasabasını, onun içindeki Genesis yok ediyormiş ama dizide insanlar, Tanrı’nın gittiğine / olmadığına ikna olunca, sapıtıp aşırı kötüleşiyorlar ama yine de az kasıtla, çok kazara kendi kasabalarını kendileri havaya uçuruyorlar.
Burada teolojik tartışmalar var:
Eğer Genesis kasabayı havaya uçurduysa, bunu kasabanın kötülüğü nedeniyle mi, dolayısıyla kendi iyiliği nedeniyle mi yapmış oluyor? Sonuçta, Tanrı da Sodom-Gomor’u haritadan sildi ve iyiliğin Yeryüzü’ndeki gücünü arttırdı (hesapça)..
Ayrıca, 1940’lar Türkiye-Adana-Hozlu ‘haritadan silinen ilçe’ öyküsü, dizinin ilk sezonunun son bölümüyle neredeyse tıpatıp aynı. Bu durumda, bu benzerlik nasıl açıklanacak?
Burada asıl tartışma güç-iktidar ekseninde:
Şeytan, İnsan’ın Tanrı eliyle kendi üzerinde iktidar kurmasına karşı çıkmış. Kendisinin (dolayısıyla insan üzerinde) iktidarı daha çok hak ettiğini düşünüyor, tüm politikacılar gibi.
Şeytan, Ontos’tan gelen bir Evil / Devil / Kötü değil, fenomeni / davranışı / isyanı onu öyle tanımlamış.
Şeytan’ın gücünün ve İnsan üzerindeki iktidarının yüksekliği, göreli yeni bir dönem olan Orta Çağ Hristiyan mitolojisine ilişkin, arkaik zamanlara değil. Ayrıca o zamanlar, 2 tektanrılı din de, asıl ilk neden ontolojisini / metafiziğini yeni yeni tanıyordu.
Orta Çağ mitolosine göre Şeytan, Tanrı’dan bile iktidarlı olabiliyor, en azından İnsan üzerinde. Asıl teolojide dğil.
Çizgiroman Vaiz’deki versiyonda ise Tanrı, Genesis’in bile kendisini (her ne demekse) seveceğini düşünerek, onu kendi eliyle yaratıyor. Genesis ise, sakar bir bebek gibi davranıyor hep. Ya da asi bir evlat gibi. Zamanl çok değişti tabii, artık eski evlatlar yok.
Dizi Vaiz’de ise öykü, Tanrı’nın İnsan’ı (bilmem kaçıncı kez olarak) sınaması üzerine dayalı.
Ortada bir Genesis-İnsan dayanışması sözkonusu. Genesis, gidip ne Şeytan’ı buluyor, ne de Tanrı’yı yani.
Oysa Genesis, melez de olsa bir melek, yani İnsan’dan üstün, yani kendisinden astta olan bir şeye yanaşıyor.
Genesis, bir melek ile bir demon melezi. Demon ise, en büyük olan Satan / Evil / Devil kavramından çook küçük durumda.
Çizgiroman Vaiz’de Tanrı, Genesis iyilik eklenmiş kötülük, Şeytan ise kötülük eklenmiş iyilik durumunda tanımlı. Dizide ise Şeytan, Genesis’e vuslat olamadan En-Kötü-Tetikçi tarafından, hem de Cehennem’de öldürüldü. Teorik ve mitolojik olarak bunun mümkün olamaması gerekli, çünkü Cehennem, Şeytan’ın evi durumunda ki bu da, 11 Eylül 2001 ve ABD’nin kendi evinde vurulması demek.
Şeytan, Orta Çağ’da öyle tanımlansa da, klasik çizgide mutlak kötü değil. O nedenle mutlak kötülük Evil olmakta.
Yani her durumda, Genesis’in ev olarak kendine (hangi tür olursa olsun) bir İnsan seçmesi, öyküsel olarak anlamlı değil. Sonuçta, Söz de (dediğini yaptırmak da) büyük veya en büyük bir güç de, iktidar da değil: Söz tümel değil, tikel bir şey çünkü, en azıdan sözdili olan Söz.
Sonuçta, Genesis-İnsan versus Tanrı-Şeytan öyküsü anafikrine böyle gelmiş olduk işte. Sonrası, ‘Genesis-İnsan versus Tanrı-Şeytan’ metninde. (Devam metin, öncül metinden önce yazılmış oldu.)
Çıkış:
Her 2 ikilinin de içe ve dışa doğruki kırınımsal / frktal mantıksal yayılımları, 21. Yüzyıl’ın her tür ahlaki, dini, siyasi, hukuki artışmalarının dayanağı olacak gibi…
Vaiz’in yazarının bu metinler dizisinde yer alan anafikirlerin birini bile aklına getirmediğine eminiz. Popüler kültür de bu demek zaten: Toplu bilisiz yaratı.
(3 Eylül 2018)

ABD küreselleşmeyi bitiriyor mu?


Güzel soru.
İlhan Uzgel bu soruyu yanıtlamaya çabalamış. Saptaması şu:
“Küreselleşmenin altında yatan fikrin kaynağı neoliberalizmdir. Finansallaşma, özelleştirme, ücretlerin baskılanması, gümrük duvarlarının indirilmesi, yani serbest ticaretin desteklenmesi, üretim ve tüketim süreçlerinin giderek ulusaşırı nitelik taşıması, bir bölgedeki gelişmenin dünyanın başka bir bölgesini daha hızlı ve daha derinden etkilemeye başlaması ve buna eşlik eden postmodern, bireyci, hazcı kültür ile kimlik siyasetinin öne çıkması küreselleşmeyi tanımlıyordu.”
Öyle değil imiş.
Wallerstein, Arrighi, Frank ve Amir, ‘Genel Bnalımın dinamikleri’ kitabında, 1983 momentinde sorunun daralan pazar olduğunu belirtiyorlar.
1945-1983 arasında da bu daralmanın iki kez yaşandığını imliyorlar. (Bu kadro, marksist eğilimli tarihçilerden oluşmakta.)
Böyle olunca kürselleşme şunlar demek:
Pazar yapılamayan ülkenin haritada bilinmesi. Bakınız: Arap Baharı.
G-7 yerine, G-20 ülkeleri düzeni.
% 15 global nüfus kapitalizmi yerine, limit maksimum % 50 kapitalizm uygulaması (ki orada durud).
Devamında:
% 50 katılım, hızla % 30’a düşecek gibi.
Yanısıra, G-7 içinde de, % 100’den % 50’nin altına düşecek gibi.
Yani zenginleşme çabası, yeniden fakirleşme getirecek gibi.
Ek:
Aradan 38 yıl geçti. Hala; kimin, neden, kim için bu çılgın tüketim salgınını yarattığını merak eder dururum. Kimsenin işine yaramadı çünkü.
Devam:
“2016 tarihli IMF raporu 2012’den bu yana dünya ticaretinin, kendisinden önceki dönemin ortalamasının yarısından az büyüdüğünü belirtiyor.”
ABD-ABD küçülmesi 2007’de başladı, 2012’de globalleşmiş demek ki.
“Ancak asıl sorun, sürdürülebilir büyüme ve sürdürülebilir borçlanma diye bir şeyin olmaması. Tamam bu, ‘mortgage’ krizi de demek ama aslında, verilen paraların aslında geri alınamayacağı baştan biliniyordu da demek.
Küresel finansal hareketlerde ise, 1990-2008 yılları arasında dünya ekonomisinin yüzde 23’üne ulaşmışken, günümüzde bu oran % 6’ya indi.”
Bunu şimdi söylemeleri, söyleyebilmeleri, söylemeye cesaret edebilmeleri ironik. Çünkü eğer zamanında bunlar yazılsaydı, olay baştan önlenebilirdi.
Bu arada dikkat:
Türkiye’de sanal finans market, reel sektör marketinden hala daha büyük durumda.
“BM’nin yayınladığı Yatırım Eğilimleri Monitor’üne göre, 2016 ile 2017 arasında bütün dünyada doğrudan yatırımlarda % 16 azalma olduğu belirtiliyor.”
İşte bu: Küçülmenin asıl kanıtı bu. Çünkü yatırım yoksa, büyüme de yoktur.
Daha önce negatif kahinler türünden epeyi metin okumuşluğumuz var ama dayanak veri yoktu. Oysa bunlar gerçek dayanak veriler.
Ancak diğer bir gerçek şu:
Çökme noktasına gelmemiş ekonomiler, el freniyle küçülürlerse, devrilmezler. Birileri sağ ve ayakta kalacak yine de yani. Türkiye değil ama.
(3 Ağustos 2018)

Pazartesi, Eylül 03, 2018

NEK’ler: Biyoloji; Virüsler ve Hücreler


Virüslerin içindeki iç-iskelet-iğ proteinlerin, virüs içindeki DNA’ları tuttuğu kanısındayım. Hücrede böyle bir iç-iskelet-iç proteni sistemi var çünkü. İkisinin de işlevi, belli organellerin boşlukta sallanmaması.
Bu dikkate alınarak, virüslerin içine saf su şırıngalansa, ne olur merak ettim. DNA parçalanır mı ya da kendini üretmeye başlar mı?
Aynı deney, hücre çekirdeğine, mitokondriye ve kloroplasta da denenebilir.
Artı:
Virüs öldürücü spreylerin, onların dış çeper proteinlerini parçaladığı belli ama DNA’larını parçaladığı belli değil. Dolayısıyla bu virüs ilaçları, aslında yalıtık olan virüs DNA’larının serbestçe insan bedeni içinde dolanmasına yol açıyor demek. İnsan DNA’sının epeyi oranda etkisizleştirilmiş virüs DNA’sı olduğu düşünülürse, insan türü farkına varmadan kendine yepyeni mutasyon yolları açmış demektir.
Not:
Olağanda virüs, çeperini hücre içinde bırakıp DNA’sını ürettirip, yeniden hücre çeperi inşa ediyor / ettiriyor gibi. Yukarıda sözünü ettiğimiz biçimin, buna etkisi de araştırma konusu olsa gerek.
(3 Eylül 2018)

Genesis-İnsan versus Tanrı-Şeytan


Bu öykü, ‘Vaiz’in hem çizgiroman, hem dizi öyküsünde, bu 2 ikilinin savaşını anlatabilir.
Sonuçta Şeytan, Tanrı’ya İnsan yüzünden itaatsizlik etmiştir. Genesis-İnsan birleşmesi, Şeytan-Tanrı işbirliğini mümkün kılar.
Artı: İlk ikiliyle baş edebilecek tek gü ikinci ikilidir.
Notlar:
Tez-antitez birlikteliği, diyalektik argümanına girer mi, emin değilim.
2 tez-antitez birlikteliği, kuadralektiğe ve dloyasıyla poliyalektiğe girer mi emin değilim. 2 cümledeki tanımlardan ayır ayrı emin değilim, birarada değil.
Yani:
Tez-antitez birlikteliği poliyalektiğin yolunu kesiyor / tıkıyor diye tahmin ediyorum.
Ki bu da:
Gelecekbilim için, çok tuhaf bir kurmaca-gerçek içiçeliği demek. Gelecekbilim yerine, bilimkurgu-fantastik ikiliğini de / içiçeliğini de geçirebiliriz, mitoloji – popüler kültür ikiliğini de / içiçeliğini de.
Ki bu da:
Burada ve bu kez, çizgiroman-dizi ve oyun-çizgiroman ikili içiçeliği demek olmakta.
Dolayısıyla:
Kırınım-fraktal (birbirine?) geçişim, sentez veya ozmosis dışında bir seçenek odemek.
(2 Eyül 2018)

Mandacıyım, Mandacısın, Mandacı: Elif Şafak: Türkiye kendini uzaklaştırsa da; Batı, halkın direnişine yardımcı olmalı


Bunun haminne kuşağı da böyleydi: Halide Edip gibi…
O nedenle biz; 7 tepede 3 İstanbul 1915 oldu, 77 tepede 33 İstanbul 2015, diyoruz.
Halkın direnişi deyince, Kurtuluş Savaşı sırasındaki 21 halk isyanı aklımıza geliyor…
1940’lardaki Adana Hozlu’daki bir cücenin anüsünün başlattığı ve ilçeyi haritadan silen halk isyanı geliyor.
1960’lardaki halk isyanları da, 1971’de 1 milyon muhbir vatandaş ile ve 1980 ertesinde 600 bin işkence ile sonuçlanmıştı.
Yani Şafak, sayı saymayı da bilmiyor, sopa da yememiş…
Tarih feci sopa yemiş ama…
Yine yemekte ama…
Halk, Erdoğan’dan çok daha fazla Batı’ya karşı, çok daha fazla Batı’dan uzakta ama…
“Büyük bir kültürel değişim yaşanıyor ve kendisini günlük küçük detaylarda belli ediyor. Yapay bir kabileciliğe itiliyoruz ve etnik, dini, tarihi olarak Batı’dan tamamen ayrı olduğumuz söyleniyor. Hiçbir zaman onlardan biri olmayacağız. Kültür, yeni savaş alanı haline geldi.”
Değişim falan yok ortada, yalnızca aslımıza rücu ediyoruz.
Yapay kabilecilik yok, asıl kültürel durum kabilecilik, klancılık, aşiretçilik çünkü…
Batı taraftarlığı ve karşıtlığı, 1838 Tanzimat’tan beridir problematik. Türkiye halkları Doğulu olmayı seçti ama rta Asya’ya gitmek falan derdinde değiller. Tıpkı, Alamancılar’ın Almanlar’ın Almanya’sına bile göz diktiği gibi, işgal ve talan zihniyetinde ve toplu bilisizliğinde halklar. Üretmeyelim, çalalım ve tüketelim zihiniyeti egemen…
Kültür her daim bir savaş alanı idi. Buna, taa Tanzimat’ta ayacaktınız, artık çok geç.
“Türkiye’de daha seslerini duymadığımız çok sayıda insan, -kadınlar, öğrenciler, azınlıklar, tutkulu bir şekilde çoğulcu demokrasiyi desteklemeye devam ediyorlar.”
Sen bir çektir git Şafak…
Benim savaşımı sahiplenme…
Sen git avrolarını yurtdışında ye ama gelip burası hakkında ahkam kesme…
Pamuk gibi, Sancar gibi, sömürge valisi ağızlarına girme, kenar mahalle ağzından farkı yok bunun…
(4 Eylül 2018)

Uğur Gürses Negasyonu: Yarım saatte 1.763 kişinin 'yarı fiyatına' döviz almaya koştuğu yerde ahlaki çöküntüden bahsedilir mi, bahsedilmez mi?


Önce özetler:
Halk Bankası’nın internet sitesi, geçen cuma günü (31.08.18) o anki döviz kurunun yarısının az aşağısı olarak fiyat yayınlar. Yarım saat çinde bu fiyattan 1.763 kişi döviz alır. Sonra işlemler durudurulur. Halk Bankası genel müdürü, o paraların geri aldığını önce sürüyor ama bu hem yasadışı, hem pratik olarak mümkün değil ki zaten o dövizi alan, o parayı transfer etmeyi de akıl eder.
Haber de başlıkta.
Neden bahsedilmez?:
Bir: Bu, ilk kez olmuyor, 1994’te ve 2001’de de olmuştu.
İki: Ahlaki çöküntü için çok daha büyük bir nüfus ve toplam beklenirdi. Eğer açıklanan sayılar geçerliyse, adam başı 2 bin dolar gibi bir miktar görünüyor. 1994’te ve 2001’de bu miktar çok daha fazlaydı.
Gürses’in dayanakları:
"İcradan bile mal edinmeyi ayıp sayan bir toplumun geldiği yer üzücü.”
Geçersiz bir saptama. Alabilen hemen herkes icradan ev alır, çünkü üçte biri veya daha düşük fiyatlıdır. İcradan mal alma da eski, koşutu gümrükten beleşe mal alma da.
Türkiye’de ahlakın çöktüğü ne zaman açıkça anlaşıdı, biliyor musunuz?
1999 Ağustos depreminde, talan için birileri taa Samsun’dan geldi (bakınız televizyon haberleri), analar kızlarını sattılar (bakınız Karamürsel bölgesine ilişkin bir belgesel).
Oysa, ondan 40 küsur yıl önceki bir depremde yabancı gözlemciler, en çok kamu dayanışması olan global deprem olarak onu kayıtlamışlardı.
Tabii ki Türkiye’de ahlak çöktü ama sözü geçen olay bir kanıt sayılamaz yani…
(2 Ağustos 2018)

Cücenin Anüsü Hozlu’yu Haritadan Nasl Sildi?


Böyle yazınca, olay Aziz Nesin öyküsü başlığı gibi oldu ama gerçek ve aynıyla vaki. (Hoş, onun da öykülerinin özü çoğunluk gerçektir ve aynı dönemde geçer.)
Bu olay, Can Kozanoğlu’nun ‘Acemi Eğitimi’ kitabında anlatılıyor:
Baba Kozanoğlu, 1940’larda Adana’nın (o zaman var olan) bir ilçesi olan Hozlu’da genç bir hakim.
Bir cücenin bir ağanın oğulları tarafından poposu yakılıyor, cüce kaçarken bir kuyuya düşüyor, kuyudan poposu ıslak çıkıyor. Buradan hareketle bir şeyh, kıyametin 2 gün sonra kopacağını kehanetliyor:
(Yecüc ile Mecüc öyküsü 1 cüceye indirgeniyor, bazı ayrıntılar öyküden çıkarılıyor, uysa da kodum, uymasa da kdum, durumu yapılıyor.)
İnanmadınız, değil mi?
Sonrası, daha da inanılamayası:
Halk, şeyhe inanıyor.
Son 1,5 günde halk filmi feci koparıyor, kendi hayvanlarını kesip yiyor, dul kadınlara tecavüz ediyor, vd, vb…
Sonra da, kıyamet falan olmuyor falan tabii…
Eee, o ana kadar devreye girmemiş olan devlet, ne işe yarıyor?
Giriyor işin içine… 3-5 kişiyi asıyor. Bütün ilçeyi sürüyor. Sonra da faili meçhul bir yangın çıkıyor. İlçe haritadan siliniyor. Kendi memurlarını da cezalandırıyor.
İşin tuhafı, baba Kozanoğlu dahil, devletin memurları da, az veya çok kehanete inanıyorlar ama devlete de leke sürdürtmüyorlar ki bu ikililik, üzerinde akademik tez yazılası bir durum: Devlet kıyamete kadar, hatta daha sonrasında da korunmalı (memur / kapıkulu) zihniyeti…
Girin internete, Adana-Hozlu diye bir kayıt yok. Çünkü o zamanlar, tıpkı şimdiki gibi, konuyla ilgili yayın yasağı konmuş. E tabii ki yargılamalara da…
Bence kitabın adı, ‘Eğitim Zayiatı’ olmalıymış, çünkü Kozanoğlu, bu türden yaşadığı beş benzemez ve tesadüfün anüs deliği durumlarla yaşadığı acemi eğitiminden sonra, filmi koparmış.
42 yaşında anılarını yazmış örneğin.
500 sayfalık (başkasının kendisiyle yaptığı) söyleşi kitabı yapmış örneğin.
Ancak, kendisini bir bakıma haklı gördüm:
Daha da inanılamayası öyküler var çünkü kitapta:
ABD’de seri katil olamayan bir katille Kozanoğlu’nun maceraları gibi: Kozanoğlu, ona Türkiye’den Ümit Besen kasedi getirtiyor, çünkü bu beceriksizin hapisteyken Türk bir hücre arkadaşı varmış, o zamanki tavernacı, şimdiki elektro-bas gitarcıyı o da oradan tanımış ve sevmiş. Katilin Kozanoğlu’nu öldürmek isteyip istemediğini, Kozanoğlu da hala tam çözememiş.
Yaşamımda ilk kez fazla tecrübenin bir insanı fazlasıyla harcadığını okudum. Olay, ‘Martin Eden’dan daha beter ve daha gerçek.
Yine de, bu kitap için yazarı alkışlıyorum ve yaşamının yazmadığı bölümlerini de yazması için, olayı bisliyorum.
(2 Eylül 2018)

Post-Metafizik, Rasyonalizm, Fallibilism, Agnostizm, Yeni Orta Çağ, Kampüsçülük, Ansiklopedicilik


Önşerh: Konuyla ilgili bir önceki metnimizde alıntıladığımız parçadaki, konunun Heidegger üzerinden açımlanmasını, tümüyle bir yanlış anlatma çabası kabul ediyoruz.
Genel epistemolojik retrospektif ve perspektif:
Tarihin iniş ve çıkış dönemleri var. İniş dönemlerinde epistemolojik olarak; irrasyonalizm, agnostizm, hedonizm, skeptizm artıyor. Çıkış dönemlerinde; rasyonalizm, (bilinircilik anlamında ve agnostizmin antitezi olarak) gnostizm ve determinizm artıyor. Ek: İniş dönemlerinde, hazcılığın / hedonizmin antitezi olan acıcılık da / püritenizm de artabiliyor diğerlerinden ayrı olarak.
Bunun için elimizde Antik Yunan, Orta Çağ Avrupa’sı ve günümüz semi-globalliği dönemleri var. Günümüz semi-globalliği (% 50 globalliği), Aydınlanma Çağı’nın, pozitivizmin, rasyonalizmin, determinizmin ardılı ve antitezi bir dönem. Moment tanımlama babında: Avrupa-Aydınlanma momenti, globalliğin % 5-10’u demekti.
Ek: Makro-kültür Çin de, benzeri dönemleri yaşamış ama eski zamanlarda global tarihsel gidişe daha kapalı ve özgün-iç sikluslu olarak. Artı: Diğer tarihsel makro-kültür Hindistan’ın akışı ise, o denli açıkseçik çizelgelenmemiş gibi duruyor.
Antik Yunan metafiziği, fiziğin, yani var olanın bilgisinin tanımının bittiği ve yetmediği yerde tanımlanmış. Şans eseri iyi de olmuş.
Orta Çağ metafiziği, fizik olanı limitte tümüyle dışlamaya yönelmiş ama bu ancak, Aydınlanma Çağı’nın idealizminde ve romantizminde bütünsellik kazanabilmiş.
Aranot: Bu durumda Platon idea’sı ve Kant’ın mutlak düşüncesi, felsefenin tarihsel perspektifi içinde, ister istemez agnostik kalıyor ama onlar aslında daha determinist-epistemik çabalar içindeymiş.
Tarihsel akış içinde felsefe kavramları; iktisadi, askeri, siyasi çıkışlarla da koşut sayılan çıkışlarda yükselmiş gibi görünüyor ama eşzamanlı olarak değil. Antik Yunan’ın tam da zirvedeyken sıfırlanması bunun için uygun bir örnek.
Post-metafizik’i zamansalca Heidegger’den başlayarak değil de, 1945 ertesiki politik momentle bağıntılı saydığımız biçimde, post-modernizmin başlangıç dönemine bağlayalım. Basit örnek: 2. Dünya Savaşı ertesiki tüm (global hegemon) ABD sanat akımlarının başında birer ‘neo-‘ eki vardı. Ki zaten ABD’nin, tıpkı Roma gibiki çukur devlet’liki de bu demek. ABD AB’nin, Roma Yunan’ın ardılı zaten.
Biz yıllarca kaos matematiği üzerinden determinizme ve taa 1980’de, tam da neo-liberalizmin eşiğinde ekonomik determinizme antitez yazdık.
Genel veri tabanımız şuydu çünkü: Tez, eğer kendini gerçekseyemezse veya hegemonluğunu yitirirse, antitezine dönüşür: Fazla ilericiliğin gericiliği ardıllaması ve 1960’lar ertesiki 1980’ler gibi. Artı uç örnek: 1918 ertesiki Alman sosyalizminin ve komünizminin 1936 Nazizm’ini ardıllaması gibi.
Böylelikle rahatlıkla şunu diyebiliyoruz.
Neo-liberalizm başarısız oldu ve kendi antitezi tezler doğuracak ve az da olsa doğurdu bile çoktan. Ki Trump ABD’sinin iç korumacı iktisadi politikaya dönmesi de bunun en açık göstergesi.
Ek olarak AB’nin, bizce % 20’lik göçmen ümmiliği dalgası ve azınlık slaktivizmi yüzünden, kendi Aydınlanma sanatını, bilimin, felsefesini kendi elleriyle gömmesi var.
Bu durumda, bilgi ve düşünce eriyor.
Bu durumda tek çare, kampüsçülük ve ansiklopedizm ki bunu Orta Çağ karşılığı summa’cılık. E tabi, hayvan Sezar’lar gelip İskenderiye Kütüphanesi’nin yakacaklar elbette, o nedenle desantralize bir bilgi derlemesi gerekli.
Wikipedia global ansiklopedi bizce.
Tüm Dünya’ya yüzlerce küçük kampüs kurulmalı veya var olanlar korunmalı ve yalıtılmalı.
Bizim asıl tezimiz, post-metafizikçiliğin bunları yıkacağı ve yakacağı yönünde, tıpkı Sezar’lar gibi…
O zaman da saklanıp, ‘Fahrenheit 451’deki gibi, herkesin birer kitap olması son seçeneği var.
+
Ek tartışma:
Ek tanım: fallibilism: The principle that propositions concerning empirical knowledge can be accepted even though they cannot be proved with certainty. Focusing on the epistemic responsibility aspect of justification inclines us to fallibilism about knowledge. (Kaynak: Google Translate.)
‘Yanılabilircilik’ diye çevrilebilir bu tanım. Eski ‘kuşkuculuk’ gibi yani.
Tümarımsal akıl yürütme için esprili bir önerme vardır: 1-99 arasındaki tüm sayılar 100’den küçük olduğu için, 100’ü de 100’den küçük saymak.
Tümdengelim ise;  mutlakçılık, idealizm, saltık akıl yürütme vd demek.Geçerlilik yerine, tutarlılık demek.
Diğer bir deyişle: İnsan türü felsefi açıdan; ya inişte, ya yokuşta, düzü bulamıyor bir türlü.
Gözlem ve deney tabii ki % 100 güvenilir olamaz. Deney aletlerinin ve deneycinin hataları var çünkü. Gözleme ve deneyi % 100 güvenilir saymak ise, pozitivizmin özü idi. Hatalar çıktıkça ve tarihin inişinde akıl sahipleri aptallaştıkça, ona güvenilirlik azaldı.
Bu genel aptallaşma ve genel cahilleşme, şu anda içinde yaşadığımız türden dönemlerin alameti farikası gibi. Post-metafizik de onun yollarından ve araçlarından yalnızca biri gibi.
+
Çıkış:
Bu, post-metafiziğin olumsuz / eksi yönleri üzerine bir eleştiri metni oldu. Olumlu veya nötr yönlerine eleştiriler ve irdelemeler için de, ayrıca birer metin yazılması gerekli.
Nokta. Es.
(2 Eylül 2018)

Pazar, Eylül 02, 2018

ABD’nin Zenginleri ve Fakirleri


Bir haber:
“Amerika’da 7,2 milyon aile milyoner. Yani evleri, emeklilik fonları ve iş ortaklıkları hariç kenarda en az 1 milyon dolarları var.”
ABD’nin nüfusu 300 küsur milyon. Hane sayısı 100 küsur milyon. Yani onların çekirdek ailebi, anne, baba, bir de çocuk biçiminde. Çocuklar, 25’inden önce pana kazanmıyor oluyor doğal olarak, çünkü o ailelerin hemen hepsinde ünversite eğitimi var.
ABD’de 2018 itibarıyla hala 100 bin dolara ev var ama dolar milyonari bir aile, en az 300 bin dolarlık bir evde oturur.
Bu ailelerin ayda 10 bin dolardan çok kazançları var ve tasarruf oranları % 10-20 arasında. Genelde eşlerin her ikisi de çalışmakta.
Devam:
“ABD’de en çok milyonerin yaşadığı yerler Connecticut eyaletinin Stamford, Norwalk, Bridgeport bölgeleri. Eyalette yaşayan 31 bin 506 kişi, yani bölge nüfusunun yüzde 9’u milyoner.”
Bu, New York’a yakın bir bölge.
“California’nın Silikon Vadisi, ülkede en zenginlerin yaşadığı ikinci bölge. Vadi, Google, Apple ve Facebook gibi dünyanın en büyük teknoloji şirketlerine ev sahipliği yapıyor.”
Doğu ve batı bölgeleri yani.
“Ortabatı eyaletlerinin, milyonerler listesine girmesine ise daha zaman var.”
Hani, korku filmlerinin en çok geçtiği, 5 bin nüfuslu köy bölgeleri burası. Yani, ABD’nin siyah Yanki bölgeleri var ve tuhaf olan şey, bu bölgede hemen hiç Afro-Amerikan yok ve hepsi Nordik Avrupa kökenli. Yani, ABD’nin ekonomik karakafaları, ırk olarak sarıkafalı. Çünkü, oralar aslında çöl ve devlet, boş kalmasın diye, bilerek belli aralıklarla oralara yerleşimler kurmuş.
Bu arada, o en zengin bölgelerde, Afro-Amerikan nüfuslardan dolayı en çok evsiz ve yemek kuponu alan oranı da geçerli. Ki zaten zengin bölgelerin çöpü bile, fakirleri doyuruyor.
Not: ABD’de en son 35-40 milyon kişi, şöyle ya da böyle devlet yardımı alıyordu.
Hayal ülkesi ABD, başından beridir böyle bir yer yani…
(2 Eylül 2018)

Cumartesi, Eylül 01, 2018

Post-Metafizik


Tanım:

“post-metaphysical philosophical movements have, among other things:

called into question the substantive conceptions of rationality  (e.g. “a rational person thinks this”) and put forward procedural or  formal conceptions instead (e.g. “a rational person thinks like this”);

replaced foundationalism with fallibilism with regard to valid knowledge and how it may be achieved; cast doubt on the idea that reason should be conceived abstractly  beyond history and the complexities of social life, and have  contextualized or situated reason in actual historical practices;

replaced a focus on individual structures of consciousness with a  concern for pragmatic structures of language and action as part of the  contextualization of reason; and given up philosophy's traditional fixation on theoretical truth and the representational functions of language, to the extent that they also recognize the moral and expressive functions of language as part of the contextualization of reason.”


“Nihai birliğe dönük metafiziksel arayışın en özlü şekilde post-metafiziksel yeniden yapılandırılması girişimine Heidegger’de rastlıyoruz. Geç dönemimin opus magnum’u (şaheseri) olan Beiträge zur Philosophie (Felsefeye Katkılar) kitabında Heidegger, Sokrates öncesi düşünürlerin varlığa (sein) şeylerin saf kavranabilirlikleri ve kolay ulaşılabilir veçheleri olarak yaklaştıkları için, varlığı mecburen kavranabilir ve ulaşılabilir şeylerin birliği olarak tanımlamak durumunda kaldıklarını kaydeder. Yine Heidegger’in tahminine göre, Batı düşüncesi gelecekteki post-metafiziğinin “diğer başlangıçlarında”, var oluşun bu anlamlı birliği altında yatan geçici yapısına geri dönecektir. Birkaç yapısökümcü Heidegger okumasında Derrida, bizzat Heidegger eserinde bulunan birlik ve “toplanma” (Versammlung) hakkındaki belli başlı ifadelere dikkat çeker. Elbette Heidegger’in Sein und Zeit (Varlık ve Zaman) kitabında mesela, birlik ve insani varoluşun yapısındaki bütüncül uyuma, Dasein’a yönelik bir ilgi buluyoruz.”


+

Özetlersek (birinci / İngilizce parça):

Görelik, öznellik, post-metafizik’te pek abartılmış.
Bütün sorun; pozitivizm ve mekanik determinizm tanımlandığında, 1830 tarihli Verhulst kaos denklemi de vardı. Ancak kimse onu kaale almadı, hem de 100 yıl kadar uzun süre. Oysa Feyerabend-Capra üzerinden bu bilgi son 30 yıldır bilim gündeminde. Post-metafizikçiler bu durumda baltayı taşa vurmuş oluyorlar.

Aydınlanma Çağı rasyonalizminin post-neo-liberal dönemde irrasyonalizme vardığını ve bunun da Yeni Orta Çağ demek olduğu da dikkate alınmamış. Bu açıdan, post-metafizik bu Yeni Orta Çağ’ın önsavlarından biri durumuna indirgemiş kendisini.

Her yiğidin yoğurt yiyişi farklı olduğu gibi, her düşünürün de bilgiye yolculuğu ve ulaşması farklı yollardan oluyor. Biri, diğerinden üstün değil, farklı yalnızca.

+

İkinci / Türkçe parça:

Heidegger, post-metafizik olamaz, çünkü bildiğimiz klasik metafizikle hesaplaşır ve onun söylemiyle yazar. Töz olarak da, 19. Yüzyıl zihniyetini taşır.

Onu yorumlayanlar, onu post-metafizikçi sanabilir ama. Heidegger, asal ve kata post-modern olmadı yani. Ötekilerse öyle. Bu durumda da, post-modernizm sonrası post-metafizik, bilginin silinmesi çabası demek oluyor. Bense, kampüsçü ve ansiklopedistim.

Bana göre Heidegger, felsefe tarihindeki 10 temel metafizik tanımından birini yapmıştır. Onun ontizmi / ontikçiliği (ontolojisi değil), değişik bir varlıkçılık içerir. Sartre’ın feci sulu varoluşçuluğu karşılaştır-karşıtlaştır yapınca, bu daha iyi ortaya çıkar.

Sartre, sikindirik bir fransız taşra burjuvasıdır, Heidegger’se Nazizm’e kaymış bir zihnen-prusyalı tözcü. Faşist bile olsa, disiplinli beyni yeğlerim.

+

Üçüncü ve bağımsız yorum:

Bu açıdan bakınca, yani yerzamanımızdan bakınca, bunların hepsi arkaik kalmış tartışmalar.

Epistemoloji, kognitif psikoloji, informatik, Homo Posterus var.

Örnekse, ölümsüzlüğün teknolojik olarak mümkün olduğu kültürel bir ortamda, 50 yıllık yaşama ve biyografiye göre standart tanımlanmış bir varlık geçersizdir.

İkilem şurada:

Tüm felsefeciler hesapça filozof, yani bilgisever ama algıları ve sığaları dar. Günümüz koşullarında tümel bilgi ne olabilir, hiçbir tahayyülleri yok. O nedenle, dar zihinli ve dar dilli kalıyorlar.

Not: Ben, bütünden küçük parça inşası yoluyla, tikel üzerinden tümel bilgi üretiyorum: Holografik fotoğrafın onda birlik parçasndan o fotoğrafın aslını yeniden üretmek gibi.

Geleceğin bilgisine giden yol ve vektör, şimdilik de olsa olsa meta-epistemoloji tarafında, meta-metafizik tarafında değil.

Dolayısıyla post-metafizik, bir agnostizm / bilinemezcilik olmakta. Bu da, Yeni Orta Çağ’severlik demek. Orta Çağ’da olduğu üzere, önce duvarsız yapılan kampüslere, bilgiyi halktan korumak için duvar çekilmesi gibi, her yeni-filozof da, bu Yeni Orta Çağ’da geçmiş filozoflarla arasına duvar çekmeli, diye düşünüyorum. Öyle de eyledim zaten.

(1 Eylül 2018)

Okurumun Yeni Soruları ve Yanıtlarım


Sorular ve yanıtlar:

1-) Varlık ile olan arasındaki fark nedir?

Varlık, var olan, var olma, var oluş, hep dilsel ayrımlar ve bu ayrımlar, Türkçe’de başka, İngilizce’de başka.

Fizik de varlık bilimi demek aslında. Metafizik de, o kitabından ardından geldiği için, öyle adlandırılmış.

Evren’de var olan herşey, varlık tanımına giriyor ama felsefi açıdan insani varlık en önemlisi sayılıyor. Ama benim için o önemli değil. Düşünce, bilgi, şu bu, her ne ise onların bütünü önemli. Onların da önemli bir bölümünün, bildiğimiz Homo Sapiens ile hiçbir ilintisi yok.

Diğer bir deyişle:

Benim için, düşünmeyen insan yoktur ya da düşünen insan olma durumu a priori bir koyut değildir. Spinoza’nın ‘insan düşünür’ önermesi geçersizdir yani. Dahiler bile, yaşamlarının % 1’inde düşünürler ve bilgi üretirler, gerisini ortalama bir insan gibi, yani bir hiç gibi yaşarlar. Ortalama bir insan ise, üniversite mezunu olsa bile, tüm yaşamı boyunca olsa olsa epsilon toplam kadar düşünür.

Düşünceyi varlık sayınca, klasik idealizmden, hatta Platon idea’sından söz etmişiz sanılıyor, oysa o, çok binyıldır geride kalan bir şey.

Artık, yapay zeka var, kütüphaneler üzerinden dış bellek bilgisi var, ‘genetiğin yerini kültür aldı’ var. Bilgi / düşünce / kültür yazılım yani, donanımla ilintisi kalmadı limitte.

Bilginin / düşüncenin en basit, en banal formundan, en gelişkin ve en meta / öte formuna kadar, benim için hepsi bilgi-varlık. Popüler kültüre ilgim buradan geliyor: Popüler kültür boktur, tarih ve gelecek de bokun, kuburun, kabirin (ölümlerin) olduğu yöne doğru akar, dolayısıyla popüler kültürü izlemek gelecekbilimdir ki buna benzer bir şeyi ‘İdoru’da Gibson da demiş.

Kendim içinse, bilgiyi epeyi daraltıp gelecekbilim ve Homo Posterus vektörleri üzerine yoğunlaşıyorum.

2-) Düşünceyle bilgi arasındaki ilişki nedir?

Düşüce, bilgi üretir. Bilgi 5 duyu-dil kullanabilir: Sözel (mantık ve matematik dilleri öte-sözdili olarak buraya dahil), işitsel, görsel, motor, kimyasal (iç kimya: duygular, dış kimya: koku, tat).

3-) Bilgi, felsefede, özneyle nesne arasında kurulan ilişkiden üretilen şey ise, bilgi düşüncenin bir ürününden, bir türevinden başka bir şey değil mi?

Aşağı yukarı öyle ama anlatmaya çabaladığım üzere, ben artık aşırı daraldım. Diyelim, 1994 basımı Thema Larousse var, ben onun yalnızca 1 cildinin 1 bölümüyle ilgileniyorum ama diğer hepsi de bilgi. Not: Bu daralmayı, disiplinlerarası ve çokdisiplinli olsam da, yaşlandığım ve beynim yorulduğu için yapıyorum.

4-) Düşünce olmayan şeyler bilgi yerine bilgiye benzer bir şey mi üretir? (Data, veri bu tarz bilgilerden mi oluyor?)

Veri, bilginin sayılara dükülmüş, ististik formu sayılabilir. Gençliğimde tüm Dünya almanaklarını okudum. O sayılar kafamda grafikler olarak var. Gerçek sayısal verilerle desteklenmeyen hiçbir kuram ve çıkarsama bilgi geçerli olamaz. Kendi insani kuramlarımı daima o sayılarla tartarım ve ölçerim.

5-) Varoluş(lar) ile töz varlık arasındaki ilişki tam bilgiyle eksik bilgi arasındaki ilişkiye benzemiyor mu?

Benim için töz varlık, yine dar bir tanım, bebekliğimden, anımsamadığım dönemden beridir böyle ama bu. İçgüdüsel bir bilgi oryantasyonu (bilgiye yönelim ve bilgisel yönlerde / vektörlerde kaybolmama). Bunu saf duygu olarak / yoluyla yapanlara sanatçı deniyor.

6-) Varoluş özden önce gelir ve öz varoluştan önce gelir, tartışmasında, hem varoluş özden önce gelir hem de öz varoluştan önce gelir mantığı bu sorunu aşmaz mı?

Şizofrenik olduğum için, zamanı tek yönlü / ileriye akışlı, tersinmez, homojen, sürekli yaşayan ve algılayan biri değilim. Yukarıdaki tanımlar ise, zamanı tek yönlü akışlı kabul ediyor. Dolayısıyla bu soru, benim yanıt ilgimin dışında kalmış oldu.

7-) Varoluş(lar), töz varlığın kötü bir kopyaları gibi bir şey mi?

Bendeki bilebilme tözümü / nüvemi, okumayazma bildiğim 52 yılda, onlarca metamorfozdan geçerek, geçirterek, geçirilerek, buralara kadar geldim. Bu sırada, bilimsel ve sanatsal bilgi de çok arttı ve değişti. Onları da izlemek zorunda kaldım. Örnek: Kozmolojideki dış gezegenler bilgisi, benim çocukluğumda yoktu ama şimdi var ve her yıl birkaç yüz dış gezegen bulunuyor, ben de onları 2 yılda bir yenileyerek öğreniyorum.

8-) Yokluk siyah ve varlık beyaz ise, siyahtan beyaza sonsuz geçiş gibi varlığın sonsuz dereceleri olabilir mi?
Dolayısıyla bilgi arttıkça olmasa bile eğer doğru şekillerde bilgi atarsa, varlık konsantrasyonu artar diye düşünüyorum.

Varlığın da, bilginin de grileri var elbette. Gençken bilgi arttıkça, varlık da artıyor ama yaşlandıkça, libido / yaşam enerjisi epeyi azaldığı için, öyle olmuyor, bende varlık azalıyor ama bilgi artıyor yani.

9-) Bir şey eğer var-değil diye tasarlanabiliyorsa, bu şeyin özünün varlığı kuşatmadığı söylenebilir mi?

Aristo’cu bakış açısıyla söylenebilir, Lao Tzu’cu bakış açısıyla söylenemez. Batı x Doğu diyalektiği konusu bu.

10-) Varlık kendi başına salt olmuyorsa, yani sadece töz varlık olarak potansiyeldeyse ve şeyin mantıklı tasarlanması mümkün olması sonucunda şeye yükleniyorsa öyleyse varoluş sadece şeyin bir niteliğidir diyemeyiz mi? Yani öz, varoluştan daha öncel olmaz mı?

Son cümle için: Zaten Aristo, Metafizik’i senin dediğin gibi sona bağlıyor: Buna da, ilk neden diyor. İslam bunu 1100’de, Hristiyanlık bunu 1250’de öğrenip, içersiyor. Yoksa, başlangıç tektanrılıkları, felsefi açıdan ilk nedeni tarif edebilecek bir dile sahip değildi.

10.0-) Peki Aristo ve Heidegger dışında öne çıkan başka biri yok mu? Mesela Nicolai Hartmann'ın yeni ontolojisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Artık, ilgi ve bilgi alanımı çok daralttım. Ne ontolog Hartmann, ne de fenomenolog Husserl ilgimi çekmiyor. Beni, epistemoloji ilgilendiriyor ve bu konuda güvendiğim ve referans aldığım felsefeci yok. Onun yerine, kognitif psikoloji, informatik ve kültüroloji bilim dalları var. Bunlarda da, kesin referans verebileceğim bilimci yok. Bu konuda bu kadar çok yazmamın nedeni de bu zaten: Kendi sorularımı kendim yanıtlamaya çabalıyorum.

10.1-) Epistemoloji - enformasyon teorisi ve sistem teorisi ve sibernetik. Ontoloji - ? ve ? ve ?.

2 cümle için ayrı ayrı olarak:

Bilgibilim alanları çok parçalı. Hala birleştiremediler. Benim de böyle bir kaygım yok. Homo Posterus gibi henüz var olmayan bir tözün bilgisinin peşinde, insan türünün dışına yol alıyorum.

Negatif ontoloji, negatif metafizik, negatif egzistansiyalizm var şimdilik.

10.2-) Meta-ontoloji nedir?

Var olmayan varlık türlerini tasarlayıp, bunu anlatacak henüz var olmayan dili yaratmak ve bunun henüz var olmayan bilgi alanını inşa etmek. Benim Homo Posterus, böyle bir konu.
Yani, keşfi geçtim, artık icattayım epeyidir. Son 12 yıllık gelecekbilim bloglarımın seyrinin tamamı, bu minval üzeredir.

10.3-) Varlığın bilim olması için olası bir çözüm için tümeller yerine, tikellere yönelmeyi şahsen ben de mantıklı buldum, o zaman buna ne gibi tikeller hatta tekillikler sebebiyet verebilir? Eksi varlık mı diyorsunuz: Örneğin anti madde ile madde arasındaki birleşimin yokluğa yol açmasının üzerinden doğru düzgün ontolojik çalışmalar yapmak, gerçekten ontolojinin bilim olmasında etkili olabilir mi?

Herkes, kendi yolunu seçecektir, daha makul olan da budur. Sonra, icat edilen bilgiler toplanır, haritası ve ansiklopedisi derlenir. Orta Çağ’da bu tür toplu bilgilere summa deniyormuş, toplam yani. Ben de, 300 küsur kitaplık metinlerimi 30 kitaba indirgemek arzusunrdayım.

Anti-madde eksi varlık değil. Karanlık madde ve karanlık enerji de eksi varlık değil. Mikro-mikro zarlar ve sicimler ve boyut açılımları belki eksi varlık olabilir. Yani, uzay-zaman ve madde-enerji içiçeliğinin açılması, düğümlü boyutların açılmasının yolları ve bilgisi gibi.

4-) Ontoloji bilim olduğunda, bilim, bilim olarak kalır mı? Ya da daha doğusu, bilim bu arada çok başkalaşırsa ne olur? Yoksa varlığın bilim olamaması deney ve gözlerden ve/veya deney ve gözlemin kendisinden kaynaklanıyor olabilir mi?

Epistemolojik taksonomi (sınıflandırma bilimi) ilgimi çeken bir konu değil. Epeyidir, benim için bilim-sanat-felsefe, banal-elit bilgi ayrımları silindi. Birleşik ve hiper-tekstli total bir bilgi içindeyim.

5-) Postmetafizik diye bir şey duydum, bilginiz var mı? Bu nedir?

Hayır, duymadım ama öğrenirm.

6-) Meta-felsefe şimdilik bütün her şeyin üzerindedir, sınırların sınırıdır diyebilir miyiz?

Sınır yok. Sınırlılığın ve sonluluğun tamamen tanımsal olduğunu daha önce de yazdım. Süreksiz tanımı, sonsuza limitleme yaratıyor.

(1 Eylül 2018)